'İsrail bir devlet değil, bir projedir'

'Asıl savaş şimdi başladı' diyen Beyrut Stratejik Araştırmalar Merkezi Başkanı Prof. Dr. Muhammed Nureddin: 'İsrail devlet değil bir projedir!' dedi.

'İsrail bir devlet değil, bir projedir'

İsrail’in Lübnan’ı işgalinin ardından sağlanan ateşkes ve BM Güvenlik Konseyi’nin bölgeye barış gücü gönderme kararı sonrasında yaşanan gergin bekleyiş yerini Lübnan’da iç savaş söylemlerine bıraktı. Lübnan savaşı sürecinde ve sonrasında açıklamaları Türk ve Arap Kamuoyunda ilgiyle izlenen Lübnan Üniversitesi Tarih Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Muhammed Nureddin’le Ortadoğu’da ve Lübnan özelinde değişen dengeleri, AKP hükümetinin Ortadoğu politikalarını ve yeniden çizilen sınırları konuştuk.

Aynı zamanda Beyrut Stratejik Araştırmalar Merkezinin Başkanlığını da yürüten Muhammed Nureddin, iyi derecede Türkçe bilmesinin yanında Türk medyasını da çok yakından izliyor.

İşte BM’nin 1701 Sayılı kararı sonrasında; “asıl savaş şimdi başladı” diyen Prof. Dr. Muhammed Nureddin’in çarpıcı açıklamalarını Açık Gazete'den Yusuf Yavuz'a yaptı...

- Muhammed Bey, siz Türk –Arap ilişkilerini en iyi izleyen uzmanlardan birisiniz. İsrail’in Lübnan’a yönelik saldırılarına geçmeden önce, Mart ayında Hamas lideri Halid Meşal’in Türkiye ziyaretini ve bu ziyaretin Arap- İsrail çatışmasına etkilerini değerlendirebilir misiniz?

- AKP iktidara geldikten sonra olumlu anlamda “çok boyutlu” bir dış politika izledi. İzlenen bu politikanın bazı önemli sonuçlarından biri de Araplar ve İran ile iyi ilişkiler kurmak oldu. Uzun süredir ilk kez bu ilişkiler önemli boyutlara ulaştı. AKP iktidarının bu yeni politikasında dostum Prof. Ahmet Davutoğlu’nun önemli payı bir var. Bence Halid Meşal’in Türkiye'ye ziyareti bu çok boyutlu politikanın bir parçasıdır. Ancak olumsuz olan, ziyaretinin şeklidir. Sanki Hamas bir terör örgütüymüş ve AKP iktidarda değilmiş havası yaratıldı. AKP hükümetinin diğer iç ve dış güçlerden çekindiği izlenimi doğdu. Ziyaretin şekli, hem AKP’ye, hem de Türkiye'ye yakışmadı. Hükümetin bu tereddütlü tavrı yanlış işaretler gönderiyor. AKP’nin dış politikasında en son aylarda bir tür değişiklik var sanki. Amerika ve Amerika'ya yakın olan Arap rejimlerine daha yakın bir politika izliyor. Lübnan meselesi bunu gösteriyor. Türkiye'nin Lübnan'a asker gönderilmesi yönünde attığı adımlar buna örnek. Ben yine de AKP hükümetinin yeniden kendi tabanına ve Türk halkının iradesine uyumlu bir politika izleyeceğini ümit ediyorum.

- Meşal’in Türkiye ziyareti ABD ve İsrail’de büyük rahatsızlık yarattı. Bu dönemde AKP’nin Ortadoğu politikasında bir kırılma oldu mu size göre. Söylediklerinizden böyle bir sonuç çıkarabilir miyiz?

- Şimdiye kadar Ortadoğu'daki tek oyuncu İsrail’di. Tabii onun da arkasında Amerikan yönetimi vardı. İsrail bu bölgede başka bir aktörün varolmasına tahammül edemiyor. Çünkü Batının İsrail projesi, bölgenin, Türkiye dahil tüm ülkelerini hedef alıyor. Amerika tarafından en son yayınlanan Ortadoğu haritası bunu açıkça gösteriyor. Türkiye, Irak'a Amerika’nın yanında girmediği zaman Arap kamuoyunda büyük bir itibar kazandı. Fakat Batı Türkiye'ye önemli bir şey vermeyecek. Görüyorsunuz şimdi de Ermeni soykırımı meselesini Türkiye'nin önüne bir önkoşul olarak getiriyorlar. Fransa cumhurbaşkanı Jacques Chirac, Ermenistan ziyareti sırasında bunu ortaya koydu. Türkiye’nin neden bu kadar taviz vermesi gerekiyor ki? Türkiye neden Japonya örneğini almıyor? Sadece AB üyeliğinin çağdaşlık ve eşitlik getirdiği iddiası doğru değil. Modernizmin çeşitli yolları var. Modernizm halkların kendi kimliğinden uzaklaştırılması değil. Her toplumun kendi özelliği var. Bana göre Türkiye'nin yeri ve geleceği Avrupa Birliği’nin içinde değil. Bu üyelik, AB çıkarlarının lehine. Ve bu demek oluyor ki Türkiye kendi çevresinden uzaklaşacak. Özellikle şunun altını çizmek gerekiyor; eğer gelecekte AB 'nin ortak savunma ve dış politikası oluşturulacaksa, o zaman Türkiye, batı kararının, iradesinin bir parçası olacak. Türk halkı bunu mu istiyor? Türkiye neden kendi iradesiyle, kendi çağdaş kalkınma ve reformlarını yaratmasın? Yasak mı? İlla Avrupa Birliği mi?

- İsrail’in Lübnan saldırıları başladığı günlerde Türk kamuoyunda önemli ölçüde İsrail karşıtı sesler yükseldi. Hükümetin tutumunu yetersiz bulanlar oldu. Sizin Türkiye izlenimlerinizi aktardığınız yazılarınızda, Türk kızı Selma’ya ‘Senin göz yaşların için Araplar ile Türkler arasındaki ortak sahanın peşinde olacağız ve genişlemesi için çalışacağız’ dediğinizi okuduk. Bu bağlamda sıradan Türk halkının Lübnan’da yaşanan trajediye ve Ortadoğu’ya bakışını nasıl değerlendiriyorsunuz?

- Hem Arap halkları, hem de Arap rejimlerinin tutumlarına göre, Türk halkının tutumu Lübnan'da yaşanan trajediye karşı çok olumluydu. Türk toplumunun çoğunluğu her vesileyle insaniliğini ve kardeşliğini gösterdi. Bu yeni bir şey değil. Türk halkının geleneğinde varolan bir özellik. Ancak Lübnan'ın çok hassas ve hayati döneminde gösterilen bu tavır, unutulmaz bir tutumdu. Selma (Şevket), hayali değil, gerçek bir Türk kızdır. O, benim 23 yaşındaki kızıma benziyor. Selma'nın gözyaşları, Türkiye'nin gözyaşlarıdır. O gözyaşlarıyla abdest almayı arzu ediyorum. Arap rejimlerin tutumu ise gayet çirkindi. Onlar, İsrail'in Hizbullah'a karşı yok edici saldırısına yeşil ışık yaktılar. Arap rejimlerinin böyle bir tutumu olmasaydı savaş ve vahşi saldırılar o kadar da uzun olmayacaktı. Bu çerçevede Türk hükümetinin tavrı, savaşın ilk günlerinde olumluydu. Ancak daha sonra diğer Arap ve İslami rejimlerden pek farklı değildi. Lübnan'ın savaşı, Arap ve Müslüman rejimleri arsında hiçbir fark olmadığını gösterdi. Bu süreçte Arap ülkeleri ve İKÖ çok aciz duruma düştü. En asgari tedbir veya bir girişim yapmaya bile teşebbüs etmediler. Halbuki Hizbullah'ın direnişi, tüm Arap ve Müslümanların direnişidir. Dostum Sayın Ali Bulaç'ın yazdığı gibi; Lübnan'ı savunmak, Anadolu'yu savunmak demek. Ne yazık ki Müslüman dünyası bu konuda felaket bir sınav verdi.

- Türk meclisinin tezkere oylamasından iki hafta kadar önce Başbakan Erdoğan’a Lübnan’a Türk askerinin gönderilmemesi yönünde bir açık mektup yazmıştınız. Erdoğan’dan bir yanıt aldınız mı?

- Aslında o açık mektubu yazdığım zaman, başbakan Erdoğan’dan bir cevap almayı bir saniye için bile düşünmedim. Aklım sadece iyileşen Türk-Arap ilişkilerinin nasıl korunabileceğindeydi. Ben Lübnan halkının Türk askerine karşı hiçbir olumsuz tavrı olmadığından eminim. Ancak problem burada değil. Önemli olan gelecekte Türk askerinin bir provokasyonun içinde olmaması. Kaldı ki Lübnan, yabancı istihbarat servisleri için dünyanın en açık ve en kolay ülkesidir. Bu açıdan Arap-Türk ilişkilerinin olağanüstü bir onarıma ihtiyacı var. En asgari kaza bile bu ilişkinin yolunu kesebilir ve eski gergin dönemlere dönülebilir. Evet ben bu ilişkinin iyileştirilmesini kesmek istemiyorum. O zaman sadece bu tür şeyler üzerine düşünüyordum. Bunların hepsi BM Güvenlik Konseyi’nin 1701 Sayılı kararının çıkmasından önceydi.

- 1701 sayılı Birleşmiş Milletler kararının Lübnan’da çok daha çetin savaşlara sebebiyet verecek mahiyette olduğunu söylüyorsunuz. Bunu da açarak, Türk askerinin BM kararıyla Lübnan’da konuşlanmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

- 1701 Sayılı kararın çıkmasından sonra gerçekten korkularım büyüdü. Bu anlamda Türkiye'nin Lübnan'a asker göndermesi kararı bence çok yanlış bir karardı. Bu kararın bence iki ana noktası var:

1-Lübnan'ın Güneyinde silahsız bir tampon bölge oluşturmak.

2- Lübnan hükümetinin onayının dışında, Lübnan'a silah gönderilmesini yasaklanmak. Bu ne demek? Bu demek oluyor ki hem Hizbullah'ın silahlı güçlerini İsrail sınırından uzaklaştırmak hem de Hizbullah'a silah gönderilmesini engellemek. Ve her halde bu iki nokta da İsrail'in lehinedir. Bir yandan Hizbullah'ı silahtan mahrum bırakmak, diğer yandan da Angela Merkel’in dediği gibi, ‘BM güçlerinin görevi İsrail’i korumaktır.’

- Yani Ortadoğu’ya barışı yerleştirmek değil...

- Kuşkusuz, İsrail'in üst düzey yetkililerinin de itiraf ettikleri gibi, Lübnan savaşı, İsrail için bir hezimetti. İsrail’in “kahrolmayan” ordusu, askeri açıdan ilk kez hezimete uğramıştı. Hizbullah'ın direnişçileri tarihi ve stratejik bir zafer çizdiler. Bu zaferin önemini belki de gelecekte askeri akademilerde öğretecekler. Kuşkusuz hem güneydeki köyler hem de Beyrut'un güneyindeki sivil ev ve iş yerlerinde büyük zararlar var. Ancak bu ayrı, askeri zafer ayrıdır. Buradaki problem; İsrail'in askeri alanda yapamadığını siyasi alanda yapmak. Bu siyasi alanın adı: BM Güvenlik Konseyi’dir. Orada son söz ABD'nin. Orada Hizbullah yok. Orada ABD'nin gücü ve sözü geçerli. Bunun için, 1701 sayılı karar, ABD, Avrupa ve İsrail'in çıkarlarıyla uyumlu biçimde çıktı. Asıl tehlike, asıl savaş, asıl mücadele şimdi başladı.

- Nedir asıl mücadele?

- Bu açıdan 1701 sayılı kararın gerçek hedefi, Hizbullah'ın askeri gücünü dolaylı bir şekilde denizden, karadan ve havadan yok etmektir. Acaba çeşitli ülkelerden gelen çok sayıda savaş gemisi Lübnan sahillerini neden kontrol ediyor? Neden o kadar kara birliği Güney’e geliyor? Neden Lübnan-Suriye sınırına BM güçlerini yerleştirmeyi düşünüyorlar? Her şey İsrail için. BM adına Lübnan’ı işgal ediyorlar. Bu pencereden Türkiye'nin Lübnan'a asker göndermesine bakabilirim, tabii bu çok acı bir şeydir. Lübnan’ı Amerikan cephesine sokmak istiyorlar. Condoleeza Rice'ın adlandırdığı ya da Martin İndek'in önerdiği gibi bu cephenin adı: “Sünni Mutedil Ülkeleri!” Halbuki bu cephenin Sünniler veya Şiiler ile hiçbir alakası yok. Bu cephenin asıl amacı, anti-Amerikan cephesini yok etmek veya zayıflatmaktır. Yani amaç Hizbullah’la birlikte; Hamas’ı, Suriye’yi ve İran'ı yok etmek ve sonrasında Ortadoğu’yu bir Amerikan-İsrail bölgesine dönüştürmektir.

- Peki Türkiye'nin yeri nedir bu yeni Ortadoğu coğrafyasında?

- Bence eğer Türkiye'nin stratejik tercihi Avrupa Birliği ise, o zaman Türkiye'nin kaderi ve geleceği AB ile bağlıdır. Ve biz bu birliğin ana siyasi hatlarını görebiliyoruz; yeniden her şey İsrail için. Her şey Batının çıkarları için. Bu çıkar, Ortadoğu ülkelerini daha küçük, etnik ve mezhebe dayanan parçalara bölmektir. Yani Türkiye'nin geleceği için iki seçenek var önünde: ya Batıya tabii ve onun bir parçası olmak ya da iki veya daha fazla parçalı bir yapıya bölünmesi... Üçüncü seçeneği de var tabii: bu bölgenin bir parçası olarak kalmak. Gelenek ve çıkarları, tarihi, coğrafi ve dini özellikleri bakımından Türk kimliği, bu bölgenin koparılmamış bir parçasıdır. Türkiye'nin kendi öz yeri burada, bu coğrafyada. Bu misyonu Türk halkı cesaretle üstlenmelidir. Aksi halde tarih affetmez.

- İsrail ve müttefiklerinin Hizbullah’ı silahsızlandırmak için Barış Gücünü kullanacağı yönünde eleştirileriniz var ve İsrail’in Lübnan’da iç savaş çıkarmaya çalıştığını söylüyorsunuz. Nasıl bir iç savaştan söz ediyorsunuz?

- Lübnan'ın bütün yeni belaları, BM Güvenlik Konseyinin 1559 Sayılı kararıyla başladı. Bu kararla Lübnan'ın içişlerine karışıldı. Cumhurbaşkanlığı seçimi bir bahane olarak kullanılarak, Hizbullah'a karşı bir karar alındı. Bu iki konu arasında nasıl bir alaka var!? Maalesef Lübnanlıların bir kısmı (yani 14 Şubat Cephesi) Amerikan siyasetiyle işbirliğine girdi. Bu kesimin içinde Sünni lider Saad Hariri ile birlikte, Dürzi lider Velid Canbolat ve çok küçük bir Hıristiyan grup var. Ancak mücadele özünde dini veya mezhebi değil. Örneğin bütün eski başbakanlar ( yasalara göre hepsi Sünni) Hariri’nin politikasına karşı çıktılar. 14 Şubat Cephesi, 1.5 yıl boyunca Hizbullah'ın silahsızlandırılması için barışçıl yollardan girişimlerde bulundu ancak bu başarılı sonuçlar vermedi. Sonrasında İsrail, bu krizin arasında devreye girdi ve 14 Şubat Cephesinin yapamadığını savaş yoluyla yapmaya teşebbüs etti. Ardından 12 Temmuz’da savaş başladı. Ancak, İsrail, yeniden hezimete uğradı. Ve ateşkes ilan edildikten sonra gene 14 Şubat Cephesi, Hizbullah Cephesine karşı hareket etti. Yani İsrail ve 14 Şubat Cephesi, madalyonun iki ayrı yüzüdür. Ne yazık ki 14 Şubat Cephesi, alenen İsrail’i destekliyor. Mutlaka bu "hıyanet" Lübnan'ın vücudunda büyük ve derin bir yara açtı. Bu açıdan oyunun kuralları 12 Temmuz'dan sonra değişti ve şimdi iç mücadele zirveye ulaştı.

- Bu silahlı bir mücadeleye dönüşebilir mi?

- Bunun için bütün şartlar var. Siyasi ve sokaktaki gerginlik oldukça yüksek. Her an iç savaş çıkabilir. Aslında biz iki yıldır silahsız ama gerçek bir iç savaşın içinde yaşıyoruz. Hizbullah böyle bir iç çatışma istemiyor çünkü böyle bir savaştan en kazançlı çıkacak taraf İsrail olacak. Bunun için Seyid Hasan Nasrallah, iç savaşı engellemek için büyük çabalar harcıyor.

- Lübnan’ın demografik yapısının karmaşık bir görünüm sergilemesine rağmen halkın çoğunluğunun Hizbullah lideri Nasrallah’a büyük sempati duyduğu dile getiriliyor. Hıristiyanlar, Müslümanlar ve diğerleri... İsrail yeni bir Arafat mı yaratıyor?

- Bu ikisi farklı durumlar. Arafat, Filistin mücadelesinin sembolü olmasına rağmen İsrail'e bazı tavizler verdi. Eğer Arafat, İsrail’le kapsamlı ve tek taraflı olmayan bir müzakere yapsaydı daha olumlu sonuçlar alacaktı. Ancak, Kudüs, toprak ve mültecilerin problemlerini çözmeden önce İsrail’e ‘itiraf’ etti. Bu büyük bir hata idi. İsrail'in tarihi ve temel amacı, kendi varlığının Araplar tarafından ‘itiraf’ edilmesidir. Bu, 1993 Oslo Anlaşmasıyla ortaya çıkan bir durum. Nasrallah konusunda ise durum böyle değil. Nasrallah’ın İsrail'e karşı yürüttüğü mücadele bir varolma mücadelesidir. İsrail bir devlet ya da ülke değil, bir projedir! İslam dünyasına karşı Batılı bir proje. Dünyanın sınırı belli olmayan tek ülkesi İsrail'dir. İsrail'in kara sınırı yok. İsrail'in anayasası yok. İsrail, tek kelimeyle Batının ileri karakolu. Hasan Nasrallah, Arap ve Müslüman halkalarına tek bir şey söylemek istiyor: "İsrail ve Batı projesini yenmek mümkün. Biz, İsrail ile askeri dengelerimiz çok farklı olmasına rağmen, Güney Lübnan'da iki kez (2000 ve 2006 yılında) bu imkanın varolduğunu gösterdik. Sıra, anti-Amerikan, Arap ve Müslüman halklarındadır."

- Son olarak Türk aydınlarının ortak girişimi olan Doğu Konferansı bölgeye yönelik önemli girişimlerde bulundu. Bu çabaları nasıl görüyorsunuz?

- Doğu konferansı önemli bir girişimdir. Ama asıl önemli olan Türk-Arap-İran ilişkilerinde toplumlararası ilişkileri kurmak ve geliştirmek. Rejimler gelip geçicidir. İster solcu, ister sağcı; İslami ya da askeri... Ancak toplumların sosyal, kültürel, sanatsal ve ekonomik ilişkileri kalıcı olur. Bu açıdan Doğu Konferansı'nın birlikteliği çok mükemmel. Ben de Arap dünyasında buna benzer bir oluşum için 20 yıldır çok yazı yazdım. Ancak bunun için asıl problem finansta. Böyle forumun finans desteğine ihtiyacı vardır. Doğu konferansı, hem çerçeve olarak hem bağımsız bir forum olarak devam etmelidir.

Prof. Dr. MUHEMMED NUREDDİN?

1954’te Lübnan’da doğdu. Lübnan Üniversitesi’nde tarih, Türk Dili ve Kültürü dersleri veriyor. Halen Beyrut Stratejik Araştırmalar Merkezi Başkanlığını yürüten Muhammed Nureddin, “Şuun Alausat” (Ortadoğu Sorunları) adlı derginin de Genel Yayın Yönetmeni. 1991- 1995 arasında “Şuun Türkiye” ( Türkiye Sorunları) adlı aylık bir dergi çıkarttı. As-safir (Lübnan), As-şark ( Katar), Al –Halij ( BAE) gibi gazetelerde Türkiye hakkında yazılar yazıyor. Çağdaş Türk edebiyatı ve tarihi üzerine çeşitli kitaplar yayınlayan ve yakında F. Hüsnü Dağlarca üzerine yeni bir kitabı da okurla buluşacak olan Nureddin, Arapça, Fransızca, Bulgarca, Rusça ve Türkçe’nin yanı sıra Osmanlıca biliyor.

Yayınlanmış kitapları arasında; Değişen Zamanda Türkiye: Kimlik Kavgası ve Tercihlerin Mücadelesi, Tereddütlü Türkiye Cumhuriyeti: Din, Siyaset ve Dış ilişkiler Üzerine Araştırmalar, Şapka ve Sarık: Türkiye’de İslamcı Hareketler, Kemalizm ve Kimlik Problemi, Modern Türk Edebiyatı: Çizgi ve Örnekler gibi çalışmalar bulunurken; Türk Edebiyatı Üzerine Araştırma ve Yazılar ve Çok Boyutlu Dış Politika Döneminde Türkiye adlı çalışmaları da yayınlanmayı bekliyor.

Açık Gazate

Güncelleme Tarihi: 06 Temmuz 2018, 09:31
YORUM EKLE

banner33

banner37