banner39

İstanbul'dan Darfur'a yol gider

Afrika uzmanı İbrahim Tığlı Sudan'ın sorunlu bölgesi Darfur'daki izlenimlerini aktardı.

Arşiv 05.10.2009, 16:11 05.10.2009, 17:05
İstanbul'dan Darfur'a yol gider

İbrahim Tığlı

THY ait uçağımız, gece Hartum'a indiğinde bir çöl şehrinin sıcaklığını hissediyorum. İHH'nın Sudan sorumlusu arkadaşın bizi karşılaması ve gösterdiği konukseverlik şehre yabancılığımızı unutturuyor. Yaklaşık yarım saat yolculuktan sonra kalacağımız otele geliyoruz. Hartum'un sakinliği beni biraz endişelendirdi diyebilirim, kaldığımız otel cadde üzerinde olmasına rağmen ne bir korna sesi duyabiliyoruz, ne de bir insan gürültüsü. Otelin balkonundan caddeye baktığımda, arabaların sessiz bir şekilde yolda ilerlediğini fark ediyorum. Daha önce Kahire'ye gittiğim için benzer bir şehir havasını burada bulacağımı sanmıştım, yanıldığımı şimdi anlıyorum.


Sabah kahvaltılarımızı yapıp yola çıktığımızda Hartum'un güzellikleri karşısında şaşırdım. Tabiatın selamladığı güzellik, şehrin tamamında hissediliyor. Nil nehri gittiğiniz her yerde sizi karşılayıp cömertliğini nakşediyor. Uganda'dan gelen beyaz Nil ve Etiyopya'dan doğan Mavi Nil burada birleşerek Mısır'a akıyor. Kahire'de Nil nehri üzerinde vapurları, kayıkları, balıkçıları ve nehre serinlemek için giren çocukları görmeme rağmen Hartum'da Nil'in yalnızlığı insanı şaşırtıyor.

Şehrin yaşam alanı, diğer Afrika şehirlerinde görebileceğiniz gibi ikiye ayrılıyor. Nil etrafında villa tipi evler göze çarparken, şehrin kenar semtlerinden Errahme'ye gittiğinizde geleneksel Sudan'ın toprak ve sazlardan yapılmış taşra evleri karşılıyor. Modern ile geçmişi aynı anda görebilme imkânı veriyor şehrin ikiyüzlü hali. Nil, Omdurman'ın ve Hartum'u birbirinden ayırıyor. Nil'in batısındaki eski başkent Omdurman, Sudanlıların unutulmaz kahramanı Mehdi'nin kurduğu şehir. Kalabalık nüfusu ile size Sudan'ın tüm renklerini görme ve yaşama imkânı veriyor. Cami-i Kebir Sudan'ın enbüyük camisi olup Osmanlı Devleti'nin Mısır valisi Mehmet Ali Paşa tarafından yaptırıldığı biliniyor. Okuduğum eserlerde Mehmet Ali Paşa'nın Sudan'da bir cami yaptırdığına dair bir belgeye ya da bilgiye rastlamadım.

Hartum'da ilk günümüz İHH'nın açtığı Göz Hastanesini ziyaret etmekle geçiyor. 11 personelin çalıştığı hastanede bilgisayarlı göz tedavisi ve katarakt ameliyatı yapılıyor. Hastane açıldığından beri 20.000 ameliyat gerçekleştirilerek hastaların görmeleri sağlanmış. Sıra bekleyen Sudanlıların sessizliği dikkatimizi çekiyor. Bu küçük hastane ortamında, hastaların anlamlı bakışlarının alanı büyüttüğünü, ferah bir hava verdiğini hissediyoruz.



İHH'nın Göz Hastanesinde tedavi gören hastanelerden herhangi bir ücret alınmadığını, bu duruma hastalarında şaşırdığını hastane yetkilisinden öğreniyoruz. Hastane yetkilisi, bilgisayarlı lazer göz tedavisinin özel hastanelerde 500-600 doları bulduğunu, fakat kendilerinin bu hizmeti İHH vesilesiyle hasta ayırt etmeksizin yapılan bu ücretsiz uygulamaya; Sudanlı yetkililerin şaşırdığını söylüyor. Bu hastanenin teknik donanımı İHH gönüllüleri tarafından karşılanmış ve karşılanmaya devam ediyor. Hastanedeki ameliyatlar ve tedaviler kameraya alınıyor. Hasta yakınlarına bu kamera kayıtlarını izleme imkânı veriliyor.

En son teknolojik imkânlarla donatılmış hastanede, iki Sudanlı göz doktoru ile Türkiye'den gelen iki gönüllü hemşirenin bir yaşlı hastayı ameliyat etmelerini izliyoruz. Ameliyat, bilgisayar ortamında yapıldığı için hasta gülümseyerek operasyona katkıda bulunuyor. Kısa bir süre sonra doktorlardan biri operasyonun sona erdiğini söylüyor. Hasta sevinç içinde bize bakıyor ve ellerimizi sarılarak "Şükran İHH" diyor. Diğer hasta, sakin bir şekilde içeri giriyor ve dünyayı tekrar görebilmek için sessizce operasyon koltuğuna uzanıyor.

Ve Darfur…

İki saat süren uçak yolculuğundan sonra Darfur'a geldiğimizde, bizi çiseleyen yağmur ve toprak kokusu karşılıyor. Bu toprağın bizim olduğunu, ümmetin bir parçası olduğunu düşünüyorum.

Darfur'un efsanevi hükümdarı Ali Bin Dinar'ı hatırlıyorum. İngiilizlerin işgaline karşı destansı mücadelesi ile Darfurluların gönlünde taht kuran o şerefli kumandanı. Osmanlı halifesinin cihad çağrısına uyarak İngilizleri Darfura geldiklerine pişman eden o güzel şehidi. Atacak kurşunu kalmayınca elleriyle savaşmak zorunda kalan ve yakalanarak şehir meydanında İngilizler tarafından asılarak öldürülen o kutlu savaşçıyı.

Beyaz entarisi ve sarığı ile hala İngilizlerin korkulu rüyası olduğunu anlıyorum. 1965'te Nyala şehrinde bir caddeye ismi verilence İngiltere'nin ne kadar kaygılandığını o zamanki Sudan yönetiminden caddenin isminin değiştirilmesi istediğini bilmeyen yoktur. Osmanlı devleti ile Darfur arasında bir sınır olmamasına rağmen Darfur halkının hilafete bu denli içten bağlılığı herhalde bizim buralara gelmemizi sağlıyor diye düşünüyorum.

Hartum'a geldiğimizde romanlarından tanıdığım Sudan'ı görememiştim. Sudanlı yazar Tayyib Salih'in romanlarındaki Sudan'ı görememiş, modern ve geleneksel arasında sıkışmış bir şehir görmüştüm. Şimdi ise Darfur, bunu telafi ederek "Göç Zamanı", "Zeynin Düğünü" romanlarındaki mekânı görme fırsatı veriyor bana.

Geçenlerde yaşadığı Londra'da vefat eden Tayyib Salih'i hatırlarken Sudan'ın kırsal hayatını romanlarına resmeden, Darfur'u gelmeden hissetmemizi sağlayan Abdulfettah Muhammed Osman ve romanı "Kabir Trajedisi"ni söz etmekten geçmek haksızlık olacaktır. Sazlık evlerde yaşayan köylülerin bütün olumsuz şartlara rağmen yaşamaya çalıştıklarını, kendilerinden çok köylerinin geleceğini düşünen roman kahramanı Ebu Bekir, eşi Halime oğulları Hasan ve küçük kızlarını anmadan nasıl geçebiliriz ki. O köyün ve kahramanlarının Darfur'un her yerinde yaşadığını görmek insana gerçekten ayrı bir heyecan katıyor.

İsimlerinin Emir, Abdulmecid ve Ahmed olduğunu öğrendiğimiz Darfurlu dostlarımız, sıcak bir şekilde karşılıyorlar bizi. Darfur'da kaldığımız üç gün boyunca bu kardeşlerimiz bizi hiç yalnız bırakmıyor. Ekip başımız Vahdettin Bey bu kardeşlerimizin İHH'nın Darfur partner kuruluşunun temsilcileri olduğunu söylüyor. Bu dostlarımızın üzerlerine İHH tişörtlerini giymiş olmaları sanki bize daha da yaklaştırıyor kendilerine. Bu jestlerini kaldığımız süre boyunca sürdürmeleri; İHH'nın faaliyetlerinin bu arkadaşlar tarafından iyi anlaşıldığını gösteriyor. Darfur insanının yaşadığı bütün sıkıntılara rağmen oldukça sıcak, gülümsemesi eksik olmayan yüzü beni şaşırtıyor. Güvenlik görevlileri dışında sık suratlı hiçbir kimseye rastlamadığımı söyleyebilirim.

Darfur'a gelen ekibimiz İHH sorumlusu Vahdettin Bey, kameramanımız Ömer, Darfur'da babası adına camii yaptıran hayırsever Ahmet bey, İzmit İHH gönüllülerinden Fatma ve Esma Hanımlar ile Ali Bey adında istanbul'da muhasebecilikle uğraşan bir kardeşimizden oluşuyor. Ekibin en renkli siması hiç kuşkusuz, Vahdettin ve Ömer. En sıkıldığımız anlarda, fıkıh üzerine yaptıkları tartışmalar bizi oldukça keyiflendiriyor.


Darfur'da ilk programımıza kız okullarını gezerek başlıyoruz. İbn-i Sina, Nuseybe Berat, Nisa Şifa adındaki kız okullarını ziyaret ediyoruz. Bu okulların her birinde 700-800 öğrenci eğitim görüyor. Öğrenciler bu okullar Kuran öğreniyor, ilmihal bilgileri alıyor Matematik, İngilizce, Arapça gibi dersler alıyorlar. Öğretmen sayısı ise 12-15 arasında. Sınıflar, minimum yetmiş kişilik olup bir sırada yedi öğrencinin oturduğunu görüyoruz. Fakat diğer öğrencilerin bu yedi öğrenci kadar da şanslı olmadığını da öğreniyoruz. Çünkü bu okulların sınıflarının çoğunda masa ve sıra bulunmuyor. Öğrenciler evlerinden getirdikleri bez parçalarını toprağa sererek ders dinliyor. Bazı sınıflarda çocuklar toprak zemine oturarak ders dinlemek zorunda kalıyorlar. Bunun nedenini İbn-i Sina okulunun müdiresi Halime Ömer'e sorduğumda, yüzüme acıyla bakarak "Devlet bu okullara yeterince yardım edemiyor, okula alışsınlar diye, birinci sınıf çocuklarını sıralı sınıflara alıyoruz. Diğer çocukların maalesef oturabileceği sırası ve masası yok. Yazın bu durumdan pek sıkıntı çekmiyoruz, yalnız yağmur mevsiminde türeyen bir böcek, toprağa oturan çocuklarımızın vücutlarından içeri giriyor ve onların sakat kalmalarına neden oluyor" dedikten sonra ayakları ve bacakları yara içinde birkaç öğrenciyi bize gösteriyor.

İHH, bu okullara su kuyusu açmış olduğu için öğretmenler ve öğrenciler, Türk insanının tanıyorlar. Su kuyuları açılmadan önce öğrenciler, su ihtiyacını merkeplerle getirilip parayla satılan yeterince temiz olmayan sulardan karşılıyormuş. Parası olanlar suyu içebiliyor, parası olmayanlar ise su içmeden o günü geçiriyorlarmış. Fakat şimdi tüm çocuklar su içebiliyor, hatta mahalle sakinleri de İHH'nın açmış olduğu su kuyularından ihtiyaçlarını karşılayabiliyormuş.

Gittiğimiz okullarda bize bir "hoş geldiniz" töreni düzenleyerek, içinde "Allahü Ekber" ,"La ilahe İllallah" geçen milli marşlarını birkaç kez ayaklarını yere vurarak dimdik bir şekilde söylediler. Zayıf bedenleriyle "Sudan, Sudan" diye seslenen bu çocukların bir kahramana dönüştüklerini fark ettim.

Aileler, imkânsızlıklarına rağmen çocuklarını mutlaka okula gönderiyor. Kız ve erkek çocuklar arasında eğitim yönü açısından bir ayrım yapılmıyor. Eğitimin gerekli olduğuna inanmış olmaları, sudan'ın geleceğini güzel günlerin beklediğini gösteriyor.

Okullar etrafı sazlık çitlerle örülmüş, birkaç yan yana duran binadan oluşuyor. Okulun en güzel yeri bahçesi, çünkü geniş olan okul bahçelerinde yaşadıkları sıkıntıları unutarak oyunlar oynayıp kanatlanıyorlar.


Kuran'ı Kerim dağıtımı

Nyale şehrinin kenar semtlerinden birine inşa edilmiş minaresi oldukça görkemli bir cami'ye Kuran Kerim dağıtmak için ekiple birlikte gidiyoruz. İzmit İHH gönüllülerinin finansı ile alınmış 2.500 Kuran-ı kerim'in ilk ayağı olan 1.000 Kuran-ı Kerim'i hafız olmak için Darfur'un değişik yerlerinden gelmiş Kuran bülbüllerine dağıtacağız. Bizi, hilal şeklinde bir sıra oluşturmuş vaziyette müderrisler ve talebeler karşılıyor. Üzerlerinde yamalı entariler giyen bu çocukların ağızlarından hep birlikte ayetler çıkıyor. Bir huşu içinde, ezberden Kuran'ı Kerim okuyorlar, güvercinlerin etrafımıza toplandığını bizimle birlikte dinlediklerini görüyorum.

Partnerlerimizden Abdulmecid, bu talebelerin Kuran'ı Kerimleri olmadığını, Kuran'ı tahtalara yazarak öğrendiklerini söyleyerek bu tahtaların yalnız özel bir sıvı ile silinebildiğini nesilden nesillere aktarıldığını belirtiyor. Kuran'ı Kerimleri dağıtmaya başlıyoruz. Ellerimizden Kuranları heyecanla alan talebelerin bulundukları yere kıvranarak, ömrümde daha önce görmediğim bir Kuran ziyafeti ile karşılaşıyoruz.

Darfur'da hemen hemen her caminin etrafında "hallavi" denilen medreseler var. Bu medreselerde çocuklara yılın her mevsiminde Kuran öğretiliyor. Dörtgen şeklinde medreselerde araç ve gereç göremeyişimiz dikkatimizden kaçmıyor. Ayrıca medreselerin yanlarında uzak yerlerden gelmiş çocukların kalabilmesi için topraktan barınaklar yapılmış. Çocukların yiyecekleri mahalle sakinleri tarafından karşılanıyor.

Yetim çocukları giydirdik

Arabamız, Nyala şehrinin parklarının birinde duruyor. Abdulmecid, masrafları İHH gönüllüleri tarafından karşılanan yetimlere; gıda, kırtasiye ve giyecek yardımı yapacağımızı söylüyor. İHH'nın yetim çalışmasının önemini burada anlıyorum. Annesi ya da babası vefat etmiş bu yetimlerin bizim çocuklarımız olduğunu görüyorum. Yüzlerinde çektikleri bütün acılara rağmen Türkiyeli vefakâr ailelerin sıcaklığını onların gözlerine baktığımda hissediyorum. 280 çocuğun bütün masraflarını İHH'nın gönüllüleri karşılıyor. Sanki onlar bizim bir parçamız olmuş, yeni bir kardeşimiz ve çocuğumuz onlar bizim için. İstanbul'da bir arkadaşım çocukları için elbise almaya gideceğini söylemişti. Kendisine bir kızının olduğunu bildiğimi söylemiştim O arkadaşım bana dönerek "Hayır dört çocuğum var, birisi kızım, diğer ikisi Gazze'de biri de Darfur'da demişti. Gözlerim, arkadaşımın Darfurlu çocuğunu aradı. İşte bu çocukların hepsi arkadaşımın, tüm gönüllülerin Darfurlu çocuklarıydı.



İlk defa bir yardım organizasyonun bu kadar düzenli olduğunu görüyorum. Sırası gelen her çocuk, elbisesini, ayakkabısını, çantasını, kalemini ve defterlerini elimizden alarak başlarını önlerini eğip, bize Türkçe "teşekkür ederim" diyor.

Yaşları 3- 10 arasında değişen çocukların yüzlerindeki sevinç, bütün Darfura ışık saçıyor gibi. Kimi çocuklar aldıkları elbiseleri giymek için acele ediyor ve giydiklerinde parka bir bayram havası yaşatıyorlar.

Darfur'da yaşları 13- 18 yaşlarında elbiseli yırtık ve kirli grup halinde dolaşan çocukları görüyoruz. Darfurlu arkadaşımız Ahmed'e bu çocukların kim olduğunu soruyoruz. Ahmed acıyla bakarak bu çocukların Darfurlu sokak çocukları olduğunu söylüyor. Yanımızdaki bisküvileri çocuklara uzatıyoruz. Fakat çocuklar sert bir şekilde kendilerine uzattığımız ellerimizi itekliyor ve yanımızdan hızla uzaklaştıklarını şaşkınlık içinde izliyoruz. Ahmed bize dönerek "Darfur'da sokak çocukları kendilerine verilen şeyleri almazlar, asla dilencilik yapmazlar, bu davranışlarını bir gurur meselesi olarak görürler. İhtiyaçlarını lokantalarda bulaşık yıkayarak karşılarlar. Lokanta artıklarını çalışmalarının karşılığı alan çocuklar yemekleri hep birlikte paylaşarak bir kardeşlik örneği gösterirler" sokak çocuklarının bu onurlu davranışı bizi şaşırtıyor.

Mülteci kampını ziyaret

Mülteci kampını ziyaret etmeden önce heyecanlanıyorum. Mülteciler üzerine birkaç makale kaleme aldığımda onların yaşadığı zor şartlar altında bir fikrim olmuştu. Şimdi mültecilerin yaşadıklarını yakından görecek olmam beni biraz heyecanlandırdı.

Selam Mülteci Kampına yaklaştığımızda bizi bir sürpriz bekliyor: "Metin Yüksel Mescidi" Bir cami avlusunda hunharca katledilmiş Şehid Metin Yüksel adına yapılmış bir mescidi görünce şehitlerin ölü olmadıklarını daha yakından anlıyorsunuz. Fakat mescidin biraz ihmal edilmişliğini, bakımsızlığını görünce üzülüyorsunuz.



Selam kampında 83.000 mülteci yaşıyor. Yalnız kendilerine yapılan yardımlara hayatlarını devam ettirebiliyorlar. Afrika Barış Gücü ve BM askerlerince korunuyorlar. Kampın etrafında yabancı kuruluşlara ait pankartları görüyoruz. Batılıların bu kamplarda faaliyet göstermeleri bizi pek şaşırtmıyor. Bu kampların büyük bir bölümünde elektrik, su, tuvalet ve banyo bulunmuyor. Sahra banyoları ve tuvaletleri yalnız birkaç yerde var.

Kadınların kamplarda çok oluşu dikkatimi çekiyor. Erkeklerin sayısı oldukça az. Geleneksel Afrika görüntüsü Nyale'nin Selam kampında karşıma bir kez daha çıkıyor. Çocuğunu sırtına bağlamış, yaşadıklarının yorgunluğu içinde kalmış Afrikalı anne, bize mahzun bir şekilde bakıyor. Beş bin kişiye gıda yardımı dağıtıyoruz. Yaşlı kadınların yardım poşetlerini başlarında taşımalarını seyrederken içimizin burkulduğunu hissediyoruz.

Darfur'da fotoğraf çekmek yasak!

Hartum'da Mehmet adındaki kardeşimiz, Sudan'da fotoğraf çekmenin yasak olduğu konusunda bizi uyarmıştı. Fakat biz bu yasağı çok fazla önemsememiş Hartum şehrinin fotoğraflarını çekmiştik. Nyale şehrinin pazarında ekibimizden Ahmet Bey, arabamızın içerisinde dayanamayıp deklanşöre bastığında, sonradan polis olduğunu öğrendiğimiz biri fotoğraf çekildiğini fark etti. Bizi önce bir polis karakoluna götürdü. Karakolda, kastımızın yanlış bir şey olmadığını Türkiye'den gelen bir yardım kuruluşu olduğumuzu anlatmaya çalıştık. Fakat polis bizi dinlemek istemedi. Karakolda sorgulanırken, Sudan'ın bir gerçeğini gördüm. Polis ya da asker her zaman size karşı haklı, siz onu dinlemek onun vereceği karara uymak zorundasınız. Güvenlik devleti, asker ya da polis devleti olmak bizim yaralarımızdan biri.

Fotoğrafı çeken Ahmet Bey, İstanbul'da ki evlerinden birini satarak buraya cami yaptırmıştı. Ertesi gün Ahmet Bey'in babasının ismini taşıyan caminin açılışını yapacaktık. Ahmet Bey'in yüzünün sarardığını hissettim acaba buraya geldiği, camiyi yaptırdığı için pişmanlık mı duyuyordu. Bizi yakalayan polis tarafından emniyet binasına götürüldük. Komiser bizi dinlemiyor, bize Darfur'da fotoğraf çekmenin yasak olduğunu söylüyordu. O sırada partnerlerimizden Ahmet, cep telefonunu komisere uzattı. Telefondaki ses Ahmed'in üst düzey tanıdıklarından birisi ve bırakılmamızı söylüyordu. Komiserin yüzünün, korkuyla karışık kızardığını hissettim, bizi daha fazla bekletmeden serbest bıraktı. Bırakıldıktan sonra Ahmet Bey bana dönerek "Bunlar bizim için bir imtihan, şimdi bir camii daha yaptırmak istiyorum" dedi.
Darfur'a şöyle bir baktım

Sudan'ın diğer bölgelerinde olduğu gibi Darfurlular da, ful adı verilen bir çeşit baladan yapılan yemeği çok seviyorlar. Sabah, öğle akşam ful yemekten bıkmıyorlar. Hatta Ramazan ayında birçok fakir aile iftar ve sahurlarını sadece ful ile yapıyorlar. Ful, sadece fakirlerin yediği bir yemekte değil, zenginlerde ful yiyorlar. Zenginlerin fakirlerden farkı fulun yanında başka yemekleri de yemeleri. Sudanlıların geleneksel ful yeme saati var, saat sabah 10 ile 11 arası sokaklarda ful yiyenleri görebiliyorsunuz. Nyala'da bakla kokusunun şehre yayıldığını hissettiğinizde ful yeme saatinin geldiğini anlıyorsunuz.



Darfur'da belediyecilik hizmetlerinin hiç verilmediğini söyleyebilirim, ya işçiler grev yapıyor ya da belediyenin çöp toplamak gibi bir görevi yok. Ayrıca şehirde merkezi su sistemi ve kanalizasyon da bulunmuyor, belediyenin ne iş yaptığını doğrusu merak ediyorum.

Darfurlular, Hartum'da ki insanlara göre ciltleri daha koyu. Burada Arapları ve Afrika kökenlileri kolaylıkla ayırt edebiliyorsunuz. Erkekler genellikle beyaz entari ve sarık giyiyorlar. Çocukların modern bir şekilde giyindiğini görüyorsunuz. Kadınlar ise Afrika'nın bütün renklerini yansıtan tek parçalı renkli elbiseler giyiyorlar. Ellerine ve ayaklarına yaktıkları kınalar kolayca fark edebiliyor. Kına yakmak Darfur'da bir kadının evli olduğuna işaret edermiş. Ayrıca kadınların yüzlerinin çeşitli yerlerinde dövmeler var, bu dövmelerde kadınların hangi kabileden olduğuna işaret edermiş. Darfur'da kadınların tesettüre ririayet ettiğini fakat erkeklerle olan ilişkilerde çok rahat davrandıkları görülüyor.

"Çocuklarımı ve kardeşimi Cancevidler öldürdü"

Kaldığımız otele geldiğimizde aksak yürüyen yaşlı saygın görünüşlü bir adamın bizi izlediğini fark ettim. Partnerimize ricamız üzerine bu yaşlı adam bizimle konuşmak için kamptan gelmişti.

İsminin Süleyman Âdem olduğunu öğrendiğim Zaghavi kabilesinin reisi, gözyaşları içerisinde neler yaşadıklarını anlatıyor. Sesini sanki benimle dünyaya duyurmak istiyor. Anlatırken daldığını, uzaklara gittiğini bazı şeyleri tekrar hatırlamak istemediğini anlıyorum

"Ben Çad sınırında kabilemle birlikte bir kasabada yaşıyordum. 2000'lere kadar bizim diğer kabilerle hiçbir sorunumuz yoktu. Kasabamızdaki su kuyularını ve camiyi birlikte paylaşır, birbirimize kız alır verirdik. Bir ramazan günüydü, herkes oruçluydu. Cancevid adı verilen deve ve at sırtında dolaşan silahlı adamlar geldiler. Bizden yaşadığımız kasabayı terk etmemizi istediler. Biz dedelerimizin yılarca yaşadığı bu toprakları terk etmeyeceğimizi, bu toprakların bizim olduğunu söyledik. Cancevidler ısrarla toprağımızı terk edip gitmemizi istiyorlardı. Nereye gidecektik, gittiğimiz yerde nasıl yaşayacaktık, bunları bilmiyorduk. Kabilemin ileri gelenlerini topladım ve onlarla istişare yaptım, ne yapmalıyız sorusunu onlara sordum. Kabilem, topraklarımızı terk etmememizi, Cancevidler ne istiyorsa vermemizi söylediler.

Ertesi gün Cancevidler tekrar geldiğinde kabilemin kararını onlara aktardım. Onlara deve, at, yiyecek verebileceğimizi, ama bu topraklardan gidemeyeceğimizi söyledim. Cancevidlerin kumandanın yüzümü kırbaçlayarak " görürsünüz siz dedi" ve evlerimizi yakmaya başladılar. Kendilerine direndiğimizde aralarında kardeşlerim ve çocuklarımın da olduğu yüzlerce kişinin öldürüldüğünü gördüm. Hatta bazıları canlı canlı ateşe atıldılar. Kasabamızın kadınlarına tecavüz ettiler çocuklarımızı kaçırdılar. Bize "kâfirler" diye sesleniyorlardı. Biz oysa kendimizi bildiğimizden beri hep Müslüman'dık hepte öyle kalacaktık. Hatta camimizi ateşe vererek yaşlılarımızı bu camide yakarak öldürdüler. Anladık ki hükümet ile Cancevidler işbirliği yapmış, Nijer'den gelen Arap kabileleri kasabamıza yerleştirecekmiş.

Kabilemin kalanları ile aylarca süren felaket dolu bir yolculuktan sonra bu kampa gelmek zorunda kaldım. Hükümet 10 bin kişinin öldürüldüğünü iddia ediyor. İster 10 bin, ister 350 bin kişi olsun önemli olan bir kişinin bile ölmemesi değil mi? Hükümet bize şimdi yerlerinize dönün diyor, hangi yerimize döneceğiz. Kaybettiğimiz çocuklarımızın mülkümüzün hesabını kim verecek bilmiyoruz. Benim tek düşündüğüm kabilemin çocuklarının ve kadınlarının hayatta kalabilmeleri, inşallah Allah kabileme tekrar yurduna dönme fırsatı verir."

Mescit açılışı yaptık

İzmit İHH gönüllülerinin yaptırmış olduğu mescidin yanındayız. Mescit, Nyale şehrinin yeni yerleşim bölgelerinden birine yapılmış. Mescit mavi renkli pastel bir görünüm içinde etrafında geleneksel Darfur evleriyle bir ahenk oluşturuyor


İsminin Dr. İsmail Abdurrahman olduğunu öğrendiğimiz, siyah çehresindeki bakışlarında nur fışkıran güler yüzlü bir adam karşılıyor bizi. Sudanlılara ait selamla değil bizim birbirimize sarıldığımız selamlaşma tipi ile sarılıyor hepimize. Bize ayrılan yerlere oturuyor ve açılış programını beklerken yanımızdaki Sudanlı kardeşlerimizle sohbet ediyoruz. Her cümleleri teşekkür ile başlıyor ve Türkiyeli Müslümanlara kendilerini unutmadıkları için selam gönderiyorlar. Mescidin açılışı Kuran- ı Kerim'in okunması ile başlıyor. Sudanlıların kendilerine hasa Kuran okuyuşları bu açılış törenine ayrı bir renk katıyor

Darfurlu partnerlerimizden Abdulmecid ilk konuşmayı yapıyo,r konuşmasında sıklıkla İHH'nın Darfur'da yaptıklarını anlatıyor. İHH'nın Kuran eğitimi veren medreselere su kuyuları açarak, hem öğrencilerin hem de mahallerin su ihtiyacını karşıladığını söylüyor. Şimdiye kadar sekiz su kuyusunun açıldığını, bir kısmının yapımının halen sürdürdüğünü belirten Abdulmecid, birkaç yıl içinde bütün medreselerin su kuyusu ihtiyacının karşılanacağını söylüyor. Oturduğumuz yerin arkasından "şükran İHH" sesleri geliyor. İHH'nın çalışmalarının sadece su kuyuları ile sınırlı olmadığını, 280 yetim çocuğunun iaşe, giysi ve kırtasiye yardımlarının da tamamen İHH gönüllüleri tarafından karşılandığını, mültecilere gıda yardımında bulunduklarını, katarakt ameliyatı yaparak binlerce Sudanlının gözlerinin açılmasına vesile olduklarını söylüyor. Abdulmecid konuşmasını şöyle tamamlıyor:

"Dünyada ne sorun olduysa Türkiyeli kardeşlerimiz oradaydı. Gazze'de İsrail saldırıları devam ederken Filistinli kardeşlerimizin yanı başında İHH'nın gönüllülerini gördük. Irak'ta, Keşmir'de, Bosna'da Çeçenistan'da hep onların iyilik hareketlerini, Müslüman kardeşlerine yardım ellerini ulaştırmak için çırpındıklarını gördük. Osmanlı'nın bıraktığı mirası bu kardeşlerimizin yaşattığını gördük. Sanki tarih tekerrür ediyor, Müslüman dünyaya yeni bir nefes geliyordu."

Abdulmecid'in konuşmasından sonra, Dr. İsmail Abdurrahman metanet hissedilen konuşmasına başlıyor. Dr. Abdurrahman konuşmasında infaktan bahsediyor; infakın Müslümanların birbirini anlamasında önemli olduğunu söyleyerek, Kuran-ı Kerim'den infakla ilgili ayetleri okuyor ve bu ayetleri kısa bir şekilde tefsir ediyor. Sonra Hz. Peygamber'in infakla ilgili söylediği hadisler, Dr Abdurrahman'ın dilinden arşa yükseliyor.

Dr. Abdurrahman konuşmasında Türk halkına yardımları için teşekkür ediyor ve Türkiye toplumu tarafından hatırlanmanın güzel bir şey olduğunu söylüyor. Çünkü son zamanlarda Türkiye'nin Osmanlıyı çağrıştırdığını, Osmanlı'nın hilafetini hatırlattığını bizim gözlerimize bakarak söylüyor. Bu durumun İslam ümmeti için bir kıvılcım olduğunu, dünya Müslümanlarının Türkiye'nin destekleriyle, içinde bulundukları vahim durumdan kurtulabileceğini inandığını söylüyor.

Darfur'un birçok bölgesinde, İHH'nın yaptırdığı mescit ve su kuyuları başta olmak birçok hayra vesile olduğunu, Türkiye halkı ile Darfurluları buluşturduğunu belirterek bu yardımların hiçbir zaman unutulmayacağını hatırlatıyo. Mescidin kadınlar bölümünün imkânsızlıklar nedeniyle tamamlanamadığını söyleyen Dr. Abdurrahman, Türkiye halkından desteklerinin devam etmesini istiyor.

İHH Afrika sorumlularından Vahdettin Kaygan, alkış sesleri içinde kürsüye çağrılıyor. Vahdettin Bey, İHH'nın 120 ülkede yardım çalışmaları olduğunu söyleyerek İHH'nın Afrika, Asya ve Amerika'da yaptığı çalışmaları anlatıyor. Vahdettin Beyin konuşması bittiğinde oturanların ayağa kalktığını İHH'yı selamladıklarını görüyoruz.

İHH İzmit gönüllüleri adına seyahatimize katılan Fatma Hanım, kürsüye davet ediliyor. Fatma Hanım konuşmasına başlamadan önce herkesin ayağa kalktığını "Allahü Ekber, Allahü Ekber" diye haykırdığını fark ediyoruz. Fatma Hanım, bir Anadolu kadını sıcaklığı ile konuşuyor. Kalbinin bir okyanus kadar geniş olduğunu görüyoruz bu hamarat kadının konuşmasında. Kuran'daki kadın örneği Fatma Hanım'la bütünleşiyor ve sanki eski dönemlerden bir çağıltısı karşımıza dikiliyor.

Fatma Hanım mescidin ve su kuyularını kendisinin yardımı ile değil, İzmitli İHH gönüllülerinin yardım ve dayanışmasıyla olduğunu ısrarla belirtiyor. Kendisinin herhangi bir ekonomik gücü olmadığını, bu yardımların bir dayanışma ile toplandığını söylüyor. İzmit'te yollarda su satarak, kermesler düzenleyerek, infak ederek su kuyularını ve mescidi açtıklarını belirtiyor. Arkamızda ihtiyarıyla, genciyle herkesin ayağa kalktığını gözlerinden yaşlar süzüldüğünü görüyoruz. Fatma Hanım'a imrenerek baktıklarını izliyor "mücahide Fatma, mümin Fatma" dediklerini duyuyoruz.

Programdan sonra yemeğe davet ediliyoruz, fakat bu daveti vaktimiz olmadığı gerekçesiyle geri çevirmek zorunda kalıyoruz.

İHH gönülleri tarafından bir cami ve mescidin açılışını yaptıktan sonra Hartum'a gelmek için uçağa bindik. Uçağa binerken İstanbul'dan Darfur'a bir yol olduğunu ve bu yolunda sandığımızdan çok kısa olduğunu anladım.

banner53
Yorumlar (0)
30
açık
Günün Anketi Tümü
Türkiye Esed rejimiyle diyalog kurmalı mı?