banner15

Irak Savaşı 'Tarihin Sonu'nu Durdurdu

Ve "Tarihin Sonu" kitabının yazarı Francis Fukuyama çark etti. Fukuyama son kitabı "Yol Ayırımındaki Amerika: Demokrasi, Güç ve Yeni-Muhafazakarların Mirası" ile Neo-conları üç talakla boşadı. Yeni kitabında Fukuyama, fiili savaşın hatalarını

Irak Savaşı 'Tarihin Sonu'nu Durdurdu

Salih Saygılı / Dünya Bülteni

ABD'de Başkan George Bush yönetiminin politikalarına yön veren yeni muhafazakarlık akımının fikir babalarından ünlü akademisyen Francis Fukuyama, Bush yönetimi ve Neo-cons (Yeni-Muhafazakarlar) ile yollarını ayırdı. "Tarihi Sonu" adlı kitabıyla ünlenen Fukuyamam bu hafta piyasaya çıkan son kitabı "America at the Crossroads: Democracy, Power, and the Neoconservative Legacy" (Yol Ayırımındaki Amerika: Demokrasi, Güç ve Yeni-Muhafazakarların Mirası) dünyada büyük yaknı uyandıracağı belirtiliyor.

ABD'nin dünya hegemonyasını meşrulaştırmaya dönük çalışmalarıyla tanınan ünlü siyaset bilimcisi Francis Fukuyama son kitabında çark etti, "Yeni-Muhafazakarlık akımı tarihe karışmalı, daha gerçekçi dış politika kurulmalı. Irak Savaşı yanlıştı...." dedi. ABD Başkanı George Bush ve yönetimince desteklenen Neo-con politikalarının yerlerde süründüğünü yazan Fukuyama, kitabında, dünyadaki her krizi, Neo-con akımının öngördüğü askeri müdahele yaklaşımıyla çözmeye çalışmanın ABD'yi çökerttiğini, dış politikada artık daha gerçekçi bir çizgi izlenmesi gerektiğini belirtti.

"Neo-con" felsefe çöktü

Neo-con politikalarının fikir babası Francis Fukuyama eski fikirlerini terketmiş görünüyor. Yazar son kitabında, "Neo-con felsefesi tarihin tozlu raflarında, başarısız ideolojiler arasında yerini almalı. Çünkü artık benim dahi destekleyemiyeceğim bir şekil aldı" şeklinde ifadeler kullandı.

Bush yönetiminin Afganistan ve Irak'ta yaptığı onlarca hatayı sıraladıktan sonra Fukuyama, demokratik reformlara hala inandığını belirtmekle birlikte, demokrasinin bir bölgeye başkalarının tanımladığı biçimde empoze edilemeyeceğini, demokratik dönüşümün içten gelmesi gerektiğini de vurguluyor. Tavrının halen demokratik reformdan yana olduğunu belirten Fukuyama, bu reformun nasıl olması gerektiğini de şöyle satırlara döktü: "Demokrasi, bir bölgeye başkalarının tanımladığı bir biçimde empoze edilemez. Demokratik dönüşüm içten olmalıdır. Bunun getirdiği modernizmde kimlik arayışı içinde olan radikallerin yarattığı terörizmi beraberinde getirir."

Fukuyama'ya göre ABD'nin dış politikada izlediği bu muhafazakâr akımın başarısız olması, "iyi niyetin kötüye kullanılmasının tehlikesini gösterdi". Sovyetler'de komünizm devrinin kapanmasının ardından 1992 yılında yazdığı "Tarihin Sonu" adlı kitabıyla dünyada tarihin bittiğini ve tek modelin Amerikan yaşam biçimi ve örgütlenmesi olduğunu yazan Francis Fukuyama,1998 yılında dönemin Amerikan Başkanı Clinton'a mektup yazan ve Saddam rejiminin devrilmesini savunan neo-con'lardan biriydi. Irak savaşında Bush'un destekleyicilerinden olan Fukuyama, şimdilerdeyse, savaşın yanlış tarzda, yanlış zamanda ve yanlış yerde olduğunu savunuyor.

-------------------------

Francis Fukuyama'nın şubat ayında yayımlanan aşağıdaki makalesi bir yönüyle kitabının özeti olduğu için "Dünya Bülteni" okuyucuları için tekrar yayımlıyoruz:


Neo muhafazakârlık, destekleyemeyeceğim hal aldı

Francis Fukuyama

ABD’nin, sadece askerî bir kampanya olarak değil aynı zamanda kalpleri ve akılları da kazanmak için dış politikasını yeniden düzenlemeye ihtiyacı vardır. Irak savaşını başlatan saldırının üçüncü yıldönümüne yaklaşırken, tarih bu müdahaleyi ya da ona yön veren düşünceleri yargılayacağa benziyor. Diğer tüm gruplardan daha çok, içeride ve dışarıda neo-conlar ve Irak ile Ortadoğu’nun demokratikleştirilmesini isteyen Bush yönetimiydi. Bugün onlar, Irak’taki rejim değişikliğini teşvik ettikleri için övülüyor ya da suçlanıyor ve gelecek aylarda doğrudan tehdit edilecek olan şey onların idealistik gündemleri olacaktır. Eğer ABD, Irak’taki çekilişinin ardından dünya sahnesinde gerilerse, bu büyük bir trajedi olacaktır çünkü ABD gücü ve etkisi tüm dünyada demokratik ve açık bir düzenin devamı için hayati önem taşıyordu. Neo-conların ajandalarındaki sorun onun gayesinde değil, aşırı askerîleşmiş araçlarında yatıyor. ABD dış politikasının ihtiyacı olan şey, dar ve sinik bir gerçekliğe dönmek değil, aksine hedeflere ulaşılmasında daha iyi bir yöntem olan “gerçekçi Wilsonizm”e dönülmesi formülündedir.

Neo muhafazakarlar nasıl oldu da kendi emellerinin altını oyacak boyutta bir aldatmacanın içine girebildi? Nasıl oldu da bu grup terörizmin köklerinin Ortadoğu’daki demokrasi eksikliğinde yattığına ve Irak’a demokrasinin acısız bir şekilde çarçabuk getirileceğine karar verebildi? Neo muhafazakarlar bu meseleyi sona eren Soğuk Savaş yöntemleriyle ele almamalıydı. Bu yöntem, Irak savaşına destek veren düşünceyi iki şekilde sona erdirdi: İlki, tüm totaliter rejimlerinin içi boşmuş ve bir fiske ile yıkılacakları algılaması yarattılar. Bu da Bush yönetiminin ortaya çıkan direnişi layıkıyla planlamasında başarısız olmasını açıklıyor. Savaş destekçileri, bir kere zorba rejimler değiştirildikten sonra eski yaşamlarına dönen toplumlar için uzun vadeli bir reform ve kurum inşası yerine demokrasinin olmasa da olur tarzında bir unsur olduğunu düşünüyor imajı verdiler. Bir politik sembol ve düşünce organı olarak neo muhafazakarlık benim artık destek veremeyeceğim bir şeye evrildi.

Bu yönetim ve onun neo muhafazakar destekçileri, Amerikan gücünün dünyada kullanılış şeklini yanlış anladılar. Elbette, Soğuk Savaş Washington’un ilk hareket ettiği ve müttefiklerinden destek arayışına çıktığında miadını doldurmuştu. Ancak Soğuk Savaş sonrası dönemde, dünya politikaları bu tür güç kullanım uygulamalarını müttefiklerin gözünde daha problemli hale dönüştürdü. Sovyetler Birliği’nin yıkılışından sonra, kimi neo muhafazakar yazarlar ABD’nin güç marjını, dünyanın geri kalan bölümünde “çıkar amacı gütmeyen, iyiliksever bir hegemonya” gütmesi gerektiği yönünde tavsiyede bulundu. ABD’nin iyiliksever bir hegemon olması düşüncesi saçma değil; ancak Amerika’nın dünya ile ilişkisinin değiştiğine dair pek çok işaret Irak savaşı öncesinde ortaya çıkmıştı. Küresel güçteki dengesizlik devasa boyutlara ulaşmıştı. ABD, dünyanın geri kalan bölümünü ölçülemez oranda, gücün her türlü boyutunda geçmişti. Dünyanın, ABD’nin iyiliksever hegemonyasını kabul etmemesinde başka nedenler de vardı. İlk etapta, Amerika’nın istediği anda gücünü kullanabileceği, diğerlerinin bunu yapamayacağı; çünkü ABD’nin diğer ülkelerden daha erdemli olduğu kabul ediliyordu. Pek çok Amerikalının Irak’ın yeniden inşası için ne gerekiyorsa yapılmasını istemesine rağmen, saldırıdan sonra yeni maliyetler içeren müdahaleler konusunda kamuoyu desteği sürmedi.

Sonuç olarak, iyiliksever hegemonyanın sadece iyi niyetli değil aynı zamanda ehliyetli olduğu varsayıldı. Irak müdahalesiyle ilgili Avrupalıların ve diğerlerinin en çok eleştirdiği şey, ABD’nin BM Güvenlik Konseyi’nden gerekli yetkiyi almamış olmasıydı; ancak bu yetkiyi istemek ve saldırmak için yeterli gerekçe yoktu ve ABD Irak’ı demokratikleştirmeye çalışarak neye giriştiğinin farkında değildi. Ne yazık ki, bu eleştiriler işgal ve sonrasına dair geleceği doğru öngörüyordu. Ve en temel yanlış hüküm, ABD’nin radikal İslam’dan gelecek tehdidi aşırı abartmasıydı. Gözü korkusuz teröristlerin kitle imha silahına sahip olmaları ihtimaline karşı, savaş taraftarları yanlış bir şekilde bunu Irak tarafından yöneltilen tehditle ve haydut devlet/silahlanma sorunu ile birleştirdi.

Şimdi, neo muhafazakar nüfuz bitmiş görünüyor, ABD’nin dış politikasında yeni bir tanımlamaya gitme ihtiyacı var. Birincisi, teröre karşı küresel savaş olarak nitelendirdiğimiz askerî güçten arınmaya ve diğer politik enstrümanları değiştirmeye gereksinimimiz bulunuyor. Cihatçı mücadeleye karşı, tüm dünyadaki sıradan Müslümanların kalplerini ve gönüllerini kazanmak için askerî değil politik bir kampanya yürütmemiz gerekiyor. Fransa ve Danimarka’da yaşananlar gösteriyor ki, Avrupa savaş alanının merkezi olacak. ABD’nin diğer ülkelerle ilişkilerini mantıki zemine oturtması için “razıların koalisyonu” yerine daha iyi bir fikir üretmesi gerekiyor. Dünya, ortak bir eylemin meşruiyetini görüşme konusunda etkin uluslararası kurumlardan yoksun. BM’nin muhafazakar eleştirisi oldukça haklı: Bazı barış tesis işlerinde ve ulus inşa operasyonlarında yararlı iken, ciddi güvenlik konularıyla başa çıkma noktasında demokratik zeminden yoksun. Çözümse, örtüşen ve kimi zaman uluslararası kurumların ya da bölgesel hatların organizesinde rekabet halinde olan “çok taraflı bir dünyayı” teşvik etmekte yatmaktadır. Gözden geçirmemiz gereken alan, ABD’nin dış politikasında demokrasinin teşviki ile alakalı husus. Irak savaşından kalan en kötü miras, ABD’yi otoriter rejimlerle aynı hizaya sokan sinik bir realist politikaya keskin dönüşle sonuçlanan anti neo muhafazakar tepki oldu. Wilsoncu politika yöneticilerin vatandaşlara nasıl davrandığına dikkat eder; ancak buna Bush yönetiminin ve neo muhafazakar müttefiklerinin düşünmekten yoksun olduğu kati bir gerçekçilik de eklenmeli.

Ortadoğu’da demokrasi ve modernizasyonu teşvik etmek terörizme çözüm değildir. Radikal İslam, çoğulcu topluma dönüşümün eşlik ettiği kimlik kaybından doğmaktadır. Daha fazla demokrasi daha fazla yabancılaşma, radikalleşme ve terörizm anlamına gelecektir. Ancak, İslamcı grupların daha fazla politik katılımı bizim yapmaya çalıştığımız şeyi ortaya çıkaracaktır ve bu radikal İslam’ın tek panzehiri olacaktır ve Müslüman toplumların politik kurumları aracılığıyla işleyecektir. Bush yönetimi birinci dönemdeki mirastan çok uzak, ki bunu İran’ın ve Kuzey Kore’nin nükleer programlarına karşı izlediği şüphe götürür çoklu yaklaşımı da kanıtladı. İhtiyacımız olan şey, Amerika’nın dünya ile nasıl bir ilişki kuracağına dair yeni düşüncelerdir; ancak bu, ABD’nin gücü ve hegemonyası konusunda illüzyonlara girilmeden yapılmalı.


 

Güncelleme Tarihi: 06 Temmuz 2018, 09:31
YORUM EKLE

banner39

banner50

banner47

banner48