banner15

İslâmofobi ve İnsan Hakları

İnsan hakları ve ırkçılıkla mücadele alanında çalışan örgütlerin büyük bir bölümü yaptıkları değerlendirmelerde, İslâmofobi’nin Avrupa siyaset pazarında çok revaçta ve çok kârlı bir siyasi malzeme olduğunu ortaya koyuyor. Dolayısıyla Müslümanları ayrımcıl

İslâmofobi ve İnsan Hakları

BM İnsan Hakları İhlalleri raportörü Doudou Diene, İslâmofobi’yi Avrupa’daki ırkçılık şekillerinin en tehlikelisi kabul ederek, bugüne kadar “İslâmofobi” konusuna hak ettiği önemi vermeyen pek çok Avrupa İnsan Hakları örgütlerinden daha ileri bir adım atmıştır.

 

Genel olarak Avrupa’daki, özel olarak da Fransa’daki bazı köktenci laikler tarafından sürdürülen ve bir takım baskı grupları tarafından da desteklenen tartışmalar, toplumsal ve müşterek evrensel değerlerini savunma noktasında bir toplumun veya devletin hamiyet duygularını (taassubunu) harekete geçirdi. Bu tartışma, tehlikeli bir ırkçı olgu olarak görülen “İslâm’dan korkma” halinin ortaya çıkmasına sebep oldu.

 

Modern zamanlarda İslâm düşmanlığı olgusunun köklerini araştıran birinin, bu araştırmasında birden fazla metoda dayanması mümkündür. İslâm düşmanlığından söz ettiğimizde, elbette İslâm alemindeki ve siyasal İslâmî hareketlerdeki konuşma ve eleştiri özgürlüğünden bahsetmiş olmuyoruz. Aksine, Avrupa kültürü içinde kökleşmiş ve dinlerden daha fazla kutsiyet kazanmış “tartışılamayan kabullere” dayanan bir model oluşumdan bahsetmiş oluyoruz.

 

Tartışmasız kabullenilen bu hususların birincisi, İslâm ile şiddet arasında organik bir bağın bulunduğu, ikincisi, İslâm ile demokrasi arasında ilkesel bir çatışma ve çelişkinin bulunduğu, üçüncüsü ise, İslâm ile laiklik arasında mutlak bir düşmanlığın olduğudur.

 

Bu kabullerden bazıları bir asrı aşan bir geçmişe sahip olsa da, 1978’den 1982’ye kadar olan zaman diliminin, bu model tablonun şekillenmesinde çarpan etkisine sahip olduğunu söylemek mümkündür. Böyle olmasının da, bir taraftan jeopolitik, diğer taraftan da ekonomi politik olmak üzere bir çok sebebi vardır.

 

Jeopolitik pencereden bakıldığında, söz konusu yıllar, pek çok siyasal İslâmî hareketin yükselişine tanıklık etmiştir. Her ne kadar bu hareketlerin yükselişlerindeki etkenler, hatta dayandıkları ideolojiler farklı da olsa (örneğin İran’da Şii İslâm cumhuriyetinin kurulması ile, Suudi Arabistan’daki Cüheyman el-Uteybî hareketi arasındaki uzaklık gibi), bu belirgin farklılıklar Batılıların olaya yönelttikleri mücerret bakışlarla görülmüyor. Onlar için ortada İslâmî bir tehlike vardır ve bu tehlike Batı medeniyetini tehdit etmektedir.

 

Bu durum II. Jean Paul’un papa olması ve Amerika başkanı Ronald Reagan’ın şahsında neo-conların (yeni muhafazakârların) iktidara gelmesiyle ortaya çıktı. Ancak aynı şekilde İsrail tanklarının 1982 yılında Kudüs’ten sonra ikinci bir Arap başkentine, Lübnan’ın başkentine ulaşmalarıyla ortaya çıktı. Yani uluslar arası arenada belirsizlik ve öfkenin, bölgesel arenada da büyük bir çalkantının yaşandığı bir dönemde. Bu duruma, “İsrail devletinin varlığı için savaşmak” fikrinin açığa çıkmasıyla, Batı’daki İsrail dostları lobisinin yaşadığı derin kriz de eşlik ediyordu.

 

Bu şartlarda İslâm düşmanlığı, pek çok ideolojik akım için bir zaruret ve pek çok siyasi akım için de faydalı bir silah oluyordu. Özellikle de Avrupa’daki son derece önemli iki vakıanın bu duruma eşlik etmesi, ortamı daha elverişli kılıyordu: Birincisi, Avrupa’ya göç eden Müslümanların sayılarındaki artış. İkincisi, işsizlik krizinin yükselmesi ve Avrupa’nın, yeni teknolojik devrimin verilerine uygun olarak, sanayi gücünü yeniden oluşturma sürecine girmesi.

 

Avrupa’ya göç eden Müslümanların sayılarındaki artış –ki bunun doğrudan sorumlusu Avrupa’nın ekonomi politiğidir- istatistiki verilerde açıkça görülmektedir. Örneğin, birçok ülke Fransa’nın işgali altında bulunmasına ve yine Fransa hükümetinin, Cezayir’i Fransa topraklarının bir parçası olarak kabul etmesine rağmen, 1946’da Kuzey Afrika’dan gelenlerin sayısı 100 bini aşmamıştır. Buna karşılık, Fransız kurumlarının talebi ile 1975’te gelenlerin sayısı 2.4 milyon olmuştur.

 

Aynı gelişmeyi Türklerin (Türkleri ve Kürtleri kapsayacak şekilde) oranındaki artışla Almanya’da da gözlemliyoruz. Avrupa’ya göç eden Türklerin sayısına baktığımızda, 1974’te 715 bin olan bu sayının, günümüzden iki sene öncesinde 3.5 milyona sıçradığını görüyoruz.

 

Bu gelişmeler yaşanırken, bahsettiğimiz yıllar arasında (1978-1982), yoğun göç alan başlıca Avrupa ülkelerindeki işsizlik oranında da %160’tan fazla artış olmuştur.

 

Dudley Baines’in, “Emigration from Europe, 1815-1930” (Avrupa’dan Göç 1815-1930) isimli kitabında açıkladığı gibi, Avrupa Napolyon savaşlarını takiben yüz yıllık bir süre içinde dünyanın değişik yerlerine 60 milyona yakın göç vermiş olmasına rağmen, Batı Avrupa, doğal göç düşüncesini bir türlü hazmedememiştir. Üstelik bunun ortaya çıkışının ilk teşvikçisi de kendi ekonomik kurumlarıdır. Ancak göçün, artık hiçbir sınır tanımadan, ekonomik, kültürel ve iletişim sisteminin ayrılmaz bir parçası olarak beşerî bir harekete dönüşmesi de kaçınılmaz olmuştur.

 

Bu bünyesel değişimlere, dünya çapında kendini gösteren bir kimlik krizi eşlik etmiştir. Farklı yönelişlerdeki birçok millettin oluşturduğu Avrupa Kimliği’nin yeniden keşfi yoluna gidilmesi de bu krizi desteklemiştir. Dar geçidini Avrupa toplumlarındaki -özellikle- esmer ve siyah göçmenlerin oluşturduğu bu operasyon, meseleyi, yeni bir korku kültürü üreten ekonomik bir kriz haline getirmiştir. Çok geçmeden, daha önce “izinsiz olarak Avrupa’nın haremine girmiş öteki İslâm’ın etkisinin sınırlanması” şeklindeki konuşmalara konu olan meseleye,

11 Eylül 2001 saldırılarıyla birlikte, “terörist düşman” sıfatı yapıştırılmıştır. Avrupa’nın gerçekte birbirinden farklı (çok sesli) oluşu, henüz bu yapısına uyacak şekilde,  çok kültürlü, çok dinli ve çok renkli bir tasavvuru kabul etmesini sağlayamamıştır.

 

Bu yüzden Avrupa’daki kültürlü tabaka, İslâmofobi olgusuna iltifat etmemekle ve onu görmezden gelmekle yetinmezler. Aksine aşağıdaki hususlara dayanarak, ondan bahsedenlere de şiddetli bir şekilde saldırırlar:

 

1- Bu kelimeyi icat edenler İran’ın dostlarıdır ve amaçları da hükümetlerine gelecek her eleştiriyi engellemektir. (Ancak bu kelimenin –bildiğimiz kadarıyla-  ilk kez 1925 yılında, Fransa’daki İslâmofobi’nin artık delilik derecesine varan bir aşırılığa ulaştığıyla ilgili yapılan bir açıklamada kullanıldığı unutulmuş görünüyor).  

 

2- Avrupa için İslâm tehlikesi, (Avrupa’nın içinde) toplumdan kopuk bir ada oluşturduğu ve sürekli düşmanlık ürettiği için, dahili bir tehlikedir. Ayrıca bu, Avrupa kıtasının sınırlarını aşıp, İsrail devletinin geleceğine de zararı dokunacak bir tehlikedir.

 

3-  Ortada “zorla İslâmofobi” olarak isimlendirilen bir tür zorlamacı yaklaşım vardır. Bu yaklaşımda İslâm, araştırılamaz, tartışılamaz ve eleştirilemez bir şey haline geliyor ve böylece düşünce, inanç ve görüş özgürlüğünün üzerinde özel bir konuma sahip bir dine dönüşüyor. Bu, laikliğe ve modernliğe karşı İslâmcıların kullandığı bir silahtır. (“Zorla İslâmofobi” konusunda yazanların büyük bir bölümü kendilerini İsrail’in yardımcısı olarak tanıtıyorlar veya yayıncılar onları bu şekilde tanıtıyorlar).

 

Biz burada “İslâmofobi” teriminin, doğru ve isabetli olup olmadığını tartışmayacağız. Çünkü, tariflerdeki -özellikle de toplumsal bilimlerdeki tariflerdeki- yaygın olan yanlışlar, artık dilbilimcileri (onların haklı eleştirilerini) geride bırakır. Bizi ilgilendiren, İslâmofobi için kültürel ve fikirsel bir atmosfer meydana getirme çalışmalarının, son çeyrek yüzyılda Avrupa’da çok ileri bir düzeye ulaşması ve sonuçta ortaya, sadece Müslümanlardan korkmakla yetinmeyip, aynı zamanda bir insan olarak kendilerini güvende hissetmek için, Müslümanlardan dinlerini terk etmelerini de isteyen köktenci bir kültürel tabakanın çıkmasıdır.

 

Bazı Müslümanların, güvenlik gerekçesiyle, kendilerine özgü geçiş kartlarıyla Şarl dö Gol havaalanından geçişlerine izin verilmemesiyle ilgili kaleme alınmış olan “Mesâcidi Revâs” kitabından sonra yazılan yazılar, günde –gücü yettiğinde camiye giderek- beş vakit namaz kılan, hac farizasını yerine getiren veya bunu temenni eden ve sakal bırakan bir kişinin, uçaklarda hassas yerlere ulaşmasına izin verilmemesinin doğal olduğu dile getiriliyor. Aşırı sağcı veya ırkçı olmayan ulusalcı dergilerde bu tür altı makaleye rastladık.

 

BM İnsan hakları ihlalleri özel raportörü Doudou Diene,  bazı araştırmacılar, yazarlar ve gazeteciler tarafından oluşturulan bu kültürel atmosferin, İslâm’a ve Müslümanlara karşı kin ve nefret duyulmasına sebep olduğunu söylüyor. Ve ona göre bu durum, İslâm ile şiddet arasında bağlantı kurduğundan, İslâm’ı özgürlüklerin ve özellikle de ifade özgürlüğünün düşmanı olarak lanse ediyor ve yine 11 Eylül saldırılarından sonra İslâm’ı terörle ilişkilendirdiğinden, ayrımcılık ve ırkçılık olgusu içinde değerlendiriyor.

 

Doğal olarak, meydana gelen bu gelişmelerin hepsinde Müslümanları aklayıp temize çıkarmamız söz konusu olmadığı gibi, bazen kasıtlı olarak yapılan, bazen de kendiliğinden meydana gelen, inanç özgürlüğünü savunmak ile ayrımcılık ve ırkçılık iddiasıyla belli bir cemaat veya dinin hiçbir şekilde  eleştirilmesine izin verilmemesi durumunun birbirine karıştırılması çalışmalarını da görmezden gelmemiz söz konusu değildir.

 

İslâm’ın Avrupa’ya girişinden önce, Avrupa toplumlarında din araştırma ve eleştirilerin konusunu teşkil ediyordu. Ancak maalesef Avrupa’daki ilk İslâmcı kuşak, İslâm toplumlarındaki tarihleri ve onlara yönelik söylemleri ile, kendine özgü fıkha ve hükümlere sahip İslâmî olmayan bir toplumdaki varlıkları arasında her zaman bir ayrım yapma yoluna gitmemişlerdir.

 

Örneğin, hayatını laikliğe karşı fikirsel ve eylemsel bir mücadele ile geçirmiş olan İslâmcı bir yazar, zorunlu olarak gittiği sürgünde, “Avrupa’da doğup yetişmiş” çocuğuna, Avrupa’da Müslümanları himaye edecek en iyi şeyin laik-demokratik sistem olduğunu söylemekte zorlanmaktadır.

 

İslâmofobi’nin  ilk defa  (1997’de) güzel bir tarifini yapmaya çalışan, The Runnymede Trust ismini taşıyan sivil bir kuruluştur. Bu tanıma göre İslâmofobi’nin sekiz kriteri şunlardır: 

 

1- İslâm’ı, değişimlerden çok az etkilenen donuk ve bütün bir yapı olarak kabul etmek.

2- İslâm’ı, diğer kültürlerle ortak değerlere sahip olmayan, onlardan etkilenmeyen veya onları etkilemeyen, başkalarından ayrı veya “öteki” olarak kabul etmek.

3- İslâm’ı Batı’ya nispetle değersiz, akılcılıktan uzak, ilkel ve tartışmacı kabul etmek.

4- İslâm’ı katı, düşmanca, tehlike kaynağı, teröre ve medeniyetler çatışmasına uygun bir özelliğe sahip kabul etmek.

5- İslâm’ı siyasi ve askeri menfaatleri gerçekleştirecek siyasi bir ideoloji olarak kabul etmek.

6- İslâm tarafından Batı’ya yöneltilen her eleştiriyi tam olarak reddetmek.

7- Müslümanlara uygulanan ayrımcılığı ve onları egemen toplumdan uzaklaştırma çabalarını temize çıkarmak için İslâm’a karşı düşmanca davranmak.

8- Müslümanlara karşı düşmanca davranmayı normal ve doğal kabul etmek.

 

Hükümetler ve diğerleri arasındaki genellemelerden çıkmak için, Avrupa Meclisi, iki sene önce (2005’te) “İslâmofobi ve Gençler Üzerindeki Etkisi” başlığıyla yayınladığı bir raporda, öncelikle İslâmfobi kelimesinin -hükümetler ve diğerleri arasında ciddi ve ortak bir hareket noktası olarak kabul edilebilecek – bir tanımını yapmıştır.  

 

Rapor şöyle diyor: “İslâmofobi, İslâm, Müslümanlar veya onlarla ilgili şeylerden korkmak veya bunlar hakkında önceden verilmiş hükümlere sahip olmaktır. Bunun ifadesi ister köken ve ayrımcılıkla ilgili günlük şekiller olsun, ister daha katı şekiller olsun durum aynıdır. İslâmofobi, insan hakları ihlalidir ve toplumsal bütünlük için bir tehlikedir.”

 

Avrupa Irkçılık ve Yabancı Düşmanlığını Gözlemleme Merkezi’nin Aralık 2006’da yayınladığı “Irkçı Ayrımcılık ve İslâm’dan Korkma” başlığını taşıyan rapor, Avrupa’da iş, eğitim, konut ve genel alanlardaki uygulamalarda Müslümanlara karşı ayrımcılık ve haksızlık yapıldığını çok açık bir şekilde ortaya koyuyor.

 

Avrupa Irkçılık ve Yabancı Düşmanlığını Gözlemleme Merkezi’nin müdiresinden ve raporu yazanların önde gelenlerinde, bu konudaki tecrübelerini özetlemelerini istediğimde söyledikleri şu oldu: “İslâm’dan korkma, küçümseyici ifadeler kullanmakla başlıyor, sonra fiziksel olarak zulmetmeye, ibadet mekanlara, eşyalara ve kabirlere zarar vermeye kadar gidiyor. Bu yüzden, kültürel arka planını ve dinini bir tarafa bırakarak bütün Avrupalıların eşitliğini savunacak kararlı ve azimli siyasi liderlere ihtiyaç vardır. Aynı şekilde Müslümanların da, haklarını ve genel olarak insan haklarını savunmak için, sivil topluluklarda daha geniş çaplı yer almaları gerekiyor.”

 

İnsan hakları ve ırkçılıkla mücadele alanında çalışan örgütlerin büyük bir bölümü yaptıkları değerlendirmelerde, İslâmofobi’nin Avrupa siyaset pazarında çok revaçta ve çok kârlı bir siyasi malzeme olduğunu ortaya koyuyor. Dolayısıyla Müslümanları ayrımcılıktan ve günlük hayattaki haksızlıklardan koruyacak yasal düzenlemeler üzerinde yoğunlaşıyorlar.

 

Bu düzenlemelerin, yarı aydınlara ve siyaset adamlarına varıncaya kadar hiç kimseyi dışarıda bırakmaması gerekiyor. Çünkü İslâmofobi olgusu, hiç de övünülemeyecek sonuçlarıyla yükseliş kaydetmektedir ve radikal bir şekilde artık bu meselenin karşısına mutlaka çıkmak gerekmektedir. Bu konudaki en önemli rol ise Avrupa hukuk örgütlerine düşmektedir.

 

 

 

Bu makale Halil Kendir tarafından Dünya Bülteni için tercüme edilmiştir.

 

http://www.aljazeera.net/NR/exeres/B3BC9D64-6F2D-4F66-9B48-AE33996930C5.htm

 

 

Güncelleme Tarihi: 06 Temmuz 2018, 09:31
YORUM EKLE

banner39

banner36

banner37

banner35