banner15

İşte İslam alimlerinin Papa'ya cevabı

Müslüman Alimler Birliği'nin Papa 16. Benedikt'e gönderdiği cevabi metni yayımlıyoruz.

İşte İslam alimlerinin Papa'ya cevabı

Muhammed Muhacir / Dünya Bülteni

 

Vatikan Katolik Kiliselerinin başı Papa 16. Benedikt’in Almanya Regensburg Üniversitesinde yaptığı İslam karşıtı konuşmasına ilk dini ve fıkhi tepki Müslüman Âlimler Birliği’nden geldi. Âlimler Birliği’nin yaptığı açıklama, Papa’nın İslam akidesine yönelik sözlerine karşı cevapları içeriyor.

 

Açıklama Arapça ve İngilizce olmak üzere iki dilde yapıldı. Dünya Bülteni’nin ele geçirdiği bu metnin Âlimleri Birliği’nin Mısır’daki ofisi tarafından Vatikan’ın Kahire temsilcisine teslim edildiği bildirildi. İslam dünyasının tanınmış İslam alimlerinden Yusuf el-Karadavi’nin başkanlığını yaptığı Müslüman Âlimler Birliğinin genel merkezi ise Amerika’nın Kaliforniya eyaletinde bulunuyor.

 

Vatikan’a gönderilen metin, Âlimler Birliği’nin bünyesinde dini ve fıkıh sahalarında yetkin olan farklı İslam ülkelerinden 130 alim ve düşünür tarafından kaleme alındı. Birliğin başkanlığını Prof. Dr. Hüseyin Hamid Hassan yürütüyor. Genel başkan yardımcılığını Prof. Dr. Ali es-Salus ile Şeyh Vehbe Zuhayli yapıyor. Birliğin genel sekreteri ise Prof. Dr. Salah es-Savi.

 

Birliğe üye Suudlu âlimlerin başında Harem-i Şerif imamı Abdurrahman es-Sudeys, ayrıca Şeyh Hüseyin Âli’ş-Şeyh, Ebha Temyiz Mahkemesi Hâkimi Şeyh Salih ed-Derviş, Mekke Rabıtatu’l-Alemi’l-İslami genel sekreteri Prof. Dr. Salih Merzuk bulunmakta. Mısır’dan ise Ezher Üniversitesi Hukuk Bölümü eski dekanı Prof. Dr. Ahmed Taha Reyyan ile İslam Araştırmaları Vakfı, ayrıca Ezher Yüksek Konseyi üyesi Prof. Dr. Muhammed Refet Osman Birliğin bünyesinde yer alan âlimlerden. Yine Kudüs Müftüsü İkrime Sabri de Birliğin üyesi âlimlerden.

 

Birliğin yaptığı açıklamada şu ifadeler yer aldı: “Genelde İslam âlemini, özelde ise Birliğe bağlı âlimler ile uzmanları yaralayıp, öfkelerini kabartan İslam karşıtı temelsiz açıklamalara rağmen bizler, mücadelemizi İslamî edep ölçüleri çerçevesinde sürdüreceğiz. Bu konuda rehberimiz Allah’ın: “Kitap ehlinden zulmedenler bir yana, onlarla en güzel şekilde mücadele edin” kavli olacak. Papa 16. Benedikt’e ve onun arkasında yer alan âleme basit bir açıklamayla yöneliyoruz. Umarız ki bu metin hakikati görmelerini, İslam’ın ise Papa’nın dile getirmiş olduğu hususlardan tamamen beri olduğunu anlamalarını sağlar.”

 

Açıklama metninde Papa’nın, İslam’da Tanrı ile akıl arasında bağ olmadığı meyanındaki sözleri, İslam’da cihad kavramı, İslam ile akıl arasındaki bağ, ayrıca Hz. Muhammed ve diğer konularla ilgili görüşleri derinlemesine ele alınmakta ve gerekli cevaplar verilmekte. Yine Papa’nın bu konuşmasının bilinçsizce mi yoksa bilinçli bir şekilde mi yapıldığı sorusu da sorulmakta.

 

Âlimler Birliğinin açıklamasının ilk başlarında Papa’nın açıklamalarının bir zihin karışıklığı/dikkatsizlik veya en basit İslami hakikatleri inkâr olabileceği belirtilse de böyle bir şeyin, seksenine merdiven dayamış, ömrünü dinlerle ilgili meselelerle geçirmiş, üniversitede hocalık payesine ermiş, dahası papalık makamına ulaşmış ve bir yıldan beridir de papalık makamının en yüksek noktasında yer alan birine yakışmayacağı vurgulandı.

 

İlahî İradenin Mutlaklığı Konusu

 

Âlimler Birliği, Papa, yaptığı konuşma esnasında “İslam öğretisinde Tanrı mutlak anlamda aşkındır. Onun iradesi bizim kategorilerimizden tümüyle bağımsızdır. Buna akıllılık, makuliyet de dahildir” diyor ve buradan hareketle Yunan felsefesiyle doyurulmuş olan Hıristiyan fikri ile İslam düşüncesini karşılaştırmaya girişiyor. Hıristiyan fikrinin akla dayandığını ve akıl ile çelişen her şeyi reddettiğini iddia ediyor. Buna Tekvin Kitabının ilk paragrafını delil getiriyor ki bu bölüm Kitab-ı Mukaddesteki ilk paragraftır. Yuhanna’nın, İncil’in başında: “Başlangıçta “kelime” var idi” dediğini söylüyor. Oysa herkesin malumudur ki Tekvin Kitabının başlangıcında “kelime” geçmez. Aksine “Allah en başta gökleri ve yeri yarattı” ibaresi yer alır.

 

Âlimler Birliği bu konuya şöyle bir açıklama getiriyor: Allah’ın iradesinin mutlaklığı meselesi Müslümanların üzerinde ittifak ettiği bir konudur. Hatta bütün semavi dinler bu konuda ittifak üzeredirler.  Ancak bu, sadece gerçeğin ilk yarısını gösteriyor. Diğer yarısı ise şeriatın taşıyıcısı âlimlerin üzerinde ittifak ettiği taraftır. O da şudur ki, Allah’ın iradesi hikmetine bağlıdır ve ondan ayrılmaz. Allah hikmete muhalif, hakka muhalif bir şey dilemez. Allah batıl bir şey yaratmaz. Boş bir şey var etmez. O yarattığı, var ettiği her şeyde hikmet sahibi olandır. Haberi doğrudur. Hükmü adildir. Rabbin sözü sıdk ve adalet üzere tamama ermiştir. O adil hüküm sahibidir. Bu, Kur’an’da birçok kez tekrarlanmıştır ki bunu akıl sahibi herkes rahatlıkla anlar. Allah’ın iradesi batıl bir şeye taalluk etmez. Zulme taalluk etmez. Böyle bir şey nasıl olabilir ki, gökleri ve yeri yaratan O’dur. Kitabı hak olarak indiren O’dur. Zulmü kendisine ve kullarına haram kılan O’dur. Allah Tealla kulları için hayırdan başka bir şey dilemez. Hz. Peygamber’in bir yakarışında dediği gibi ki şöyledir: “Hayır Senin elindedir. Şer ise Sana değildir.”

 

Allah’ın Ayetlerinin Anlamlarının Sabitliği ve Gelişimi Meselesi

 

Âlimler Birliği şunu da ekliyor: Papa’nın İslam’ı ne kadar kavrayıp kavramadığını daha bir açıklığa kavuşturmak için 2005 yılının Eylül ayında bir kilisede düzenlenen İslam ile ilgili bir programda yaptığı konuşmaya bakalım. İslam’ın gelişmeye açık olup olmadığı konusunu ele alırken hiddetli bir şekilde şunları söylüyor: “Müslümanların nezdinde Allah’ın sözü, nasılsa öyledir, değişmez ve ebedidir. Tevil götürmez veya yeni meseleler baş gösterdiğinde tefsir edilmez. Bu ise İslam ile Yahudi ve Hıristiyanlık arasındaki temel farktır. Yahudilik ve Hıristiyanlıkta Allah’ın sözü insanoğlunun yorumuna bırakılmıştır. Yeni yeni şeylerle uyumlu bir şekilde yaşayabilmeleri için Allah bunu onlara bırakmıştır.”

 

Bu yanlış tasavvuru düzeltmek için diyoruz ki: Allah’ın sözleri/ayetleri içinde muhkem ve kat’i, müteşabih ve zanni olanlar vardır. Allah’ın bu takdiri engin bir hikmet taşımaktadır. Allah Teala bütün ayetlerini başka bir anlam içermeyecek şekilde tek bir anlam üzere indirebilirdi. Ve de bu durum O’na zor gelmezdi. Ancak kimi ayetlerini kat’i kılmıştır ki şeriatın temellerini bunlar oluşturur. Müslümanlar bunlar üzerinde bir araya gelirler ve dinlerinin asıllarını bu temeller teşkil eder. Aynı şekilde bazı ayetlerini de müteşabih kılmıştır ki bunlar da açılımı sağlar. Ümmetin tek bir tefsir, tek bir içtihad çerçevesinde hapsolmasını önler. Bu sebeple Allah’ın ayetlerinin anlamları sabitlik ve tefsire açıklık, kat’i ve zanni, muhkem ve müteşabih olma vasfına haizdir. Bundan dolayıdır ki İslam Şeriatı sonradan karşı karşıya kalınan ve kalınacak olan birçok meseleyi karara bağlamıştır, bağlamaya devam edecektir.

 

Yine açıklama metni, İslam kütüphanelerinde binlerce cilt kitabın binlerce fıkhi meseleyi, ayrıca eşine rastlanmayacak içtihatları ve dakik hükümleri içerdiğine de vurgu yapıyor. Bütün bunların zaman ve mekân itibariyle insanoğlunun ihtiyaçlarına çözüm ürettiğine işaret ediyor. Âlimlerimiz zamana ve mekâna bağlı olarak bazı fetvaların değişebileceğini hala daha konuşuyorlar. İslam hukuku ve İslam fıkhının sarsılmaz yapısı ehline malumdur. Papa gibi bir adamın böyle bir durumdan habersiz olduğunu sanmıyoruz. İslam âlimleri hiçbir zaman için kesin bir helali haram kılmamış, haram olan bir şeyi de helale çevirmemişlerdir. Üzerinde ittifakın olduğu şer’i bir hükmü asla değiştirmemişlerdir. Kısacası Allah’ın ve Resulünün önüne geçmemişlerdir. Dolayısıyla İslam dini (Hıristiyanlığın ve Yahudiliğin aksine), tahrif edilmekten uzak kalmıştır.

 

Hıristiyan Din Adamları Dinlerinde Tahrif Olduğunu İtiraf Etmişlerdir

 

Âlimler Birliği açıklamalarını şu ifadelerle devam ettiriyor: Yahudi ve Hıristiyan din adamlarının şeriatlarını ne yaptıklarını papa haber verdi. Allah’ın Kitabını hem indirildiği şekliyle hem de tevil açısından muhafaza etmekle sorumlu tutulmuşlardı. Ancak ne indirileni ne de tevilini muhafaza etmediler. Hıristiyan din adamlarının da itiraf ve kabul ettiği gibi kendilerine indirilen Kitabı tahrif etmişlerdir. Bu tanıklık yeterlidir ve dışardan tanık aramaya gerek yoktur. Tevil yollu tahrife gelince, buna haramı helal, helali de haram kılmaları örneği yeterlidir. Eşcinsellerin, lezbiyenlerin evliliğini kanunlaştırmaları, faizi helal kılmaları vb. durumlar birer örnektir ki bütün bunlar kendilerine çok önceleri haram kılınmıştır. Bu Papa’nın da -Hıristiyanlığından dolayı- nâhoş gördüğü bir durumdur. Ancak doğu ve batı çapında muteber birçok kilise ve Hıristiyan otoritesi dünyanın gözleri önünde bu tür meselelere cevaz vermişlerdir. Bu durum tam anlamıyla Kur’an’ın da işaret ettiği bir haldir ki ayette: “Onlar Allah'ı bırakıp hahamlarını, papazlarını ve Meryem oğlu Mesih'i rableri olarak kabul ettiler. Oysa tek Tanrı'dan başkasına kulluk etmemekle emrolunmuşlardı. Ondan başka tanrı yoktur. Allah, koştukları eşlerden münezzehtir” buyrulmaktadır. Onları rab edinmek, haramı helal, helali de haram kılmalarını kabul edip onlara uymak cihetiyledir.

 

İslam ile Akıl Arasındaki Bağ

 

Açıklama şöyle devam ediyor: Eğer Papa’nın iddia ettiği gibi Yuhanna’nın, İncil’inin başında kullandığı ilk ibare “her şeyden önce kelime var idi” ise şu bilinmelidir ki Hz. Muhammed (s.a.s)’e inen Kur’an ayetlerinin ilki Allah’ın: “Yaratan Rabbi’nin adıyla oku!” kavlidir. Bu ise hiç şüphesiz okumaya ve ilme bir çağrıdır. Kur’an-ı Kerim kadar düşünmeye ve tefekküre çağıran, aklın derecesini yücelten başka bir kitap yoktur.

 

Doğu’dan Batıya bütün Müslümanların okuduğu Kur’an buna en büyük şahittir. Bu Kitap aklı yücelten ve sorumluluk ile yükümlülüğün odağına aklı koyan bir kitaptır. Öyle ki bizim şeriatımızda akıl, sabit ve sarsılmaz esaslardan biri olmuş, aklı olmayan kişi mükellef kabul edilmemiştir. Allah Teala insanlara akıllarını kullanmalarını, göklerde ve yerde olanlar üzerinde düşünmelerini emir buyurmuştur. Ta ki insanoğlu, Allah’ın peygamberler ve nebilerle göndermiş olduğu hakka bizzat aklederek ulaşmış olsun. Nitekim Allah Teala şöyle buyurmuştur: “De ki: «Size tek bir öğüdüm vardır: Allah için ikişer ikişer ve tek tek kalkınız, sonra düşününüz, göreceksiniz ki arkadaşınızda bir delilik yoktur. O yalnız çetin bir azabın öncesinde sizi uyarmaktadır.» (Sebe Suresi/46)” Allah Teala, vahyi üzerinde düşünmedikleri, bunu anlamaya çalışmadıkları için kâfirleri ayıplamış ve onları hayvanlara benzeterek şöyle buyurmuştur: “(Hidayet çağrısına kulak vermeyen) kâfirlerin durumu, sadece çobanın bağırıp çağırmasını işiten hayvanların durumuna benzer. Çünkü onlar sağırlar, dilsizler ve körlerdir. Bu sebeple düşünmezler.” (Bakara Suresi/171) Yine şöyle buyurmuştur: “Allah katında, yeryüzündeki canlıların en kötüsü gerçeği akletmeyen sağırlar ve dilsizlerdir.” (Enfal Suresi/22) Bu konuyla ilgili ayetler bir hayli çoktur. Kur’an-ı Kerim hala daha bütün açıklığıyla dünyanın önündedir. Bilinmelidir ki akıl, naklin esasıdır. Akıl olmasa, nakil olmaz, vahiy sabit kalmazdı. Zira Peygamberliğin sübutu ancak akılla tamama erer. İslam dininde en öncelikli asıllarından ve bedihiyyattan sayılan konulardan biri, ilmin imanı geçtiği ve de imanın, ilmin bir semeresi olduğu meselesidir. Allah’ın şu kavlinde de olduğu gibi: “Bu, kendilerine ilim verilenlerin Kuran'ın, senin Rabbin'den bir gerçek olduğunu bilip de ona inanmaları ve gönüllerini bağlamaları içindir. Allah inananları şüphesiz doğru yola eriştirir.” (Hac Suresi/54) İlmi, imanın önüne geçirmiş ve imanı, ilmin bir semeresi kılmıştır. İslam dininde, sahih akıl ile sarih nass arasında hiçbir şekilde çelişki görülmemiştir ve böyle bir şey de yoktur. Bu mesele bütün dünyanın önündedir. Bunun aksini iddia edenler bu gerçeği çürütebilecek tek bir delil getirsinler bize. Müslüman âlimlerin, akıl ile nakil arasında çelişki olmadığı hakkında yazmış oldukları birçok eser vardır. Bu konuyla ilgili ortaya koymuş oldukları kurallar ve kaideler bütünü vardır ki bunlar insanlık için bir övgü kaynağıdır ve böyle kalmaya devam edecektir.

 

Amerika’daki Şeriat Âlimleri Birliği şunu da ekliyor: Kiliselerin başında yer alan bir kimsenin bu denli acayip ve saçma düşünceleri dile getirmesi olur hal değil. Zira papalık mevkiini işgal ettiği Hıristiyanlık dini, acayiplikler ve hurafelerle dolu. Tahriflerin haddi hesabı yok. Öğretilerinde ise şunlar yer alıyor: “İman et, sonra öğren!” “İnan ve kör kal!” “Gözlerini kapa ve bana tabi ol!” Din felsefecilerinden biri (Augistin) ise şunları söylüyor: “Buna iman ediyorum, çünkü imkânsız veya makul değil.” Modern dönem papazlarından biri (Vehibullah Ata) ise şöyle diyor: “Tecsid meselesi, akıl ve mantıkla, his ve maddeyle ve de felsefi ıstılahlarla çelişen bir mesele. Ancak bizler buna inanıyor, bunu onaylıyor ve bunun mümkün olduğuna kanaat getiriyoruz. Makul olmasa bile.” (Mukarenetu’l-Edyan Kitabından 2/124)

 

Açıklama şunu da sorguluyor: Acaba Papa, başta kendisi olmak üzere bütün dünyaya Hıristiyan inancında yer alan “çarmıh, feda, teslis, tecsid, rabbani akşam yemeği” vs. acayiplikler ile hurafelerin mantıklı bir açıklamasını yapabilir mi?

 

İslam’da Cihad Kavramı

 

Âlimler Birliği, yapmış oldukları fıkhi açıklamada, Papa’nın İslam’da cihada yönelik sözlerinin de büyük bir galat ve yinelenen bir düşmanlık olduğunu vurguluyorlar. Papa, İslam’ın kılıç zoruyla yayıldığını iddia ediyor. Yani onun tabiriyle İslam’ın verdiği savaşlar insanları zorla iman ettirmek içinmiş. Daha sonra Papa, bu durumun eşyanın mantığına ve tabiatına aykırı olduğunu belirtiyor. Bundan da öte Rabbin tabiatına aykırı olduğunu, zira tanrının kan dökmeyi sevmediğini, imana giden yolun ancak söz ve ikna metoduyla olacağını söylüyor.

 

Bu kayıtlar düşüldükten sonra metinde şöyle bir açıklama yer alıyor: İslam’da cihadın, Müslümanlara yönelik saldırıları defetmek, İslam topraklarını korumak için teşri edildiği tartışma götürmez bir gerçektir. Yoksa insanları zorla iman ettirmek için değil. Müslümanlara karşı savaş açılmışsa, yapılan cihada savunma cihadı denir. Herhangi bir saldırıya maruz kalma durumu varsa veya böyle bir endişe söz konusuysa, daha da ötesi bunu kesin kılan bulgular varsa yapılan cihad iradeye bağlı cihad olur. Bu konuda bizim için şu ayet yeterlidir: “Dinde zorlama yoktur; Artık hak ile batıl iyice ayrılmıştır.” (Bakara Suresi/256) Hz. Peygamber’in siyretini tetkik edenler, onun düzenlemiş olduğu bütün gazve ve savaşların bu çerçeve dahilinde olduğunu görür. Bunun sebebi de bu ümmetin bir hidayet ümmeti olmasındandır. Yoksa kesinlikle savaş ve taşkınlık ümmeti değildir. Nefislerin iman ve güvenle diriltilmesi imkânı olduğu müddetçe bu rotadan sapıp savaşa başvurmak uygun görülmemiştir. Allah Teala, insan öldürülmesini sadece bunu gerektiren zorunlu sebepler var oldukça ve yine insanlığın iyiliği söz konusu olduğunda caiz kılmıştır. Bu da düşmanları savmak ve insanlığın güvenini sağlamak içindir. Belki de böylelikle kendisine karşı savaş verilenler içinden Allah’ı birleyen ve O’na ibadet eden nesiller yetişir. Nitekim Allah Teala şöyle buyurmuştur: “Size karşı savaş açanlara, siz de Allah yolunda savaş açın. Sakın aşırı gitmeyin, çünkü Allah aşırıları sevmez.”

 

Dünyadaki Şiddet Olayları

 

Metinde şu ifadeler de yer alıyor: Eğer Papa, dünyanın bazı bölgelerinde meydana gelen şiddet olaylarından hareketle bunu İslam’a maletmeye çalışıyorsa bilmelidir ki dünyanın her yerinde ve farklı dinlere mensup kimseler tarafından bu tür olaylar işlenmekte. Hiçbir millet ve hiçbir din mensubu bu tür olaylardan beri değil ve bunu en iyi bilmesi gerekenlerden biri de Papa. İslam topraklarının bazı bölgelerinde şiddet diye nitelendirilen bazı olaylar varsa, bunların belli bir arka planının olduğu gözden kaçırılmamalıdır. Şiddet diye nitelendirilen bu olaylar aslında haklı ve meşru direniş yollarıdır. Bunu bütün semavi dinler ve beşeri kanunlar da onaylamaktadır. Örneğin Filistin, Irak, Lübnan vb. işgal altındaki bölgelerde yürütülen mücadeleler haklı mücadelelerdir. Zulme karşı direniştir. Bu tür olaylar Vatikan bölgesi içinde vuku bulsa Papa’nın yapacağı ilk iş, kendini bir savaşçı ilan etmek, direnişçiler kervanına katılmak, ayrıca uzak-yakın bütün halklarını orduya katılmaya ve düşmana karşı mücadele vermeye çağırmak olurdu.

 

Açıklama metninde şu da yer alıyor: Bu konuda meşru olmayan olaylar da cereyan edebiliyor. Örneğin Amerika ve Londradaki saldırıların meşru olmadığı Müslümanların malumu olan bir mesele. Müslümanlar bu tür olayları, meşruiyet dairesinin dışına çıkmak olarak görüyorlar. Bu tür şiddet olayları, her ne kadar bunun perde arkasında İslam âlemine karşı –dünyanın gözleri önünde- yürütülen şiddet ve düşmanca tavır yatsa da, yine de bu kabul edilebilir olarak görülmüyor. Nitekim bu nevi şiddet olaylarını hiçbir şey meşru kılmaz.

 

Şu da soruluyor: “Acaba Papa, tarih boyunca hem kendi aralarında ve hem de İslam âlemine karşı verdikleri savaşlarda Hıristiyanlık adı altında uygulanan şiddet olaylarını, başta Haçlı seferleri olmak üzere modern dönemdeki sömürge savaşlarını unuttu mu? Alman Üniversitesi eski hocalarından İsviçreli İlahiyat hocası Hans Kong Papa’yı eleştirirken şunları kaydediyor: “Papa İslam ile şiddeti bir kefeye koydu. Bu arada tarih boyunca Hıristiyanlık adı altında işlenen cürümleri unuttu.”

 

Kong’un şu sözleri de metinde yer alıyor: “Müslümanlar sadece Haçlı seferlerini hatırlamıyorlar. Bilakis 19. yüzyılda Avrupa’nın yapmış olduğu Atlas okyanusundan başlayıp ta Malezya’ya kadar uzanan sömürge savaşlarını da hatırlıyorlar.”

 

Peygamber Muhammed’in Yenilikleri Meselesi

Amerika’daki Âlimler Birliği’nin yaptığı açıklama şunu da içeriyor: Düşmanlık ve dil uzatma, konuşması esnasında Papa’nın sözde Bizans imparatorunun Müslüman bir askere sarfettiği sözleri dile getirdiği noktada zirvesine ulaşıyor ki aktardığı olay şöyle: İmparator, Müslüman askere şunu söyler: “Bana Muhammed’in getirdiği yeni bir şey göster. Getirdikleri sadece kötülük ve insanlık dışı şeyler. Örneğin sözümona müjdelediği dini, kılıç zoruyla yaymayı emretmesi gibi…”

 

Metindeki cevap ise şöyle: Daha başlangıç itibariyle sinsilik kokan bu rivayeti, imparatorun sözlerini ve karşısındaki Müslümanın bu durum karşısında sessiz kalmasını bir kenara bırakarak şunu belirtelim ki bu sözler en basit insaf ölçülerinden bile uzak. Objektiflik tarafı ise hiç yok. İnkâr, cehalet ve hamakat içeren bu sözler, kimden sadır olursa olsun tamamıyla edepsizliğin zirvesi.

 

Her şeyden önce şunu özellikle vurgulayalım ki Hz. Muhammed (s.a.s) diğer peygamberlerden farklı bir şeyle gelmiş değil. Bilakis ondan öncekilerin de getirmiş olduğu tevhid inancı ve şeriat asıllarını getirmiş biri. Yalnızca Allah’a ibadete davet, O’ndan başkasına kulluk etmemek, güzel ahlaka çağırmak ve edepsizliklerden sakındırmak vs. şeriat usulleri gibi ki bunlar, diğer peygamberlerin davetlerinde de var olan ortak hususlar. Hz. Peygamber, tarih içerisinde tamamlanan peygamberlik binasının tuğlalarını oluşturan peygamberlerin sonuncusu. “Güzel ahlakı tamamlamak üzere gönderildim” diyen Peygamber. “Benimle benden önceki diğer peygamberlerin misali, şu adamın misali gibidir: Adam mükemmel ve güzel bir ev yapmıştır, sadece köşelerinin birinde bir kerpiç yeri boş kalmıştır. Halk evi hayran hayran dolaşmaya başlar ve (o eksikliği görüp): “Bu eksik kerpiç konulmayacak mı?” der. İşte ben bu kerpiçim, ben peygamberlerin sonuncusuyum” diyen Peygamber. Bunun sonrasında da Allah, diğer bazı hususlarla O’nu ve davetini üstün kılmıştır. Bunlara da iman etmek gerekir. İnkâr etmek ise ya fahiş bir cehaletin ya da bilgisizliğin eseridir.

 

Papaya Yönelik Bazı Sorular

 

Birliğin açıklaması şu sorularla devam ediyor: Acaba Papa, Hz. Muhammed (s.a.s.)’in risaletiyle, İsrailoğulllarının Allah’ın emri karşısındaki zulümleri, taşkınlıkları, fasıklıkları yüzünden duçar oldukları ağırlıkları ve zincirleri kaldırdığını bilmiyor mu? Yoksa bir cehalet ve inkâr mı söz konusudur?

 

Acaba Papa, bir meta gibi alınıp satılan, bir meta gibi miras bırakılan kadına asaletini veren ve onu hak ettiği yere ulaştıran kişinin Hz. Muhammed (s.a.s) olduğunun cahili midir? Yoksa bir cehalet ve inkâr mı söz konusudur?

 

Acaba Papa, Hz. Muhammed (s.a.s)’in getirmiş olduğu ve bütün bir dünyanın önünde eğilmekten başka çıkar yol bulamadığı -hayatın bütün merhaleleriyle ilgili- harikulade hükümler manzumesinin cahili midir?  Yoksa bir cehalet ve inkâr mı söz konusudur?

 

Acaba Papa, Hz. Muhammed (s.a.s)’in getirdiği, savaş ve barış gibi durumlarda devletlerarası hukuku düzenleyen ve de modern dönem uluslar arası hukuk ile antlaşmaların kapısına bile varamadığı hukuk ve edep ölçülerinden bihaber midir?  Ki bu duruma bizzat papanın soydaşlarından olan batılı büyük hukukçular da şahitlik etmektedir. Yoksa bir cehalet ve inkâr mı söz konusudur?

 

Acaba Papa, ırklar arasında eşitlik olduğunu ilan edenin; ayrıca insanların renklerine, ırklarına ve dillerine göre birbirlerinden üstün olduğu düşüncesini yerle bir edip üstünlüğün sadece takvada olduğunu bildirenin Hz. Muhammed (s.a.s) olduğundan bihaber midir? Ki bu durum Medine’de ilan edilen kardeşlikle birlikte kemikleşmiş ve Müslüman toplumların vazgeçilmez önceliklerinden biri olmuştur. Acaba Papa, İslam’ın, insanlık tarihine altın harflerle kazımış olduğu bu hakikatin cahili midir? Yoksa bir cehalet ve inkâr mı söz konusudur?

 

Acaba Papa, ruh ile beden arasındaki bütünlüğü, akıl ile kalp arasındaki uyumluluğu, dünya ile ahiret dengesini, insanlığın maddiyatıyla birlikte ruhunun da doyurulması gerektiğini bütün bir insanlığa sunan kişinin Hz. Muhammed (s.a.s) olduğunun cahili midir?... Yoksa bir cehalet ve inkâr mı söz konusudur?

 

Bütün bu saydıklarımız deryadan katre mesabesindeydi. Böyle bir metinde de ancak bu kadarına işarette bulunulabilir.

 

Acaba Papa Yanlışlıkla mı Böyle Konuştu?

 

Metnin son bölümünde Âlimler Birliği, Papa’nın sözlerinin bir gaflete veya ani bir sürçmeye yorulamayacağını belirtiyorlar. Nitekim daha önce Bush’un kullandığı Haçlı seferi tabirini bazıları böyle yorumlamıştı. Ancak Papa’nın konuşması kendisi için düzenlenmiş akademik bir platformda yapılmıştı. Kendisi üniversitede yıllarca akademisyenlik yapmış biridir ve hocalık payesine ulaşmıştır. Din Bilimleri bölümünü kurmuştur. Daha da ötesi bu kişi, adamlarına masum gözüyle bakan ve yapacakları konuşmaları çok önceden hazırlayan bir kilisenin temsilcidir. Ayrıca kilise, yapmış olduğu birçok hatadan dolayı ancak yüzyıllar sonra geri adım atmıştır.

 

Papa İslam’a Karşı Menfi Duygular Taşıyor

 

Açıklamada şu cümleler de yer alıyor: Papa’nın yapmış olduğu İslam karşıtı konuşmayı İslam’a ve Müslümanlara karşı menfi duygular taşıyan Papa’nın hayatından kopuk bir şekilde değerlendirmek mümkün değil. İster Vatikan görevinden önce isterse de sonra olsun. Zira bu nevi bir konuşmayı ilk defa yapmıyor. Örneğin 2004 yılında Vatikan’da ve birçok ilahiyatçının önünde yaptığı konuşmada da bu duygularını yansıtmıştır. Türkiye’nin Avrupa Birliğine girmemesi gerektiğini, zira Türkiye’nin Müslüman bir ülke olduğunu söylemiştir. Yine iki Müslüman delegeyi karşıladığında da bu duygularını dışa vurmuş ve şöyle demiştir: “Müslümanların, kalplerindeki öfkeyi söküp atmaları, bütün taassub yönlerini bir kenara bırakmaları ve şiddet olaylarını terk etmeleri gerekiyor.” Keza bütün mesaisini Müslümanları karalamaya harcayan ve devamlı bir şekilde Müslümanlara saldırıp “aşırı İslam ile ılımlı İslam” arasında bir fark görmediğini söyleyen İtalyalı gazeteci Oriana Fallaci’yi karşılaması da bu duyguların bir yansımasıydı.

 

Papa’nın Pişmanlığı Faydasız

 

Metinde şu soru yer alıyor: Acaba Papa’nın ilan ettiği pişmanlık, yaptığı açıklamalardan dolayı bir özür veya söylediklerinden geri dönüş olarak kabul edilebilir mi veya buna yorulabilir mi? Bu soruya şöyle bir cevap veriliyor: Papa’nın özrü veya olup bitenler karşısında üzüntü duyduğu, bundan dolayı kan dökülmesini esefle karşıladığı, Müslümanların inançlarına saygı duyduğu ve söylediklerinin “gerçek anlamlarını” kavramlarını umut ettiği yönlü açıklamaları aslında bu makamda hiçbir faydası olmayacak türden şeyler. Zira buradaki problem Papa’nın “neyi kastettiğinde” değil kullanmış olduğu cümlelerin içinde yatıyor. Bu içeriğin eski ve yeni dönemde Papa 16. Benedikt’in gündeminden düşmediği gerçeğini ise şimdilik bir kenara bırakalım. Yani “bilim ile din” “akıl ile akide” arasında tevfik meselesi eskiden beri kilisenin problemi. Papanın da bunu dile getirmesi hiçbir şekilde dil sürçmesine veya bir anlık gaflete yorulamaz. Buradan hareketle, Papa, yapmış olduğu konuşmada en yumuşak yorumla diyebiliriz ki İslam’da akıl meselesine değindi ve bunu bir örnek olarak sundu. Kısaca demek istediği şuydu: Akıl ile din (İslam dinini kastediyor) arasındaki çelişki –ki bu onun iddiası- diğer kesimlerle diyalog yapmayı engelliyor.

 

Müslümanları Küçümseme ve Yeni Bir Sövgü/Sömürge Dili

 

Müslüman Âlimler Birliği “konuşma sonrası dile getirilen esefin bile Müslümanları küçümseme ve yeni bir sövgü dili olduğunu” belirtiyor ve şöyle devam ediyorlar: Papa “sözlerimin gerçek anlamını kavramalarını ümit ediyorum” demekle aslında Müslümanların kıt akıllı ve dar ufuklu olduklarını, sözlerini dahi anlayacak seviyeye gelemediklerini ve bundan dolayı onların hallerine acıdığını ima ve iddia ediyor bir bakıma. Bu da yeni bir hakaret tarzı olsa gerek.

 

Bazılarının, Papa sadece Bizans Kayseri’nin sözlerini aktardı. Bunu dile getirmesi o cümlelerin ifade ettiği anlamları kabul ettiği anlamına gelmez gibisinden açıklamalarına gelince; bu nevi bir açıklamanın böyle bir makamda kabul edilmesi imkân dışıdır. Katolik Papa, Alman asıllı Papa, Almanya’da konuşan Papa, Alman toplumuna konuşan Papa, Alman topraklarında konuşan Papa daha başka anlamları olan daha başka şeyler dile getirebilirdi. Örneğin tam altı asır önce yaşamış Bizans Kayseri İmmanuel’in sözleri yerine bundan yarım asır önce yaşamış Alman Kayseri II. Galium’un İslam hakkındaki bazı sözlerini kullanabilirdi. Yahut Almanya’nın en meşhur ve en büyük şairi Goethe’nin sözlerine başvurabilirdi. Ya da Avrupa Aydınlanma döneminde yaşamış meşhur felsefecilerden daha başka kimselerin İslam hakkındaki görüşlerini dile getirebilirdi.

 

Diyaloğun Edep ve Kuralları

 

“Dinler ve kültürlerarası diyaloğu mutlak bir şekilde desteklediğini” söyleyen Papa’nın bu sözlerine karşılık Alimler Birliği şu noktalara işarette bulunuyorlar: Şüphesiz ki diyaloğun belirli edep ölçüleri ve kuralları vardır. İki taraf bunlara riayet ettiği ölçüde diyalog yapıcı olur ve meyvelerini verir. Aksi takdirde kör ve kısır tartışmalara kapı aralamaktan ve öfkeleri kabartmaktan öteye geçmez. Bu da diyalogla arzulanan sonucun tam tersini doğurur.

 

Açıklamada şu ifadeler de geçmekte: Papa, Allah’a ve Resulüne karşı istediği şekilde kâfir olabilir. Allah’ın Resulü ve O’nun Risaleti konusunda istediği şekilde kötü düşünebilir. Burası bizi ilgilendirmeyen nokta. Günü geldiğinde Allah’ın huzuruna çıkar ve hesabını da verir. Bu konuda onu sorguya çekecek olan Allah’tır. Amma bu küfrünü bir sövgüye ve yalanlar düzinesine çevirmesi asla kabul edilemez. Bizim tartışmasınız yaptığımız konu da budur. Bu durum, bayrağını Papanın dalgalandırdığı ve kapılarını papanın açtığı diyalog mantığına tamamen terstir.

 

Güncelleme Tarihi: 06 Temmuz 2018, 09:31
YORUM EKLE

banner39

banner50

banner47

banner48