Mardin'de Dört Gün-2

Artuklu hükümdarı Melik Necmeddin İsa tarafından yaptırılan Zinciriye Medresesi'nin dilimli kubbesinin yanından Mezopotamya ovasını seyretmek, insana müthiş bir sonsuzluk hissi veriyor.

Mardin'de Dört Gün-2

 

İslam Gemici / Dünya Bülteni 

BİR MASAL DİYARI

Mardin’deki ilk günüm büyük bir heyecan ile başlamış ve ikindi olmuştu. Ne yana giderek ziyaret edeceğimi şaşırmış vaziyetteyken, Osmanlı Konağı’ndan bozma otelimize döndüm, sabahın erken saatlerinden beri ayakta olduğum için dinlenmem lazım. Bilgisayarı açtım, internet bağlantısı problemsiz çalışıyor. Hemen elektronik postalarımı kontrol ettim. Bilgisayarın başına oturunca, yorgunluk filan kalmadı. Modern hayat tarzı bizi öylesine mahkûm etmiş ki, televizyon, bilgisayar ve cep telefonunun olmadığı bir yaşama biçimi düşünemiyoruz bile…

mardin1.jpg

Güneş batarken yol arkadaşım Mustafa bey ile konuştuk. “Yarın sabah bir toplantıya katılacağımızı” söyledi. Toplantılardan pek fazla hazzetmem ama yapılması mecburi bir görüşme olduğu için “tamam” dedim. En azından toplantıyı aradan çıkaralım da, ben işime bakayım.

Minik kameramla çekmeğe çalıştığım bazısı iyi, bazısı kötü görüntüleri bilgisayarıma aktardım, beğenmediklerimi sildim, kullanılabilir durumdakileri tasnif ettim. Görüntüleri kafamda montajlıyorum, müzik olarak ne kullanabilirim vs. gibi düşünceler zihnime hücum ediyor.

mardin2.jpg

Akşamüzeri otelin yakınında bulunan bir esnaf lokantasına gittik. Yemeklerin şatafatla servis edildiği lüks lokantaları pek sevmediğimden, Adnan ustanın bu mütevazı lokantası gözüme pek hoş göründü. Son yıllarda lokanta sözcüğü yerine restoran demiyorlar mı, iyice çileden çıkıyorum. Lokanta kelimesi Türkçe değil, biliyorum ama restoran demeleri de çok tuhaf kaçıyor. Telaffuzu bile zor olduğundan kimi restorant, kimisi restauran, başkaları restaurant filan diyorlar. Lokantanın söylenmesi konusunda ise bir ihtilaf yok. Türkiye’nin her yanında aynı şekilde söyleniyor. Aşevi demek zorumuza mı gidiyor ne? Neyse…

Baktık ki, lokantanın elemanları temizlik yapıyorlar, dükkânı kapatacaklar. Bizi görünce içeri buyur ettiler, kalan yemeklere baktık, idare eder, rahatlıkla karnımızı doyurabileceğiz. Adnan ustanın yüzündeki mahcup ifadeyi görünce “dert etmeyin, zaten az bir şey yiyecektik” dedim. Adnan usta yaptığı yemeklerini en lezzetli şekilde ikram edemediği için üzülüyor. “Sabah kaçta açıyorsunuz” diye sordum. Usta “ben sabah 5’de buradayım, beklerim” deyince, ben de “inşallah saat 6’da burada olurum, bakalım çorbanızın tadı nasılmış” deyince, yüzündeki ifadeden geleceğimi pek düşünmediğini anladım. Görürsün Adnan usta, sabahın kör vaktinde geliyor muyum, gelmiyor muyum?

mardin3.jpg

Lokantadan çıkıp, hemen yakındaki açık olan tek kahvehaneye giderek çay içtik. Mardinliler çayı güzel demliyorlar. Meğer o akşam Türkiye 1. Ligi futbol maçı olduğu için kahvehane açıkmış. Yoksa kapalı olacakmış. Özellikle gençler futbol maçını gelip kahvehanede seyrediyorlarmış. Mustafa ile ben oturduğumuz süre içerisinde, maç bitinceye kadar bir demlik çayı içmişizdir.

Otele döndük, karanlıkta Mezopotamya ovasına baktım, uzaklarda yanan ışıklar sanki denizde seyreden gemiler gibi… Arkama döndüm, Mardin Kalesi bütün ihtişamıyla bize bakıyor. Kalenin ışıklandırması gayet güzel yapılmış. Bu nedenle ister gece isterse gündüz kaleyi seyretmek ve geçmişi düşünmek insanı hüzünlendiriyor. Dev bir uzay gemisi gibi duran Mardin Kalesi’ne bakarak “hey gidi koca kale, kimbilir neler gördün sen” diyorum… Gökyüzünde hilâl var. Yorgunum, artık yatayım.

Sabah güneş doğmadan önce uyandım, hazırlıkları tamamlayıp, saat 6’da otelden çıktım. Otel görevlilerinin uykulu gözlerle bana bakarak “acaba bu adam, bu saatte nereye gidiyor” diye düşündüklerinden eminim. Daracık caddede tek tük insanlar var, bazı dükkânlar yeni açılıyor. Güneş doğuyor. Kameramla güneşin doğuşunu, yürüyen Mardinlileri görüntülüyorum.

mardin4.20100503101841.jpg

Adnan ustanın lokantası açık. İçeri girdiğimi görünce hayretle bana bakıyor. “Turist dediğin adam, güneş doğduktan sonra uyanır, otelde kahvaltı yapar, değil mi” diye sorar gibi bakarak ama tebessümle “hoş geldin” diyor. Oturuyorum. Nefis çorbayı kaşıklarken, kapıda gariban bir adam belirdi, halinden cebinde para olmadığı belli, Adnan ustaya bakarak bir şeyler söyledi, Mardin Arapçasıyla konuştuğu için bir şey anlamadım ama ne demek istediğini tahmin ettim. Adnan usta Arapça olarak karşılık verince, gariban adam kapıya en yakın masaya ilişircesine oturdu. Önüne gelen çorbayı içerken gözlerini tabağından ayırmadı. Üzüldüm fakat Adnan usta gözümde yükseldi. Ne olursa olsun, cömert bir insandı. O küçük ve mütevazı lokantadan çıkıp, dün gece oturduğumuz kahvehaneye geldim, baktım çay yeni demlenmiş, birkaç kişi de içeride çay içiyor. Kahveci de şaşırdı beni görünce… Gülümseyerek çay istedim. Çayımı daha yarımlamıştım ki, kahveci elinde koca bir cezveyle gelerek mırra ikram etti. Yarım olan çay bardağımı işaret edince, “iç abi iç, bunun yeri başka” dedi. Bilenler bilir, mırra güneydoğu Anadolu’da yapılan sert şekersiz kahve.

mardin5.jpg

Küçük fincanın dibindeki acı kahveyi bir dikişte bitirdim. Boğazımdan aşağı kaynar bir şeyler aktı. Hemen çayımdan bir yudum aldım. Daha önce ilk defa, tam 17 sene önce Urfa’da sıcak bir yaz günü mırra içmiştim. İstanbul’da ikram edilen mırraları saymıyorum. Çünkü İstanbul’da yapılan mırra, buradakine benzemiyor. Gerçek mırrayı yeniden içmek bu güne kısmetmiş. Kahvaltımı yapmışım, çayımı, kahvemi içmişim, artık güne hazırım. Toplantıya bile tahammül edebilirim.

Toplantı tahminimin aksine kısa sürdü, çıkışta Mustafa başka bir görüşme yaparken, ben Artuklu Üniversitesi’nin rektörü Prof. Dr. Serdar Bedii Omay ile karşılaştım. Rektör bey kahvesini içerken biraz sohbet ettik. Hoş bir insan, sohbeti de güzel. Ortak tanıdıklarımız olduğunu anlayınca, sıcak bir diyalog yaşandı.

Buraya gelmeden önce kendimce bir gezi planı çıkarmıştım. Aradan birbuçuk gün geçti, planımın çok gerisindeyim. Bir mihmandara ihtiyacım var. Beni öyle birisiyle tanıştırdılar ki, kim görse hemen dikkatini çeker: Mehmet Fidan 1.90 boyunda, 100 kg’dan fazla, cüsseli biri. Üniversitenin spordan sorumlu kişisi. Gözlerinden samimiyet ve dostluk akıyor. Birlikte eski Mardin’e döndük, ilk olarak Kırklar Kilisesi olarak bilinen Mor Behnan’a gittik. Meğer bugün Hıristiyanların Paskalya Bayramının son günüymüş. İstanbul ve başka şehirlerde gördüğüm kiliselerden çok farklı bir mekân. Resimler, ikonalar amatörce yapılmış hissi uyandırıyor. Acaba bilerek mi bu şekilde yapıldılar, yoksa yapanlar hakikaten amatör müydü, bilemiyorum. Kilisede 15 – 20 kişilik bir Yunan turist grubu var. Başlarındaki Türk rehber yanımıza geldi, tanıştık.

Mehmet Fidan ile kiliseden ayrılıp, çarşıdan geçerek Zinciriye Medresesi’ne gidiyoruz. İki adımda bir, birisi, Mehmet Fidan’a selam veriyor. Demek ki, çok tanınan bir insan Mardin’de… Mehmet bey de üşenmeden herkesin selamını alıyor, birkaç kelime sohbet ediyor ve yürümeğe devam ediyoruz.

Yolda genç bir muhabir kız ile kameramana rastladık. Meğerse bu iki meslekdaşım bir haftadır Mardin’de bulunuyorlarmış ve belgesel çekiyorlarmış. Yarım saat sonra başlayacak olan çekim programı da Zinciriye Medresesi’nde ve yine başrolde Mehmet Fidan var. Spor, müzik, sosyal faaliyet deyince herkesin söylediği tek isim, sağolsun, bana rehberlik yapıyor. Çok şanslı bir adamım…

Zinciriye Medresesi’ne varınca, cebimde sakladığım minik kameramı çıkardım ve belgesel çeken kameramana utanarak uzattım. “Kardeş, bu makineyi yeni aldım, kapalı mekânlarda güzel çekim yapıyor ama güneşe çıkınca her şey bembeyaz oluyor” dedim ama yüzüm de kıpkırmızı. Tecrübeli biri olduğu halinden tavrından anlaşılan kameraman makineyi aldı, menüsüne filan baktı, bir iki deneme yaptı ve “tamam oldu” diyerek bana uzattı. Meğerse kameramın otomatik çekimde pozlama oranı çok yüksekmiş, o nedenle görüntüler rezil çıkıyormuş. Defalarca teşekkür ettim.

Medresenin ikinci katına çıktık, kocaman bir meydan. Mardin Kalesi yukarıdan bize bakıyor. Miladî 1385 senesinde Artuklu hükümdarı Melik Necmeddin İsa tarafından yaptırılan Zinciriye Medresesi’nin dilimli kubbesinin yanından Mezopotamya ovasını seyretmek, insana müthiş bir sonsuzluk hissi veriyor. İki katlı olan tarihî binanın selsebilinden halen su akmakta… Restorasyonu yeni biten bina, bize söylenenlere göre, Artuklu Üniversitesi’ne verilecekmiş. Böylece uzun zaman sonra Zinciriye aslî hüviyetine yakışır biçimde, eğitim-öğretim faaliyetlerinin yapıldığı bir yer haline dönüşecek. Sevindirici bir durum…

Mardin musikisini canlandırma ve yaşatma işini kendisine vazife edinmiş olan ekibin başı yine Mehmet Fidan. Gönüllü rehberim, insanı kendisine hayran bıraktıracak şekilde farklı faaliyetler içerisinde… Belgesel ekibi bir haftadır bu ekiple birlikte çekimler yapıyormuş ve o gün de (benim şansımdan olacak) ünlü Reyhaniye’nin çekimi varmış. Müzik aletlerinin akordu tamamlandı. Reyhaniye’nin nağmelerinin duyulmasıyla birlikte, figürleri bir kartalın hareketlerini çağrıştıran oyunu Mehmet Fidan oynamağa başladı. Pozlama meselesini çözmüş olan ben de hemen kameramı çalıştırdım, masmavi gökyüzü fonunun önünde oynayan Mehmet beyi kaydediyorum. Yapmağı planladığım “Mardin’de Yaşamak” belgeselinin giriş müziği olarak da Reyhaniye’yi kullandığımı hayal ediyorum. Hayal etmek insana güç veriyor…

Çekimler bittikten sonra, uzun müddettir Zinciriye Medresesi’nde görev yapan polis memuru, bir turist rehberi gibi, külliye ile alakalı bilgiler veriyor. Giriş kapısındaki işlemeler ve nakışlardan tutun da, içerideki odalar, avluların fonksiyonu, selsebil, kubbeler, mescidindeki mihrabın kenarlarında bulunan taşların ışık oyunları oynamasına kadar, hayranlıkla dinlediğim bütün bilgileri sabırla anlatıyor. Polis memuru arkadaşın bir kulağı da elindeki telsizde… Merkezden yapılan bütün anonsları dinliyor.

Güneşin batmasına yakın Zinciriye Medresesi’nden ayrıldık. PTT binasının karşısındaki Mardin Kebapçısı Yusuf ustanın lokantasına gittik. Belgeselci kameraman ve muhabir arkadaşlar da geldiler. Nefis bir akşam yemeğinden sonra, yorgunluğumuzun farkına vardık. Havanın soğuduğunun ve şiddetli bir rüzgârın çıktığının farkına yeni varıyorum. Kendimi otel odasına atmaktan başka bir şey düşünmüyorum.

Üçüncü günün sabahı rüzgârlı ve kızıl bir gökyüzünün altında uyandım. Dünkü berrak havadan eser yok. Çantamda olan ne kadar gömlek, tişört varsa üst üste giymeme rağmen üşüyorum. Kameram elimde Mardin’in ara sokaklarına daldım. Gördüğüm her şeyi kaydediyorum. Öğleye doğru Ulu Cami’nin kapısına geldim. Kapıdaki kitâbeden başlayarak çekimler yaptım. İsmi gibi hakikaten ulu bir cami burası… Görebildiğim diğer Mardin camilerinin yalın güzelliğinin örnekleri diğer adı da Cami-i Kebir bu tarihî mabedde toplanmış. Artuklular zamanında yapıldığı tahmin edilmekle birlikte, inşaa tarihi tam olarak bilinemeyen bu görkemli yapının içindeki özel bir bölmede Sakal-ı Şerif de bulunmakta…

Caminin çekimlerini bitirdikten sonra çarşıya girdim. Bir ara daracık sokaklarda kayboldum. Bir aktar dükkânının önünden geçerken mütebessim çehresi dikkatimi çeken Necmeddin bey ile tanıştım. Alışveriş yapmağı düşünmüyordum ama o samimi sohbet ve kahve ikramı üzerine ufak tefek bir şeyler satın aldım. Sohbet ettik diye benden para almıyor, gayet ciddi olarak ısrar ederek, aldığım şeylerin parasını zorla verdim. Yine ara sokaklardayım… Havanın kızıl rengi, sabahtan beri dolaşıyor olmam filan derken, yorulmuşum. Otele kendimi zor attım. Odanın kliması çalışıyor ve içerisi sıcacık… İşte mutluluk bu.

Dördüncü gün, Mardin’deki son saatlerimiz. Akşam uçağıyla İstanbul’a döneceğiz. Fırsat varken çekim yapmağı düşünerek, bu defa PTT binası olarak kullanılan Şahtana ailesi konağına gittim. Hava güneşli ama şiddetli rüzgâr devam ediyor.

Mimarbaşı Lole’nin 1890’da bitirdiği konak bir sanat şaheseri. Çekimlerim öğleye kadar sürdü. Kameramın bataryası bitti. Konağın karşısındaki çay ocağına gittim, çay içerken kameranın pilini şarj ediyorum. Çay yine çok leziz. Ara vermeden çay içiyorum. Böylece hem ısınıyorum hem de çevremdeki insanların sohbetlerini dinliyorum. Dışarı çıktığımda bir zamanların şöhretli sinema oyuncularından 4 – 5 tanesine rastgeldim. Grup halinde yürürlerken, orta yaşın üzerindeki Mardinlilerden onları tanıyan birkaç kişi hemen yanlarına gittiler. Öyle meşhur simaların Mardin’e gelmesinden dolayı mutlu oldukları yüzlerinden okunuyor.

Güneş batıncaya kadar çekebildiğim kadar eski Mardin görüntüsünü kaydettim. Akşam karanlığı çökerken kiraladığımız bir arabayla yine Diyarbakır yoluna çıkacağız. Gitmeden önce Mehmet Fidan’a veda etmemek olmazdı. Birlikte çay içip, sohbet ettik. Mustafa ile çantalarımızı arabanın bagajına yerleştirirken, o kısacık süre içerisinde, baktık ki, Mehmet bey elinde hediye olarak bize aldığı paketlerle geldi. Anadolu insanının bu misafirperverliğinden dolayı nemlenen gözlerimi saklamama akşamın karanlığı yardımcı oldu.

Mardin bir masal şehri gibi ama eski Mardin öyle… Yeni binalarla dolu olan yeni şehrin, Türkiye’nin başka kentlerinden bir farkı yok. Mardin’e gitmemiş olanlara tavsiyem, gidin görün. Mardin’in eski evlerini ve sokaklarındaki huzuru, masalsı havayı teneffüs edin, ayrıca insanlarının misafirperverliğine hayran kalacağınızı düşünüyorum.

BİRİNCİ BÖLÜM İÇİN TIKLAYINIZ

TAŞIN SEVGİYLE ŞEKİLLENDİĞİ YER: MARDİN / KISA BELGESEL

Güncelleme Tarihi: 03 Mayıs 2010, 14:10
YORUM EKLE
YORUMLAR
ali
ali - 7 yıl Önce

ola bu nasıl sehır fulll tas bı agac yok :))))))))))))9

banner33

banner37