'Medeni Dünya ve Barbar Dünya'

Osmanlı entelektüellerinden Halil Halid'i çok azımız tanır. Batıda uzun yıllar kalmış olan Halid'in kitaplarına bugün şöyle bir göz gezdirdiğinizde, İslam dünyasında hâlâ süregelen işgallerin nedenlerini ve amaçlarını çok rahatlıkla kavrayacağınıza emin

'Medeni Dünya ve Barbar Dünya'

MEDENİYET HAKKINDA BAZI GÖRÜŞLER

 

Doğuda sömürgelerin genişletilmesi maksadını yorumlamak için, Avrupalılar tarafından ortaya çıkarılmış olan “medenileştirme vazifesi” sözünün mâhiyeti, gerçekten bir süreden beri Doğulularca lâyıkıyla anlaşılmağa başlanmıştır. Bununla beraber, bu konuda anlaşılmaya muhtaç bir durum daha var ki o da, Batılı ülkelerin halkından bir kısmının, kilisenin böyle bir “medenileştirme vazifesi”nin Avrupalılar eliyle yerine getirilmesi Doğulunun şiddetle ihtiyacının bulduğunu zannetmeleridir; dolayısıyla, onlara göre, böyle bir medenileştirme vazifesi sırf bir insanlık hizmetidir. Batı dünyasının pek azı eski zamanlarda Şark kavimlerinin bir medeni hayata ve garb milletlerinde daha yüksek bir insanlığa yakışır duyguya sahip olduklarını, Şarkın, medeniyetin beşiği olduğu ve ilerleme nurunun Şark’tan gelmiş olduğunu düşünebilmektedir. Bir de “âlem-i medeniyet” (uygar dünya) tabirinin ancak Hıristiyanlık dünyası hakkında kullanabileceğine ve Doğu dünyasını ya yarı medenileşmiş veya büsbütün barbarlık halinde bulunduğuna dair Batılıların çoğunluğu arasında bir düşünce mevcuttur.

 

[Yine, Avrupalıların büyük kısmının nazarında hâkim olan görüşe göre, bilinen “medeni dünya” kavramı, yalnızca Hıristiyan dünyaya atfedilebilir ve Doğu ise, ya yarı medeni veya tamamıyla barbar olduğu görünür.]

 

Meseleye Şarklılar açısından bakılırsa, bu düşüncenin doğru olmadığını kabul etmek gerekir: zira onlara göre, Batı âlemi bir “âlem-i terakki” (ilerleme dünyası) dir. Şu halde, maddi olarak vuku bulan büyük gelişmelerden dolaydır ki, birkaç asırdan beri Avrupalılar Doğu üzerine hükmedebilecek bir mevki kazanmışlardır. Teknolojiyi icat ve sanayiden benzeri görülmemiş şeylerin meydana getirilmesi sebebiyle Batılılar, boyun eğdirme gücünü havi bunca üstünlüğü ele geçirme silahlarına sahip olmuşlar ve bu sayede Doğuda emellerini gerçekleştirmeye ve hâkimiyetlerini yürütmeye koyulmuşlardır. Şarkın tarihine aşina olanlarca malum bir takım esas sebeplerden dolayıdır ki, Doğu halkı, Batılılar ile paralel olarak ilerleme yolunda yürüme kudretinden mahrum kalmışlardır.

 

Konuya yeni Şarklıların tartışma noktasından girince, Avrupa halkının “medeniyet” kelimesini fahiş bir hata ile kullandıkları ortaya çıkar; zira maddi gelişmeler, medenileşme sıfatını yalnız Batılılara tahsis için yeterli bir sebeb olmaz. Medeniyetin bir de manevi yönün olması gerekir  ki, işte bu manevi yön düşünüldüğünde, Batılıların medeniyeti kendilerine tahsis etmelerindeki iddia kabul olunamaz. Avrupa medeniyetinin faziletlerini benimseyip yaymakla uğraşan bazı kimselerin iddialarına göre, söz konusu maddi gelişmeler Hıristiyan topluluğunu yüce duygulara ve manevi faziletler kazanılmasına da sevk etmiş ve bu sebeble maddi açıdan olduğu gibi, manevi faziletlerin tümü cihetiyle de onları Hıristiyan olmayan milletlerin üstünde bir dereceye ulaştırmış! Gerçi bu iddia pek makul bir şekilde ortaya atılmış ise de, ne var ki bu gibi sonradan ortaya konulmuş iddialara, Doğu halkının üzerinde düşünmeden inandığı devirler geride kalmıştır. Bundan dolayıdır ki, Hıristiyanlık alemi, manevi üstünlük hakkındaki iddiasını iş ve davranışlarını göstermedikçe, hissiyatının o terakkîsi Hıristiyan olmayan dünya tarafında hilekârca fikirlerin açıklanması şeklinde telakkî edile bilir ve o kurnazca fikirlerle Şarklıları aldattığı, mugâlataya boğduğu düşüncesi güç kazanır. Batının o zihnî gelişmesinin, bilgi ve kültürünün büyük gelişmesine sebep olduğu inkâr edilemez; ancak bu kültür ve bilgilerin genişlemesinin bir manevî olgunluğu meydana koyduğu görülememektedir.

 

“Avrupa Medeniyeti” sözünü “şark vahşeti” tabiri karşılığında kullanmak, pek çok batılı yazar tarafından bir alışkanlık haline gelmiştir. Diğer bir tabirle; Avrupa’nın şu baskı ve üstünlüğü devrinde, Hıristiyan topluluklarından birbirine mensup olmayan bir halk, galiba medenîleşmiş olarak kabul edilmek istenmiyor.

 

Şu “medeniyet” sözünün gerçek mânasının ne olduğunu anlayabilmek öyle bir meseledir ki, Şarklı bir araştırıcıyı cidden şaşırtsa gerekir. O araştırıcı, Avrupa müellifleri tarafından yazılan ve bu gibi konularda kaynak olan eserlere müracaat etse anlar ki, Batılılarca kesinlikle medenîleşmemiş sayılın nice milletlerin –o eserlerdeki tariflere göre- medenîleşmiş topluluklardan saymak gerekir. Bundan başka, o Şarklı araştırmacı, söz konusu eserlerden tarif edilen medenîlik sıfatını Avrupaların iş ve hareketleriyle –özellikle Asya ve Afrika’da yaptıklarıyla- mukayese etmiş olsa, Avrupa milletlerinden bazılarının “medenîleşmiş” sıfatına hiçte lâyık olmadıklarına hükmeder. Çünkü, karşı koyma gücü sınırlı olan şark milletlerinin millî istiklâllerini ortadan kaldırmak, mevcut olan müesseselerin ya değiştirmek yada yok etmek, atalarından intikal etmiş olan ve onlar tarafından kutsal sayılan her şeyi ya ifsâd etmek veya çığırından çıkarmak gibi hareketlere “medenîleşme” denilemez. Aksine bu gibi bilgiler, o ilerlemiş Batılıların hissiyatında atalarından mirâs kalmış bir nevi vahşî heveslerinin halâ hüküm sürmekte olduğunu isbat eder. Böylece, yeni o Şarklı araştırmacı nazarında –inceleme ve araştırmasının sonucu olarak meydana bir hakikat çıkar ki o da, sık sık tekrarlanan “medeniyet” sözünün kapalı bir tabir olması ve hatta Fransızların La Grande Encyclopedie adlı lugatlarında itiraf olduğu üzere, “medeniyet” kelimesine sağlam bir tarif vermenin güç olmasıdır. (La Grande Encyclopedie, C. XI, s. 543)

 

Meselenin gerçek yüzü bu merkezde ise de, madem ki Avrupanın Şark üzerindeki tahakkümü devam edip gitmektedir, o halde bu baskının devamına karşı koyacak bir iş yapılmadıkça şarklıların “gayr-i mütemeddin” (medenîleşmiş) diye tasvir etmek Avrupalıların menfaatinedir; zira Avrupalılar, Şark kavimleri arasına sokmayı üzerine aldıkları şu sözü edilen “medenileştirme vazifesi”nde bu vesile ile bir hak ve yetkiye sahip bulunmuş oluyorlar.

 

 

Şark milletleri arasında en fazla Batı hegemonyasına maruz olanlar İslam bayrağı altında olan milletlerdir. Çünkü bu milletler, Afrika’nın Atlas okyanusu sahilinden ta Kafkasya’ya kadar olan yörelerde ve tam Avrupa kıtasının karşısındaki memleketlerde yerleşmiş olduklarından, Batı medeniyetinin önderleri için gidip gelmesi kolay bir faaliyet alanı teşkil etmektedir. Avrupa medeniyetinin taraftarları ile tartışmaya girişip de, “daha birkaç asır öncesine kadar Müslümanların gerek fikrî üstünlüğü ve gerçek maddî ilerlemesi cihetiyle Avrupa halkına üstün durumda bulundukları ve hatta orta çağda Müslümanlar arasındaki ilmî gelişmeler sayesinde, o zamanlar kısmen barbar bulunan Batının insanî medenîleşme vasıfları dair bazı şeyler öğrenmeye başlamış oldukları” yolunda deliller ortaya koymak boşunadır. Bu adamlar tarihi delilleri karşı göz yumuyorlar; bilmiyorlar veya bilmek istemiyorlar ki, haçlılar arasında en az mutaassıp olanlar ve en zekî bulununlar, düşmanları olan Müslümanlar arasında örnek ve ibret alınması gerekli güzel vasıfların mevcut olduğu gördüler ve Şark’dan aldıkları ilerleme vasıtaları sayesinde Avrupa medeniyetinin gelişmesine hizmet ettiler. Avrupa halkının aydın olmayan kesiminin bilinmeyen bu gerçek, bir çok batılı müellif tarafından itiraf edile gelmiştir.

 

Hal böyle iken, zamanımızda –cahil bir Çinlinin bütün yabancılara rasgele adı verdiği gibi- Avrupalılar da genel olarak Müslümanlara vahşî veya gayr-i medenî deyip gidiyorlar. Müslümanların Batılılarca böyle telakkî edilmesine pek de şaşmamak gerekir, zira yukarıda belirtildiği üzere, böyle bir düşünce halkın zihnine siyasîler ve devlet adamları tarafından kasten telkin olunuyor. Maksadımızı izah edelim:

 

Bilinmektedir ki, Batı Avrupa’nın her tarafında geçim kavgası günden güne şiddetini artırarak devam etmektedir. Daima artarak devam edegelen sosyal ihtiyaçlar ve iktisâdi sıkıntıların olabildiğince hafifletilmesi ve bundan dolayı toplum arasında belirmesi mümkün olan hoşnutsuzluğun ve fikrî coşkuluğun ortaya çıkaracağı dahillî kargaşalığı önleyici tedbirlerin alınması, devlet adamlarının en önemli işlerindendir. Bu amaca ulaşa bilmek için en iyi çare ise;

 

İlk olarak, memleket için üretilen mahsul ve ürünlere doğuda yeni yeni pazarlar bulmak.

 

İkinci olarak, adeta ordular kuracak kadar sayıları artmakta olan memuriyet isteklerine doğu ülkelerinden kadrolar tedarik etmek.

 

Üçüncü olarak ise, artan nüfusa yerleşe bileceği yerler temin etmektir. Yeni yeni pazarlar bulunması ve kazanç yolları için, kısmet elde etmek için yeni yeni alanların temini ise öyle kolayca mümkün değildir. Zira, bu hususlar çok kere savaşı, savaş ise parayı gerektirir. Durum böyle olunca, devlet adamları ve siyasîler resmiyet dairesinde halkın hoşuna gidecek bir yol bulurlar; yani fesadı tahrik eden adî politikacılar gibi mantıkî mülâhazalardan uzak olan “vatanperverlik duyguları”nı umumi toplantılarda irad ettikleri nutuklarla ve gazetelerde yazdıkları veya yazdırdıkları makalelerle devamlı olarak tırmandırırlar. Bu güzel ve beliğ konuşmalarda milli şeref ve millet sancağının şânı özel bir itina ile tekrar zikredilerek insanların duyguları okşanır. Doğuda yeni istilâlara girişmek pek ciddi bir iş olduğundan, harp teşebbüslerini haklı göstermek lazımdır. Bundan dolayı, zapt ve işgâline niyet edilen bir doğu ülkesinin durumu gayet perişan, gayet karışık bir durumda tasvir edilir. Ve o memleketin halkına bin türlü idari kötülüklerin, nice vahşî işlerin sorumluluğu yüklenir. Gerçekte o kötülükler ve kargaşalıklar olmasa bile, bunlar gizli ve ince yollarla gerçekleşmeye çalışılır ki, bu durum Şark’ta Avrupa diplomasisinin işleyişini gözleyenlerce bilinmektedir. İşte bu belirtilen tarzlarda Müslüman doğuda kendi hükümetlerini, kendi idarelerini tesis için medenî Avrupalılar bir hak ve yetki kazanmış olurlar.

 

[Bu mülâhazaları hatırda tutarak, Avrupalıların büyük kısmının Doğu halklarının işlenmemiş ham barbar türleri olarak sınıflandıracağından ve medeniyet davasının bir zaferi olarak herhangi bir Müslüman ülkenin milli bağımsızlığını yok etmeyi hoş karşılayacaklarından şüphemiz yoktur. Büyük bir ihtimalle Batının sihirli gücü, daha uzun bir süre, Doğu’daki üstünlüğünü sürdürmeye muktedir olacaktır.]

 

Batının Doğu üzerindeki tahakkümü meselesi büyük siyasî önemi olan hususlardan olduğundan, şarklıların bu konudaki düşüncelerini ileride kaydedeceğiz. Büyük devletlerin Doğu’da “vazife-i temeddüniye”leri (medenîleştirme görevleri) Hıristiyan dünyasının misyonerlerini, Batının âdetlerini, yaşayışlarını ve inanç biçimlerini doğu milletlerine sokmak için gayrete getirmektedir. Gerçekten şimdiye kadar bu uğurda nice emekler sarf edilegelmiş ise de, Hıristiyanlığın prensip ve usullerinin Batılıların siyâsî tahakkümü derecesinde bir muvaffakıyetle Doğululara kabul ettirilemeyeceği şekildeki zanlar kuvvet bulmaktadır. Hele Doğu Müslüman halkına bu konuda yapılan zorlamalar ve teşvikler sadra şifa verir (yürek ferahlatıcı) hiçbir tesir icra edemiyor. Müslümanların sağlam düşünceye sahip, aklı başında olan fertlerin o medenî Avrupa’nın ahlâk ve prensiplerindeki zayıf noktaları pekiyi idrak ederler. Avrupalılarca kabul edilen Hıristiyanlığı inanç esaslarının ise, Müslümanlar için manevî  bir ilham kaynağı olabilmenin üstün vasıflarından uzak olduğunu yakînen anlarlar. Gerçek Hıristiyanlık ve gerçek –çoğunlukla Hıristiyan medeniyeti ünvanı takılan ve yüksekliğe pek çok abartmalarla ilan olunan- Avrupa medeniyeti hakkında Müslümanların kendilerine has düşünceleri vardır ki, biz, aşağıdaki bölümlerde bu düşüncelere yer vermeğe çalışacağız.

 

(Diğer bölümleri okumak için Halil Halid’in “Hilal ve Haç Çekişmesi” adlı kitabına başvurabilirsiniz)

 

Bu makale Halil Halid’in “Hilal ve Haç Çekişmesi” adlı kitabından Dünya Bülteni’nce alıntılanmıştır.

 

---------------------------------------

 

Anti-Emperyalist Müslüman Entelektüel: Halil Halid  

(1869- 29 Mart 1931)

 

 

Geçiş dönemimizin önemli şahsiyetlerinden olan Halil Halid bey bir çok eser vermesine rağmen, ne yazık ki hakkında fazla bilgi sahibi olmadığımız bir ilim adamımızdır. Ankara’da doğan Halil Halid, Sultan Abdülmecid (1839-1861) döneminin alimlerinden ve şeyhlerinden (Şa’bâniyye Şeyhi) olan Çerkeşli Mustafa Efendi’nin torunudur. Eserlerinde dedesinin unvanından dolayı gerektir ki, Çerkeşşeyhizâde Halil Halid imzasını kullanmıştır. Annesi Refika Sıddîka Hanım, babası ise Ahmed Refik Bey’dir.

 

Dedesi Osman Vehbi Efendi, bir çok eser yazmış kıymetli bir İslâm âlimidir. Babası Ahmet Refi, o dokuz yaşında iken vefat etmiştir. Yine âlim ve şair olan amcası Mehmet Tevfik Efendi tarafından yetiştirilmiştir.

 

1869’da Ankara’da doğan Halil Halid, ilk öğrenimini Ankara’da yaptı. Sonra Beyazıt Medresesi’ne devam etmiş, ardından girdiği İstanbul Hukuk Fakültes’ni 1893 yılında bitirmiştir. Dönemin siyasi baskılarından dolayı 1894’de İngiltere’ye gitmiş, burada gazeteciliğe başlayarak siyasi ve sosyal konularda yazılar yazmaya başlamıştır. 1897’de Londra Osmanlı Elçiliğinde konsolos yardımcısı oldu. 1902-1911 yılları arasında Türkçe öğretmeni olarak Cambridge Üniversitesi öğretim kadrosuna dahil oldu. Bu arada yüksek lisans yapmış, dışişleri mensuplarına Türkçe dersleri vermiştir. O sıralar Londra’da yaşayan Büyük Şairlerimizden Abdülhak Hamid ile tanışmış ve iyi dost olmuşlardır.

Bu dönemde Avrupalı ve İngiliz anlayışını tahlil eden Halil Halid Bey, görüş ve değerlendirmelerini İngiliz gazetelerinde ve yazdığı kitaplarda cesaretle ortaya koymuştur. Osmanlı’ya ve Müslümanlığa karşı yapılan çirkin propagandaları ve peşin yargıları, yerden yere vurmuştur.

 

Osmanlı Şiir tarihi adlı bir eser yazan J.W. Gibbb’e yardımcı olmuş ve bu kitaba bir takdim yazısı yazmıştır. Londra’da bir cami inşası için kampanya başlatmıştır. 1905 yılında Cezayir’de yapılan “Müsteşrikler kongresi” ne Cambridge Üniversitesi adına katılması şöhret ve itibarını arttırmıştır. Buradaki intibalarını, 1906 yılında Kahire’de “CEZAYİR HÂTIRATINDAN” adıyla yayınlamıştır.

 

Osmanlı toprağı olan Bosna-Hersek’in Avusturya tarafından işgali üzerine, bu ülkeye karşı halkı “BOYKOT” a çağırdı. (Bu tarihimizde bir ilktir.) 1912’de İttihad Terakki’den mebus oldu ise de, 4 ayda sona erdi. 1913-14 yıllarında Hindistan Bombay başşahbenderliği görevine atandı. ( Hint müslümanları görevde kalması için İstanbul’a yüzlerce mektup ve telgraf göndermişlerdir.) Mısır, Sudan ve Cezayir’e seyahatleri vardır.


1922’de Edebiyat fakültesi, İlahiyat fakültesi ve Harbiye’de hocalık yaptı. Halil Halid Bey, 29 mart 1931’de İstanbul’da vefat etmiş, Merkez Efendi kabristanında toprağa verilmiştir.

 

Halil Halid Bey, hem medrese ve hem üniversite öğrenimi yapmış olması, bazı eserlerini İngilizce yazacak ölçüde iyi lisan bilmesi, kendisine güveni ve cesareti, vatanseverliği ve samimi bir Müslüman olması, mücadeleci kişiliği ile hayatını devleti ve milleti için adamış idealist bir şahsiyettir. Çerkeş kökenli soylu bir ailenin evlâdı olan bu değerli kişinin hayatını ve eserlerini öğrenmek, okuryazar ve aydınlarımız için gereklidir. 1900’lerin başında, Osmanlı Devleti’nin “Şark Meselesi” sebebiyle kanlı bir çatışmaya gireceğini yazmış, bu öngörüsü-maalesef-haklı çıkmıştır.

 

Halil Halid Bey’in bazı kitapları:

 

1-     Hilâl ve Salib Münâzarası: kitabın aslı İngilizce olup orijinal adı (The Crescent Versus the Cross). Kitap Arapça ve Urduca’ya da çevrilmiştir.

2-     İslâm ve Nasrâniyetin Münâsebât-ı Asliyesi

3-     A History of the Turco-English Relations (Türk-İngiliz İlişkileri Tarihi)

4-     Türk ve Arap

5-     La Turcophobie des Imperialistes Anglais (Emperyalist İngilizlerin Türk Korkusu)

 

 

Halil Halid Bey’in tercümeleri:

 

1-     İntişar-ı İslâm Tarihi. Prof. T. W. Arnold.

2-     Maişetimizi İstihsâl

 

Güncelleme Tarihi: 06 Temmuz 2018, 09:31
YORUM EKLE

banner33

banner37