banner39

Kahire gezi notları (2)

O gün Nil gezisine çıkmak gibi bir hayalimiz var ama ayaklarımız ısrarla bizi Hüseyin Meydanı'na çekiyor. Kahire, insanın içindeki sesle en barışık olduğu yelerden biri. İçimizdeki sese kulak verip gidiyoruz. Bizi Han Halili bekliyor!

Arşiv 10.04.2007, 18:09 13.04.2007, 16:49
Kahire gezi notları (2)

 

Seyhan Sevinç

Eski Kahire'den yeni Kahire'ye geçmek zaman tünelinden geçmek gibi birşeydir. Rufaiye Camii'nden Tahrir Meydanı'na çıkıyoruz. Bu kez bindiğimiz takside bir Arap melodisi var. Belli ki o da aşkı anlatıyor ya da kavuşamamayı...! Öyle içten, öyle sade ve öyle yakıcı ki!

O gün Nil gezisine çıkmak gibi bir hayalimiz var ama ayaklarımız ısrarla bizi Hüseyin Meydanı'na çekiyor. Kahire, insanın içindeki sesle en barışık olduğu yelerden biri. İçimizdeki sese kulak verip gidiyoruz. Bizi Han Halili bekliyor!

Han Halili, İstanbul'daki Kapalı Çarşı'yı andırıyor. Doğunun tüm renklerini burada görmek mümkün. Buhur, baharat, nargile ve tütsü kokusu karşılıyor bizi. Bu kokular hana egzotik bir atmosfer katıyor. Gizemli bir egzotiklik! Burada hediyelik eşyalar ağırlıkta. Pıramit ve hayvan başlıklı firavun tasvirleri ve papirüsler hemen dikkat çekiyor. Turist olduğunuz anlaşılır anlaşılmaz satıcılar sizi buyur ediyor dükkanına. Olabildiğine sırnaşık bir halleri var. Fakat doğalarından gelen samimiyet ve içtenlik sizi oradan kaçırtmamaya yetiyor.

Buraya ilk gittiğimizde bize doğru gelenlerin güleç bir yüz ifadesiyle, "Yavaş Yavaş Hasan Saş!" demeleri bizi biraz şaşırtmıştı. Bu, bizim Türkiye'den geldiğimizi anlamış olduklarına dair bir mesajdı onlara göre, bununla hemen bir yakınlık kurup, birşeyler satmaya çalışıyorlardı. Kurdukları bu iletişim sporla pek de ilgili olmayan bizim gibileri şaşırtmıştı. Dahası Türkiyeli olma vurgusunun bu kadar sıradan bir popüler figür üzerinden yapılmış olması bizi rahatsız etmişti. Belli ki Osmanlı'nın 400 yıl burada kalmış olması bizimle bir bağ kurmalarına pek de vesile olamamıştı.

Han Halili'de biraz gezdikten sonra ünlü bir yere gidiyoruz. Aslında buraya gelme nedenimiz de buydu. Burası Fişhawi Kahvesi! Han Halili'nin içinde, daracık bir sokak arasına sıkışan bu kahve Kahire denilirken tüm dünyada hemen akla gelen ilk birkaç yerden biri. Şimdilerde gece geç saatlere kadar Kahire'ye gelen turistlerle dolup taşan bu kafe bir dönem Arap dünyasının önemli şeyh, kral ve prenslerini ağırlamış. Fakat bizim için buranın önemi başka: İstiklal Marşı yazarı Mehmet Akif Ersoy, Mısır'da gönüllü sürgün hayatı yaşadığı dönemde sık sık buraya gelip, çayını içer şiirlerini yazarmış. Sakarya Savaşı'ndan sonra kış aylarını Kahire'de geçirmeye başlayan Ersoy, Türkiye Cumhuriyeti "rejimi laik temeller üzerine kurunca" Mısır'da sürekli olarak yaşamaya karar vermiş ve burada bulunduğu o uzun yanlızlık dönemlerinde Fişhawi Kahvesi, onun için bir sığınak olmuş.

Onun anısını yad etmek için oraya girdiğimizde doğrusu içimiz burkuldu. Kur'an Şairi, bu kahvede bile mütevaziliği tercih etmiş. Kahve uzun dar bir koridor ve iki küçük odadan oluşuyor. Duvarlara asılan tam boy aynalar iç mekana genişlik duygusu katmış. Mehmet Akif Ersoy, bu iki küçük odadan birinde oturup, uzun saatler boyu derin düşüncelere dalarmış. Her zaman tıklım tıklım da olsa bu kahve ilginç atmosferiyle, uzun bir yolculuğa çıkaracak koridorlar açabiliyor insanın içinde. Tuhaf bir tılsımı var.

Çay ve nargile istedik. Çay küçük bir çaydanlık ve büyük bir bardakla servis ediliyor. Bardağın içine sadece Nil deltasında yetiştiği belirtilen taze nane konuluyor. Nane çaya enfes bir tat kazandırıyor. Yeşilaycı olduğumuz halde tabloyu bütünlesin diye nargile modasına biz de takılıyoruz. Doğrusu ciğerlerimin son birkaç yılda dumanla bu kadar barışık durduğu başka bir an hatırlamıyorum. Marpuçu ağzıma götürüp nargileyi fokurdatmak müthiş bir keyif veriyor bana! Nargile içmek büyük işi olsa da, ben daha çok çocuksu bir heyecan yaşıyorum.

Kahvede otururken Mehmet Akif Ersoy'u konuştuk uzun uzun! Sonra kalkma vakti gelince sessiz bir vedayla ayrıldık ordan; bir daha gelme sözü vererek kendimize! Nargile Mısır'da, erkekler için su gibi bir ihtiyaca dönüşmüş. Her mahalle ve sokak arasında nargile kahveleri var. Aynı anda yüzlerce kişi, günün her saatinde nargile tüttürüyor. Nargileyi Mısır'a aslında Osmanlı götürmüş. Nargilenin Türkiye'deki yaygınlığını akla getirince şunu düşündük: "Atalarımız nargileyi buraya getirip bırakıp, gitmiş"

Han Halili'de biraz geziyoruz. Geleneksel kıyafetlerin satıldığı birkaç dükkana uğradıktan sonra içinde el sanatları eşyalarının satıldığı büyükçe bir işyerine giriyoruz. Alışverişi son güne bıraktığımız için pek alıcı değiliz ama şu meşhur Mısırlı tüccarların şaşırtıcı pazarlık maharetlerini sınamak için alıcı rollerine giriyoruz. Sıradan basit bir ayna soruyoruz. Dükkan sahibi önce 100 Dolar diyor sonra pazarlıkla 20 Dolar'a kadar iniyor. Bizim yaptığımız birşey yok aslında... Onun söylediği her rakam karşısında sustukça o iniyor. Anladık ki burası böyle! Biz birşey almadan çıkıp giderken satıcı arkamızdan 15 Dolar diye bağırıyordu.

Han Halili'de Fişhawi Kahvesi kadar ünlü olan başka bir kahve daha var: Necip Mahfuz Kahvesi! Necip Mahfuz, Arap dünyasının tek Nobel Ödüllü edebiyatçısı. Geçtiğimiz yıl vefat etti. Bir kitabında Allah'ı tasvir etmeye çalıştığı için müslümanların tepkilerini üzerine çekmişti. Laik bir yaklaşıma sahip olduğundan inançlı kesimin hep mesafeli durduğu, hatta bazı marjinal kesimlerin fikirleri nedeniyle tehdit ettiği bir isimdi.

Necip Mahfuz ömrünün son dönemlerine kadar sık sık buraya gelip, yıllardır oturduğu masasında oturur, demlenirdi. Han Halili'nin arka çıkış kapısının hemen yanı başındaki bu kahve, özellikle batılı turistlerin tercih ettiği bir yer. Burası ilginç bir yönüyle dikkat çekiyor. Koca Kahire'de kapısında X-Ray cihazı bulunan tek kahve burası! Buraya neden bu cihazın konulduğu belli! Necip Mahfuz'u hedef alan tehditler ancak ölümüyle sona erdi. Fakat onun ismini taşıyan bu kahve belli ki güvenlik endişelerini aşamamış.

Kahveye girip girmemekte önce tereddüt eksek de neden sonra vazgeçtik. Zira Necip Mahfuz'un bizim için de pek bir önemi yoktu. Ben onu ömrümün en zor, en bunalımlı dönemi olan 1999'da tanıdım. Ali Şeriati'nin Kevir'de ifade ettiği gibi, "teselli bulmak için kitap sayfaları arasına sığındığım" dönemlerimdi. Altı ay boyunca eve kapanıp günde 12 saat durmaksızın kitap okuduğum o süreçte Necip Mahfuz'un Midak Sokağı başta olmak üzere birkaç kitabını okumuştum. Doğrusu Arapça'nın imkanlarını iyi kullanan, kıvrak bir kalemdi. Fakat sonra, onun edebiyatı politik duruşunu ifade etmek için bir enstrüman olarak kullandığını farkedince bıraktım okumayı! Bana göre edebiyata en yakışmayan şey siyaset, en yakışanı da aşktı. Midak Sokağı neredeydi acaba?

Arapların telaşlı kalabalığını yarıp çıkıyoruz. Gözümüze ilişen herşey çok güzel. Tam bir renk cümbüşü hakim her vitrine. Şimdi sıra Nil'de!

Taksiye atlayıp yeniden Tahrir Meydanı'na geliyoruz. Ramses Hilton'un önünden geçip Nil'in sahiline ulaşıyoruz. Gece soğuk olduğu için Nil'de kısa bir tura çıkıyoruz. Nil, basit bir nehir değil. Nil bambaşka birşey. Kahire'yi tanıyınca Nil'in neden bu kadar önemli olduğunu hemen anlıyorsunuz. Nil, o koca çöle hayat bağışlıyor.

Amr bin As (r.a.) Mısır'ı feth edince halife Hz. Ömer (r.a.) onu oraya vali olarak atıyor. Bir gün Mısır halkı valinin huzuruna çıkarak şöyle diyor:
-Ya Amr, Nil Nehrinin bir adeti vardır, o adet yerine getirilmezse nehrin suyu çoğalmaz, kesilir. Halk da açlık sıkıntısı ile karşı karşıya kalır.
Amr bin As Hazretleri:
- O adet nedir? diye sorar. Onlar:
- Biz her sene bir fakiri altın ve paralarla kandırır, çocuğunu Nil nehrine atarız, ondan sonra nehrin suyu çoğalır, halk da ondan istifade ederek kazanç sağlar, derler.
Amr bin As Hazretleri, "bu cahiliye döneminden kalma bir adettir" diyerek buna müsaade etmiyor ve Halife Hazreti Ömer'e meseleyi anlatan bir mektup yazıyor.
Hazreti Ömer (r.a.), Vali'ye yazdığı cevabî mektupta:
- Kabul etmemekle çok iyi etmişsin. Sana gönderdiğim mektupla bir mektup daha gönderiyorum, onu Nil Nehri'ne at, diyor.
Hazreti Ömer'in Nil Nehrine yazdığı mektupta şöyle yazılı idi:
- Ya Nil! Akacaksan Allah'ın izniyle daha evvel nasıl akıyorsan öyle ak! Eğer akmazsan kıyamete kadar bir daha akma!
Hazreti Ömer'in Nil Nehrine yazdığı mektubu, vali nehre atıyor. Ertesi gün nehrin sularının onaltı metre yükseldiği görülüyor! Ve halk o eski adetlerinden bir daha dönmemecesine vazgeçiyor.

Nil'deki bu kısa gezinti sırasında bu güzel anekdot anlatılıyor bize. Vapurdan indikten sonra sahilde uzun bir yürüyüş yapıyoruz. Nil'in sularında yıkanıp gelen tatlı bir çöl rüzgarı yüzümüze vuruyor. Biraz üşüsek de bu pek de umurumuzda değil. Aşk bütün neferlerini sürmüş sahile; herkes bu güzel havanın tadını çıkarıyor. Yoğunluğun en sık yaşandığı yer de Kahire'nin bir yakasını diğerine bağlayan köprülerin üstüydü. Nil'in üzerinde böyle birkaç köprü var. Hepsi de ap ayrı bir güzellik katmış Nil'e. Biz bu köprülerin hemen tümünü dolaştık. Fakat Nil Hilton'un hemen yanı başında bulunan ve her iki yakasında dört arslanla korunan köprü bizi çok etkiledi. Anlatılanlara göre köprünün her iki yakasında bulunan bu dört aslan yapıldıktan sonra heykeltraşı tarafından getirilip buraya konuluyor. Fakat tam o anda heykeltıraş bu arslanların bıyıklarını yapmayı unuttuğunu farkediyor. Duyduğu ağır üzüntüyle hemen Nil'e atlayıp intihar ediyor.

Kahire'ye gittiğimizde gördüğümüz her yere kendimizce bir ad vermeyi planlamıştık. Nil'in çevresini sarmalayan o manzarayı ve güneşin batışıyla birlikte bu arslanlı köprü üzerinde oluşan popülasyonu görünce buraya, "Aşk köprüsü" adını vermeyi uygun bulduk. Daha sonra bu köprüye birkaç kez daha gittik, her gidişimizde kanaatimiz daha da pekişti.

Nil'in öte yakasında Kahire'yi 360 derecelik bir açıyla görme imkanı sunan dev bir kule var, adı Kahire Tower. Gidip oradan gece Kahire'yi izlemek istedik fakat araya daha cezbedici farklı duraklar girince vazgeçtik. Yorgun fakat mutlu bir günün ardından Kahire gezimize ertesi gün kaldığımız yerden devam ettik. Kahire'deki katedral ve birkaç kiliseyi gezdikten sonra binlerce hayvanın bulunduğu Kahire Hayvanat Bahçesi'ne gittik. Bizim gittiğimiz gün okulların sömestr tatiline girişinin ikinci gününe denk gelince kalabalıktan dolayı pek fazla tadını alamadık. Ama ilk kez orada gördüğümüz hayvanlar ve iki minik yeğenimizle yaptığımız eğlenceli gezi tatilimizin en güzel anlarından biri olarak kayda geçti.

Buradaki gezinin ardından botanik bahçesini de gezdik. Fakat bizi tüm bunların arasında en heyecanlandıran şey günün final kısmıydı. Mısır'ın milli yemeği Koşeri'yi yemeğe gidecektik. Taksici bizi Koşeri'nin en iyi yapıldığı yer olan Ebu Tarık'a götürdü. Arap yemekleri bize biraz ağır geldiği için ilk önce mesafeli durduk ama daha sonra... Haşlanmış makarna, nohut, yeşil mercimek, kızarmış soğan, sirke, limondan oluşan bu yemeği yedikten sonra bütün Mısır'lıların neden bu yemeği bu kadar sevdiğini anlamış olduk. Tadı damağımızda kaldı. Kahire'de bir de Ful ve Teami diye iki ayrı yöresel yemek daha var. Onlar da tadına bakılmaya değer.

Ertesi gün bizi uzun Nil gezisi bekliyor. Yanımızda dünya güzeli iki yeğenim, abim ve yengem var. Onlarla hayatımızın en güzel anlarından biri olarak anılacak bir geziye çıkacağımızın farkında değildik önce. Biletlerimizi alıp vapura bindik. Önce sakin bir ortam vardı. Kalkış düdüğüyle birlikte DJ, müzik çalmaya başladı. Giriş arabesk parçalarla yapıldı, fakat ritm giderek arttı. Birkaç dakika sonra karşılıklı raks eden genç çifler platformdaydı. Bizim için olabildiğine şaşırtıcı bir tabloydu bu. Üst kata çıkıp Nil'i izlemeye verdik kendimizi. Nil, içinde yüzdükçe bağımlılık yaratan bir çekiciliğe sahip.

Yolculuğumuz uzadıkça Nil'le kurduğumuz ilişki de derinleşiyor. Hz. Musa'yı, Ramses'i, Nefertiti'yi, İset'i, Amr Bin As vs.'yi düşününce bir baktık ki Nil'le koyu bir muhabbete girişmişiz. Biz anlatıyoruz o dinliyor, o söylüyor biz dinliyoruz. Nil, çölün ortasından geçiyor. Nil'in çevresi yemyeşil.

Nil'de sandallarıyla gezintiye çıkanlara gıptayla uzaktan el sallıyoruz. Bu koca nehirde küçük küçük adalar var üzerinde insanların yaşadığı. Nil'de timsahların olduğu söylenmişti bize. Uzunca bir süre gözlerimizle taradık Nil'i fakat herhangi bir sıradışı hareketlilik göremedik. Nil'in hemen ortasındaki bazı yeşillikler dikkatimizi çekti. Bunlar Nil Gülü'ymüş. Bizdeki nilüferlere benziyor. Suda yaşıyorlar. Fakat bunlar çok su tüketip Nil'in debisini düşürdükleri için sürekli toplanıyorlarmış.

İki saatlik bir yolculuğun ardından Osmanlıların yaptırdığı sulama kanalları ve tarihi köprünün bulunduğu mesire yerine geliyoruz. Burada faytonlarla güzel bir gezintiye çıktık. Dileyenler ata binebiliyor, bisiklet turuna çıkabiliyor. Mesire yerine gidip mükemmel bir piknik yaptık. Bulunduğumuz yerin birkaç kilometre ötesi çöl.

Yorgunluğumuzu Nil'e gömüp eve dönüyoruz. Misafir edildiğimiz yer Center Dehab’ta, New Cairo alarak adlandırılan bölgede. Burada yeni bir yapılaşma var. Tüm evler villa formatında dizayn edilmiş. Dış görünümleri ihtişamıyla dikkat çekiyor. Kahire'de tek katlı ev yapmak yasak. Burada en az iki üç ailenin kalabileceği evler yapılabiliyor. O nedenle zengin Arap aileleri bu bölgede villa görünümlü iki katlı, dört daireden oluşan müthiş evler yapmış.

Kahire'de elektrik ucuz olduğu için gece tüm şehir bir ışık cennetine dönüşüyor. Bizi evinde ağırlayan ağabeyimiz eve her döndüğümüzde ışıklandırmalara dikkat çekiyordu. Birgün, "Işıkları neden seviyorum biliyor musun? Gece, şehrin bütün çirkinliklerini örtüyor. Işıklar da, o çirkinlikleri güzel görmemizi sağlayacak şekilde onları açığa çıkarıyor" demişti. Nil esintisi farkında olmasak da bizi yorgun düşürmüştü. Eve gittiğimizde yığılıp kalmıştık resmen.

Şimdi Giza bölgesindeki piramitler ve Arkeoloji Müzesi var sırada...

banner53
Yorumlar (0)
22
açık
Günün Anketi Tümü
Türkiye Esed rejimiyle diyalog kurmalı mı?