banner15

'İran'da Çözüm için Daha Fazla Diyalog'

Atom Enerjisi Kurumu eski başkanı Blix, İran'ın nükleer programı çevresinde gelişen tartışmaları yorumladı.

'İran'da Çözüm için Daha Fazla Diyalog'

ABD ve İngiltere'nin kitle imha silahları konusunda Irak'a 'fazlasıyla dramatize edilmiş' eleştiriler yönelttiğini savunan Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu'nun eski başkanı Hans Blix, şimdi aynı tavrın İran'a karşı sergilendiğini söyledi.

CNN TÜRK'te yayınlanan 'Manşet' programında Mithat Bereket'in sorularını yanıtlayan eski İsveçli diplomat Hans Blix, İran'ın nükleer programı çevresinde gelişen tartışmaları yorumladı.
 
Hans Blix kimdir?

1981-1997 yılları arasında merkezi Avusturya'nın başkenti Viyana'da bulunan Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu'nun başkanlığını yürüten Blix, Körfez Savaşı ve Irak savaşı öncesinde gündeme gelen bir isimdi.
 
Kurumdaki kariyerine, 1980 yılında Irak'ın Osirak Nükleer Santrali'ni denetleyerek başlayan Blix, İsrail'in bu santrali hedef alan operasyon sürecini de yakından takip etmişti.
 
Blix'in ismi son olarak 2004 yılı şubat ayında, İngiliz yayın kuruluşu BBC'ye verdiği bir mülakatla gündeme geldi.
 
Hans Blix, BBC'ye yaptığı açıklamalarda kitle imha silahlarıyla ilgili olarak Saddam Hüseyin rejimine yöneltilen suçmaların Amerika Birleşik Devletleri ve İngiltere tarafından fazlasıyla dramatize edildiğini dile getirmişti.
 
Bugün, İran için de benzer bir durum yaşandığını dile getiren Blix, Manşet programında yaptığı açıklamalarda, Tahran yönetimi ile daha fazla diyalog kurulması gerektiğini savunuyor:
 
Mithat Bereket (M.B.): Hans Blix, CNN TÜRK'e Manşet’e hoşgeldiniz. Programımıza katıldığınız için teşekkür ederiz. Siz Birinci Irak Savaşı’ndan önce, savaş sırasında ve sonrasında Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu’nun başındaydınız. O dönemde Amerika Birleşik Devletleri ve İngiltere’nin Irak’a saldırı hazırlıklarıyla, bu günlerde İran için tartışılmakta olan hazırlıkları karşılaştırdığınızda ne gibi benzerlikler ya da farklılıklar görüyorsunuz?
 
Hans Blix (H.B.): 1991'deki ilk Körfez Savaşı'ndan bahsediyorsanız, o dönemde Irak'ın Kuveyt'i yutmakla başlayan işgal siyasetinin Suudi Arabistan'a uzanabileceği düşünülüyordu. Böyle bir durum Saddam'ı Ortadoğu'daki tüm petrolün hakimi haline getirirdi; zaten Kuveyt'in işgali de tartışılmaz bir saldırganlık siyasetiydi. Zor bir durumdu, ama şimdiki ABD başkanı'nın babası olan eski Başkan Bush, müdahale etmek için ABD'nin liderliğinde geniş bir koalisyon kurmayı başardı. Bence iyi bir iş çıkardılar, hatta bence bu Birleşmiş Milletler anlaşmasının gereken işlevini gördüğü ilk müdahaleydi. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'ne gidildi, buradan onay alındı, Suriye'yi bile içine alan geniş bir koalisyon kuruldu. Ortadoğu'daki durum üzerinde ciddi etkileri oldu. 2003’teki İkinci Irak Savaşı ise tamamen farklıydı. Irak yıllarca süren yaptırımlardan sonra harap vaziyetteydi. ABD ve müttefikleri Güvenlik Konseyi'ni görmezden geldi. Konsey'in onay vermeyeceğini biliyorlardı, bu işi tek başlarına başarabileceklerini iddia ettiler. Şu an İran konusundaki durum ise bundan da farklı.
 
M.B.: Peki Irak’taki ikinci savaşa giden yolla bugün İran’la ilgili yaşananlar arasında benzerlikler görüyor musunuz? Özellikle saldırı hazırlıkları, propaganda savaşları, ABD'nin hamleleri açısından?
 
H.B.: Evet bazı açılardan benzerlikler var. ABD, Rusya ve Çin'in onay vermeyeceğini bildiği halde BM Güvenlik Konseyi'ne gitmekten bahsediyor. Ancak ABD'nin Güvenlik Konseyi'ne gidip onay alamayınca "böyle olacağını biliyorduk. Birleşmiş Milletler de Güvenlik Konseyi de hiçbir işe yaramıyor. biz tek taraflı hareket ediyoruz" demesi de muhtemel.
 
M.B.: Tam da Irak’ta 2002-2003 döneminde yapılanlar gibi yani.

H.B.: Evet Irak'ta yapılanlar gibi. Ama Irak'ta en azından İngiltere ve bazı diğer devletler ABD'ye destek oldu. Ama İran'a askeri yaptırımlar uygulanmasına konusunda, herhangi bir devletin ABD'ye destek olacağını zannetmiyorum. Avrupa ülkeleri açıkça İran'a askeri saldırıyı desteklemeyeceklerini söylediler - ki bence bu çok mantıklı bir adım. ABD'nin ne yapacağını kestirmek ise daha zor. Bence askeri yaptırımları uygulama yoluna gitmeyecekler. ABD, İran'a gönderilen bir başkanlık mektubuna katıldı. Bu mektup İran'a uluslararası Atom Enerjisi Kurumu'nun taleplerini yerine getirmesi gerektiğini, uranyum zenginleştirmeyi durdurması gerektiğini bildiriyor.

M.B.: İran’a gelirsek, sizin başkanlık yaptığınız dönemde Uluslararası Atam Enerjisi Kurumu’nu kandırdıklarına inanıyor musunuz? Göründüğü kadarıyla, İran bir dönem nükleer programını saklamayı başardı. Bazı şeyler sonradan ortaya çıktı. Sizce İranlılar uluslararası camiayı hala kandırıyorlar mı?
 
H.B.: İran'ın uzunca bir süre Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu'na bildirmesi gereken gelişmeleri bildirmediği doğru. Benim de kurumda çalıştığım dönemde,  kurumun müfettişleri de bu gelişmeleri ortaya çıkaramadı. Bu durum İran'ın silah üretmeye çalıştığının kanıtı olarak gösteriliyor. Bu doğru olabilir, ama bu gizliliğin başka nedenleri de olabilir. Belki de o zaman nerede uranyum zenginleştirdiklerini açıklasalar, bu tesisler sabotaja uğrayabilirdi.  İran'ın silah yapımıyla ilgilendiğini gösteren diğer bazı detaylar da var. ancak bütün bunlar sadece uranyum zenginleştirme yeteneğine sahip olma yönünde bir isteği de gösteriyor olabilir. Bence İranlılar bu konuda bölünmüş durumda. Bazı aşırı uçlar gerçekten nükleer silah elde etmek istiyor olabilir. ama İranlılar'ın bir kısmı da "hayır, biz reaktörlerimize nükleer yakıt ve nükleer enerji istiyoruz" diyor.

M.B.: İran’ın şu anki nükleer kapasitelerini nasıl görüyorsunuz? Sizce nükleer silah üretecek durumdalar mı ya da sizce şimdiden nükleer silahları var mı İran’ın?

H.B.: Hayır şu an kesinlikle ellerinde nükleer silah yok. Ellerinde sadece uranyum zenginleştirmek için birkaç santrifüj var ama gelen tüm bilgilere göre, bu şimdilik oldukça küçük çaplı bir çalışma. en son nükleer kulübe katıldıklarını açıkladılar ki ben bunun ne demek olduğundan pek emin değilim. Belki santrifüjlerinden bir miktar uranyum zenginleştirmeyi başarmış olabilirler ama bu da büyük bir miktar olamaz. Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu ellerindeki imkanları ve teçhizatı gördü. CIA daha önce, İran'ın nükleer silah üretimi için hala 5-10 seneye ihtiyacı olduğunu açıkladı. Kısacası İran nükleer silah üretene kadar daha birkaç senenin geçeceği açık. Tabii eğer silah üretmeyi gerçekten istiyorlarsa - ki zaten silah üretmeyi istemediklerini söylüyorlar.
 
M.B.: 1981’e, İsrail’in Irak’taki Osirak nükleer reaktörünü bombaladığı döneme geri dönelim. Sizin Uluslar arası Atom Enerjisi Kurumu’nun başkanlığını yeni devraldığını bir dönemdi. Bu saldırı Saddam’ı nasıl etkiledi sizce? Saddam bu olaydan sonra daha mı saldırgan hale geldi? İran konusunda da ABD şimdiden askeri alternatifleri tartışıyor. Sizce İran’a yapılacak bir saldırıda benzer tepkiler doğurur mu?

H.B.: Evet bence bu mümkün. İsrail 1981de ırak'taki araştırma reaktörüne saldırdıktan sonra Saddam çalışmalarını iki kat arttırdı. Bazı şeyleri iki adet ürettiler ki biri bir saldırıda yok olursa diğerini kullanabilsinler. Eğer İsrail veya ABD İran'a saldırırsa, bunun aşırı uçları çok da desteklemeyen İran halkı üzerinde kötü bir etki yaratacağı kesin. Böyle bir durumda İranlılar, milliyetçi duygularla, radikal rejimi desteklemeye başlayabilirler. Haklarının ellerinden alındığını düşünebilirler. Bence askeri yola başvurmak hiç iyi bir fikir değil.

M.B.: Buna daha sonra tekrar döneceğiz. 2004’te BBC’de katıldığınız bir televizyon programında şu ifadeleri kullanmıştınız: “İngiltere ve ABD, Irak’ın kitle imha silahlarına sahip olmasını fazlasıyla dramatize etti”. Daha sonra bu dramatize etmenin, abartmanın temelsiz olduğunu gördük. O dönemde neler hissettiniz, bu konuyla ilgili olarak şimdi ne hissediyorsunuz?

H.B.: Bence o zamanki tutumumda haklıydım. Şimdi de İran için aynı şey geçerli. İran nükleer silah üretmekten uzak ve gerçekten nükleer silah üretme isteğinde olduğunu da kanıtlayamıyoruz. Bazıları buna gerçekten inanıyor, en önemlisi ABD buna inanıyor; ama diğer devletler bu konuda çok daha çekimser. İran açısından uranyum zenginleştirmenin ekonomik anlamda bir mantığı yok. topraklarındaki uranyum kanyakları pek zengin değil, bunu zenginleştirmek çok masraflı olur. Finlandiya'ya bakalım: Ülkelerinde pek çok reaktör var ama kendi yakıtlarını üretmiyorlar, dışarıdan alıyorlar. İranlılar "ülke dışından nükleer yakıt almamız engellenebilir" diyebilirler. Avrupa ülkeleri arzın sürekliliğini garanti ediyor, Ruslar da "tesisleri bizim topraklarımızda kurabilirsiniz böylece zenginleştirmenin yüzde 4 seviyesinden daha yüksek olmadığından emin olabiliriz" diyorlar. Ama İranlılar haklı olarak "Rusya Ukrayna'ya doğalgazı kesti, belki bir gün bize de uranyum vermeyi keser" diyebilirler. Bu mantıklı bir argüman olabilir ama daha farklı niyetleri olması ihtimali de gözardı edilebilir birşey değil. Herkesin bildiği birşey varsa o da şu: Eğer uranyumu reaktörler için zenginleştirebiliyorsa bunu daha ileri götürecek teknolojiye de sahipler demektir. Ama henüz elimizde bunu yapmak istediklerinin kanıtı yok.
 
M.B.: Peki eldeki kanıtlar neler? İsfahan’daki, Natanz’daki tesislere baktığımızda, İranlıların gerçekten nükleer silahlarda kullanılan uranyum 235’i elde edecek teknolojiye sahip olduklarını söyleyebilir miyiz? Atom bombasını yakın gelecekte yapabilirler mi sizce?
 
H.B.:
Gelecekte belki ama bu geleceğin ne kadar yakın olduğu yoruma açık bir konu.

M.B.: Kaç yıldan, kaç seneden bahsediyoruz?

H.B.: Birkaç sene diyelim.
 
M.B.: Buşehr’deki reaktörleri işletmeye başladıklarını varsayalım. Bundan sonra İran’ın nükleer silah elde etmesi için kaç yıl gerekir?

H.B.: Buşehr'deki reaktörler enerji tesisleri ve buraya gelecek nükleer yakıtın Rusya'dan gideceğini biliyoruz. Rusya buraya yakıt sağlayacağına ve harcanmış yakıtı geri alacağına söz verdi. Natanz ve uranyum zenginleştirme, Buşehr'den tamamen farklı. bu da bayağı bir zaman alır. Ancak, zaten bu konuda endişeliyseniz "kısa bir zaman sonra silah elde edecekler" de diyebilirsiniz. Belki İsrailliler ve Washington'daki şahinler bunu söyleyebilir ama diğer devlet önümüzde hala birkaç sene olduğunu biliyorlar. Güvenlik Konseyi'nde bazıları İran'a kesin bir cevap için iki hafta veriyor, diğerleri "daha uzun bir zaman tanımamız gerek" diyor. Önümüzde birkaç sene olduğunu gözönünde bulundurursak bence İran'la diyalog için biraz zaman tanınması gayet mantıklı olur. Ama maalesef İran'la görüşmeler yapıldığını görmüyoruz. Geçmişte İran'la Avrupa devletleri arasında yapılan görüşmeler sona erdi, şimdi dosya Güvenlik Konseyi'nde. ABD de İran'la 1980'lerden beri görüşmüyor. Bence Washington'un İran'la, İran'ı uranyum zenginleştirmekten vazgeçirecek bazı konular hakkında konuşması gerekiyor. Bence zenginleştirmeden vazgeçmek İran açısından da mantıklı olabilir ama oraya varmak için taraflar arası müzakereler yapılması şart.
 
M.B.: Ama ABD ile İran arasında hiçbir iletişimin olmadığı bir ortamda nasıl bir diyalogdan bahsedebiliriz ki? Avrupalılarla İranlılar arasında karşılıklı görüşmeler oluyor ama onun dışında diyalog için hiçbir kanal yok.
 
H.B:
Bunu yapmak gerçekten de hiç zor değil, tabii eğer istenirse. Kuzey Kore örneğine bakın. Kuzey Kore'nin elinde şimdide nükleer silah olduğunda inanılıyor, en azından ABD bundan emin. Kuzey Kore'yle nasıl görüşüyorlar? ABD'liler başkanlık seçimleri kampanyası sırasında Kuzey Kore'yle birebir görüşmeyeceklerini söylediler. Şimdi Pekin'de altılı görüşmeler içerisindeler, masada Çin, Japonya, Güney Kore ve Rusya da var ve ABD'nin de pazarlık yaptığını görüyoruz. ABD'nin teklifleri arasında Kuzey Kore'ye saldırılmayacağı garantisi var, Japonya ve ABD ile diplomatik ilişkilerin tekrar başlayabileceği vaadi var. İran konusunda hiç böyle adımlar görmüyoruz.
 
M.B.: Yani yakın gelecekte ABD ve İran arasında, İran’ın nükleer programı konusunda bir anlaşmaya varılacağını mı söylüyorsunuz?
 
H.B.:
Bence iki tarafın bir noktada görüşmelere başlayacağını söyleyebiliriz. Şu sıralar Bağdat'ta Irak'taki durum hakkında görüşebilecekleri yolunda haberler geliyor. Bu görüşmelerde sözde Irak'tan başka hiçbir şey konuşulmayacak. Bilmiyorum, göreceğiz. Bence İran'la konuşup "sizi uranyum zenginleştirme fikrinden vazgeçirmek için yapabileceğimiz birşey var mı?" demek ABD açısından çok mantıklı olacak. Zira İran zenginleştirme yolunda devam ederse Ortadoğu'daki tansiyon çok yükselecek. bunun tercih edilir bir durum olduğunu zannetmiyorum. batı bütün bu krizi iyi idare edemedi bence. İranlılarla da aynı Kuzey Kore'yle yaptıkları şekilde müzakere edebilirlerdi.
 
M.B.: Peki şimdi ne olacak? İran nükleer programına devam etmek için zaman kazanmaya çalışıyor. Avrupa arabuluculuk yapmaya çalıştı ama pek de başarılı oldu sayılmaz. Top şimdi BM Güvenlik Konseyi’nde ama bir yandan da ABD'liler gerçekten İran’ı sıkıştırmaya başladı. Ortalıkta bazı dedikodular dolaşıyor. Hint Okyanusu üzerinden gelecek bir hayalet uçağın İran’ı vuracağı tartışılıyor. Bundan sonra sizce ne olacak?

H.B.: Biliyorsunuz İran, barışçıl amaçlarla uranyum zenginleştirmeye hakkı olduğunu iddia ediyor ve "brezilya da Japonya da bu hakkı kullanıyor, neden biz bunu kullanamayan tek devlet olalım?" diyor. Diğer taraf da "sahip olduğunuz her hakkı kullanma zorunluluğunuz yok" diyor. Eğer bir hakkı kullanmamak sizin çıkarınıza daha iyi hizmet ediyorsa veya bir hakkı kullanmanız halinde kendinizi olumsuz bir durumda buluyorsanız, bu haktan bir süreliğine feragat edebilirsiniz. ABD burada sürekli  bu olumsuz durumu oluşturmak üzere çalışıyor. ABD havuç mu, sopa mı gösteriyor derseniz, ABD açık bir şekilde sopa. gösteriyor... "Bakın şunları yapmazsanız sizi Güvenlik Konseyi'ne veririz, askeri güç kullanmaktan bahsedebiliriz" tabii bunlar hükümetin değil Pentagon'un, basının sözleri, yorumları gibi yansıyor; ama yaratılan hava ortada. kimse havuçlardan bahsetmiyor. Avrupa devletleri geçmişte ortaya birkaç havuç çıkardı, daha iyi ekonomik ilişkilerden, İran'ın Dünya Ticaret Örgütü'ne girmesine destek olmaktan bahsettiler. Bence bu konuların daha fazla üzerinde durulması lazım. İranlıların diğer bazı avantajlar karşılığında sahip oldukları hakkı kullanmaktan vazgeçme konusunda ikna edilmesi gerekiyor. ve bence güvenlik garantisi bu avantajların en önemlisi.
    
M.B.: Havuçlardan bahsetmek doğru ama ABD'li muhafazakarlar, Neo-Conlar nasıl İran’a havuç sunabilir ki? Özellikle de İsrail ve ABD'deki Yahudi lobisi onları tam ters yönde sıkıştırırken. İsrailli yetkililerle de konuştuğunuzda, İran’ı gerçekten kendilerine yönelik ciddi bir tehdit olarak gördüklerini anlıyorsunuz.
 
H.B.: İranlılar'ın zaman çaldığını söylediniz. gidişatın bir diğer açıklaması da batıya verilen "eğer birşeyler yapmazsanız biz yavaş yavaş bu yolda ilerlemeye devam edeceğiz" mesajı da olabilir. bu diplomatik bir pazarlık oyunu... Şimdiye kadar bütün sopalar ortaya çıkarıldı, bence artık havuçlardan bahsetmenin zamanı... Aslında Nicholas Burns - ya da Condoleezza Rice'ın yakın çevresinden başka bir diplomat - yakın zamanda hem havuçların hem sopanın kullanılacağını söyledi. O taraftan biri ilk defa havuçlardan bahsediyor ve ben bundan çok memnunum, vejeteryan olmayı düşünüyorum.
 
M.B.: Bu çok iyi. Nükleer silahlardan bahsederken vejeteryan olmak herhalde herkesin işine gelir. İranlıların iddialarına dönelim. Sizce bu iddiaların hukuki bir temeli var mı? İranlılar “bizim bu teknolojiyi barışçı amaçlarla kullanma hakkımız var” diyorlar. “Ayrıa İsrail de nükleer silahlara sahip, biz de kendimizi tehdit altında hissediyoruz, nükleer silahlara biz de sahip olmalıyız” noktasına kadar vardırıyorlar işi.

H.B.: Ama "nükleer silah üreteceğiz" demiyorlar.

M.B.: Kameralara böyle söylemiyorlar belki ama kameralar kapalıyken söyledikleri bu.
 
H.B.:
Hayır, nükleer programlarının sadece barışçıl amaçlar için olduğunu söylüyorlar. Zaten nükleer silahların yaygınlaşmasını önleme anlaşmasına göre de barışçıl amaçlar için uranyum zenginleştirme hakları var. ABD'liler de bu iddiaya karşı çıkıyor ve programın askeri amaçlı olduğundan emin olduklarını söylüyorlar. Buna işaret eden bazı ufak kanıtlar var gerçekten. Ama "İran'da zaten çok petrol var, nükleer program enerji üretme amaçlı olamaz mutlaka askeri amaçlıdır" demek pek anlamlı değil. Meksika'da da petrol var birgün onlar da uranyum zenginleştirmek isterse "hayır" mı diyeceğiz? İranlılar'ın 20 yıl boyunca nükleer programlarını saklamış olması da yeterli kanıt değil bence, bir sabotajı engellemek istemiş olabilirler. Öte yandan, ağır su üretmek için 40 megavatlık bir araştırma reaktörü inşa ediyorlardı - ki bu da plutonyum üretmek için mükemmel bir tesistir. Bu yüzden "İranlıların niyetinden şüphe etmek saçmadır" demiyorum ama daha kanıtlanmış birşey yok.
 
M.B.: Tartışmaların bir başka boyutu daha var. İran’ın bir Tokamak’a sahip olduğu iddia ediliyor. Tokamak, Termo-nükleer enerji kullanan bir füzyon test reaktörü. Bunun için gerekli olan teknolojiyi Ruslardan aldıkları söyleniyor. Bu konuda bir bilginiz var mı?
 
H.B.:
Füzyon reaktörü ve füzyon bombası birbirinden çok farklı şeylerdir. Libyalılar birkaç sene önce Ruslardan küçük bir tokamak almıştı ama bu bence anlamsız bir hareketti. Tokamak üretmek büyük bir iş, Fransa'da füzyon enerjisi için hazırlık niteliğinde bir tokamak yapacaklar. ama bu gerçekten uzak gelecekte devreye girecek bir teknoloji.
 
M.B.: Füzyon enerjisi ne demektir? Biraz açabilir misiniz?
 
H.B.: Füzyon atom çekirdeğinin patlamasıdır. Füzyon ise atom çekirdeklerini birleşmesi, kaynaşmasıdır. Güneş'te de enerji böyle açığa çıkar. Bu yüzden insanlar "füzyonla enerji üretebilirsen güneşi buraya taşıyabiliriz" diyorlar. Ama bu  teknoloji bizden şimdilik çok uzakta. Dünyanın enerji problemini füzyonla çözmek için daha 40 -50 sene beklemek gerekecek.

M.B: Rusların füzyon bombası üretecek teknolojiye sahip olduğuna yönelik iddialar var?

H.B.: Evet füzyon bombaları var ama bu tamamen farklı birşey. Bu bombalar 'tokamak'tan çok daha farklı şekilde üretilir, ikisinin birbiriyle alakası yok. Rusların füzyon temeline dayanan hidrojen bombaları var, bunları ABD de hatta belki İsrail de üretiyor. Bu bombalar atomun parçalanmasına dayanan füzyon bombalarından daha güçlüdür.
 
M.B.: İran konusundaki hukuki tartışmaya geri dönelim. Nükleer silahların yaygınlaşmasının önlenmesi anlaşması, anlaşma imzalandığı dönemde nükleer silah teknolojisine sahip olan beş devlet dışındaki ülkelerin nükleer teknoloji geliştirmesini engelliyor. Bunun mantığı nedir? İranlılar “İsrail bu teknolojiye sahip. Bizim de kendimizi korumamız gerekiyor ve benzer bir teknolojiye sahip olmak bizim de hakkımız” diyorlar Sizce bunun uluslar arası hukuk açısından bir temeli var mı?

H.B.: Ama İran'la İsrail arasında hukuki açıdan ciddi bir fark var. İsrail 'Nükleer Silahların Yaygınlaşmasının Önlenmesi Anlaşması'nı hiç imzalamadı. Atom bombası yaptıklarını kabul etmiyorlar gerçi ama nükleer silah ürettiklerinde bu uluslararası  anlaşmayı ihlal etmiyorlar.

M.B.: Hindistan ve Pakistan gibi yani.
 
H.B.: Evet Hindistan ve Pakistan gibi. Bu ülkeler de anlaşmayı imzalamadı. Ama İran bu anlaşmanın taraflarından biri. Geçmişte nükleer silahlardan uzak duracağına dair söz verdi. İranlılar nükleer bomba yapacak olurlarsa bu anlaşmanın ihlali olur. Tabii siyasetin gerçeklerine döndüğümüzde belki de bu hukuki nüansın çok da fazla bir önemi yok. Sonuçta hepimiz  kitle imha silahlarından arınmış bir Ortadoğu görmek istiyoruz ve bu da İsrail'in de nükleer silahlarından vazgeçmesi anlamına geliyor. Bu da şimdilik uzak ihtimal. Bugünün sorunu İran ve İran'ın zenginleştirme faaliyetleri.
 
M.B.: Bize İran’ın şu anki nükleer kapasitesi hakkında biraz bilgi verebilir misiniz? Ülkenin çeşitli yerlerinde, yer altı ve yerüstünde yirmiden fazla nükleer tesis olduğu iddia ediliyor . İranlıların Osirak’tan ders aldıkları, o yüzden bütün nükleer teknolojiyi tek merkezde toplamadıkları, İsrail ve Amerika’nın saldırısının başarıya ulaşmasını bu şekilde önlemeye çalıştıkları söyleniyor. İran’da bu sıralar neler oluyor?

H.B.: İran'da farklı yerlerde pek çok tesis olması doğal. kendi santrifüjlerini yapıyorlar, bunun için bir yer lazım. Topraklarındaki uranyumu alıp yoğunlaştırmak için ayrı bir yer lazım. Uranyumu 'hexaflorid'e dönüştürmek için farklı bir  tesis lazım. Hatırladığım kadarıyla santrifüjler Natanz'da, hexaflorid üretimi İsfahan'da yapılıyor.Başka yerlerde başka tesisler de olabilir. Bunları ülkenin farklı yerlerine dağıtmak bir önlem olarak düşünülmüş olabilir. 
 
M.B.: Yani Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu’nun bilmediği başka merkezler de olabilir?

H.B.: Bu tamamen ihtimal dışı değil ama İranlıların en azından bütün uranyum bağlantılı işlerini açıklamış olduklarını tahmin ediyorum çünkü tekrar yalan söyledikleri ortaya çıkarsa, uluslararası ilişkiler açısından çok zor bir durumda kalırlar.

M.B.: Sizce Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu İran’ı ne kadar yakından takip edebiliyor? Sizin döneminizde ya da Baradey’in döneminde kurumun İran üzerinde yüzde 100 kontrol kurduğunu söyleyebilir misiniz?  
 
H.B.: İran'ın yüzde 100 kontrol altında olduğunu söyleyemeyeceğim, dünyada çok az şey yüzde 100 kontrol altındadır. Ancak Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu'nun elindeki güç ve kontrol teknolojisi şimdi daha önceleri olduğundan çok daha fazla. 1997'de ben başkanken kabul edilen denetim protokolü, kuruma eskiye göre çok daha fazla yetki veriyor ve İran konusunda bu protokol uzunca bir zamandır geçerli. Bu nedenle Tahran yönetimine pek çok önemli soru yöneltebildiklerini zannediyorum. Muhammed El Baradey'in bugünlerdeki Tahran gezisinde de akıllarda kalan pek çok sorunun gündeme geleceğini tahmin ediyorum. Kurum İran'ın nükleer programı konusunda çok şey öğrendi ama bazı soruların hala sorulması gerekiyor.
 
M.B.: Deneyimli bir uzman olarak İran konusunda şimdi ne yapılmalı? Bu krizle baş etmenin en iyi yolu nedir?
 
H.B.: Bence Batı Avrupa ülkeleri, ABD, Rusya ve Çin, İranlılar'la masaya oturup konuşmalı ve İran'ın uranyum zenginleştirmeyi durdurmasını sağlayacak şartları tartışmalı. İran, ABD'yi ve diğer devletleri asla nükleer programının barışçıl amaçlı olduğuna ikna edemeyecek. Bu doğrultuda bir fetva bile yayınlasalar diğerleri "belki gelecekte fikirlerini değiştirirler" diye düşünecek. Bence bu durumda tek çözüm İranlıların sahip oldukları bir hakkı kullanmaktan vazgeçmeleri. Bunun karşılığında bazı şeyler isteyecekler. İsteyeceklerinin başında da İran'a saldırılmayacağı taahhüdü geliyor. Bu garanti Batı'nın İran'a doğrudan saldırmamasını yanı sıra 1953’te Musaddık döneminde yaptığı gibi dolaylı yollardan bir başkaldırıyı da desteklememesi anlamına geliyor.
 
M.B.: Yani tam bir havuç ve sopa politikasından bahsediyorsunuz?
 
H.B.: Evet havuç ve sopa. Benim az önce bahsettiklerim havuçlar oluyor. Eğer "sizin uluslararası ilişkilerdeki konumunuzu normalleştireceğiz" derlerse bu da önemli bir etken olabilir. Hatta Batı "bakın sizin terör örgütlerine, Hizbullah'a verdiğiniz destekten rahatsızız" da diyebilir. İran'ın bu tip hareketleri desteklediği yolunda ciddi iddialar var. Bence bu konunun gündeme getirilmesi Batı'nın ve ABD'nin meşru bir hakkı...

M.B.: Sizce Bush yönetimi ve İsrail gerçekten İran’a saldırma planı yapıyor olabilir mi?
 
H.B.: Karadan bir saldırı planı yapabileceklerine inanmıyorum. Irak'ta olanlardan sonra ABD halkının yeni bir işgali destekleyebileceğiniz zannetmiyorum. Binlerce metre yüksekten, havadan saldırmak başka bir mesele. Ama bence bu bile mantıksız bir adım olur ve açıkçası Avrupalıların buna katılacağını hiç zannetmiyorum. Bence esas istenen, bazı ekonomik yaptırımların uygulanması ve bu yolla "eğer bizim yolumuzdan gelmezseniz İran'da artık hiçbir Avrupa yatırımı olmayacak" mesajının verilmesi. Bu da işe yaramazsa ne olur bilmiyorum. Bence yine de havuçların daha fazla kullanılması lazım.

M.B.: ABD'ye geri dönelim. Biraz önce ilk Irak savaşının anlaşılabilir olduğunu söylediniz. Ama ikinci Irak savaşında sanki ABD, dikkatleri kötü giden ekonomisinden uzaklaştırmak için bir günah keçisi arıyordu. Şimdi de aynı şeyin İran’a karşı yapılmakta olduğu söyleniyor. Sizce bu İran’ın tesislerine yönelik bir askeri saldırı kararına dönüşecek mi?
 
H.B.:
Bence hesaba katılması gereken iki faktör daha var. Bana kalırsa Pentagon, bir nükleer kapasite sahibi devletin daha ortaya çıkmasını tahammül etmeyecek. ABD nükleer alanda yalnız olmak istiyor ve ortaya çıkan her devleti kendi gücüne karşı bir tehdit olarak görüyor. Bence bu ABD'nin politikasını belirleyen en önemli etkenlerden biri.

M.B.: Ama bu ABD'nin İran’ı her şart altında durdurmaya kararlı olduğu anlamına geliyor.
 
H.B.:
Askeri alanda yapmak istedikleri bu bence. Ama bu, hesaba katmaları gereken diğer faktörlere baskın çıkar mı onu bilemem. Askeri odaklar her zaman kendi imkanlarını, yani silahları kullanma planı yaparlar. Ama diplomatik, siyasi taraflar başka yöntemlere de başvurabilirler. Benim bahsettiğim havuçlar da bunlar zaten.

M.B.: İran’ın elindeki nükleer teknolojinin kontrol altında tutulmasına geri dönersek, sizce ABD'nin İran’daki istihbaratı ne kadar kuvvetli? Kendi döneminizle kıyaslarsanız, sizce ABD İran’da olan biten her şeyi biliyor mu şu anda?
 
H.B.: Irak'ta istihbaratlarının gerçekten çok zayıf olduğunu biliyoruz. Alanda hiç ajanları yoktu, İngiltere ve Almanya'nın Irak'ta ajanları vardı ama ABD'nin yoktu. Orada resmen kapı dinleyerek bilgi kapabileceklerine güvendiler. Bütün elektronik trafiği dinlemeye aldılar. Diğer bir kaynak da Irak'tan kaçak rejim muhalifleriydi - özellikle Ahmet Çelebi'nin adamları... Bu kişilerin amacı da denetim sağlamak değil savaş çıkarmaktı. ABD de bilgileri dikkatle incelemek yerine olduklarını gibi kabul etmeye yöneldi. İran'ın durumu çok farklı. İran, Irak'tan çok daha açık bir ülke. Irak sıkı sıkıya kapalı bir diktatörlüktü. İran görece olarak açık, insanlar seyahat edebiliyor, konuşabiliyor, farklı fikirlerini açıklayabiliyorlar. İran Cumhurbaşkanı Meclis'te İsrail'in haritadan silinmesi gerektiğini söylediğinde, Meclis'in içinde bile ona karşı gelenler oldu. Biri Irak Meclisi'nde Saddam'a karşı çıkmaya çalışsa emin olun ki bunu birkaç dakikadan fazla yapamazdı. İran, Irak'tan çok daha farklı bir ülke. Hatta dünya ve Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu da İran'ın nükleer programını İranlı "fısıldayanlar"dan öğrendi.

M.B.: 'Fısıldayanlar' derken ne kastediyorsunuz?
 
H.B.: Fısıldayanlar, size bilgi sızdıranlardır. İranlı rejim muhalifleri Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu'na gittiler ve "bakın Natanz'da uranyum zenginleştiriyorlar" dediler. Bu da hükümet açısından pek de sır değildi çünkü o bölgede, ziyaret edenleri uyaran "yüksek radioaktivite" levhaları bile vardı. Sözün özü, İran, Irak'tan çok daha açık bir ülke. 
 
M.B.: Evet belki de haklısınız. İran’ın nükleer programı ile ilgili ilk açıklamalar, muhalif bir grup olan Halkın Mücahitleri’nden gelmişti. Soruyu şöyle soralım; İran’daki Batılı istihbarat teşkilatlarından gelen bilgiler ne kadar sağlam?

H.B.: Irak'taki rezaletten sonra bu konuda fazla iddialı olmak saçma olur. Irak konusunda çok ciddi hatalar yaptılar. İran konusunda da belki tezlerinde doğruluk payı olabilir ama bunun garantisi yok.. Batı istihbaratının özellikle Nijer’den uranyum ithalatı konusunda ne kadar yanıltılabildiğini gördükten sonra, alüminyum tüpleri konusunda nasıl yanlışlar yaptıklarını gördükten sonra, Colin Powell'ın Güvenlik Konseyi'nde söylediklerinin hemen hepsinin temelsiz çıkmasından sonra, bugün söylediklerinin saygıyla karşılanmasını nasıl bekleyebilirler ki? Tahran'da çalıntı bir bilgisayar bulduklarını, bu bilgisayarda sadece silah olarak kullanılabilecek bir füze üzerinde çalıştıklarını gösteren bir program olduğunu iddia ediyorlar. Eninde sonunda bu bir çalıntı bilgisayar. Ben gerçek kanıtları görmek isterim şahsen.

M.B.: Olayların bir başka boyutu daha var. Geçen şubat ayında, Türkiye ile İran arasındaki Gürbulak sınır kapısında gümrük memurları İran’a giden üç adet dev alüminyum kaba el koydu. Bu kapların İran’a Almanya’dan gönderildiği iddia edildi ve bu malzemenin çift kullanımlı olduğu, nükleer silah üretiminde de kullanılabileceği gündeme getirildi. Devletler arasında neler yaşandığını pek bilmiyoruz galiba. Eğer bu kaplar gerçekten tehlikeliyse neden Almanya’dan yola çıkmasına izin verildi ve Türkiye’ye kadar tüm gümrüklerden nasil geçebildi?
 
H.B.: Bence madde ithalatı daha sağlam bir gösterge. Benim edindiğim izlenim, İran'ın Avrupa pazarlarında oldukça fazla sayıda malzeme aldığı yönünde. Bunu her zaman doğrudan yapmıyorlar, bazen paravan kurumlara, dolaylı yollara başvuruyorlar. Bu da şüphe çekiyor. Ama barışçıl amaçlarla aldıkları bazı malzemeleri doğrudan satın almak isteyebilirler. Bence her örneğe tek tek bakmak gerekiyor. Sadece silah üretiminde kullanılan birşey mi satın aldılar? O zaman bu niyetlerini açığa çıkaran bir gösterge olabilir.
 
M.B.: Son olarak Türkiye’nin bütün bu krizdeki konumuna gelelim. Sizce Türkiye nasıl davranmalı? Türkiye’nin Irak konusunda benimsediği politika ABD ile sorunlara neden oldu. Şu an çok hassas bir durumdayız. Sizce bu konuda ne yapılmalı?

H.B.: Bence Türkiye'nin bu alandaki çıkarı kesinlikle İran'ın nükleer silah üretmemesi. Bu konuda atılacak en emin adım da İran'ın uranyum zenginleştirmeyi durdurması. Rusya'nın da, Çin'in de İran konusundaki tutumu bu. Ben hiçbir ülkenin İran uranyum zenginleştirmeye devam etsin diyeceğini düşünemiyorum. Sorun İranlıların bundan vazgeçmesinin nasıl sağlanacağı. bunun için de onlara bir şey vaadetmek gerekiyor. ABD'nin ortaya çıkıp "bakın, rejiminizi sevmiyoruz, sevmek zorunda da değiliz. Bu, rejiminizi devirmek için ajan yolladığımız anlamına da gelmiyor. Ama uranyum zenginleştirmenizi kabul etmiyoruz ve bunu yapmazsanız sizinle ilişkilerimizi normalleştirebiliriz" diyebilmesi gerekiyor. Ve tabii ki rejimi açıktan bir saldırı veya içten bir başkaldırıyla devirmeyeceğine söz vermesi gerekiyor. Japonya'nın ve Brezilya'nın da nükleer kapasitesi var ve onlarla kimse uğraşmıyor ama İran söz konusu olduğunda çok daha hassas bir bölgedeyiz ve İran nükleer teknolojiden uzak durursa herkes çok daha rahat olur. Bence programı devam ettirmekte ekonomik bir çıkar da sağlamıyorlar. Hatta programları İsrail'e yönelik de değil bana kalırsa. İran'ın nükleer programının kökeni 1980’lere dayanıyor ve o dönemde onları endişelendiren İsrail değil Irak'tı. İran'ın artık Irak konusunda çekineceği bir şey kalmadı, bu nedenle bence artık onları daha ileri gitmemeye ikna etmek mümkün olabilir.

Güncelleme Tarihi: 06 Temmuz 2018, 09:31
YORUM EKLE

banner39

banner50

banner47

banner48