Âlem-i İslâm

Ey Müsliman, sîneni arzu ile dolu tut,"La yuhlefulmiad" ile her an kalbini canlı tut.

Âlem-i İslâm

 

 

 

Dünyanın tanınmış şair ve düşünürlerinden Dr. Muhammed İkbal'in 1920'lerde kaleme aldığı "Âlem-i İslâm" adlı bu şiiri bugün İslam dünyasının içinde bulunduğu kaos, keşmekeş ve durumu çok iyi bir şekilde tasvir etmekte. Şiiri okuduğunuzda son birkaç asırdır bu topraklarda değişen bir şeyin olmadığını sadece aktörlerin değiştiğini çok iyi gözlemleyeceksiniz. Bu şiirin sonunda ayrıca İkbal'in "İslam Alemi Hitabı"ndan "Uyan" adlı bölümünden de bir kaç beyit okuyacaksınız.

 

 

 

 

 

 

 

Türk ve Araplar’ın derdini bana ne anlatıyorsun?

İslâmlar’ın ızdırabı benden saklımı sanıyorsun?

 

Teslis Ehl-i Hilâl’in mirâsı üzerine konmuştur,

Kilise Hicaz topraklarına dayanmıştır[1].

 

Şerefli olanlar bugün dünyada rezil-ü rüsvâ olmuştur,

Nâz edenler bugün muhtaç duruma düşmüştür.

 

Pers bugün Frenk meyhanelerinden şarap satın almaktadır,

Bu şarap onların kadehlerini bile eritmektedir.

 

Batı’nın hikmeti ile ümmet çözülmüştür,

Gaz altında eriyen altın gibi dağılmıştır[2].

 

Müslümanların kanı su kadar ucuz olmuştur,

Sen muzdaribsin ki bu nasıl olmuştur.

 

Rûmi demiş ki, her köhne binanın yeniden yapılması için

Önce eski temellerin temizlenmesi gerekecektir.

 

Ülke elden çıktı ama millet uyanmıştır,

Allah sana akıl vermiş bundan ibret al.

 

Başkaların gücü ile ayakta kalmaktansa yenilgi iyidir,

Kanatsız karınca her zaman Süleyman’a muhtaçtır.

 

Şark’ın kurtuluşu millet-i Beyda’nın zapt-ü raptındadır,

Asya’daki kavimler bunu hâlâ kavrayamamışlardır.

 

Siyâseti bırak tekrar din hisârına dahil ol,

Müdafâ-i Harem’in bedeli mülk ve devlete nail ol.

 

Harem’i korumak için Müslümanlar birleşsin,

Nil sahilinden Kaşgar topraklarına kadar kenetlensin.

 

Kim ki ırkçılık yaparsa yok olur,

Türk veya Arab farketmez, çer çöp olur.

 

Müslüman, ırkını din kardeşliğinden üstün tutarsa,

Bu dünyadan toz toprak gibi uçar yok olur.

 

Tekrar hilâfetin temelini atmak istiyorsanız eğer,

Ecdâdın gibi sağlam kalplere sahip olun.

 

Ey küçük ile büyük yazıyı karıştıranlar! Uyanık olun

Ey giriftâr-ı Ebu Bekir ve Ali! Uyanık olsun[3].

 

Aşk ispatı için feryat lâzımdı, o da gerçekleşti,

Şimdi bunun tesirinin oluşmasını gör[4].

 

Nehrin hızını ve yükselişini gördün,

Şimdi içerisinde oluşan dalgaların yayılışını gör.

 

İslâm’ın insana gösterdiği hürriyet rüyasının,

Ey Müslüman! Bugün tabirini gör.

 

Semenderin ateşin içinde ölümden dirilmesini gibi

Bu yaşlı dünyanın dirilmesini gör.

Gözünü aç şiirlerimin aynasında,

Geleceğin dünyasının tasvirini gör.

 

Denenmiş fitnedir bu felek için,

Takdirin karşısında tedbirin çaresizliliğini gör.

 

Ey Müsliman, sîneni arzu ile dolu tut,

“La yuhlefulmiad”[5] ile her an kalbini canlı tut.

 

 

Uyan

 

Derin uykuya dalan gonca uyan, uyan kalk!
Nergis gibi gözünü açıp etrafına bak.
Safa sarayımızı keder etti bak.
Kuşlar ötüyor, uyan. Ezanlar okunmada.


Bu ateşli feryatlar,
Her tarafı kavurdu.
Her tarafta bir figan...
Uyan derin uykudan!

Derin uykudan uyan!


Bak bütün şark ne halde!
Külü göğe savrulmuş.
Boğulmuş bir inilti susuyor, bir eseri yok.
Bu kaybolmuş bir feryad
Bu toprakta her zerre bir muzdarip nazardır.
Hindistan’da isyan et,
Semerkand’dan, Irak’dan
Hemedan’dan tuğyan et!
Bir hayat göster, canlan!


Uyan derin uykudan!
Derin uykudan uyan!
Derin uykudan uyan!

 

Muhammed İkbal Kimdir?

 

Dr. Muhammed İkbal hem şair, hem filozof, hem de büyük siyâsî vizyona sahip  bir şahsiyetti. İkbal’in bu üç meziyetinin yazı hayatında da iç içe olması tabiîdir. Şiirlerinde derin felsefî düşünceler saklı bulunan İkbal, aynı zamanda vermiş olduğu konferanslarla İslâm’da Dînî Düşüncenin Yeniden Yapılanması  (The Reconstruction of Religious Thougt In Islâm ) gibi felsefî konuları da irdelemiştir. Bunun yanısıra Esrâr-ı Hudî (Türkçe’de belki Benlik Felsefesi denilebilir) isimli eserinde kendine has bir felsefî düşünce sistemi ortaya koymuştur.

 

Muhammed İkbal çok genç yaşından itibaren, kendi kültürü ile yoğrulmuştur. Urdu lisanının yanı sıra, Arapça ve Farsça da öğrenmiştir. İkbal, Keşmirli Brahman bir aileden geliyordu. Büyükbabası İslâmı kabul etmiş ve Keşmir’den gelerek İmam Rabbânî’nin yurdu olan Sialkot’a yerleşmişti. İkbal 1873’te Sialkot’da dünya ya geldi. Babası pek fazla okumuş birisi olmadığı halde, ehl-i tasavvuf ve ilim adamları ile olan yakın ilişkisi dolayısıyla, çevresinde ümmî ( =okumamış ) filozof  olarak  meşhurdu. Belki bunun içindir ki İkbal’e temel bir dînî eğitimin vermek hassasiyetini göstermiştir.

 

İkbal 1905’de Prof. Arnold’un tavsiyesine uyarak Avrupa’ya gitti ve orda üç yıl kaldı. Cambridge Üniversitesi’nde felsefe okudu ve sonra Almanya’da İran tasavvufu üzerinde “ The Development of  Metaphysics in Persia” (İran’da Metafiziğin Gelişmesi) adlı teziyle Münih Üniversitesi’nden doktor unvanını aldı. Ayrıca 1908’de Lincoln’s Inn”den İngiltere’nin en yüksek hukuk diplomasını da almıştır. Ama en önemlisi, İkbal’in Avrupa’nın sosyal yapısını çok yakından görmüş olmasıdır. Avrupa’nın fen ve bilim alanındaki yeni buluşlarına ve icatlarına hayran kaldı ve onların fen ve bilim açısından geniş imkânlara sahip olduklarını idrâk etti. Fakat Avrupa’nın müreffeh hayatının yanı sıra, milletlerinin acımasız rekâbeti de İkbâl’in gözünden kaçmadı. Kapitalist sistemin temelin de bu acımasız rekâbet mevcuttu. Avrupa milletlerinin arasında ki bu acımasız rekâbet, bir savaş şeklindeydi. İkbal, Avrupa’nın girişken, ve hareket dolu hayatından etkilendiği halde, Batı’nın sosyal ve siyasî sistemlerinin çürük ve çökmeye mahkum olduğunu anlamaktan gecikmemiştir. Sonra Batı’nın aşırı milliyetçilik, ırkçılık, insanlar arasındaki acımasız rekâbet gibi hastalıklarına bir panzehir aradı ve bunu İslâm da buldu.

 

İkbal, İslâm’ın ırklar ve uluslar üstü kardeşlik özelliğinin, Batı’nın hastalıklarına panzehir olacağına inanmıştır. İkbal’a göre, insanlık tarihinde yalnızca İslâm döneminde insanlar gerçekten ırk, renk ve ülke farkı gözetmeksizin eşitliği sağlamışlar ve değişik ırk, renk ve ülkelerden insanlar bir araya gelerek, İslâm dünyasını geliştirmek amacıyla asırlarca ahenk içerisinde çalışmışlardır.

 

İkbal şiir dili ile Müslümanların unutulmuş olan vazifelerini hatırlatmaktadır. İkbal’in bir kitabının ismi de Bang-ı Dârâ ( Kervan Zilleri ) dır. Bu, İslâm ümmetinin kervanını harekete geçirmek için bir ı-uyarı anlamındadır. 1905 yılında milliyetçi biri olarak Avrupa’ya giden İkbal, 1908 yılında oradan İslâmcı ve ümmetçi olarak dönüyordu. Şimdi O’nun vatanı yalnızca Hindistan değil, Fas’tan Endonezya’ya ve Nil’den Kaşgar’a kadar uzanan bütün İslâm dünyası onu ülkesidir. Sonra bu fikre uygun olarak “Hintli Çocukların Milli Marşı “ yerine “Terâne-i Milli” yi yani İslam Milli Marşı’nı kaleme almıştır.

 

1911’de İtalyanlar Libya’nın Trablus şehrine saldırmışlardı. Libyalılar ve Türkler Trablus’u savunurken, bu sefer de Ekim 1912’de Avrupalılar, Balkanlar da Osmanlılar’a karşı ayaklanma başlatmıştı.  Kasım 1912’de Darû-l Hilâfet bile tehdit altındaydı. Böylece dünyada tek gerçek bağımsız Müslüman devlet olan Osmanlı İmparatorluğu, Hıristiyan güçler tarafından arka arkaya hezimete uğratılmış ve iki yıl gibi kısa bir sürede büyük toprak kaybına uğramıştır. Bu sebeple Hint altkıtasında İngilizlere karşı büyük bir tepki başladı. Çünkü onlar; Balkan ayaklanmalarının ardında İngilizlerin parmağı olduğuna inanıyorlardı. İkbal’de bundan ve özellikle Osmanlılar’ın Trablus hezimetinde derinden etkilenerek, bir Arap kızı olan Fatma binti Abdullah’ın, Trablus Harbi sırasında, mücahitlere su dağıtırken şehit düşmesini konu alan “ Fatma binti Abdullah” şiirini yazdı. İkbal bu şiiri şimdi kendi mezarının bulunduğu Lahor’da ki Padişah Camii’nde, bir Cuma namazı sonrasında okumuş ve Müslümanlara Trablus’taki kardeşlerinin felâketini ve bu felâketin içinden şahâdet ve cihâd ruhunun doğacağını haber vermiştir.

Müslüman Hintli mücahitler adıyla yazdığı şiirleri Hindistan‘daki Müslümanların hareketlenerek İngiliz sömürüsüne başkaldırmalarında büyük tesiri olmuştu. 1926’da Pencap eyaletinden Hukuk Komisyonuna seçilen İkbal ayni zamanda “Rabitatü’l-İslâmiye” adlı merkezi Suudi Arabistan‘da olan bir cemiyette de çalışmalar yapmıştı.

1930’da Pakistan devletinin kurulusu konusunda kendisine has görüsüyle insanların huzuruna çıkan İkbal Hindistan‘in bölünmesinin din, irk ve dil esasına göre taksimini öngörüyordu. O zaman bu görüsünü daha sonra Pakistan devlet başkanı olacak olan Muhammed Ali Cinnah’a anlatırken, şiir ve konuşmalarında bu düşüncesine oldukça fazla yer vermişti. Daha sonra 1932’de Londra‘da anayasa hazırlamak için oluşturulan ve çok uzun münakaşalara sahne olan kongreye katılan İkbal, o sırada şiddetli ve uzun sürecek bir hastalığa yakalanır. Doktorların gayretlerine rağmen bir türlü iyileşmeyen İkbal ölümü tebessüm ve rıza ile karşılayarak 1938’de Allah‘in rahmetine kavuşur. İkbal, 1935 yılında bugün Pakistan-Hindistan sınırında bulunan bir Pathankok’ta İslam alimlerinden Seyyid Ebul A’la Mevdudi ile “Darü’l-İslam” adı altında bir köy kurarlar. Her ikisini hedefi burada ilmi çalışmaların yanı sıra güzel örneklik teşkil edecek bir nesil yetiştirmektir. Ancak İkbal’in vefatının ardından bu iş akamete uğrar.

İkbal’in eserleri

 

Muhammed İkbal, ardında bıraktığı bu gibi düşünce ve his dolu Urduca ve Farsça şiirleri ile, gelecek nesiller için ilham ve heyecan kaynağı olmaya devam edecektir. Prof. Dr. Muhammed Münevver (Pakistan İkbal Akademisi Müdürü ) İkbal’in eserlerini şöyle tanıtmıştır:

 

İkbal’in ilk Urduca şiir kitabı Bang-ı Dârâ 1924’te çıktı. Bunu 1935’te Bâl-ı Cibril, 1936’da Darb-ı Kelîm takip etti. Bang-ı Dârâ İkbal’in şiir hayatının ilk üç safhasında yazılan şiirlerinden seçme şiirlerini içerir. Bâl-ı Cibril de İkbal’in Urduca şiirlerinin doruğudur. Gazeller manzumeler dörtlükler ve nükteli şiirlerini içeren bu kitap, İslâm ümmetinin gönlünde samimiyet ve güçlü bir Îman yaratmaya, Müslümanları gerçek iman sahibi yapmaya lâzım olan önseziyi ve akli sergiler. Darb-ı Kelîm’e gelince, şair kendisi bu eseri “ çağımıza karşı bir savaş ilânı” olarak nitelemiştir. Bu kitabın başlıca konuları şunlardır: İslâm ve Müslümanlar, eğitim ve terbiye, kadın, edebiyat ve güzel sanatlar, Doğu ile Batı’nın takip ettiği siyaset.

 

İkbal’in diğer eserleri ise şunlardır: Rumuz-u Bihûdî, Peyâm-ı Maşrık, Zebûr’i acem ( Gülşen-i Râzi Cedîd Mesnevîsini ve Bandegi Nâmeyi içerir ), Cavidnâme,  Pes Ci Bâyed Kerd Ey Akvâm-ı Şark ( Misafir isimli mesnevîyi e içerir ), Armağan-ı Hicaz.




[1] Bugün Suudi Arabistan ve diğer Ortadoğu topraklarının, binlerce Hıristiyan ve Yahudi askeri tarafından işgal edilmesine işaret etmektedir.

[2] Yani Batı düşünceleri İslam ümmetini parçalamıştır.

[3] Şii ve Sünnilere aranızdaki tartışmaları bırakın. Sizler birbirinizle uğraşırken işgalciler ya da sömürgeciler her şeyinizi çalıp götürüyorlar. İkbal burada Şii-Sünniler arasındaki cehalete işaret etmektedir.

[4] Yani İslam dünyası imtihandan geçmiştir. Şimdi onun karşı hareketine ve yeniden dirilişine bak.

[5] Zümer. 39/20.

Güncelleme Tarihi: 06 Temmuz 2018, 09:31
YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER