İstanbul Mektupları

Osmanlı'nın son dönem mütefekkirlerini çok yakından tanıyan ve onlarla birebir görüşen Tataristanlı düşünür ve gazeteci Fatih Kerimi'yi pek azımız tanır. Biz de Kerimi tanıtmak amacıyla aşağıda onun kitabında bir alıntıyı ve hayatını Dünya Bülteni okuyu

İstanbul Mektupları

Savaşı muvakkaten durdurmak veya tamamıyla sona erdirmek konusu da Türk ve Bulgar vekillerin arasında müzakerelerin devan ettiği bilinmektedir. Fakat tafsilat hakkında malumat yok. Gazetelerde yazılanlar birbirini tutmuyor ve hepside zan ve tahminden ibaret. Bunu kendileri de söylüyor.

 

Müzakere Kâmil Paşa’nın Bulgar çarından talebi üzerine 13 Kasımda başlamış ve müzakere için kırk sekiz saat müddet tayin edilmişti. Binaenaleyh on beşinde gündüz saat birde bu müddet dolarak ne sonuç alınacaksa alınacaktır. Ama bir sonuç alınamadı. Müzakere müddetinin daha da uzatıldığı anlaşıldı.

 

15 Kasında Perşembe günü gündüz saat on ikide Türk ordusunun başkumandanı Nazım Paşa Bahçeköy’de kendi çadırına Bulgar başkumandanı General Savof’u Bulgar vekilleriyle birlikte yemeğe çağırmış. Trenle gelmişler. (Bahçeköy demiryolu üstündedir.) Türk askeri selam vererek onları karşılamışlar. Nazım Paşa ile General Savof pek samimi surette görüşmüşler. İki başkumandanın bu görüşmeleri “kahramanlık hakkında pek âli hissiyatları tecelli ettirecek revişte” imiş. Nazım Paşanın bu ziyafeti on beş kişilik olmuş. Beş çeşit yemek verilmiş. Bunlarda etli çorba, mayonezli levrek, soğuk et. Pilav ve meyveymiş. Bundan başka malumat yok. Bununla beraber bugün İstanbul’daki resmî çevrelerden ve matbuattan öğrenilen haberlere göre şu barış şartları iki tarafın vekilleri tarafından esas itibarıyla kabul edilmiştir:

 

  1. Edirne Türkiye’nin elinde kalacak fakat orada istihkâm kurma hakkına sahip olmayacaktır.
  2. Kırkkilise Bulgarlara bırakılacaktır.
  3. Akdeniz’deki Dedeağaç limanı yine Bulgarlara bırakılacaktır.
  4. Yanya ve İşkodra şehirlerinden Türk ordusu çıkacaktır.
  5. Türkiye’nin hududu Karadeniz’deki Midye’den başlayıp Kırkkilise’nin güneyinden, Edirne’nin kuzeyindeki inerek Adalar Denizi’ne uzanacaktır.
  6. Arnavutluk’a istiklâl verilecektir.

 

Güya büyük devletler bu şartları muvafık görüyorlar ve Arnavutluk’a istiklâl verilmesine karşı çıkmıyorlarmış. Bundan başka bugün öğrenilen haberlere göre Türkiye’yle Balkan devletleri arasında işbu şartlarla barış yapılınca, Boğazlar ve Adalar meselesini halletmek için büyük devletler tarafından bir konferans toplanacaktır.

 

Bu haberler böyle olduğu halde akşamleyin çıkan Alemdar gazetesi bugünkü nüshasında bunu manşetten “Müjde! Statüko değişmeyecek. Eski hudutlar korunacak. Avrupa’da iki cereyan vardı, biri hudutları değiştirme taraftarı, biri koruma taraftarı. Elhamdülillah ikincisi galip geldi” şeklinde verdi. Kahvehaneleri dolduran Türkler de bu müjdeli haberi okuyup “Elhamdülillah” diyorlar. Nargilenin birinin ardından birini içiyorlar.

 

Dün 16 Kasımda Çatalca’daki Osmanlı vekillerinden Salih, Ziya ve Reşit paşalar dönerek nazırlar toplantısına katıldılar. Toplantı öğleden sonra saat dörde kadar devam etti. Nazırlar evlerine yemek yemeye de gitmediklerinden kendilerine saraydan yemek getirerek yediler. Bu paşalar bu gün erkenden yeniden Çatalca’ya gittiler. Türkiye’nin Berlin elçisi Osman Nizami paşa da 15 Kasımda İstanbul’a gelip Padişahla görüşerek Çatalca’ya gitti. Akşama doğru İstanbul’a dönüp nazırlarla görüştü. 15 Kasımda gün boyunca Avrupa severleri ve Türk nazırları arasında görüşmeler devam etti. Avusturya ve Fransa seferleri ve İngiltere baş tercümanı, Türkiye hariciye nazırının evine gelip görüştüler. Sadrazam Kemal Paşa dün önce Padişahın yanına gitti. Sonra Almanya ve Rusya elçilerinin yanına gidip görüştü.

 

Bugünkü günde yönetimde bulunmayan sıradan halka ve matbuata bunlardan başka şey malum değildir. Bu malum olan kadarına ve payitahttan otuz kilometre ötede düşmanla görüşme meselesine halkın ve matbuatın nasıl baktıklarına gelecek olursak burası gayet açıktır. Çünkü hiç etkilenmiyorlar ve hiç kaygılanmıyorlar. Bu hususta birçok kişilere ve türlü sınıfa mensup insanlarla görüşüp konuşmak düşüncelerini öğrenmeye çalıştım. Askerler açlık ve imkânsızlıklarından bir an önce kurtulmak, yine aç, çıplak ve himayesiz kalan ailelerin yanına dönmek istiyorlar. Kahvehanede bir asker “A kardeş, dört yıldan beri hiç durmaksızın savaşıyorum. Ta Yemen’e, Makedonya’ya, Arnavutluk’a gönderiyorlar. Evde yaşlı anam, karım, beş çocuğum var. Ekin ekemiyorlar, para kazanmıyorlar, aç kalıyorlar, hasta ve yoksul durumdalar. Benim yüreğimi bunlar sızlatıyor. Ah şu barış gerçekleşse de biran önce memleketimize gönderseler” diyorlar. Esnaf savaş yüzünden ticaretin durduğunu, işlerin bozulduğunu, Bulgarlarla savaşmanın Türkiye için bir fayda getirmeyeceğini, Türkiye yense bile Avrupalıların Hıristiyanları kollayacağını söylüyorlar da: “Canım ne olacaksa olsun da bir an önce ortalık yatışsın, işlerimiz yoluna gitsin” diyorlar. Orta tabakadan Türk gençleri ve okumuşları hissiz ve kaygısız bir topluluktur. Onlar yalnız kendi memuriyetlerinin düşünüyorlar. Aybaşında maaş almayı, ifrat edecek ışık ve güzel giyinmeyi biliyorlar. Başka bir şey düşündükleri yok. Memleket yabancıların eline geçtiğinde memuriyetlerinden çıkarılacaklarını ve işsiz kalacaklarını da düşünmüyorlar. “Adam sende! O vakit düşünürüz. İnsan aç kalmaz ya” diyorlar. Vatan muhabbeti, milliyet aşkı ve başka milliyetlerle rekabet hissi, kendine saygı, bir gaye-i hayal gibi şeyler bunlarda katiyen yoktur. Günler ve geceler boyunca ömürlerini kahvehanelerde geçiriyorlar. Arapça ve Farsça şiirler okuyup keyifleniyorlar. Hülasa bunlardan bir umut beklemek mümkün değildir.

     

Biraz Avrupa terbiyesi ve ciddi eğitim gören gençler ve okumuşlar var. Bunlar işin esasını çok iyi anlıyorlar, tehlikeyi görüyorlar, vatan ve millet muhabbetleri de var. Fakat ümitsizler. Ruhen çöküntü içindeler. Devletin düzelebileceğine de inanamıyorlar. “Nice zamanlardan ve asırlardan beri biriken birçok sebepler yüzünden biz siyasi istikbalimizi kaybetmeye mahkûmuz bunu görmezlikten gelmek boşunadır. İngiltere, Rusya ve Fransa’nın hâkimiyeti altındaki Ruslar çok iyi durumdalar, rahat yaşayanlar, zenginler, ulûm ve marifete terakki ediyorlar. Biz ise Hıristiyanlar için bütün rahat ve saadetimizi ifade etmeye ve ömrümüzü daima savaşla geçirmeye mecburuz. Böyle yaşamanın ne manası var? “diyorlar. Bunlar şimdiye kadar millet-i mahkûme olarak yaşamamışlar. Bu yüzden başka milletin hâkimiyeti altında yaşamanın zorluklarını bilmiyorlar. O yüzden böyle söylüyorlar. Bu günkü günde Türkler, dil, edebiyat ve bütün ömür-ı milliye ve diniyelerini diledikleri gibi kullanmada ve geliştirmede özgür oldukları halde başka bir milletin hâkimiyeti altına girip ilk mekteplerinde bile kendi dillerinde okuma hürriyeti olmadığını görseler elbette fikirlerini değiştirirlerdi.

 

Hükümet erbabına ve büyük Paşalarına gelince, onların en büyük kaygıları, bütün düşülen zorluktan çıkmak ve nasıl olursa olsun bu kazıyı atlatmaktır. Elbette memleketin selameti için de çok endişelenmektedirler. Fakat daha büyük huzursuzluklar çıkmadan bir an önce barış yapılmasını daha uygun görmektedir. Çünkü önceden hazırlıklı olmadıkları için hiçbir dayanakları yok. Avrupa devletlerinin hepsi kendileri için pay almayı hesaplamaktadırlar. Halk da cahil, fakir ve işsiz olunca, sadece körü körüne itaatle bir yere varılamayacağını malumdur.

 

Trablus müsalahası, yani Trablus’un Türkiye’nin elinden çıkması buradaki Türklere hiçbir tesir etmedi. Bunu düşünen de, konuşan da yok. Sanki Trablus savaşı hiç olmamış, Trablus elden çıkmamış. Ben buna fevkalade şaşırdım. Hatta renkli kartpostallar yaptılar, bunlarda İtalya kralı ile padişahın resimlerini yan yana koydular. Bir Arap kızı suretinde olan Trablus İtalyan kralına olan yeşil ağaç dalları konulmuş ve altına da “Mesalih-i umumiyenin hüsn-i cereyanı için Trablus Müsalahası akdedilmiştir” diye yazılmış. Bu kartpostallar kitapçıların vitrinlerine konulmuş, satılıyorlar. Bunların niçin Türklerin yüreklerini sızlatmadığını aklım almıyor. Şimdi Bulgar Müsalahası da, Trablus Müsalahasından çok farklı olmayacaktır. “Mesalih-i umumiyenin hüsn-i cereyanı için.” diye yazıp asarlar.

 

Türklerden hissiyat-ı milliyenin uyanamamasının, millî meselelere karşı yeterince ilgili olmamalarının sebepleri elbette çoktur. En başta geleni de ilk mekteplerinin yetersizliği ve kalitesizliğidir. Fakat bugün en fazla göze batan zararlı unsurlar Türklerin gazeteleridir diye düşünüyorum. Bir tek şeyi olsun doğru yazmıyorlar. İttihatçı gazeteler, bir dereceye kadar doğru şeyler yazıyorlardı. Ama şimdikilerin hepsi de sadece halkı uyutacak, onların düşüncelerini yanlış yönlendirecek ve aldatacak tarzda yazıyorlar. Bu kadarı artık cinayettir. Düşman payitahtın eşiğine gelmiş, her yandan kuşatmış, barış istemeye mecbur etmiş. Türk gazeteleri hâl⠓Muzafferiyat-ı mütevaliye-i Osmaniye…”den bahsediyorlar.

 

Olup bitenler, olduğu gibi yazılıp eksiklikler söylenmez, sonra bunların ıslahına çalışılsa ve yaşanan mağlubiyetlerin acıları ve zararları anlatılsa hiç şüphesiz daha faydalı olurdu. Avam Türk halkı bu gazetelere aldanıp Trablus Savaşı’nda da Türkiye’nin yendiğini zannedeceklerdi. Şimdilik Baklan Savaşı’nda da yine böyle olduğunu zannedeceklerdir. Peki, bunun bir faydası var mı? Zarardan başka hiçbir faydası yok. Türklerin din âlimlerine ve hoca denilen kısmına gelince, bunlar daha da kaygısız. Bunlar hiçbir şeyi düşünmüyorlar. Gün boyu kahvehanelerde oturup nargile içiyorlar, Medeniyete ait şeylere hor bakıyorlar Hamiyet-i diniyeleri yalnız görünüşteki mânâsız örf ve ‘adetlerden ibarettir. Bunlar umumiyet itibariyle bizim Rusya’daki Tatar mollalarından da düşüncesiz bir topluluktur.

 

Şunu da söylemeden geçemeyeceğim: Bu yazılanların hepsi bu kesimlerdeki genel durumu ifade eden sözlerdir. Yoksa her kesimden meseleyi çok iyi anlayan, bu felaketlere yüreği yanan, bir faydası olacaksa bütün varlığını feda etmeye hazır insanlar bulduğuna şüphe yoktur. Lâkin bunlar denizdeki katre gibi az olduğundan ahval-i umumiyeye tesir edemiyorlar. Gözlerinden yaş, yüreklerinden kan akıtarak yaşıyorlar. Bu yüzden zavallı memleket felaketten felakete yuvarlanmaktadır.

 

İstanbul’daki Avrupa savaş gemilerinden karaya çıkarılan askerler ve silahlar geri çekildi. Alış veriş ve ticaret eskisi gibi devam ediyor. Müslümanlarla Hıristiyanlar arasında en ufak bir düşmanlık veya nefret görünmüyor Müslümanlar eskisi gibi Rum lokantalarını doldurup yemek yiyorlar. Türk hanımları ayakkabı, gömlek, kuldere ve mendiller almak için eskisi gibi gün boyunca Ermeni mağazalarına dolaşıyorlar. Bir Ermeni veya Rum askerin hıyaneti apaçık bilinse bile Türk memurları bunu anlamamış gibi yapıp susmayı tercih ediyorlar. Çünkü bu yolda bir söz çıksa, “Türkiye Hıristiyan askerleri kesiyor” diğer Avrupa’nın ayağa kalkacağını biliyorlar. Türk gazeteleri Arnavutlardan daima “Arnavut kavim-i necibi” diye söz ediyorlar. Türk gazeteleri halkın zihnini meşgul ederek coşku ve heyecan duygusunu yok ediyor zaten Türkler arasında kadere boyun eğik her şeyden fazla hüküm sürmektedir. Pek derin felsefeli ve pek manalı söylüyorlar. Aşağıdaki şiiri Odesa’dan İstanbul’a gelirken, Van milletinden intihap müfettişliği yapan ve Rusya üzerinden İstanbul’a gelen bir memur beyefendinin işitmiştim. Buraya geldikten sonra daha böyle nicelerini işittim. Bu şiir bu günkü bir kısım Türklerin ruh halini gösterdiğinden buraya yazmayı uygun gördüğüm şiir şudur:

 

Kim olur maksadına zor ile rehayab-ı zafer

Gelir elbette zuhura ne ise huküm-i kader

Hakka tefviz-i umur et ne elem çek ne keder

Gam, şadî-i felek böyle gelir böyle gider

 

Gerçekten şiirleri “derin felsefeli”dir. Fakat bu şiiri Türk gençleri değil Bulgar gençleri okuyup bu yolda yürüyecek olsalar Türkler için daha faydalı olurdu!

 

Dün 16 Kasımda Babıâli’de matbuat-ı hariciye dairesine giden merdivenin üst tarafında yangın çıkarak dairenin bir duvarı yandı. Hemen söndürdüler. Kâğıtların üzerine yanlışlıkla atılan bir sigaradan çıkmış. İstanbul’da devlet dairelerinde çıkan yangınlar bu güne kadar şüpheyi davet edecek yolda olduklarından bu sonuncusu hususunda da şüpheli bazı kişileri tevkif ettiler. Bugün Babıâli’nin avlusunda tüfekleri çatılı vaziyette birçok Türk askeri nöbet tutuyor.   

 

Bu makale Fatih Kerimi'nin "İstanbul Mektupları" adlı kitabından "Dünya Bülteni" tarafından alıntılanmıştır.

 

 

-----------------------------------

 

Fatih Kerimi (1870-1937) Kimdir?

1937 yılında Stalin'i öldürme amaçlı bir terör grubuna üye olmak gibi birtakım düzmece iddialarla idama mahkum edilen Fatih Kerimi kimdir?


Tatar Türklerinin yazar, gazeteci ve naşirlerinden

1870 yılında Tatarıstan'ın Bügülme kazasına bağlı Minğlibay köyünde doğmuştur. İlk eğitimini köyün mollası olan babası Gilman Ahund'dan alan Kerimî, daha sonra Çıstay (Çistapol) medresesine devam ederek burada 11 yıl eğitim görmüştür. Çıstay medresesindeki eğitimi sırasında iki yıllık Rus mektebini de tamamlamıştır. 1890 yılında Ufa'da ruhani meclis huzurunda imtahan vererek müderrislik icazetnamesi almıştır. Babası, onun köy mollası olarak kalmasını istemediğinden, tahsilini devam ettirmesi için aynı yıl İstanbul'a göndermiştir. Kerimi ile ilgili yazılan bütün eserlerde onun eğitim gayesi ile 1892 yılında İstanbul'a geldiği yazılsa da, o kendi ifadesi ile 1890 yılında tahsil için İstanbul'a geldiğini yazmaktadır (Fatih Kerimi, "Merhum Ahmed Midhat Efendi", Türk Yurdu, cilt III, s.163.). İstanbul'da hangi okula devam ettiği hususunda bilgi yoktur. Fakat İstanbul'da çok iyi Fransızca öğrendiği bilinmektedir. Rusya'da Kerimi ile ilgili yazılan bütün yazılarda onun İstanbul'da Mülkiye Mektebi'nde okuduğu yazılsa da 1899 yılında İstanbul'a da yaptığı seyahatini anlattığı eserinden (Avrupa Mektupları) bu okula devam etmediğini anlıyoruz. Ayrıca Ali Çankaya'nın Yeni Mülkiye Tarihi ve Mülkiyeliler adlı eserinde Kerimi'nin kaydına rastlamadık.

İstanbul'daki eğitimini tamamlayan ya da yarıda bırakan Kerimî, İstanbul'dan Kırım'a giderek Yalta şehrindeki bir Tatar köyünde iki yıl kadar öğretmenlik ve Bahçesaray'da öğretmen yetiştirme kurslarında dil, edebiyat ve pedegoji dersleri vermiştir. İlk hikayesi olan Salih Dedenin Evlenmesi'ni de (1897) Kırım'da bulunduğu sırada yazmıştır. Ayrıca Mirza Kızı Fatma adlı hikayesini de bu dönemde yazdığı sanılmaktadır.

1896-1898 yıllarının yaz günlerinde Orenburg'a bağlı Kargalı'da meşhur Tatar zenginlerinden Gani Bay (Hüseyinov)'ın finanse ettiği yaz kurslarında usûl-i cedit öğretmenleri yetiştirilmesine katkıda bulunmuştur. Onun Gani Bay'la tanışması Kerimî ailesinin Orenburg'a göç etmesine de vesile olmuştur (1899). Babasının çağrısı üzerine Kırım'dan Orenburg'a dönen Kerimî, burada yapacağı çalışmaları planlarken, altın ocakları işleten zengin Şakir Remiev'in daveti üzerine onunla birlikte Almanya, Belçika, İtalya, Fransa, Avusturya, Sırbistan, Bulgaristan ve Türkiye gibi çeşitli ülkeleri içine alan dört aylık bir seyahate çıkmıştır. Bu seyahat, Türkiye'de eğitim görmüş Kerimî'nin ufkunun daha da genişlemesine neden olmuştur. Gittikleri ülkelerde eğitim kurumlarını, müzeleri, kütüphaneleri, matbaaları, sanayi tesislerini ve Şakir Remiev'in altın madenleri için gerekli olan makina ve teçhizat fabrikalarını gezmişlerdir. Kerimî bu seyahatinin izlenimlerini 1902 yılında Avrupa Seyahatnamesi olarak ta bastırmıştır.


Avrupa seyahati dönüşü bir müddet Moskova'da kalan Kerimî, babasının ileriye dönük planları (babası eskiden beri Tatarca bir matbaa açarak halkına bu yolla daha iyi hizmet edeceğini düşünüyordu) için burada muhasebe ve Almanca kurslarına devam ederek bilgisini arttırmıştır. Moskova'da bulunduğu sırada zaman zaman Rusya'nın başkenti Petersburg'a giderek burada büyük bir matbaa açmış olan Kırımlı Mirza Boraganski'nin matbaasında baskı usulleri konusunda bilgi de edinmiştir.

1900-1901 yılları arasında Orenburg'da gayri resmi olarak yine Gani Bay'ın maddi yardımlarıyla Ural bölgesi ve Sibirya için yaklaşık 300 usul-i cedid öğretmeni yetiştirilmesine katkıda bulumuştur. İki yaz devam eden bu kurslar mahalli hükümet tarafından kapatılmıştır.

1901 yılından sonra, babasının mollalığı bırakarak Gani Bay'ın maddi-manevi yardımlarıyla Orenburg'da bir matbaa ve kitabevi (Kütüphaneyi Kerimîye) açması (1901) nedeniyle bu alanda yoğunlaşmıştır. Babasının matbaanın kuruluşundan kısa bir süre sonra vefat etmesi (1902) nedeniyle bütün işlerle Kerimî ve kardeşleri (Kerimî'nin ikisi erkek, üçü kız toplam beş kardeşi vardı) ilgilenmek zorunda kalmışlardır.

1901 yılında Duhovni Sobraniye'nin (Rusya Müslümanlarının Ruhani İdaresi) yarı resmi olarak yaptığı toplantıya, Fatih Kerimî ile birlikte Hadi Maksudi, Abdurreşid İbrahim, Rızaeddin bin Fahreddin ve Abdullah Bubi gibi dönemin önemli aydınları da katılmıştı. Toplantının gayesi; halk arasında bilimin yaygınlaştırılması için yapılacak çalışmaların planlanması, ders kitapları yazımı meselesi (bu konu toplantıya katılanlara havale edildi) ve bazı imla problemleri gibi önemli konulardı.

1905 I. Rus ihtilalinin getirdiği yumuşama döneminden İdil-Ural bölgesinde yaşayan Tatar ve Başkurt halkının azami derecede faydalanması için mücadele eden aydınlar arasında önemli bir yeri olan Kerimî, bu dönemde yapılan hemen hemen bütün siyasi toplantılara gerek delege ve gerekse gazeteci olarak katılarak, üstüne düşen vazifeyi en iyi şekilde yapmaya çalışmıştır. Uzun yıllar Orenburg Müslüman cemaatinin reisliğini ve Cemiyet-i Hayriye'nin üyeliğini de yapmıştır.

Rusya Müslümanlarının ikinci toplantısından (13-23 Ocak 1906) sonra Orenburg'da bir toplantı düzenleyen Fatih Kerimî II. Müslüman kongresinin aldığı karar doğrultusunda Rusların Kadet partisi ile işbirliği yapılmasını toplantıda hazır bulunanlara kabul ettirdi. İstanbul'da eğitim görmesi ve halkının problemlerine çok fazla duyarlı olması, Rus parlementosu Devlet Duma'sına vekil seçilmesini engellemiştir. Hükümet çeşitli desiselerle onun da aralarında bulunduğu bazı Tatar aydınlarının (Abdürreşid İbrahim, Yusuf Akçura vs.) II. Devlet Duma'sına seçilmelerine engel olmuştur. Buna rağmen o, II. Devlet Duma'sına (20 Şubat- 2 Haziran 1907) seçilen dostu ve aynı zamanda Derdmend mahlasıyla şiirler de yazan Zakir Remiev'in yardımcılığını üstlenerek Petersburg'a gitmiş ve dumadaki Müslüman vekillere yardımcı olmaya çalıştığı gibi Vakit gazetesine de duma ve hükümet ahvali konusunda haberler yazmıştır.

1906 yılında yukarıda adı geçen Remiyev kardeşlerin Vakit adlı bir gazete kurmaları ve baş muharrirliğe Fatih Kerimî'yi getirmeleri, onun hikaye yazarlığından gazeteciliğe geçmesine vesile olmuştur. Bu dönemde bir müddet Orenburg'daki Medrese-i Hüseyniye'de muallimlik de yapan Fatih Kerimî çeşitli ders kitapları ve ders proğramları da hazırlamaya başlamıştır.
1912-1913 yılları arasında (1 Kasım 1912-18 Mart 1913) Balkan savaşları sırasında Vakit gazetesinin muhabiri olarak İstanbul'a gelen Fatih Kerimî cepheye gazetecilerin gönderilmemesi nedeniyle haberlerini İstanbul'dan göndermek zorunda kalmıştır. İstanbul'da bulunduğu sırada dönemin devlet adamları ve aydınları; Ahmed Saib, Abdullah Cevdet, Enver Paşa, Ahmed Midhat, Yusuf Akçura, Ahmed Ağaoğlu, Halide Edip, Mahmud Esad, Musa Kazım vs. gibi bir çok kişi ile Balkan savaşları ve Türk-İslam dünyasının problemleri üzerine mülakatlar da yapmıştır. Kerimî'nin İstanbul'dan Vakit gazetesine gönderdiği haberler Rusya Müslümanları tarafından ilgiyle karşılanmış ve bu haberler daha sonra ayrı kitap (İstanbul Mektupları) olarak yayınlanmıştır.
1917 Ekim ihtilaline kadar gazetecilik görevinin yanısıra çok sayıda eser yazmış ve Rusya Müslümanlarının meseleleriyle aktif olarak ilgilenmiştir. Ayrıca matbaasında çok sayıda ders kitapları ve çeşitli eserler de bastırmıştır.

1917 Ekim İhtilali'nden sonra diğer bütün Tatar aydınları gibi onun da önünde üç seçenek vardı ya sosyalizme hizmet edecek ya başka bir ülkeye sığınacak ya da aç kalacaktı. O da yaşamak için birinci yolu seçti ve bir müddet Orenburg'da mektep-maarif ve kültür meseleleri ile ilgili çalışmalarda bulundu. Öğretmen yetiştirme kurslarında dersler verdi. Uzun yıllar çalıştığı Vakit gazetesinden ayrılarak 1 Kasım 1917 tarihinde Yaña Vakit (Yeni Vakit) adlı gazetesini çıkarmaya başladı ve bu şehirde çıkan İşçiler Dünyası, Yol gibi çeşitli gazetelerin yayın kurulunda çalıştı. Sosyalizm Tarihi adlı bir eser hazırladığı da belirtilmesine rağmen bu eseri basılmamıştır. 1925 yılında Rusya'nın (Sovyetler Birliği) yeni başkenti olan Moskova'ya göç etti. Bir müddet SSCB halklarının merkez neşriyatında çalıştıktan sonra Nerimanov ismindeki Doğuyu Öğrenme Enstitüsü'nde 1937 yılına kadar Türkçe öğretmeni olarak görev yaptı. Lenin'in toprak meseleleriyle (Agrarya Meselesi/Agrarnaya Vopros) ilgili makalelerini Tatarcaya tecüme etti.1937 yılında Türkiye lehine casusluk (kızıl ordu ile ilgili bazı askeri sırları 1936 yılında Moskova'da bulunun Türk Milli Futbol Takımı antrönörü Kerim Bey'e verdiği iddia edilmektedir) ve Stalin'e suikast hazırlığı gibi çeşitli uydurma suçlardan, suçlu bulunarak Stalin dönemindeki Tatar aydınlarını imha etme politikasının gereği olarak kurşuna dizilmesine karar verildi (1990'lı yıllara kadar yazılan eserlerde, makalelerde, Kerimî ve diğer katledilen Tatar aydınlarının ölmüş olduklarını yazmak yeterli görülüyor ve bu insanların hayatlarını nasıl sona erdirdikleri üzerinde hiçbir açıklama yapılmıyordu). Fatih Kerimî'nin kardeşi Muhammed Arif te 1934 yılında Varşova'da (muhtemelen Sovyet ajanları tarafından) pencereden atılarak öldürülmüştür.
Bazı eserlerde Kerimî'nin 1945 yılına kadar yaşadığı belirtilse de 1937 yılında kurşuna dizildiği arşiv belgeleriyle kesinleşmiştir. 1959 yılında ise suçsuz olduğu kabul edildi. Fatih Kerimî ile ilgili arşiv belgeleri (bunların arasında Ahmed Midhat Efendi'nin Kerimî'ye yazdığı üç mektup ta bulunmaktadır) Tataristan Devlet Arşivi'nde saklanmaktadır.

1901-1917 yılları arasında Kerimî'lerin matbaasında bir milyon tiraja yakın 384 adet kitap basılmıştır. Ayrıca matbaada Vakit, Şura, İktisat ve Çükiç gibi çeşitli gazete ve dergiler de basılmıştır.

XIX. yy'ın sonu ve XX.yy'ın başlarında Tatar cedidizminin gelişmesinde en önemli rol oynayanlardan birisi de Fatih Kerimî'dir. İstanbul'daki eğitimini tamamlayarak Kazan'a dönen Fatih Kerimî Avrupa mefkuresini intişarla uğraşmaya başlamıştı. Orenburg'da yaşayan zengin liberal ıslahatçılar (Gani Bay ve Remiyev ailesi) ona maddi ve manevi destek veren en önemli kişilerdir.


Her zaman "din, millet", "zengin ile fakir birlikte gidelim ayrılmayalım" diyerek halkı zengin, fakir ayrımı yapmadan birlik olmaya çağıranların başında gelen Fatih Kerimî, İsmail Gaspıralı'nın şiarının (dilde, fikirde, işte birlik) İdil-Ural bölgesindeki en önemli temsilcilerinden birisidir. Gaspıralının vefatı üzerine Vakit gazetesinde yazdığı makalede (12 Eylül 1914) "20-30 milyon şakirt bırakıp ölen bir üstat, 20-30 milyon manevi evlat bırakıp ölen bir ata bahtiyardır. Bundan da büyük bahtiyarlığı tasvir etmek akıllara sığmaz" diyerek ona olan bağlılığını belirtmiştir.

Fatih Kerimî önceleri Abdürreşid İbrahim'in muhtariyet fikrine karşı gelerek, Tatar halkının henüz muhtariyet için hazır olmadığını belirtmesine rağmen değişen şartlar gereği, 1917 Moskova Müslüman Kongresi'nde ve Ufa'daki Millet Meclisi'nde (1917-1918) bu fikri hararetle savunmuştur.

Fatih Kerimî döneminin Türk aydınlarıyla da oldukça yakın ilişki içinde bulunmuştur. Özellikle Ahmed Midhat'ın onun üzerinde büyük etkisi olduğu görülmektedir. Öğrenim için geldiği İstanbul'da ilk olarak Ahmed Midhat'ı ziyaret eden Kerimi, sürekli olarak onunla irtibatta bulunmuştur. Ahmed Midhat Efendi de onu manevi oğlu olarak kabul etmiş ve ona yol gösterici olmuştur. Japonların Müslüman olacağı ve Tokyo'da büyük bir din kurultayı toplanacağı haberinin çıkması üzerine Vakit gazetesinde (sy. 22, 20 Mayıs 1906) "Japonya ve Müslümanlar" adlı bir makale yazan Fatih Kerimî bu kurultaya Müslümanları temsilenen Ahmed Midhat'ın Abdülhamid tarafından gönderilmesinin en doğru karar olacağını yazarak, Midhat Efendi'den övgüyle sözetmektedir. Ahmed Midhat 'ın vefatı sırasında İstanbul'da bulunan Kerimi Türk Yurdu'na (cilt 3, s.161-164) yazdığı taziye yazısında: "Şimal Türkleri arasında Türk muharrirlerinin en ziyade maruf olanı ve eserleri en çok okunanı hiç şüphesiz merhum Ahmed Midhat Efendi hazretleridir. Onun eserleri Rusyalı Müslümanların her sınıfı tarafından okunur ve istifade edilirdi. Bilhassa Hıristiyanlara karşı yazdığı Müdâfaa adlı eseri Rusyalı İslam üleması arasında gayet makbüle geçti. Onlar bundan pek çok istifade ettiler" diyerek Ahmed Midhat'ın Rusya Türkleri için ne kadar önemli bir şahsiyet olduğunu belirtmektedir. Fatih Kerimî'nin Ahmed Midhat ile zaman zaman mektuplaştığı Kerimî'nin arşiv malzemelerinden anlaşılmaktadır. Kerimî'nin irtibatta bulunduğu diğer bir Türk aydını ise Defter-i Hakani Nazırı ve İstanbul Üniversitesi hocalarından Mehmed Esad Efendi'dir. Mehmed Esad Efendi 1913 yılında çıktığı Rusya seyahati sırasında Orenburg'a uğrayarak bir müddet bu şehirde de misafir olmuştur. Kerimî, gazetesi Vakit'te bu seyahate büyük ilgi göstererek Esad Efendi'nin resmini yayınlamış ve dört-beş sayı haber yapmıştır (Vakit, sy. 1262, 30 Temmuz 1913). Onun Türk aydınları ile ilişkide bulunması, Türkiye'de eğitim görmesi ve milli meselelere karşı aşırı duyarlı olması nedeniyle jandarma tarafından sürekli göz altında tutulmuştur. Jandarma zaman zaman onun evine baskınlar da düzenleyerek şahsi eşyalarına (kitap, mektup, fotoğraf vs.) el koymuştur. Mehmed Esad Efendi'nin Orenburg'da onu ziyaret etmesinden sonra bu baskınlar, onu yıldırma şekline dönüşmüştür. Mehmed Esad Efendi'nin Rusya seyahati jandarma tarafından büyük bir titizlikle adım adım izlenmiştir. Mehmed Esad Efendi'nin Rusya seyahati ile ilgili jandarma kayıtları Kazan Devlet arşivinde saklanmaktadır.

Güncelleme Tarihi: 06 Temmuz 2018, 09:31
YORUM EKLE

banner33

banner37