banner15

'Kendi Felsefemizi oluşturmalıyız'

Arap Felsefe Fakihi Taha Abdurrahman 'Kaynağı kendimiz, tarihimiz ve kendi gerçekliğimiz olan kendi felsefemizi inşa etmek durumundayız' dedi.

'Kendi Felsefemizi oluşturmalıyız'

(Taha Abdurrahman, Arapların "Fakîhü'l-Felsefe (Felsefe Fakihi)", "Mağrib Filozofu", "Faslı Düşünür" gibi vasıflarla andığı bir ilim ve düşünce adamı.

Fikhü'l-Felsefe, Tecdîdü'l-Menheci fî Takvîmi't-Türâs, Fî Usûli'l-Hivâr ve Tecdîdü İlmî'l-Kelâm, el-Amelü'd-Dînî ve Tecdîdü'l-Akl, el-Lisân ve'l-Mîzân, Sü᾿âlü'l-Ahlâk Taha Abdurrahman'ın kitaplarından bazıları. Sorbonne Üniversitesinde Dil felsefesi ve Mantık Felsefesi üzerine iki ayrı doktora çalışması yaptı. Şimdi Fas'ta Üniversite hocalığı yapmakta.

Kendisiyle Uluslararası Müslüman Âlimler Birliği'nin 2006 İstanbul toplantısının hemen akabinde görüştük.)

 

Ömer Faruk Tokat: Türkiye'deki İslâmi ilimler araştırmalarının akademik tarafı üzerinde modernist yöntemin daha etkin olduğundan sözetmek mümkün. Bu ise bir anlamda bir tür teksesliliğe sebep olmakta. Adeta Fazlurrahman, Hasan Hanefî, Muhammed Arkoun, Muhammed Âbid el-Câbirî ve aynı tandanstaki diğer isimlerin dışında üretken kimseler yokmuş gibi bir hava oluşturulmaktadır. Sözgelimi Hasan Hanefî âdeta yüceltilirken Hasan Şâfiî'yi kimse tanımamakta, Câbirî gibi isimlerin kitapları

Modernistlerin  izlediği üç yöntem vardır: el-erhane, yani nassı tarihî bağlamı içine hapsetmek. el-aklâne: aklın sınırlarını aşan her şeyin yok sayılması. el-ensene: ilâhî olan her şeyi beşerî, aklî ve tarihî düzleme indirgemek.  

tercüme edilirken Tâhâ Abdurrahmân gibi isimlerin çalışmalarından kimse sözetmemektedir. 

Soru şu: öncelikle, siz modernist İslâm okumalarını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Taha Abdurrahmân: Doğrusu bazı araştırmacıların yapmış olduğu Kurân okumaları/yaklaşımları var. Bunların değerini bütünüyle inkar etmiyoruz. Ben bu okuma biçimlerini "Kurân'ın modernist okuma biçimleri" olarak adlandırılan akıma katıyorum. "Rûhu'l-Hadâse (Modernitenin Ruhu)" adlı kitabımda bu yaklaşımların değerlendirme ve eleştirisini yaptım.

Ömer Faruk Tokat: Nassların tarihselliği vb. meselelere de değindiniz mi?

Taha Abdurrahmân: O kitapta bu insanların sığındığı ve başvurduğu üç stratejiden/yöntemden sözediyorum ve açıklıyorum. Birinci yöntemi "el-ensene (beşerileştirme)" diye adlandırmamız mümkün. Yani bu, ilâhî nassı beşerî nassa indirgeme çabasıdır. Bunu yaparken, ilâhî nassın kutsallık boyutunu yok etmekle sonuçlanan belirli bir planı uyguluyorlar. Bir de diğerleri var (burada hocanın sözü kesiliyor)

Ömer Faruk Tokat: Yani bir anlamda nassları dekonsakre etmek mi?

Taha Abdurrahmân: Evet tam böyle bir şey. Nassı, ilâhî şartlarından kopararak beşerî bir düzleme indirgemeye çalışıyorlar. Ben bu düzlemin şartlarıyla ilgili analizler ve tahliller yaptım. Nasslar üzerindeki bu indirgemeci yaklaşımı tahlil ettim.

Bu araştırmacıların takip ettiği ve başvurduğu bir diğer yöntem, "el-erhane (tarihselleştirme)" yöntemidir. Bunlar Kurân nassının hükmî değerini yok etmeye çalışıyorlar. Yani hükümlerin uygulamaya dönük tarafını ve teşrîî değerini yok sayan bir yöntemdir bu. Bizim "el-erhane" diye isimlendirdiğimiz tarihselleştirme yolunu tutuyorlar. Bu, bütün hükümleri teşrîî düzlemden bu teşrîyi ihlal eden bir düzleme indirgeme çabasıdır.

Başvurulan bir diğer yöntem ise, "el-aklâne (aklîleştirme)" yöntemidir. Yani Kurân nassının, kendi tanımladıkları modern akla uymayan ve hissedilmeyen taraflarını yadsıma meselesi. Gaybiyyâtı

Modernister, modern bir okumadan sözederken gerçekte taklitçi bir okuma biçimini benimsiyorlar. Bu okuma biçiminde modernlik falan da yok.

görmek ve onu hissetmek mümkün değildir gibi bir gerekçeyle nassın içerdiği gaybî muhtevayı bütünüyle yoksayma çabası. Böyle yapanların yanlışı, görülmeyen ve dokunulmayan her şeyi hatta gelecek zamanda bile görülmesi ve dokunulması imkânsız olarak görmeleridir.

Özetlemek gerekirse bunların izlediği üç yöntem vardır: el-erhane, yani nassı tarihî bağlamı içine hapsetmek. el-aklâne: aklın sınırlarını aşan her şeyin yok sayılması. el-ensene: ilâhî olan her şeyi beşerî, aklî ve tarihî düzleme indirgemek.

Ancak… ancak… Bunu keşke kendi keşfettikleri/ürettikleri ve buldukları araçlarla ve yöntemlerle yapsalar!!! Aksine bunu başkalarından naklettikleri araç ve yöntemlerle yapıyorlar. Bu araçları Batıdan alarak, üstelik mutlak bir taklit ile alarak Kur'ân nassına uyguluyorlar… Mutlak bir taklit ile… Hristiyanların, laiklerin ve oryantalistlerin Tevrat ve İncil gibi kutsal metinleri inceleme yöntemlerini alıp hristiyânî şekliyle Kurân'a uyguluyorlar. Üstelik bunu, bu yöntemleri keşfedenlerin belirlediği bağlamda yapıyorlar.

Ömer Faruk Tokat: Peki modernistlerin bu yöntemleri gerçekten kavradıklarını söylemek mümkün mü?

Taha Abdurrahmân: Bu da başka bir sorun. Onlar bu taklitlerinde, batının ortaya koyduğu ilmî yöntemleri ve icrâî araçları özümseyecek kapasitede de değiller. Yani orijinal yöntemler ortaya koyamadılar. Aksine batılıların yöntemlerini alıp olduğu gibi İslâm ilim ve kültür mirasına uyguladılar.

Ömer Faruk Tokat: Müslümanlar'ın modernleşmesi gerektiğini savunanlar, sıklıkla Kur'an ve Sünnet'ten de argümanlar devşirerek "yeni bir İslam modeli" üretmeyi amaçlıyor. Pakistan'da, Mısır'da, Türkiye'de ve daha pek çok yerde "modern İslam" adına yapılmış ve yapılmakta olan çalışmalar var. Bunlar hakkında bir genel değerlendirme yapar mısınız? Burada bir "zaaf" olduğu kesin. Modernistler bu zaafı "geleneği kutsallaştırmak" ya da "geleneğin tutsağı olmak" şeklinde ifade ederken, ihtilafın diğer tarafı bunu "Batı karşısında komplekse düşmek" ya da "Batı'nın değerlerini kutsallaştırmak" olarak yaftalıyor. Neler söylemek istersiniz?

kavramlar bilgiye götüren girizgahlardır ve insanın marifî gidişatını zaptetmeye götüren bir giriş mesabesindedir.

Taha Abdurrahmân: Kurân'ın yeniden ve modern bir şekilde okunmasını istiyorlar. Onlarla bir yere kadar aynı kanaatte olabiliriz. İslâmî bir gelişme için Kurân okumalarında bir yeniliğe ihtiyacımız olduğu hususunda onlara katılabiliriz ancak yeni bir okuma yapılacaksa bunun orijini bize ait olmalı. Yani kendi târihimizin tayin ettiği, kendi ilmî ve kültürel mirasımızın yönünü belirlediği araçlar bulmamız gerekiyor. Ve yeni bir okumayı ancak böyle bir zemin üzerinde yapabiliriz. Yoksa batılı araçları kopyalayıp Kurân nassı üzerine boca etmekle bu iş olmaz.  Diğer taraftan onlar modern bir okumadan sözederken gerçekte taklitçi bir okuma biçimini benimsiyorlar. Bu okuma biçiminde modernlik falan da yok.

Ömer Faruk Tokat: Modernizmin iddia ve söylemlerini benimsemeyenler 2 grubu oluşturuyor:

1. Geçmişin aynen tekrarlanmasının biricik çözüm olduğunu söyleyenler.

2. Geçmişten devraldığımız miras içinde hâlâ "işe yarar" unsurlar bulunduğunu, bunlardan istifade etmek gerektiğini, ancak geçmişin "olduğu gibi" tekrar edilemeyeceğini söyleyenler.

Sizin bu denklemdeki yeriniz ve görüşünüz nedir?

Taha Abdurrahmân: Geçmiş dönemin şartlarının gerektirdiği şekilde bir mazi tekerrüründen sözetmek tabii ki aklen ve tarihî olarak mümkün değildir. Bununla birlikte geçmişten vazgeçmek, onu bütünüyle bir tarafa bırakmak da mümkün değildir. Zira geçmiş, zaman ve mekânda sürekliliği olan değerleri içermektedir. Söz gelimi İslam ilim ve kültür mirasındaki değerler böyledir. Orada öyle insanî değerler vardır ki zamanın geçmesiyle aşılması kesinlikle mümkün değildir. Bununla birlikte bir takım şerî hükümler vardır ki insanlığa beşer aklının üretmiş olduğu vadî (pozitif) hükümlerden daha çok hizmet etmiştir. Bu şerî hükümler neden pozitif hükümlerin üstündedir? Zirâ şerî ahkâm, insan aklının en son gelişim noktasında ulaşabileceği bir zirve noktasında durmaktadır.

Şerî hüküm, insan aklı, kemâl noktasına ulaştığında ancak kavrayabileceği bir hükümdür. Beşerî hüküm ise gelişimin tamamlamamış insan aklıyla ulaşılan eksik bir hükümdür. Akıl gelişimini tamamlamadığı için beşerî hükümler şerî hükümlere mutâbık değildir.

Ömer Faruk Tokat: Günümüzde Usul-i Fıkıh ilmi, kıyas maksatlı "ta'lil"e ve "lafzî mebhaslere" fazlaca yer verdiği, Usul-i Hadis ilmi ise hem tek bir mezhebin (Şafiî mezhebi) görüşleri doğrultusunda takarrur ettiği, hem de rivayetlerin sıhhat değerlendirmesinde ağırlıklı olarak senedi ön plana aldığı gerekçesiyle eleştiriliyor. Usul-i Fıkh'ın tümevarımcı bakış açısını temsil eden "makasıd" merkezli bir yapıya, Usul-i Hadis'in de sıhhat kriterlerini Kur'an'ı merkeze alan bir yaklaşım üzerine bina edilmesi gerektiği söyleniyor. Hatta bütün ilimlerin usulüyle-füruuyla, rivayetiyle-dirayetiyle Arap aklının (ya da daha genel olarak "Ortadoğu aklı"nın) tarihin belli bir dönemindeki işleyiş biçimiyle teşekkül ettiği söyleniyor. Bu konuda neler söylersiniz?

"Bize dışardan taşınmış her kavrama doğruluğu sâbit oluncaya kadar karşı çıkarız. Yani onu eleştirir ve tahlil ederiz. Kendi medeniyetimizin kavramlarını ise yanlışlığına dair bir delil bulunmadıkça kabul ederiz."
Taha Abdurrahmân:  Usûl ilmiyle ilgili ileri sürülenlerden başlayacak olursak, her ilmin zamanla geliştirilmeye muhtaç olduğu açıktır. Fakat "usûl ilmi ancak lafzî mebhaslardır, dolayısıyla bu zaman için elverişli değildir" iddiasını dillendirenlere ben meydan okuyorum. Kadîm usûlî asrın istidlâlî gücünde, o çapta bir söylem üretebiliyorlar mı? Kadîm usûlcülerin aklî, istidlâlî ve istişkâlî olarak meseleleri ele aldığı çapta ve derinlikte bir usûl yazma gücü bunlarda yok. Yani kadim usûlcülerin usûlî meseleleri çözme ve onlar üzerine deliller serdetme konusundaki yeterlilik bu gün çağdaş yöntemler geliştirmekten sözeden modernistlerde bulunmamaktadır. Ayrıca Usûl-i fıkıh lafzî mebhaslardan ibaret olmayıp muhtelif ve mütaddid şerî kaynaklardır. Şerî hükümleri bu kaynaklarla irtibatlandırmak için bütün mümkün yöntemleri kullanarak ictihad yapabilirsiniz. Orada istihsan vardır, istishab vardır, örf, ahlak ve makâsıd vardır. Lafzî mebhas ise nassın mazmûnunu anlamak ve mevcut istidlâl yöntemlerini bilmek için usûlün başlangıcında bulunan lugavî bir giriştir. Dili ve lafızları bilmeden hiçbir şey mümkün olmaz.

Lafızları tanıyarak bir ilme giriş yapmak ise bütün ilimler için sözkonusu olan meşru ve normal bir şeydir. Sözgelimi fizik kavramlarını bilmeden fiziği öğrenmek mümkün değildir.

Ulûmü'l-Hadîs meselesine gelirsek, hadisi yerenlere şunu demek lazım: nassların tarihsel kritiği diye adlandırdığınız şeyi batılılar daha hiç bilmiyorken muhaddisler onu hadis nasslarına tatbik etmişlerdir. Muhaddisler nassın ve rivâyetin tarihi üzerinde durur ve rivâyeti zabtederlerdi. Rivâyetlerin kendi içinde karşılaştırmasını yapmışlardır. Bu bir târihsel kritiktir. Onlar bu târihsel kritiği uygulamışlardır. Bu yüzden ben mustalahu ilmi'l-hadîs'in modern târihsel kritik denen şeyi asırlar öncesinden aştığını düşünüyorum.

Ömer Faruk Tokat: Bir de, modern kavramları rastgele kullanma sorunu var.

Taha Abdurrahmân: "Fıkhü'l-Felsefe" adında bir kitap yazdım. Bu kitabın birinci bölümünde felsefî kavram konusu ele alınmaktadır. Yani kavramlar bilgiye götüren girizgahlardır ve insanın marifî gidişatını zaptetmeye götüren bir giriş mesabesindedir. Dolayısıyla bu gün kullandığımız bu kavramları yeniden gözden geçirmemiz gerekir. Senin de işaret ettiğin üzere biz kavramları aslî şekliyle kullanıyoruz ama diğer taraftan bunun kendi gerçekliğimizle irtibatları olmayabiliyor. Yani bizim gerçekliğimiz bu kavramlara mutabık değil. Bu yüzden kavramları yeniden gözden geçirmek gerekir. Fas'ta çok bilinen bir sözümü sizinle de paylaşayım:  "Bize dışardan taşınmış her kavrama doğruluğu sâbit oluncaya kadar karşı çıkarız. Yani onu eleştirir ve tahlil ederiz. Kendi medeniyetimizin kavramlarını ise yanlışlığına dair bir delil bulunmadıkça kabul ederiz." Çünkü dışardan gelen kavram bizden ayrı bir dünyada üretilmiş olup bize ithal edilmiştir. Diğer taraftan kendi medeniyetimizin bir kavramı bizim kendi şartlarımızda, vakıımıza uygun olarak ortaya çıkmış ve şekillenmiş olduğu için onu canlandırırız. Dolayısıyla bize ait bir kavramın bu güne elverişli olmadığı tesbit edilmedikçe biz onu kullanırız. Elverişliliği sabit olmazsa onu bırakır yerine yeni bir kavram inşa ederiz. Dışardan ithal edilen kavramları ise her zaman bir kritiğe ve tahlile tabi tutmalıyız. Bunu da onu reddetmeye koşullanmış olarak değil; kendi gerçekliğimize ne kadar uygun olduğunu tespit etmek amacıyla yapmalıyız. Yoksa burada kritik ve eleştiri derken reddetmeyi ve yadsımayı kastetmiyoruz. Maksat bize dışardan gelen bir şeyin mahiyetini tespit etmek ve başkalarından aldıklarımızın aracılığıyla, kavramları tespit etme melekesi kazanmaktır.

Ömer Faruk Tokat: Bizde akademik ortamlarda sadece bir akımın sesi çıkıyor ve aynı akımın mensupları meşhur ediliyor.  Türkiye ilim çevrelerinin sizi daha yakından tanıması için biraz kendinizden bahseder misiniz? Taha Abdurrahmân kimdir?

Taha Abdurrahmân: Fas'ta Rabat'ın 200 km. kuzeyinde el-Cedîde şehrinde doğdum. İlk ve orta eğitimimi Fas'ta, yüksek öğrenimi ise Fransa'da tamamladım. Sorbonne Üniversitesinde iki doktora çalışması yaptım. Felsefe eğitimini Fransızca aldım. İlk doktoram dil felsefesi, ikincisi ise mantık felsefesi üzerineydi. Aynı zamanda mantıkçıyım ve modern mantıkla ilgili çalışmalarım var.

Ömer Faruk Tokat: Öyleyse bazıları tarafından âdeta kutsanan hermenotik, semantik vb. kavramları çok iyi biliyorsunuz (gülüşmeler)

 Modernistler orijinal bir şey ortaya koymadılar yalnızca batılı bilgi araçlarının nakilcileri oldular.
Taha Abdurrahmân: Bu kavramlara tutunanlar gerçekte bu kavramları abartıyorlar ve karıştırıyorlar.

Ömer Faruk Tokat: Evet hocam kendinizden bahsediyordunuz.

Taha Abdurrahmân: Mantık eğitimimi tamamladıktan sonra Fas'a geldim ve üniversitede hocalık yapmaya başladım. Birçok kitabım var. Şimdilerde İslâm ilim ve kültür mirasını bilmeyenlerin yaydığı genel kabulleri sorgulayan ve bu kabulleri iptal eden bir çalışmayla meşgulüm. Bunun da ötesinde asıl gayem İslâmî usûl üzerine kurulu yeni bir felsefe inşa etmek. Kavramları bütünüyle İslâm ilim ve kültür mirasından ve islâmın asıl kaynakları olan Kurân ve sünnetten alınmış bir felsefe. Bu felsefenin tabii ki aklî yönü de olacak. İthal Batı felsefelerinin akılcılığından farklı olmayan bir aklî boyutu olacak. Aynı zamanda dînî asıllara dayalı bir felsefe. Ancak bu gün felsefe ile meşgul olanlar ya bu asılları gizliyorlar ya da sekülerleştiriyorlar. Yani dinî bağlamından kopararak muhtelif düzlemlere taşıyorlar. Doğrusu biz kaynağı kendimiz, tarihimiz ve kendi gerçekliğimiz olan kendi felsefemizi inşa etmek durumundayız.

Bu bağlamda bazı çalışmalar da yaptım. Mesela intifâda kavramının, Filistin intifâdasının felsefesini yapmaya çalıştım. Yani onu siyasî bir kavram olmaktan öte felsefî bir kavram olarak ele aldım. Daha sonra batının bu gün yaşadığı ama felsefesini yapmadığı kavramları tahlil ettim. Bu gün dünyada tanık olduğumuz vekâha kavramını inceledim ve bunun felsefesini yaptım. Cehd ve cihad gibi bir takım kavramların felsefesini yaptım.

Felsefe, batı dünyasındaki felsefelerin üzerine kurulduğu metodik ve aklî zemin üzerine kuruludur. Allah'a hamdolsun ben bu hususta, başkasının yapmadığı yeni şeyler yaptım. Batı kültür ve felsefe geleneğini çok iyi biliyorum ama hiçbir zaman başka yerlerden nakilcilik yapmıyorum. Birkaç dil biliyorum. Batının ürettiklerine muttali olmak için eski kadîm diller biliyorum. Ancak batılıları taklit ve onların değerlerini aktarmak vb. yollara tevessül edip de kendimi egemen değerlere kesinlikle teslim etmeyeceğim.  Fakat onlardan yararlanırım, irtibatımı sürdürürüm ve onları eleştiririm. Doğru olanı ve batı ırkçılığının cüziyyatıyla ilişkisi olmayıp icrâî boyutu olanları Müslümanlara ve Müslüman olmayanlara fayda veren bir insanlık mirası olarak alıp kullanırım.

Ömer Faruk Tokat: Biz kitaplarınızı inşallah Lübnan'daki el-Merkezü's-Sakâfî el-Arabî'den temin edeceğiz ama siz kitaplarınızdan biraz bahsedebilir misiniz?

Taha Abdurrahmân: Farklı kitaplarım var. Ancak şu an burada konuştuklarımızı ele alan ve bu konuda size faydalı olabilecek olanı "Rûhü'l-Hadâse"dir. Bu kitapta şunu söylüyorum: Modernite bir takım ilkeler üzerine kuruludur. Ancak bu ruhun uygulamasında, moderniteden olmayan fakat bu adamların moderniteye nisbet ettiği kabuller eşlik etmiştir. Dolayısıyla modernitenin ruhunun tatbikinden türeyen bu kabulleri çıkarmamız gerekiyor. Modernitenin ruhunu üç ilkeyle sınırlandırdım. er-rüşd diye adlandırdığım ilke, nakd ilkesi ve kapsamlılık ilkesi. Bunun dışında kalan her şey rasyonalizme ve modernizme nisbet edilen kabullerdir. Hâlbuki bunlar gerçekte batı toplumuyla ilgili kabuller olup bunların yerine kendi kabullerimizi koymamız mümkündür. Rüşd, nakd ve kapsamlılık ilkelerini ise kullanırız. Faaliyetlere gelirsek "Münteda'l-Hikmeti li'l-Mufekkirîn ve'l-Bâhisîn (Düşünür ve Araştırmacalar İçin Hikmet Kulübü)"nün başkanıyım.

Ömer Faruk Tokat: Hocam Hasan Hanefî'yi nasıl değerlendiriyorsunuz?

Taha Abdurrahmân: Hasan Hanefî beni kişisel olarak da tanır. O bilgisi çok ama kafası karışık bir adamdır.

Ahmed Dimyâtî (Endonezyalı): Hocam bizde, Endonezya'da da Seyyid Muhammed Nakîb el-Attâs'ın genç kuşak üzerinde bir etkisi var. Bazı gençler kendisinden dersler alıyorlar.

Taha Abdurrahmân: Attâs, Müslüman bir filozoftur.

14 kitap yazdım. Hepsi teknik ve zor kitaplar. Kolay olduğunu söyleyemeyeceğim ama Müslümanların bu gün karşı karşıya kaldığı sorunları çözen kitaplar bunlar. Batılı bilgi araçlarını çok iyi bilen Müslümanlara ihtiyacımız var. Bu araçları çok iyi bilmeliler ki, İslam ilim ve kültür mirasına boca edilen bu taklitçi uygulamaları kritik edebilsinler. Eğer insan batılı bilginin araçlarını iyi bilmezse bunu yapamaz. Böyle olunca da modernistler seküler çalışmalarıyla kalplere nüfuz edebilirler. Onlar nakilci bir yenilik getiriyorlar. Orijinal bir yenilik değil; nakilci bir yenilik getiriyorlar. Modernistler orijinal bir şey ortaya koymadılar yalnızca batılı bilgi araçlarının nakilcileri oldular. Bunların getirdiği bu yenilik… Yeni olan her zaman dikkat çeker. Bu yüzden İslam kültürünü çok iyi bilen ama aynı zamanda modern kültürü de iyi bilen insanlara ihtiyaç var.

Not: Fotoğraflar için Hatice Tekin ve Fadime Kalender'e teşekkürler

www.darulhikme.org

 

Güncelleme Tarihi: 06 Temmuz 2018, 09:31
YORUM EKLE

banner39

banner36

banner37

banner35