banner15

Kültür ve Emperyalizm

Çağımızda örneğin Hindistan’da İngiltere’nin veya Cezayir ve Fas’ta Fransa’nın yapmış olduğu türden doğrudan sömürgecilik geniş ölçüde son bulmuştur. Buna karşın, emperyalizm bir tür genel kültürel alan biçiminde olduğu kadar kendi özgül politik, ideoloji

Kültür ve Emperyalizm

Tartışma götürmez bir olguyla, Roma, İspanya, Bağdat veya İstanbul’un kendi dönemlerindeki çok daha az korkunç olan gücüyle karşılaştırıldığında o güne kadar hiç görülmemiş bir gücün 19. yüzyıl boyunca Britanya ve Fransa’da ve daha sonra da diğer Batılı ülkelerde, özellikle de ABD’de yoğunlaşmış olmasıyla başlamak istiyorum. Bu yüzyıl, 19. yüzyıl, “Batı’nın yükselişi” olarak adlandırılan şeyin doruğa ulaştığı yüzyıldır. Batı’nın gücü 19. yüzyılın sonlarında, emperyal metropol merkezlerine gerçekten şaşırtıcı bir ölçekte toprak ve teba edinme ve biriktirme fırsatı verdi. 1800’de Batılı güçler dünya yüzeyinin % 55’i üzerinde hak iddia ediyorlardı, ancak gerçekte yaklaşık olarak % 35’ine sahiptiler. Fakat 1878’e gelindiğinde, Batılı güçlerin sahip olduğu topraklar, dünyanın yüzde % 67’sine ulaşmıştı – ki bu her yıl 83.000 mil karelik bir artışa denk geliyordu. 1914’e gelindiğinde ise, Batılı imparatorlukların yıllık toprak kazanma oranı, şaşırtıcı bir seviyeye, 247.000 mil kareye ulaşmıştı. Ve Avrupa yeryüzünün % 85’ini koloniler (sömürgeler), himaye edilen devletler, bağımlı devletler, dominyonlar (Britanya Uluslar Topluluğu (2) içinde yer alan özerk ülkeler) ve tabii ki Kanada’nın içinde yer aldığı Britanya Uluslar Topluluğu şeklinde elinde bulunduruyordu. Tarihte hiç bunun kadar geniş, böyle tamamen tahakküm altına alınmış ve Batı metropolisinin karşısında bu kadar güçsüz bırakılmış olan bir birleştirilmiş sömürgeler topluluğu olmamıştı. Sonuç olarak William McNeill’in “The Pursuit of Power” adlı kitabında söylediği gibi “dünya, daha önce hiç olmadığı kadar, karşılıklı etkileşim içinde tek bir bütün haline gelmişti.”

19. yüzyılın sonunda, Avrupa’da imparatorluğun etkilerinin dokunmadığı hayatın hemen hiçbir köşesi kalmamıştı. Denizaşırı pazarlar, hammaddeler, ucuz işgücü ve karlı topraklar ekonomilerin iştahını kabartıyordu. Savunma ve dış politika teşkilatları uzak bölgelerdeki geniş arazileri ve çok sayıda boyun eğdirilmiş halkı muhafaza etmeye giderek daha çok kendilerini adamışlardı.

Batılı güçler daha fazla sömürge için birbirini kollayan, bazen de acımasız bir hal alan bir rekabetin içinde değilken – burada ünlü İskoçyalı imparatorluk tarihçisi V. G. Kiernan’ın “bütün modern imparatorluklar birbirlerini taklit eder” sözünü hatırlamakta fayda var – yasal yetki alanındaki topraklarda yerleşimler kurmak, buraları gözetim altında tutmak, incelemek ve tabii ki yönetmek için sıkı bir çalışma içindeydiler. Birleşik Devletler deneyimi başlangıçtan beri bir imperium (3) fikri üzerine inşa edilmişti. Birleşik Devletler, nüfusu, toprağı ve gücü artacak bir imparatorluk, egemen bir dominyon devlet olarak kurulmuştu. Kuzey Amerika toprakları için ileri sürülecek ve şaşırtıcı bir başarıyla uğruna savaşılacak talepler vardı. Üzerinde hakimiyet kurulacak, çeşitli şekillerde imha edilecek, çeşitli şekillerde yerlerinden edilecek yerli halklar vardı. Daha sonra, 19. yüzyıl boyunca Amerikan Cumhuriyeti hem yaş, hem de yarı-küresel güç bakımından büyüdükçe, “Amerikan çıkarları açısından hayati önem taşıdığı” belirtilen, müdahale edilecek ve üzerinde savaşılacak uzak topraklar oldu. Örneğin, Filipinler, Karayip Adaları, Orta Amerika, Berberi Sahilleri (4), Avrupa’nın bazı bölgeleri, Ortadoğu, Vietnam ve Kore.

Bununla birlikte ilginç bir şekilde, Amerika’nın kendine özgü oluşunu, Amerikan diğerkamlığını ve fırsatlarını ısrarla vurgulayan söylem o kadar etkili oldu ki, bir kelime veya ideoloji olarak emperyalizm Birleşik Devletler kültürü, politikası ve tarihinde ancak yakın zamanlarda, o da nadiren ortaya çıkmaya başladı. Ama Kuzey Amerika’da, özellikle de ABD’de emperyal politika ile kültür arasındaki bağlantı şaşırtıcı bir şekilde doğrudandır. Denizaşırı Amerikan çıkarlarının savunucuları ısrarla, Amerika’nın masumiyetini, iyi olanı yaptığını ve özgürlük için savaştığını öne sürerken, Amerika’nın yüceliğe, ırk hiyerarşilerine ve başka devrimlerin tehlikelerine karşı – Amerikan Devrimi benzersiz ve dünyanın başka bir yerinde tekrarlaması imkansız bir devrim olarak görülür – tutumu hep aynı kalmış, imparatorluğun gerçekliklerini dikte etmiş ve onları gözden uzak tutmuştur.

Graham Greene’nin “The Quiet American” (1951) romanındaki Pyle karakteri, bu kültürel yapıyı acımasız bir doğrulukla somutlaştırır. Ama 19. yüzyıl Fransa ve Britanya vatandaşları için imparatorluk, Amerika’nın aksine, utanıp sıkılmadan tartışılabilen başlıca kültürel ilgi konularından biriydi. Tek başlarına Britanya Hindistan’ı ve Fransız Kuzey Afrika’sı, Britanya ve Fransız toplumlarının imgeleminde, ekonomilerinde, politik yaşamlarında ve toplumsal dokularında muazzam bir rol oynadılar. Eğer Edmund Burke, Delacroix, Ruskin, Carlyle, James ve John Stuart Mill, Kipling, Balzac, Nerval, Flaubert ya da Conrad gibi isimlerden bahsedersek, onların devasa kolektif yeteneklerinin bile kapsadığından çok daha büyük bir gerçekliğin sadece küçük bir köşesinin haritasını çıkarmış oluruz. Bu iki emperyal gücün uzaktaki mülklerinde alimler, yöneticiler, gezginler, tüccarlar, parlamenterler, yazarlar, kuramcılar, spekülatörler, maceracılar, hayalperestler, şairler ve kendi toplumlarında dışlanmış ve uyumsuz her çeşit insan vardı. Bunların herbiri metropoliten yaşamın kalbinde varolan bir sömürge gerçekliğinin oluşmasına katkıda bulundular.

Terimi kullanacağım için belirtiyorum – ve terminolojik uyarlamalarla gerçekten fazla ilgilenmiyorum – “emperyalizm” uzak bir toprak parçasını yöneten hakim bir metropoliten merkezin pratiği, teorisi ve tutumları anlamına gelmektedir. Neredeyse her zaman emperyalizmin bir sonucu olan “sömürgecilik” uzak bölgelerde yerleşimler kurulmasıdır. Tarihçi Michael Doyle’un söylediği gibi “İmparatorluk bir devletin başka bir politik toplumun fiili politik egemenliğini kontrol ettiği, resmi veya gayriresmi bir ilişkidir. Bu ilişki zorla, siyasi işbirliğiyle, ekonomik, toplumsal ya da kültürel bağımlılıkla gerçekleştirilebilir. Emperyalizm basitçe bir imparatorluk kurma ya da kurulmuş bir imparatorluğun devamlılığını sağlama süreci ya da politikasıdır.”

Çağımızda örneğin Hindistan’da Britanya’nın veya Cezayir ve Fas’ta Fransa’nın yapmış olduğu türden doğrudan sömürgecilik geniş ölçüde son bulmuştur. Buna karşın, emperyalizm bir tür genel kültürel alan biçiminde olduğu kadar kendi özgül politik, ideolojik, ekonomik ve toplumsal uygulamalarıyla da genellikle içinde bulunmuş olduğu alanlarda egemenliğini uzatmak ister. Belirtmek istediğim nokta, ne emperyalizmin ne de sömürgeciliğin basit bir biriktirme ve edinme eyleminden ibaret olmadığıdır. Emperyalizm ve sömürgecilik sadece oraya gidip, bir toprak parçası edinip buranın üzerinde oturmak meselesi değildir. Bu uygulamaların her ikisi de, belirli bazı bölgelerin ve halkların hükmedilmeye ihtiyaç duyduğu ve bunu istediği fikirlerini de içeren etkili kültürel oluşumlarla desteklenir, hatta yönlendirilir. Örneğin, eğer 19. yüzyılın ortasıyla sonu arasında Britanya’da Hindistan’la ilgili yazılmış olan yazılara bakacak olursanız, Hindistan’ın Britanya tarafından yönetilmek için varolduğunu farkedersiniz. Kipling’in de bazı kısa hikayelerinde ve özellikle “Kim” romanında canlandırdığı gibi, Britanya’sız bir Hindistan’ın yokolacağını söyleyen Hintli karakterleri vardır. Britanya’sız bir Hindistan artık aynı yer olmayacaktır.

Dolayısıyla, bu bölgeler ve halkların hakimiyet altına alınmaya olduğu kadar hakimiyetle bağlantılı bilgi biçimlerine de ihtiyaçları vardır. İngiltere ve Fransa gibi yerlerde 19. yüzyıl klasik emperyal kültürünün kelime hazinesinde bol bol “aşağı” veya “tabi ırklar” gibi kavramlar vardır ve “tabi halk”, “bağımlılık”, “yayılma” ve “otorite” anlayışlarına sıkça rastlanmaktadır. Emperyal deneyimlerden hareket edilerek kültür hakkındaki anlayışlar netleştirilmiş, güçlendirilimiş, eleştirilmiş ya da reddedilmiştir. 100 yıl kadar önce İngiliz tarihçi J. R. Seeley tarafından yayılan garip, ama belki de mübah olan Avrupa’nın bazı denizaşırı imparatorluklarının başlangıçta kazara ele geçirildiği fikrine gelince, hayal gücü ne kadar zorlanırsa zorlansın bu imparatorlukların tutarsızlığını, kalıcılığını ve sistemli bir şekilde ele geçirilip yönetilmelerini açıklamaz – bu imparatorlukların güçlenmiş yönetimlerini ve kendi başına ayakta durmalarını saymıyorum bile. David Landes’in 19. yüzyılın başlarında Avrupa’nın endüstriyel genişlemesi hakkındaki “The Unbound Promethus” adlı kitabında belirttiği gibi, “bazı Avrupalı güçlerin plantasyonlar kurma, yani sömürgelerine daimi işletmeler muamelesi yapma kararı, etik açıdan nasıl değerlendirilirse değerlendirilsin, çok önemli bir yenilikti.”

Fransız ve Britanya imparatorluklarının 19. yüzyılda ve 20. yüzyılın büyük bir bölümünde önde olması, hiçbir şekilde İspanya, Portekiz, Hollanda, Belçika, Almanya, İtalya, Japonya ve farklı bir biçimde Rusya ve ABD’nin dikkate değer modern genişlemesini görmeyi engellemez. Bununla birlikte, Rusya emperyal topraklarını neredeyse tamamen bitişik bölgeleri ilhak ederek, yani Rusya’nın gerçek sınırlarının Güney ve Doğusundaki toprakları alarak ele geçiriyordu. Kendi sınırlarının binlerce mil ötesine diğer kıtalara sıçrayan Britanya ve Fransa’nın aksine, Rusya sınırlarının yanı başında hangi toprak ve halk varsa bunları yutarak ilerledi; böylece sınırları da gittikçe daha fazla Doğuya ve Güneye doğru genişledi. Ama Britanya ve Fransa’nın durumunda, çekici toprakların uzak mesafede oluşu uzaklardaki çıkarların planlamasını gerekli kılıyordu. Kısmen bunun sonucu oluşan kültürel biçimlerle ve hissiyat yapılarıyla ilgilendiğim, kısmen de denizaşırı hakimiyet benim yetiştiğim ve halen de içinde yaşamakta olduğumuz dünya olduğu için, ben burada bu nokta üzerinde odaklanıyorum.

Sovyetler Birliği ve ABD’nin yarım asırdan biraz daha az faydalandıkları süper güç statüsü, 19. yüzyılda Fransa ve Britanya’nınkilere kıyasla çok farklı tarihlerden ve farklı emperyal izleklerden kaynaklanır. Hakimiyetin ve buna karşı oluşan tepkilerin birçok çeşidi vardır; fakat kısmen benim konferansımın konusunu oluşturan çeşidi, uyandırdığı direnişle birlikte Batı hakimiyetidir. Kar ve daha fazla kar ümidi, büyük Batı imparatorluklarının genişlemesinde açıkça muazzam bir öneme sahipti. Baharat, şeker, köleler, kauçuk, pamuk, afyon, kalay, altın ve gümüşün çekicilikleri yüzyıllar boyunca açıkça buna tanıklık etti. Ama bunun yanısıra atalet de vardı; yani orayı ele geçirirseniz orada kalmak zorundaydınız. Halihazırda çalışan işletmelere yapılan yatırımlar. Gelenek. Ve işletmenin çalışmaya devam etmesini sağlayan pazar veya kurumsal kuvvetler.

Ama emperyalizm için bundan daha fazlası vardı. Emperyalizme kar kaygısını aşan bir bağlılık duyuluyordu. Bir yandan İngiltere veya Fransa’dan, Londra veya Paris’ten saygın erkek ve kadınların uzak toprakların ve onların yerli halklarının hakimiyet altına alınması gerektiğini kabul etmelerine imkan tanıyan; diğer yandan, bu saygın insanların imparatorluğu, ikinci sınıf, aşağı veya az gelişmiş halkları yönetmek için uzatılmış, neredeyse metafizik bir yükümlülük olarak düşünmelerini sağlayacak şekilde metropoliten enerjileri yenileyen, sürekli dolaşıma ve yeniden dolaşıma sokulan bir bağlılık. Şurasını unutmamalıyız ki ve bu benim konumun çok önemli bir yönünü oluşturuyor, bunlara karşı Britanya ve Fransa’nın içinden çok az bir direniş vardı. Bir imparatorluğa sahip olmak sorunu konusunda muazzam bir görüş birliği vardı. Bu imparatorlukların çok sık şekilde olumsuz, hatta dezavantajlı koşullar altında kurulmasına ve muhafaza edilmiş olmalarına rağmen, 19. yüzyıl boyunca emperyal yayılmaya karşı çok az yerel direniş oldu. Söz konusu olan sadece Afrika’nın, 19. yüzyılın son döneminde adlandırıldığı haliyle “Kara Kıta”nın vahşi veya ıssız alanlarında beyaz sömürgecilerin katlandığı muazzam güçlükler değildi. Aynı zamanda, evlerinden çok uzakta bulunan az sayıdaki Avrupalı ile kendi vatanlarında yaşayan çok daha fazla sayıdaki yerli halk arasında her zaman korkunç ve tehlikeli bir fiziksel orantısızlık vardı. Örneğin 1930’larda Hindistan’da 60.000 asker ve 90.000 sivil tarafından desteklenen yalnızca 4.000 Britanyalı memur, 300 milyonluk bir ülkede yerleşmişti. İşlerin bu şekilde sürüp gitmesini sağlamak için gerekli olan irade, öz-güven, hatta kibir ancak tahmin edilebilir. Fakat Forster’ın “Passage to India” ya da Kipling'in “Kim” gibi romanlarının metinlerinde görülebileceği gibi bu tutumlar, en az ordu ve memuriyetteki insan sayısı ya da İngiltere’nin Hindistan üzerinden kazandığı milyonlarca pound kadar önemlidir.

Çünkü, Joseph Conrad’ın “Heart of Darkness”ta o kadar güçlü bir şekilde farketmiş göründüğü gibi, imparatorluk girişimi, bir imparatorluğa sahip olma fikrine dayanır. Conrad modern dönemde yaşayan bizle, modern emperyalistler ile Romalılar arasındaki farkı şöyle açıklar: Romalılar sadece yağma ve ganimet için oradaydılar. Sadece çalıyorlardı. Ama biz oraya bir fikirle gidiyoruz. Bunu derken, açık ki, Fransız ve Belçikalıların Afrika’daki imparatorluk girişimleri hakkındaki şu fikirlerini kastediyordu: bu kıtalara gittimizde, orada sadece insanlardan fildişilerini çalmak ya da onlardan köle almak için gitmiyoruz. O insanları bir şekilde geliştiriyoruz. Bu konuda oldukça ciddiyim. Örneğin Fransız imparatorluğunun düşüncesi, Fransa’nın bir “mission civilisatrice”si (5) olduğu, yani orada yerli halkı medenileştirmek için bulunduğuydu. Bu çok güçlü bir fikirdi. Açık ki pek fazla yerli buna inanmıyordu; ama Fransızlar bunu yaptıklarına gerçekten inanmışlardı.

Bir imparatorluğa sahip olma fikri çok önemli ve benim de ilgilendiğim merkezi özellik bu. Bütün hazırlıklar bir kültür içinde bu fikir için yapılır ve daha sonra, sırasıyla ve zamanla, emperyalizm bir tür iç tutarlılık, bir dizi deneyim kazanır ve bu kültür içinde bir yöneten ve yönetilen mevcudiyeti kendine bir yer edinir.

Çok büyük bir ölçüde büyük 19. yüzyıl emperyalizmi sona erdi. Fransa ve Britanya II. Dünya Savaşından sonra en görkemli varlıklarının çoğunu bıraktılar ve daha ufak güçler de uzaklardaki dominyonlarından vazgeçtiler. O çağın açıkça bir kimliği vardı: örneğin, Eric Hobsbawm, “Age of Revolution” (Devrim Çağı), “Age of Capital” (Sermaye Çağı) ve “Age of Empire” (İmparatorluk Çağı) üçlemesinin üçüncü kitabında, 19. yüzyılın ikinci yarısından bahseder. Yine de, imparatorluk çağının açıkça kendine has bir kimliği olmasına ve tarihçilerin bu çağdan kabaca 1878’den II. Dünya Savaşına kadar bahsetmesine rağmen, emperyal geçmişin anlamı tamamen bu zaman dilimine sığdırılamaz: o yüz milyonlarca insanın gerçekliğine girmiştir. Onun kolektif hafıza olarak hayli çelişkili bir kültür, ideoloji, hafıza ve politika dokusundaki süregiden varlığı, hala korkunç bir kuvvet uygulamaktadır. Franz Fanon “Batılı ülkelerin bizi mahkum etmek istediği durumu hiç düşünmeden reddetmeliyiz.” demişti. Bunu 1961’de söylemişti. “Sömürgecilik ve emperyalizm bayraklarını indirdiğinde ve polis güçlerini topraklamızdan çektiğinde, yaptıklarının karşılığını ödemediler. Yüzyıllar boyunca yabancı sömürgeciler az gelişmiş dünyada suçlular gibi davranmaktan başka bir şey yapmadılar.” Doğru bir emperyalizm anlayışı, aynı zamanda günümüzde imparatorluk için duyulan nostalji üzerinde de enine boyuna düşünmelidir. Şunu demek istiyorum: örneğin, bugünkü koşullardan hayıflanan ve Hindistan’dan vazgeçmemiz gerektiği veya Cezayir’den çekilmemiz gerektiği fikrinden ve o günden pişmanlık duyan İngiliz ve Fransız tarihçilerin yazılarında hala bu nostaljiyi görebilirsiniz. Bu hala var. Aynı zamanda varolan başka bir şey de, imparatorluk hatırasının, yönetilmiş olanlarda ve imparatorluğu yerli halk için tam bir felaket olarak görenlerde uyandırdığı kızgınlık ve öfke.

Öyleyse imparatorluk duygusunu, mantığını ve hepsinden önemlisi hayalini besleyen kültüre dikkatli ve bir bütün olarak bakmaya çalışmalıyız. Ve 19. yüzyılın sonundan itibaren tamamen kültür işlerinin kalıcı bir parçası haline gelmiş olan ve daha az pişmanlık uyandırıcı özelliklerini hala kutladığımız emperyal ideolojinin hegemonyasını da anlamalıyız.

Böylece günümüze geliyorum. Sömürgelerin bağımsızlıklarını kazanmasının klasik imparatorlukların değılmasını hızlandırmasıyla birlikte emperyalizm birdenbire “geçmiş” olmadı. Bir bağlantılar mirası hala Cezayir ve Hindistan gibi ülkeleri sırasıyla Fransa ve Britanya’ya bağlamaktadır. Örneğin eski sömürge topraklarından gelen büyük ve yeni bir Müslüman, Afrikalı ve Batı Hindistanlı nüfus bugün metropoliten Avrupa’da yaşamaktadır. Hatta İtalya, Almanya ve İskandinavya bile bugün büyük ölçüde emperyalizm ve sömürgeciliğin olduğu kadar genişleyen Avrupa nüfusunun da bir sonucu olan bu yer değiştirmelerle uğraşmak zorunda kalıyor. Bunun yanında, Soğuk Savaşın sona ermesi ve Sovyetler Birliği’nin dağılması dünya haritasını kesin bir biçimde değiştirdi. Son süper güç olarak ABD’nin zaferi bize yeni bir güç hatları kümesinin dünyayı şekillendireceğini gösteriyor. Bu güç hatları zaten 1960’larda ve 1970’lerde aşikar hale gelmeye başlamıştı.

Eski emperyal eşitsizliklerin, Arno Mayer’in çok etkileyici ifadesiyle “eski rejimin kalıcılığının” yeniden canlanmasının belirgin özellikleri nelerdir? Biri, hiç kuşkusuz, Kuzey ile Güney, zengin devletler ile fakir devletler arasındaki muazzam ekonomik uçurumdur. Bunun temelde gayet basit olan topografisi, “Kuzey-Güney: İnsan Bekası İçin Bir Program” başlığını taşıyan ve “Willy Brandt Raporu” denilen raporda en çıplak terimlerle çizilmişti. Bu rapor 1980’de yayımlanmıştı. Sonuç bölümü kriz ve acil durum terimleriyle ifade ediliyordu. Rapor, Güney yarıkürenin en fakir ülkelerinin öncelikli ihtiyaçlarının ele alınması gerektiğini söylüyordu. Açlık yok edilmeliydi, geleneksel ihraç mallarından elde ettikleri kazançlar arttırılmalıydı. Kuzeydeki sanayi, Güneydeki sanayi merkezlerinin gerçekten büyümesine izin vermeliydi. Ulusötesi şirketlerin faaliyetlerine sınırlama getirilmeliydi. Küresel para sisteminde reformlar yapılmalıydı. Kalkınmanın finansmanı “borç tuzağına” yol açmayacak şekilde değiştirilmeliydi. Konunun can alıcı noktası raporda da belirtildiği gibi “iktidarın paylaşılmasıydı”, yani Güney ülkelerine parasal ve mali kurumların yönetiminde ve karar alma süreçlerinde daha adil bir pay verilmesiydi.

Kuzey’in dizginlenmeyen açgözlülüğü, bencilliği ve ahlaksızlığınının sessiz resmini önümüze koymasıyla ve dengeli bir üslup tutturmasıyla daha da güvenilir bir hal alan Willy Brandt Raporu’ndaki teşhise ve hatta raporun önerilerine katılmamak mümkün değil. Ama bu değişiklikler nasıl meydana gelecek? Raporda, ilk kez bir Fransız gazeteci tarafından 1950’lerde ortaya atılan, dünyadaki ulusların savaş-sonrasında Birinci, İkinci ve Üçüncü Dünya şeklinde sınıflandırılması büyük ölçüde terkedilmişti. Willy Brandt ve meslektaşları ilkesel olarak takdire değer bir kurum olan Birleşmiş Milletler’in yetersiz kalmış olduğunu örtük biçimde kabul ediyorlardı. Sayısız bölgesel ve küresel çatışmanın artan sıklıkta meydana geldiği günümüzde bile hiç de yeterliymiş gibi görünmüyor: ABD başta olmak üzere büyük ölçüde Güvenlik Konseyinin daimi üyelerinin istekleri yüzünden BM Yugoslavya’da aciz durumdadır.

“Dünya Düzeni Modelleri Projesi” (6) gibi küçük grupların çalışmaları dışında, küresel düşünüş eskinin Süpergüç, Soğuk Savaş, bölgesel, ideolojik ve etnik çatışmalarını yeniden üretme eğilimindedir. Bunun en iyi örneği Yugoslavya’dır. Yugoslavyaki dehşetin tanıtladığı gibi, nükleer ve post-nükleer çağda bu daha da tehlikeli. Güçlülerin daha fazla güç ve zenginlik elde etmesi beklenirken, güçsüzlere düşen daha az güç ve daha fazla yoksulluk oluyor. Ve tabii ki, Afrika bu gerçeğin canlı tanığı. Kuzey ile Güney arasındaki fark, en azından Avrupa’da önemi azalmış olan sosyalist ve kapitalist rejimler arasındaki eski farklılıkların önüne geçmiştir. Noam Chomsky 1980’lerde, “Kuzey-Güney çatışması dinmeyecektir” sonucuna varmıştı. Bunun 1990’lar için de doğru olduğunu düşünüyorum. “Batılı sanayi toplumunun ayrıcalıklı kesimlerinin küresel kaynaklar, insanlar ve malzemeler üzerindeki gerçek kontrolünü devam ettirmesi ve bu denetimden orantısız bir şekilde yararlanmasını temin etmek için yeni egemenlik biçimlerinin bulunması zorunlu olacaktır. Dolayısıyla ABD’de ideolojinin yeniden oluşturulmasının” – özellikle Soğuk Savaş’tan sonra olduğunu eklemek isterim – “sanayileşmiş dünyanın her yanında yansımasını bulması hiç şaşırtıcı gelmiyor. Batı’nın ideoloji sisteminde, insan onuruna, özgürlüğe ve kendi kaderini tayin etmeye geleneksel olarak bağlı olan medeni Batı ile bir nedenden dolayı, belki de genlerindeki bozukluktan dolayı, bu tarihi davanın derinliğini anlayamayanların barbar vahşeti arasında büyük bir uçurumun oluşturulması mutlak bir gerekliliktir. Bu, örneğin Amerika’nın Asya savaşlarında çok belirgin şekilde ortaya çıkan bir durumdur.” Chomsky’nin Kuzey-Güney ikileminden, Amerikan ve Batı egemenliğine geçmesinin temel olarak doğru olduğunu düşünüyorum. Amerika’nın ekonomik gücünün azalmasına, örneğin kentsel ekonomik ve kültürel krizlere rağmen, Amerika’da son dönemlerde “kanon” hakkındaki, yani neyin Batı edebiyatı olduğu hakkındaki tartışmaların bir çoğunun, ideolojinin yeniden oluşturulmasıyla bağlantılı olduğunu düşünüyorum. Amerikan kudretindeki azalma ve ABD’deki bu türden çeşitli krizler ve ayrıca Tayvan ve Japonya gibi Pasifik kıyısı ülkelerinin yükselişi ve çok kutuplu bir dünyanın yarattığı kafa karışıklıkları, Reagan ve Bush döneminin cırtlak sesini kısmıştır. Bu ilk önce, Batı’da 19. yüzyıldan ve hatta daha öncesinden beri hakimiyetin kültürel terimlerle sağlamlaştırılması ve meşrulaştırılmasına duyulan ideolojik ihtiyacın sürekliliğinin altını çizmektedir. İkinci olarak ise doğru bir şekilde, Amerikan gücü hakkında durmadan tekrarlanan tahminlere ve teorizasyonlara dayanan ve çoğunlukla çok güvensiz, dolayısıyla abartılı şekillerde dile getirilen, Amerikan gücünün yükselişte olduğu bir dönemde yaşadığımız temasını açığa çıkartmaktadır.

20. yüzyıl ortasındaki önde gelen Amerikan şahsiyetleri hakkında geçen on yılda yapılan çalışmalar ne demek istediğimi ortaya koymaktadır. 20. yüzyıl ortalarının en ünlü gazetecisi ve üstadı olan Walter Lippman örneğini ele alalım. Lippman, Amerikan yükselişinin zihniyetini temsil etmektedir ve bu yüzyılın en prestijli ve güçlü gazetecisi olmuştur. Geçtiği haberlerin ve dünya olayları hakkındaki tahminlerinin doğru olması veya bunlara ilişkin keskin bir değerlendirme gücüne sahip olması değildi Lipmman’ın kariyerini olağanüstü kılan. Ayrıca öyle birisi de değildi. Daha ziyade, içeriden birisinin yani iktidarın yakınında bulunan ve daima içeriden biriymişçesine konuşmaya çalışan birisinin bakış açısından, Amerika’nın küresel hakimiyetini – LBJ (7) ile ters düştüğü Vietnam meselesi hariç – itiraza yer bırakmayacak şekilde ifade etmesiydi. Bir bilgiç olarak rolünün, yurttaşlarının kendilerini “gerçekliğe uyarlamasına” yardımcı olmak olduğunu düşünüyordu. Bu gerçeklik, kamu politikasından fazla uzaklaşmama becerisinin yanısıra ahlakçılığını, gerçekçiliğini ve diğerkamlığını vurgulayarak daha kabul edilebilir hale getirdiği Amerika’nın rakipsiz bir dünya gücü olmasıydı.

Söylemeye çalıştığım şey Amerikan gücünün dünya üzerindeki rolünün yalnızca ABD’nin kaba askeri gücüne dayanmadığıdır – ki bu askeri güç bütün ülkeye yayılan sağlık, ekonomi, üniversiteler vs. alanlarındaki krizlere neden olmuştur. Ülkede hala, Lippman gibi insanların kariyerlerinin de gösterdiği gibi, Amerika’nın dünyanın lideri rolünü üstlenmesi gerektiği konusunda çok güçlü bir ideolojik ve kültürel uzlaşma bulunmaktadır. Benzer bakış açısı, George Kennan’ın etkileyici yazılarında da görülebilir. Kendisi, Soğuk Savaş döneminde Amerikan politikasına yön veren, karşıt gücü tahdit etme (8) politikasını formüle eden kişidir. Kennan ülkesinin Batı uygarlığının koruyucusu olduğuna inanıyordu. Kennan’a göre böyle bir yazgı, Avrupalı olmayan dünyada Amerika’yı popülerleştirmek için çaba harcanmasına gerek olmadığı anlamına geliyordu. Kennan bunu “roteryan idealizmi” olarak adlandırıyordu. Ama bu idealizm, kendisinin “doğrudan güç konseptleri” olarak adlandırdığı şeye dayanıyordu. Daha önceden sömürgeleştirilmiş hiçbir halk ya da devletin Birleşik Devletler’e meydan okuyacak imkanı olmadığı ve klasik imparatorluklar dağıldıktan sonra ortada yalnızca onlar kaldığı için, kimsenin askeri ve ekonomik açıdan ABD’ye meydan okuyacak gücü yoktu; bu yüzden Kennan itidalli olunmasını tavsiye ediyordu. Bununla birlikte, Kennan 1948’de Dışişleri Bakanlığı Politika Planlama Personeli için yazdığı bir notta Afrika’nın tekrar sömürgeleştirilmesini onaylamıştı. 1971’de yazdığı başka bir yazıda ise, Güney Afrika’daki apartheid rejimini onaylıyordu. Kötü uygulamaları onaylamadığını, ama fikrin iyi olduğunu söylüyordu. Amerikan’nın Vietnam’a müdahalesini onaylamamasına rağmen, “tamamen Amerika’ya özgü gayriresmi bir emperyal sistem” olarak adlandırdığı şeyi genelde onaylıyordu. Avrupa ve Amerika’nın dünyayı yönlendirecek eşsiz bir konuma sahip olduğu konusunda kafasında hiçbir kuşku yoktu. Bu bakış açısı, Kennan’nın kendi ülkesini, bir zamanlar Britanya İmparatorluğu’nun oynadığı role ulaşmaya çalışan bir yeniyetme olarak görmesine yol açmıştı.

Savaş sonrası Amerikan politikasını, Lippman ve Kennan’ın yanısıra, başka güçler de şekillendirmiştir. Gerek Lippman, gerekse Kennan içinde yaşadıkları topluma yabancılaşmış yalnız kişilerdi ve aşırı milliyetçilikten, saldırgan Amerikan tavrının kaba biçimlerinden nefret ediyorlardı. Onlar kendi içine kapanmacılık, müdahalecilik, anti-sömürgecilik ve serbest ticaret emperyalizminin, tarihçi Richard Hofstadter’in “anti-entelektüel ve paranoyak” olarak tarif ettiği Amerikan politik yaşamının ülke içindeki özellikleriyle alakalı olduğunu biliyorlardı. Bunlar, II. Dünya Savaşı’nın bitmesinden önce ve hiç kuşkusuz sonra ABD dış politikasındaki tutarsızlıklar, ilerlemeler ve geriye çekilişlerin kaynağıydı. Yine de, Amerikanın istisnai niteliğine ve liderliğine dair düşünce hiç bir zaman eksik olmadı. Britanyalılar ve Fransızlar ortalıktan çekildiğinde ve şüphesiz II. Dünya Savaşı sonrası dönemde imparatorluklar yok olduğunda, Amerika kumandayı ele aldı. ABD ne yaparsa yapsın, bu otoriteler genellikle ABD’nin ardısıra geldiği diğer büyük güçler gibi emperyal bir güç olmasını istemiyorlardı. Bunun yerine ABD’nin yaptıklarının gerekçesi olarak “dünya sorumluluğu” anlayışını temel alan bir yaklaşımı —bana göre ikisi de aynı şeydir – tercih ediyorlardı. Monroe Doktrini, Açık Yazgı (9) gibi önceki gerekçeler dünya sorumluluğu anlayışına yol açmışlardı ve bu anlayış da tam olarak II. Dünya Savaşı sonrasında Birleşik Devletler’in küresel çıkarlarının büyümesine ve dış politika ve entelektüel seçkinlerin formüle ettiği muazzam güç anlayışına karşılık geliyordu.

Richard Barnet bunun ne gibi zararlara yol açmış olduğunun son derece açık bir dökümünü çıkartırken, Birleşik Devletler askeri gücünün 1945 ve 1967 arasında her yıl Üçüncü Dünya’ya müdahale ettiğini belirtiyor. Amerika bu tarihten beri dünya sahnesinde etkileyici bir şekilde aktif olmuştur. Özellikle de 1991 Körfez Savaşı’nda Irak’ın petrol üreten bir Amerikan müttefikini işgal etmesine son vermek için 650.000 askerini 6.000 mil uzağa yolladığında. Barnet “The Roots of War” adlı kitabında böyle müdahalelerin “güçlü bir emperyal inancın bütün unsurlarına” sahip olduğunu söylüyordu: “görev duygusu, tarihsel gereklilik ve kendi inançlarını yayma heyecanı. LBJ gibi cırtlak sesli globalistlere ve ve Nixon gibi kısık sesli globalistlere göre bu emperyal inanç, bir kanun yapma, düzeni sağlama teorisine dayanmaktadır. ABD dış politikasının amacı daha fazla kanun hakimiyetinin sağlandığı bir dünya oluşturmaktır. Ama burada barışı organize eden ve kanunları tanımlayan Birleşik Devletler’dir. ABD, dünya çapında ekonomik gelişme ve askeri gelişme için temel kuralları saptayarak uluslararası çıkarları empoze etmektedir. Dolayısıyla Sovyetlerin Küba’da, Brezilyalıların Brezilya’da, Vietnamlıların Vietnam’da nasıl davranacağına ilişkin kuralları ABD koymaktadır. Bugün Amerika’nın buyruğu, Soğuk Savaş boyunca hükümranlık alanlarının üzerinde askeri uçak uçurma hakkı ileri sürdüğü Çin ve Sovyetler Birliği de dahil olmak üzere tüm dünyada geçerlidir. Eşsiz zenginliklerle ve müstesna bir tarihle kutsanmış olan Amerika uluslararası sistemin içinde değildir; onun üzerindedir. Ulusların arasındaki üstün yeriyle hukukun koruyucusu olmaya hazırdır.” Bu sözler 1972’de yayınlanmış olmasına rağmen, hukuk ve barış hakkındaki fikirlerini bütün dünyaya dikte etmeye çalışmaya devam eden, Panama işgali ve Körfez Savaşı dönemindeki Amerikayı çok daha iyi anlatmaktadır. Burada şaşırtıcı olan bunların dikte edilmeye kalkışılması değildir. Açıkça bu politikayı temsil etmek ve açıklamak üzere bir tür kültürel alan olarak inşa edilmiş olan kamusal bir alanda, bütün bunların o kadar geniş bir konsensüs ve neredeyse söz birliği ile yapılmış olmasıdır. Büyük iç kriz dönemlerinde, örneğin Körfez Savaşı’ndan yaklaşık bir sene sonra, bu çeşit bir ahlakçı muzafferlik askıya alınır ve bir kenara konur. Ama ahlakçı muzafferlik sürdüğü sıralarda, ortalama Amerikalının dünyanın yanlışlarını, şeytanın çelişki ve tutarsızlıklarını düzeltmenin bize bağlı olduğunu düşünmesinin sağlanmasında; yani Chomsky’nin deyişiyle, “rızanın imalatında” medya olağanüstü bir rol oynar. Körfez müdahelesini, Panama, Grenada ve Libya’ya yapılan bir dizi müdahale öncelemişti. ‘Hakkımız’ olan bütün bu müdahaleler yaygın şekilde tartışıldı, bir çoğu onaylandı, veyahut en azından caydırıcı bir tutumla karşılaşmadı. Kiernan’ın söylediği gibi “Amerika, istediği her şeyin zaten insan ırkının istekleri olduğu düşüncesini çok sevmiştir.”

Bu iç karartan karanlık tabloyu tamamlamak için Üçüncü Dünya’daki koşullarla ilgili birkaç özet gözlemi de eklemek istiyorum. Açık ki Batılı olmayan dünyayı Batı’daki gelişmelerden ayrı olarak ele alıp tartışamayız. Afrika, Latin Amerika, Asya’daki sömürge savaşların yaptığı tahribat, emperyalist kontrol ile milliyetçilik arasında uzayıp giden çatışmalar, umutsuzluk ve öfkenin yeşerttiği yeni fundamentalistler ve yerlici hareketler, dünya sisteminin gelişmekte olan ülkelere doğru yayılması—bütün bunlar Batı’daki güncel gerçekliklerle doğrudan bağlantılıdır. Bir taraftan, Eqbal Ahmed’in de içinde bulunduğumuz koşulların en iyi anlatıldığı çalışmasında söylediği gibi, klasik sömürgecilik çağında başat durumda olan köylüler ve kapitalizm-öncesi sınıflar dağıldılar ve yeni devletlerde metropoliten Batı’nın absorbe edici ekonomik ve politik güçlerine bağlı, aniden kentleşmiş huzursuz sınıfların bir parçasına dönüştüler. Örneğin Pakistan ve Mısır’da kavgacı fundamentalistler köylü ya da işçi sınıfı entelektüelleri tarafından değil, Batı eğitimi almış mühendisler, doktorlar ve avukatlar tarafından yönlendiriliyorlar. Yeni iktidar yapılarındaki yeni deformasyonlarla birlikte yönetici azınlıklar ortaya çıktılar. Yol açtıkları bu patolojiler ve otorite karşısında duyulan hayal kırıklığı, işleyen bir parlamentoyu ve demokratik sistemi muhafaza eden bir kaç devleti saymazsak, bütün devletlerin neo-faşist olanlardan hanedanlığa dayalı ve oligarşik olanlara kadar otoriter rejimlerle yönetilmesine sebep oldu.

Görünürdeki gücüne rağmen, tepeden güçlü merkezileştirici bir kültürün ve kapsayıcı karmaşık bir ekonominin yönettiği kitle toplumları çağında gelişen – ve bana göre eski emperyal düzenin bir tekrarı ve yeniden üretimi olan – bu yeni topyekun egemenlik kalıbı temelde istikrarsızdır. Şimdi emperyalizm karşıtı söylem hakkındaki bölüme geliyorum. Dikkate değer bir şehir sosyoloğu olan Fransız Paul Virilio’nun da dediği gibi bu sistem (şu an yaşadığımız dünya) hız, anında iletişim, uzağa erişim ve tırmanan krizler – ki bunların bazıları savaşa yol açabilir – nedeniyle oluşan güvensizlik üzerine kuruludur. Böyle koşullarda, gerçek alanın olduğu kadar kamusal alanının da hızla işgal edilmesi, sömürgeleştirilmesi modern bir devletin merkezi askeri imtiyazı haline gelir. Büyük bir orduyu Arap Körfezi’ne göndererek ve medyayı bu operasyona yardım etmesi için askeri hizmet altına alarak ABD bunun bir örneğini gösterdi. Başka bir deyişle, bu sistem o kadar istikrarsızdır ki, eğer kendini tehdit altında hissediyorsan, eğer çıkarlarının tehdit altında olduğunu düşünüyorsan, böyle muazzam lojistik kapasiteye sahip büyük bir orduyu gönderirsin ve işgal eder ve bir savaş başlatırsın. Birleşik Devletler gibi modern emperyal bir devletin bu kapasitesine karşı olarak Virilio, hastaneler, üniversiteler, tiyatrolar, fabrikalar, kiliseler ve boş binalar gibi kritik alanların özgürleştirilmesinin bugün, modernist bir proje olan dilin ve konuşmanın özgürleştirilmesiyle paralel bir işlevi olduğunu ileri sürmektedir. İkisinde de, temel mütecaviz eylem, normal koşullarda içinde oturulmayan yerde oturmaktır. Virilio örnek olarak, emperyal işgalciye bir karşı çıkış olan ve şu anki statüleri sömürgecilikten kurtuluşun sonucu olan göçmen işçileri, mültecileri, Almanya’daki “misafir işçileri” sayar. Bunlar emperyalizmin karşısında yer alırlar; çünkü bu insanlar Güneyden Batı’nın metropolisine gelmekte ve merkezde istikrarsızlık yaratmaktadırlar. Şu anki durumları, ya göçmen işçiler gibi sömürgecilikten kurtuluşun ya da siyahlar, göçmenler, kentli gecekonducular, öğrenciler ve popüler isyancılar gibi büyük demografik veya politik değişimlerin sonucu olan insanlar. Bunlar, devlet otoritesine karşı gerçek bir alternatif oluşturmaktadır. Eğer 1960’lar şimdi Avrupa ve Amerika’da kitle gösterilerinin on yılı olarak hatırlanıyorsa, 1980’ler de kesinlikle Batı metropolisi dışındaki kitlesel ayaklanmaların on yılı olarak anılmalıdır. Kitle ayaklanmalarının oldukları yerleri düşünün: İran, Filipinler, Arjantin, Kore, Pakistan, Cezayir, Çin, Güney Afrika, ve neredeyse bütün Doğu Avrupa, İsrail tarafından işgal edilen Batı Şeria ve Gazze. Her biri büyük ölçüde silahsız bir sivil nüfusla tıka basa dolu olan buraları kalabalıkların harekete geçtiği en etkileyici yerlerden bazılarıdır. Buraları, haddinden uzun bir süredir onları yöneten hükümetlerin dayattığı mahrumiyet, zorbalık ve katı tutumlara katlanma noktasını çoktan geride bıraktılar.

Hemen her yerde fikirbirliğine varılan iki genel konu, kişisel özgürlüğün güvence altına alınması ve çevrenin daha fazla tahribata karşı korunması gerektiğidir. Her biri yerel bir çerçeve ve bolca somut mücadele alanı sağlayan demokrasi ve ekoloji, kozmik bir bağlamın içinde yer almaktadır. İster milliyetlerin mücadelesinde, isterse ormanların azalması, küresel ısınma, AIDS salgını sorunlarında olsun, sigara içmek veya metal aerosol kutularının kullanımı gibi küçük etkinliklerde somutlaşan bireysel kimlik ile genel çerçeve arasındaki etkileşimler muazzam bir şekilde doğrudandır ve insanların zamanını şereflendiren sanat, tarih ve felsefe toplantıları bu etkileşimler için pek de uygun düşüyor gibi görünmemektedir. Kırk yıldan beri Batı modernizmi ve sonrasına ilişkin bu kadar heyecan verici olan şeylerin büyük bölümü bugün tuhaf ama çekici bir biçimde soyut ve onulmaz bir şekilde Avrupa-merkezli görünmektedir. Şimdi yerel tiranlarla idealist muhalefetlerin mücadele ettiği ön cephelerden gelen haberler, realizm ve fantazinin melez bileşimleri, kartografik (10) ve arkeolojik tasvirler, karma biçimlerde yapılan araştırmalar, deneme, video veya film, fotoğraf, anı, evsizlere veya sürgünlük tecrübelerine dair hikayeler veya özlü sözler daha güvenilir görünüyor.

O halde başlıca görev, zamanımızın yeni ekonomik ve toplumsal yer değiştirmeleri ve konfigürasyonlarını, dünya ölçeğinde insani karşılıklı bağımlılığın şaşırtıcı gerçeklikleriyle eşleştirmektir. Eğer Japon, Doğu Avrupalı, İslami ve Batılı örnekler ortak herhangi bir şey ifade ediyorsa, bunun – ki benim en fazla ilgilendiğim şeydir - yeni bir eleştirel bilinçliliğe, imparatorluğa karşı bir tür karşı-söyleme ihtiyaç duyulması olduğunu söyleyebiliriz. Bu, ancak eğitime karşı gözden geçirilmiş yeni bir tutum geliştirerek başarılabilir. Sadece kendi kimliklerinde, geleneklerinde, tarihlerinde ve özgünlüklerinde ısrar etmeleri için öğrencileri teşvik etmek, başlangıçta onların demokrasi için, güvenli, insani bir varoluş için gerekli temel ihtiyaçlarını dile getirmelerini sağlayabilir. Ama devam etmeli ve öğrencilerimizin kimliklerini ve kendimizi başka kimliklerin, halkların, kültürlerin coğrafyasına yerleştirmeliyiz. Ve sonra da bütün farklılıklarına rağmen bütün bunların nasıl olup da her zaman birbirleriyle hiyerarşik olmayan etki, kesişme, kapsama, hatırlama, kasıtlı unutkanlık ve tabii ki ihtilaf yoluyla örtüştüğünü incelemeliyiz. Hiç de tarihin sonuna yakın bir yerde falan değiliz, fakat tarihe karşı tekelleştirici ve emperyal tutumlardan kurtulma noktasından da hala uzağız.

Ayrılıkçı kimlik politikasının, çok kültürcülüğün, azınlık söyleminin destekleyici çığlıklarına rağmen bunlar geçmişte pek başarılamadı. Ve alternatifler bulmayı kendimize ne kadar çabuk öğretirsek, o kadar iyi ve güvenli olacak. Gerçek şu ki, çoğu ulusal eğitim sisteminin hayal bile edemediği bir şekilde birbirimizle karışmış durumdayız. Bence sanat ve bilimler alanındaki bilgileri bu bütünleşmiş gerçekliklerle eşleştirmek, zamanımızın entelektüel ve kültürel meydan okumasıdır. Gerçek özgürleşmenin bakış açısından milliyetçiliğin muntazaman eleştirilmesi unutulmamalıdır. Çünkü etrafımızda her yerde tekrarlanmasına rağmen, biz de kendimizi mahkum edip emperyal deneyimi tekrarlamamalıyız. Kültür ile imparatorluk arasında yeniden tanımlanmakla birlikte yine de çok yakın olan, kaygılandırıcı egemenlik biçimlerine imkan tanıyan bir ilişkide, büyük sömürge karşıtı direniş hareketleri ve 1980’lerin kitlesel ayaklanmalarının açığa çıkardığı özgürleştirici enerjileri nasıl sürdürebiliriz? Bu enerjiler modern yaşamın homojenleştirici süreçlerinden yakasını sıyırabilir mi? Yeni emperyal merkeziliğin müdahalelerini durdurabilirler mi?

“Her şey karşı, orijinal, fazladan, tuhaf.” Bu Gerald Manley Hopkins’in Pied Beauty/Alaca Güzellik şiirinden bir dizedir. Soru şu: bütün bu şeyler nerede? Ve şunu da sorabiliriz: Eliot’ın “Little Gidding” adlı dört quartetinin sonuncusunun sonunda geçen ve “Eskilerle yeniler arasında kolay bir ilişki/ halkın sözcüğü doğru, kabalaşmaksızın/ resmi sözcük kesin, fakat bilgiççe değil/ çiftlerin hepsi birlikte dans ederek” (11) dizelerindeki sözcüklerde gördüğü, bu zamanın zamandışı olanla kesiştiği şaşırtıcı ölçüde ahenkli vizyon nerede? Şimdi yeniden Paul Virilio’yu, onun karşı, orijinal, fazladan, tuhaf olan, içinde sadece sizinkinin değil birçok farklı kimliğin olduğu ve herkese bir egemenlik empoze etmek istemediğiniz bir dünyada nasıl yaşayabileceğinize dair anlayışını yeniden hatırlayacak olursak, Virilio’nun düşüncesi şudur: göçmenlerin yaptığı gibi olağan koşullarda içinde oturulmayan, ama yine de kamusal olan alanlarda yaşamak – ki bunu karşı-oturma olarak adlandırır. Bunu çağdaş dünyanın politik haritasına bakarak algılayabiliriz. Çünkü daha önce tarihte hiç olmadığı kadar mülteci, göçmen, yerinden edilmiş insanlar ve sürgünler yaratmış olmak açıkça çağımızın en mutsuz edici özelliklerinden biridir. Bunların çoğu, büyük sömürge ve emperyal çatışmaların doğal sonucudur ve yeterince ironik şekilde bu çatışmalardan sonra meydana gelmişlerdir. Bağımsızlık mücadelesi yeni devletler ve yeni sınırlar yarattığı gibi, yeni ortaya çıkan kurumsal iktidar yapıları tarafından asimile edilemeyen ve uzlaşmazlıkları ve inatçı isyankarlıkları yüzünden kurulu düzen tarafından reddedilen evsiz gezginler, göçebeler ve aylaklar da üretmiştir.

Bana göre, eski statükoya uyum sağlamamış olan bu inatçı uzlaşmazlığın en yakın zamandaki imgesi, Lübnan’da o tepenin üzerindeki dört yüz Filistinlidir. Kendilerini istemeyen bir ülkeye kovulmuşlar ve kendi ülkelerine dönemiyorlar. Bu insanlar eski ile yeni arasında, eski imparatorlukla yeni devlet arasında varolmaya devam ettiği sürece, içinde bulundukları durum imparatorluğun kültürel haritasında gösterilen çakışan topraklardaki gerilimleri, çözümsüzlükleri ve çelişkileri ifade eder. Bununla birlikte, bir yanda iyimser hareketlilik, entelektüel canlılık ve cesaret göstermenin mantığı ile diğer yandan bir çoğu imparatorluğun bir sonucu olan, asrımızın göçlerinde ve berbat edilmiş hayatlarında katlanılan kitlesel yer değiştirmeler, heder olmalar, sefalet ve korkular arasında büyük bir fark vardır.

Buna karşın, imparatorluğun sınırlamalarına ve yıkımlarına karşı direniş ve muhalefet içinde doğmuş olan entelektüel bir misyon olarak özgürleşmenin, şimdi artık kültürün yerleşik, kurulu ve evcilleştirilmiş dinamiğinden; evsiz, merkezsiz ve sürgün durumuna ait enerjilerine kaydığını söylemek abartı sayılmaz. Bu enerjilerin vücut bulmuş hali bugün göçmendir ve bilinçliliği ise sürgündeki entelektüelin ve sanatçının bilinçliliğidir. Alanlar, biçimler, memleketler ve diller arasındaki politik kişilik. O halde bu perspektifden her şey gerçekten de karşı, orijinal, fazladan, tuhaf görünüyor. Bu perspektifden, Eliot’un dediği gibi, “çiftlerin hepsi birlikte dans ettiği” de görülebilir. Ve, entelektüel sürgünün parlak performansları ile yerinden edilen kişinin veya mültecinin sefaletinin aynı şey olduklarını söylemek en alasından Pangolosvari bir ikiyüzlülük olurdu. Öyle sanıyorum ki entelektüele, moderniteyi şekilsizleştiren kitlesel göç ettirme, hapsetme, nüfus transferi, toplu mülksüzleştirme ve zorunlu göç gibi içinden çıkılmaz sorunları önce damıtan, sonra da dile getiren biri olarak bakabiliriz.

Örneğin Virginia Woolf’un “Kendine Ait Bir Oda”sında feminen deneyimin çekingen şekilde onaylanması ya da Salman Rüşdi’nin “Geceyarısı Çocukları” romanında bölünmüş nesillere yol açan, zamanın ve karakterlerin mükemmel şekilde yeniden düzenlenişi ya da Toni Morrison’un “Katran Bebek ve Sevgili”sinde o kadar göz kamaştırıcı ayrıntılarla ortaya çıkan Afrika kökenli Amerikalı deneyiminin dikkate değer şekilde evrenselleştirilmesi. İtki ya da gerilim etraftaki ortamdan, aksi takdirde sizi yok olmaya veya bir ders programında okunup geçilecek bir doktrin gibi kendinizin minyatür bir versiyonunu kabul etmeye zorlayan emperyalist kudretten gelir.

Başka bir bakış açısından bakıldığında, kaybolmayacak kadar esnek olduklarında özgürlükçü mücadelelerce konuşlandırılan enerjiler, yani modern yaşamın sürgün, marjinal, öznel ve göçmen enerjileri, Immanuel Wallerstein’ın “sistem-karşıtı hareketler” olarak adlandırdığı hareketlerde de ortaya çıkmıştır. Emperyalist genişlemenin tarihsel olarak ana özelliğinin birikim olduğunu hatırlayınız; ve bu süreç 20. yüzyılda hızlanmıştır. Wallerstein’in argümanı, sermaye birikiminin temelde irrasyonel olduğudur. Maliyetlerinin çok yüksek olmasına ve kazançların buna değmemesine rağmen, sermaye birikiminin hep daha fazla, doymak bilmeyen kazançları kontrolsüz kalmaya devam ediyor. Bu yüzden Wallerstein şunu söyler: “Devlet iktidarının üstyapısını ve devlet iktidarı fikrini destekleyen ulusal kültürler, üretim faktörlerinin dünya ekonomisinde serbestçe hareket etmesini azamileştirmek için oluşturulmuştur ve dünya sisteminin doğasındaki eşitsizliklere karşı seferber olan ulusal hareketleri besleyip büyüten de bu oluşumlardır.” Sistem tarafından, onun içinde tali veya hapsedici roller oynamaya zorlanan bu insanlar, sistemi bozan, talepler ortaya atan, dünya pazarının zorunluluklarını tartışmaya açan argümanlar ileri süren bilinçli muhalifler olarak ortaya çıkarlar. Her şeyi satın alamazsınız. Bütün bu melez karşı-enerjiler bir çok alanda iş gören bir karşı-söylem oluşturur; bireyler ve uğraklar, zorlamaya ya da tahakküme dayanmayan kolektif bir insan varoluşu için bir çok sistem-karşıtı işaret ve pratikten oluşan bir cemaat ya da kültür sağlar. Bütün bunlar 1980’lerdeki ayaklanmaları beslediler. Dolayısıyla modern kültürde merkezi önemdeki entelektüel ustalığın pek çok işleyiş tarzının içine sokulup önüne geçen imparatorluğun otoriter ve zorlayıcı imgesi karşıtını, sınıflar ya da mülkiyet, sahiplenme veya iktidar gruplaşmalarında bulmaz. Daha ziyade, entelektüel ve asri gayrisafiliklerin neredeyse gösterişli, yenilenebilen süreksizliklerinde, karma türlerde, gelenek ve yeniliğin beklenmedik birleşmelerinde, gayrete dayalı cemaatlerde temellenen politik tecrübelerde bulur.

Son olarak, hiçkimse günümüzde saf olarak tek bir şey değildir. Hindistanlı ya da Kanadalı ya da kadın veya Müslüman veya Amerikalı gibi etiketler sadece birer başlangıç noktasıdır ve sadece bir an için gerçek deneyim içinde izlenirlerse, tamamen geride bırakıldıkları görülecektir. Emperyalizm kimliklerin ve kültürlerin birbirlerine karışmasını dünya ölçeğinde güçlendirdi. Ama emperyalizmin en kötü ve paradoksal hediyesi, insanların temelde, sadece beyaz veya siyah, Batılı ya da Doğulu olduklarına inanmalarını sağlamak oldu. İnsanoğlu nasıl kendi tarihini kendi yapıyorsa, kendi kültürünü ve etnik kimliğini de kendi oluşturuyor. Hiç kimse köklü geleneklerin, güçlü alışkanlıkların, ulusal dillerin ve kültürel coğrafyaların ısrarla varlıklarını devam ettirdiğini inkar edemez. Ama sanki bütün insan yaşamı bunun üzerine kurulmuş gibi, onları ayırmaya ve farklı olduklarını belirtmeye bu kadar ısrarla devam etmenin, korku ve önyargı dışında, bir sebebi olduğunu düşünmüyorum. Aslında insanın bekası, şeylerin arasındaki bağlantılarla ilgilidir. Eliot’un deyişiyle gerçeklik “bahçede yaşayan diğer yankılardan” yoksun bırakılamaz. Sadece “biz”i düşünmektense, somut bir şekilde ve duygudaşlıkla başkalarını düşünmek daha doyurucu ve daha zordur. Fakat bu aynı zamanda, başkalarını yönetmeye, sınıflandırmaya veya hiyerarşik yapılar içine yerleştirmeye kalkışmamak; ve her şeyden önce, bu çerçevede ülkemizin nasıl bir numara olduğunu ya da bir numara olmadığını yineleyip durmamak anlamına gelir. Entelektüel için bunlardan vazgeçerek hayata geçirebileceği yeterince değer var. Teşekkürler. [uzun alkışlar]

York Üniversitesi, Toronto, 10 Şubat 1993
-----------------------------

1- Commonwealth

2- imparatorluk –ç.n

3- Berberi sahilleri: eskiden şimdi Fas, Cezayir, Tunus ve Libya’nın bulunduğu Kuzey Afrika bölgesi için kullanılan isim –ç.n

4- medenileştirme misyonu –ç.n

5- World Order Models Projects

6- Lyndon Baines Johnson,aynı zamanda LBJ olarak adlandırılan eski ABD başkanı; görev süresi 1963-69 – ç.n.

7- containment

8-Güney Afrika’da 1990’lı yılların başında sona eren ırk ayrımcılığına dayalı rejim –ç.n.

9-haritacılıkla ilgili –ç.n.

10- (Çev. Suphi Aytemur, Çorak Ülke, Dört Kuartet ve Başka Şiirler, Adam Yay., 1990)

Güncelleme Tarihi: 06 Temmuz 2018, 09:31
YORUM EKLE

banner39

banner50

banner47

banner48