banner39

İşkence Milleti: Ebu Garip’ten Bir Yıl Sonra Neler Değişti?

Amerikan askeri, Irak’a seçim sisteminin faziletini anlatmak için değil, dünyanın belli başlı enerji kaynaklarını hâkimiyeti altına almak için gitmiştir. Ve bu hedef gerekli her türlü araç kullanılarak gerçekleştirilecektir; işkence yapılacak, daha

Arşiv 06.07.2018, 09:30 06.07.2018, 09:31
İşkence Milleti: Ebu Garip’ten Bir Yıl Sonra Neler Değişti?

Tom Wright

"Gelecekten bir görüntü isterseniz, bir insanın yüzüne basan bir bot hayal edebilirsiniz... sonsuza kadar."  George Orwell

Ebu Garip ile ilgili insanı şoke eden ve Amerikan halkının dikkatini sadece bir süreliğine çeken fotoğrafların ortaya çıkmasının üzerinden neredeyse bir yıl geçti. Her türlü ahlâk ve yasadışı olguya alışık olan Amerikan halkı için bile, üst üste yığılı çıplak bedenler, “Başına çuval geçirilmiş” adamın iğrenç görüntüsü ve tiksindirici cinsel sapkınlık, Püriten bilinçaltından fışkıran şeytanlar gibi göründüğünden ya da 11 Eylül’den itibaren Amerikan halkının büyük bir çoğunluğunun hipnotize edildiği masallar ile çeliştiğinden sarsıcı bir durum olarak karşımıza çıktı. Ancak çok zaman geçmeden, düşünce yöneticileri engelleri aşmaya başladılar. Madalyalı dört-yıldızlı generaller Kongre üyeleri önünde geçiş töreni yaptılar. Ciddi fikirli kurumsal kişilikler hasarı tamir etmek için görevlendirilmişlerdi. Bu şahıslar, ortaya çıkan akıl dışı uygulamaların araştırıldığı komitelerin karşısına çıkarak her türlü sorumluluğu üstlenmek zorunda kaldılar. Sonuç, ihtiyat kuvvetlerine ait düşük rütbeli subayların durumu üstlenmesiyle neticelenmiştir.

Şu ana kadar resmi raporlar tamamlanmış, konu ile ilgili bir dizi önemli kitap basılmış ve federal mahkemelerin kararıyla bir dizi belge kamuoyuna sunulmuştur. Bizler şeffaf bir toplumuz, en azından şimdilik ve olgunlaşmamış askerî soruşturma sistemi bütün çıplaklığıyla gözle önüne serilmiştir.

Bu hem olumlu hem de olumsuz bir haberdir.

Olumlu, çünkü devlet tarafından suçu engellemenin tek yolu suçu halka ifşa etmektir. Ancak, halk suça karşı kayıtsız kalır ya da işlenen suça göz yumarsa, bu durumda sonuç olumsuz olacaktır.

Amerikan halkının son günlerde zihnini meşgûl eden çok önemli konular vardır. Örneğin, SpongeBob konusu ve JLo’nun son çıkan moda koleksiyonu gibi.

Ebu Garip Hapishanesine giden yola koyulan ilk tuğlalar Başkan Bush’un 13 Kasım 2001 yılında verdiği askerî emir ile döşenmiştir. Bu emir, Yönetimin uluslararası yasa tarafından ne kadar engellenebileceğinin bir göstergesi olarak, sadece başkanın şüpheli olarak ilân etmesi esasına dayanarak Amerikalı olmayan herhangi bir vatandaşın sınırsız alıkoyulmasının bir sembolüdür. ‘Yargı’ danışma hakkı olmadan, gizli kanıt kullanarak ve askerî mahkeme yoluyla Bush’un emir zincirindeki kurumlardan biri tarafından yapılır. Gizli hüküm olası bir sonuçtur ve sivil mahkemeye başvurmak söz konusu değildir (bkz. Gizli Yargılar ve Hükümler, Barbara Olshansky).

Avukat David Cole’nun Yabancı Düşmanlar adlı kitabında öne sürdüğü gibi, özgürlüğün ihlâli geleneksel olarak yabancılar üzerinde denenmektedir ve bu durum daha sonra vatandaşlara kadar uzanmaktadır. Ancak bu durumda, Yasser Hamdi’nin durumunda emrin Amerikalı vatandaşlara ulaşması için sadece 5 ay geçti. (Bush Anayasa’yı korumak ve savunmak için yemin etmeseydi, neler yapabileceğinin çok açık bir göstergesidir)

Totaliter güçler diye adlandırabileceğimiz bu cesur atılım hemen hemen hiçbir direnişle/muhalifle karşılaşmadı ve bunu müteakip 2002 yılının Ocak ayında verilen deklarasyon neticesinde, Afganistan da ve diğer yerlerde tutuklanan mahkûmlar ‘imtiyazsız savaşçılar’ adı altında Küba’da bulunan Guantanamo körfezine nakledildiler. David Cole, ‘düşman savaşçılar’ı savaş zamanında alıkoymanın alışagelmiş bir durum olduğunu, ancak Cenevre ilke kararları, “her savaşçının ‘imtiyazlı’ muamele görmesi gerektiğini ve ‘savaş suçluları’ olarak tutulmaları gerektiğini ifade eder. Bunun altında yatan gerekçe ise, savaşmanın yasa dışı bir durum olmadığı ve bu mantıkla düşman askerlerin ‘imtiyazlı savaşçılar’ olarak benimsenip, yaptıkları savaş eylemleri için yargılanmamalıdır. Savaş kurallarını ihlâl eden askerler, örneğin, sivilleri hedef alanlar, ya da sivillerden ayırt edilebilmeleri için askerî üniforma giymeyen askerler ‘imtiyazsız’ savaşçılar olarak nitelendirilebilir. Şayet kişinin konumu ile ilgili herhangi şüpheli bir durum söz konusu ise, Cenevre ilke kararları doğrultusunda kişinin durumunu netleştirmek için yetkili bir mahkeme kurulması gerektiğini” dile getirir.

Bu ilkenin çıkmaza girdiği nokta Bush’un savaş ilân ederken, herhangi bir ulusa ya da askerlerine karşı değil, sadece ‘terör’ olgusuna yönelik tutumundan kaynaklanmaktadır. Bu durumda, dünyadaki herkes potansiyel ‘düşman savaşçı’ konumuna düşmekte ve herhangi bir yargılama olmadan, Cenevre ilke kararlarına müracaat edilmeden ömür boyu hapse mahkûm edilme olasılığı ile karşı karşıya kalmaktadır.

Askerler ve askerî soruşturmalar için ele geçirilen El Kaide üyeleri ve tesadüfen aynı zamanda hapishanede bulunan şanssız mahkûm arasında fark yoktu.

İnsan Hakları Gözlemcileri, Afganistan savaşı ile birlikte Amerikan soruşturmacılarına yönelik kişisel dokunulmazlığa dikkat çekmiştir. Amerikan nezareti esnasında, sadece ikisinin öldürmekle suçlandığı 6 tutuklunun öldüğü bilinmektedir. Bir başka hadisede ise, Amerika destekli Afgan ordusunun bir mensubu olan Cemal Nasır, Amerikan güçleri tarafından yanlışlıkla tutuklanmış, daha sonra ölesiye dövülmüştür ve 2003 yılının Mart ayında ise öldürülmüştür. 2002 yılında iki Afgan’ın ölümü, Amerikalı soruşturmacılar tarafından cinayet olarak adlandırılmıştır. Pentagon belgelerine göre, 2002 yılında öldürülen bir başka Afganlı tutuklu, dört Amerikalı asker tarafından öldürülmüştür. Bunun neticesinde ise herhangi bir adli takibat yapılmamıştır.

Savaşın Irak’a yayılması ile birlikte, askerî mahkûmlar arasında yer eden mahkûmlara kötü muamelede bulunma, sadizm noktasına kadar varmıştır. Amerikan Tarihi’nin bu etkileyici dönemini araştırmak isteyenler için Mark Danner’ın İşkence ve Gerçek adlı yeni kitabı iyi bir başlangıç sayılabilir.

Danner, tartışmanın temelini oluşturan 500 sayfalık belge sunmaktadır: Alberto Gonzales ve Jay Bybee işkence biyografilerinden Schlesinger, Taguba ve Fay/Jones araştırmalarının son raporlarına kadar. Ebu Garip mahkûmlarına yapılan korkunç işkencelerin anlatıldığı yeminli beyanlar, bu belgeler arasında yer almaktadır. Genelde göz ardı edilen ya da önemsiz gibi gösterilen konulara da bu kitap içinde değinilmektedir. Irak’ta, insanların büyük bir çoğunluğunun işkence konusunda diğer tarafa bakmaya istekli oluşlarının arkasında, bu kurbanların bizim tarafın askerî birliklerine zarar vermesi yatmaktadır. Danner, askerî istihbarat yetkililerinin tahminlerine dayanarak, Irak’ta toplanan insanların %70 ve %90’ının yanlışlıkla tutuklandığını ifade etmektedir. Irak’taki hapishanelerin çoğu hiçbir şey yapmamış, masum insanlarla doludur.

Danner, Kızılhaç örgütünden alınan ve Amerikan yönetimine verilen işkence ve kötü muameleye dair bilgilerden bahsetmektedir. Bu raporun, skandalın ortaya çıkmasından hemen önce verildiğine dikkat çekmek gerekir. Danner, Kızılhaç soruşturmacılarının gözleri önünde işkencenin uygulandığını ve bu yetkililerin gizli raporlarının Amerikan ordusuna ve hükümetine verildiğini ve gizemli bir şekilde ordunun bürokratik ortamında kaybolduğunu açıkça dile getirir. 18 Mart 2004 tarihinde üç üst düzey askerî yetkilinin Askerî Komiteye yaptıkları açıklama bu şekilde idi. Aynı gün, ismi açıklanmayan Irak’ta görev yapan üst düzey bir askerî yetkili, The New York Times’dan gelen muhabirlere, ordunun aslında Kızılhaç örgütünün raporunu cevaplandırdığını söyledi – “uluslararası organizasyonun, hapishanenin denetimini kısıtlayarak”.

Bunun anlamı, askerî ve sivil komutanlar işkence uygulamalarından tamamen haberdar ve sonuna kadar devam etmeye de kararlıydılar.

Bugün yaptıkları gibi.

Danner’in kitabı, Aralık ayında 10.000’den fazla belge mahkeme kararıyla Özgür Bilgi Yasası sayesinde ACLU’ya, Anayasal Haklar Merkezine gönderilmeden önce basılmıştır. Bu belgeler, savaş suçunu, Küba’daki mahkûmlardan tutun Afganistan ve Irak’taki olaylara kadar çarpıcı bir şekilde ortaya koymaktadır.

Bir raporda, denizci bir asker kendisiyle birlikte iki askerin Nisan 2003 tarihinde 3 Iraklıyı öldürmekle görevlendirildiklerini dile getirdiler. Emri yerine getirmediği takdirde, ölümle tehdit edildiğini, bu yüzden eylemi yaptıklarını ve Iraklıların cesetlerini bir kuyuya attıklarını ifade etti. Bir başka raporda, askerî bir uzman askerlere ‘sözlü tacizde’ bulunan Iraklı bir mahkûmu öldürdüğünü itiraf etti. Açılan soruşturma sonucunda cinayetin işlendiğine dair yeterli kanıt bulunmasına rağmen, uzmanın ordudan atılmasıyla yetinildi.

Cinayetin yanı sıra, bir çok gaddarlık söz konusudur. Mahkûmlar elektrik trafosu ile işkence görmüşlerdir. Ayaklarından zincirlerle bağlanıp, günlerce aç ve susuz bırakılmışlardır. Iraklı çocuklar düzmece idamla tehdit edilmiştir. Bir denizci asker bir hükümlünün ellerini ateşle yakmıştır. Mahkûmlar su tahtasına bağlanarak boğuldukları zannedilene kadar su altında tutulmuşlardır.

Şaşırtıcı olaylardan biri, CIA ajanlarının ve FBI’ın 2002 ve 2004 yılları arasında mahkûmlara kötü muamele yapılmasından şikayetçi olmalarıydı. FBI ajanlarından biri, meslektaşına “Gözlerine inanamazsın!” diye yazmıştı. Guantanamo’ya gönderilen ajanlar, “dövme, hükümlülerin kulaklarında söndürülen sigaralar ve yetkisiz soruşturmalar”dan bahsediyorlardı. Bir FBI yetkilisi, “Hükümlülerden biri soruşturma odasında yerde oturuyordu ve etrafında İsrail bayrağı vardı, çok yüksek sesle müzik çalıyordu” diye anlatıyordu. Bir başkası, askerlerin “bir mahkûmu dövdüğünü ve elleriyle kafasını hapishanenin zeminine bayılana kadar vurduğunu söyledi.” Başka biri ise Temmuz 2004 tarihinde şunları yazdı, “bir çok sefer, soruşturma odasına girdiğimde, tutuklulardan birinin elleri ve ayaklarının zincirle bağlanarak aç ve susuz bir şekilde yerde yatırıldığına tanık oldum. Çoğu kez üstlerine işenmiş ve pislenmiş bir şekilde 18-24 saat bu vaziyette bırakılıyorlardı.” Bir başka olayda, odadaki sıcaklık 100 °C’ye kadar yükseltilip tutuklunun bayılması sağlanıyordu. Yanında bir tutam saç vardı, muhtemelen gece boyunca saçlarını yolmuştu.”

Birçok hükümet biriminden gelen bu şikayetler, bazı durumlarda savaş suçluları hakkında cezai takibatın başlatılmasına kadar gitmiştir. New York Times’ın belirttiği gibi, bu belgeler, “hükümet yetkililerinin bu tür eylemlerden geniş çapta haberdar olduklarının göstergesidir.” Ancak Beyaz Saray sözcüsü Scott McCellan, “bizler bilgilere, konu intikal ettiği zaman daha fazla ulaşıyoruz.” derken, Pentagon, her türlü kötü muamele iddialarını dikkate aldıklarını belirtti.

Bu tamamen saçmalık. Disiplin suçuyla yargılanan 137 kişiden sadece 14’ü mahkeme tarafından mahkûm edildi. 46’sı sadece para cezasına çarptırıldı ya da rütbesi alındı. Elektrik ile işkence yapan denizci askere, bir yıl hapis cezası verildi. Çocuklara yapılan idam oyunu, 30 gün ağır iş yüküyle cezalandırıldı. Ebu Garip skandalında bile, iki üst düzey yetkili ve 34 askerî istihbarat yetkilisi suçlu bulunmasına rağmen, bunlardan sadece 3’ü cezalandırıldı.

Öyle görülüyor ki, bunların hiçbiri gerçek işkence değil! Oysa, 1987 tarihli İşkenceye Karşı Yasa, Amerikan hükümetini, kişiden bilgi almak için bilinçli fiziksel ya da psikolojik acı vermek için yapılan her türlü eylem’i uygulamaktan alıkoymaktadır. Ancak Bush’un en yüksek hukuk icra makamı sayesinde ağrının “ölüm ya da organ kaybının verdiği ciddi fiziksel yakın şiddette” değilse, yeterince acı verici olmadığını anlıyoruz.

Gonzales bu söylediklerini kamu önünde reddetse de tabiî ki kimse inanmadı. Michale Chertoff, her ne kadar Amerikalı vatandaş, John Walker Lindh’in işkence uygulamasını teşvik etmiş olsa da ‘İç Güvenlik’ ona verilecektir. Jay Bybee, İşkence Biyografisi yazarı, Temyiz Mahkemesine aday gösterilmiştir. Ve son olarak, 40 yaşın üstündeki herkes tarafından Orta Amerika’da 1980’lerde yapılan çirkin olayların arkasındaki Mafya hocası olarak tanınan John Negroponte, Ulusal İstihbarat biriminin yöneticisi olarak atanmıştır.

İşkence Devletine hoş geldiniz.

Amerikan hükümeti, işkenceyi uzun zamandır destekledi, finanse etti ve yönetti. İran’da, Irak’ta, İsrail’de ve Endonezya’da işkence devletlerini destekledi. Önceleri Amerikan kamuoyunu bu olaylardan habersiz bıraktı. Şimdi ise bu durum normal bir hadise gibi algılanıyor.

Demokratlar yeniden yönetimin başında olursa, her şeyin iyi olacağına dair bir tutum içine girerek kendimizi rahatlatamayız. John Kerry ve partisi de suçludur. Naomi Klein’in ifade ettiği gibi, Kerry, Bush’a dokunulmazlık hediyesini verdi. Demokratlar için rahatsız edici bir durum olsaydı, İşkenceye karşı ve Amerikan devletinin giderek artan vahşetine ve kanunsuzluğuna karşı bir kampanya yürütebilirlerdi. Ancak bu onların kazanma hırsının önüne geçemedi ve yapılan zulme göz yumdular ve savaşın devam etmesi yönünde destek verdiler. H. L. Mencken’in belirttiği gibi, “En hüzünlü hayat demokrasi altında siyasî muhterisinkidir. Başarısızlığı namussuzluk ve başarısı kepazeliktir.”

Bu arada, bizler tek parti hâkimiyeti altında yaşamakta olan ve bir sonraki seçimlerde halka yaranabilmek için çaba gösteren zayıf bir muhalefet ile karşı karşıyayız. Amerikan askeri, Irak’a seçim sisteminin faziletini anlatmak için değil, dünyanın belli başlı enerji kaynaklarını hâkimiyeti altına almak için gitmiştir. Ve bu hedef gerekli her türlü araç kullanılarak gerçekleştirilecektir; işkence yapılacak, daha fazla Felluce yerlebir edilecek, ya da “anavatan”da halkın kabul edeceği her türlü canavarlık yapılacaktır.

Gelecek yıllarda petrol, doğal gaz ve temiz su gibi dünya kaynakları aşırı tüketim ve çevre tahribatı yüzünden azalacaktır. Bu kaynaklar için rekabet arttıkça, teknolojik gözetim, kontrol ve fiziksel hâkimiyet artacak ve bunları kullanabilen sektörler tarafından işletilecektir. Bu değişimleri adım adım kabul edebileriz. Ve yakın bir zamanda bunlardan birinden geçtik. Umut ediyorum, çocuklarımıza bıraktığımız karmaşık dünyada ahlâkî boyutun yanı sıra onunla uyumlu bir gelişmeden bahsedebiliriz.

 

*www.counterpunch.org, 24 Şubat, 2005

Bu alıntı Hisar gazetesinden alıntılanmıştır.

 

banner53
Yorumlar (0)
14
açık
Günün Anketi Tümü
Türkiye Esed rejimiyle diyalog kurmalı mı?