banner39

Mescid-i Aksa ve Üçüncü Mabedin Kaderi

Gazeteci ve www.dunyabulteni.net'in de yazarı Mustafa Özcan'ın tebliği...

Arşiv 25.04.2009, 12:05 25.04.2009, 12:05
Mescid-i Aksa ve Üçüncü Mabedin Kaderi

 

Mustafa Özcan, Araştırmacı-Yazar

Haremeyn veya Mescid-i Aksa ve Mekke-i Mükerreme'deki Kâbe-i Muazzama, İslam'ın getirdiği kutsal mekânlar değil; bilakis İslam'ın teyit ettiği, vurguladığı kutsal yerlerdir. İslam'ın getirdiği yeni mekân veya yenilik Medine-i Münevvere'dir. Bu yeni kutsal mekân ise Peygamberimizin manevi mirasını temsil etmektedir. Hicretten ve Mescid-i Nebevi'nin yapımından sonra Haremeyn denilince Kâbe-i Muazzama ve Mescid-i Nebevi akla gelmektedir. Hâlbuki öncesinde tarihî Haremeyn, Kâbe-i Muazzama ve ondan yaklaşık 1000 yıl sonra kurulan Mescid-i Aksa'dır. Bu, eskilerin dediği gibi zaruri ve bedihi bir bilgidir.
Kâbe-i Muazzama Hz. İbrahim (a.s.) tarafından inşa edilmiştir. Daha doğrusu, Kur'an-ı Kerim'in haber verdiği gibi, 4000 yıl kadar önce Hz. İbrahim ve oğlu İsmail (a.s.) tarafından yapılmıştır. Mescid-i Aksa veya Süleyman Mabedi ise MÖ 1012 tarihinde yapılmıştır. Mescid-i Aksa veya Süleyman Mabedi'nin inşasına Hz. Davud (a.s.) başlamış ve Süleyman (a.s.) da tamamlamıştır. Dolayısıyla Kâbe'nin inşasında Hz. İbrahim ve İsmail (a.s.)'in, Mescid-i Aksa'nın inşasında ise Hz. Davud ve Süleyman (a.s.)'ın isimlerini ve izlerini görmekteyiz.
Süleyman Mabedi ile Abdülmelik tarafından yaptırılan Mescid-i Aksa'nın ilişkisi noktasında da bir karışıklık vardır. Bilindiği gibi Hz. Ömer, hicri 16 veya 17'inci yılda Kudüs'e geldiğinde Süleyman Mabedi'nin sadece enkazı kalmıştı. Zaten Romalılar mabedi bir şekilde yıkmışlar ve yerine Jüpiter Tapınağı'nı inşa etmişlerdi; tıpkı Cami-i Emevi ahvalinde olduğu gibi. Bilahare, Roma'nın Hristiyanlaştığı dönemde o da yıkılmıştır. Lakin Hristiyanlar, reddi mirastan dolayı ve Yahudilerin Hz. Mesih'e yaklaşımından ötürü Hz. Süleyman ve Davud (a.s.)'un mirasına bigâne kalmışlar ve kendi hâline terk etmişlerdir. Hz. Ömer'in ise ruhanilerin kendisine kilise içinde gösterdikleri bölüm yerine, dışarıda mezbelelik hâline gelmiş Jüpiter Tapınağı arazisinde namaz kıldığı bölüm, muhtemel olarak Süleyman Mabedi (Mescid-i Aksa)'nin bulunduğu ve sonra hatırasına cami yapılan yerdir. Dolayısıyla kazılar aracılığıyla ispat edilse de edilmese de Mescid-i Aksa, Süleyman Mabedi'nin öteki adı ve yüzüdür.
İslam sonrasında bu yapı İslamileştirilmiştir. Bu konjonktürel bir değişim olsa bile aslına aykırı değildir. Zira İslam, bütün peygamberlerin getirdiği dinin genel adıdır. Bu genel ad zamanla Musevilik, İsevilik gibi özel adlar da kazanmıştır. Hatta Batılılar bazen İslamiyet'in son mesajı olan Risalet-i Muhammediye'yi, Muhammedilik olarak adlandırmaktadırlar. Bu, İsevilik benzeri tanımların karşılığıdır. Hâlbuki Müslümanlara göre, dinin kaynağı Muhammed (s.a.v.) olmayıp Allah olduğundan, Muhammedilik tabiri kabul edilemezdir. Peygamberimiz de kendisinin Ahdi Atik (İlk Sözleşme) ve Ahd-i Cedit (Yeni Sözleşme)'in bir devamı olduğunu özellikle vurgulamıştır. Peygamberimiz, peygamberlik manevi soy ağacının Faran'dan yükselen dalıdır. Peygamberimizin isimlerinden ve sıfatlarından birisi "cami"dir; yani diğer risalet ve mesajların varisi ve toplayıcısıdır. Bütün risaletlerin özü bir şekilde Hz. Muhammed (s.a.v.)'de toplanmış ve buluşmuştur. Bundan dolayı da "Ene evla bi İsa." yani "Ben Hz. Mesih'e Hristiyanlardan daha yakınım." buyurmuşlardır. Bu yakınlığın ifadelerinden birisi, Hz. İsa'nın bir şekilde nüzulüyle ahir zamanda ümmetine dâhil olacağı keyfiyetidir. Hz. Musa ve diğer peygamberlerle ilişkisi de böyledir. Peygamberimiz bütün nübüvvetlerin özü olduğu gibi Kur'an-ı Kerim de bütün kitapların özüdür. Kur'an-ı Kerim yine Kur'an lisanıyla "müheymin" bir kitaptır ve bu onun tamamlayıcı vasfını ve onun da ötesinde toplayıcı ve egemen vasfını göstermektedir.
Kitaplar gibi mabetler de, önceki İslam milletlerinden son sözleşmenin sahibi olan Müslümanlara miras olarak kalmıştır. Bu itibarla, Müslümanlar Mescid-i Aksa'ya herkesten daha layık ve münasip oldukları için Süleyman Mabedi'ni Mescid-i Aksa adıyla ihya etmişlerdir.
Burada bir iltibas var. Museviler fiziki olarak Süleyman Mabedi'nin kendilerine ait olduğunu, zira kendilerinin Davud milletinden olduklarını ileri sürüyorlar. Hâlbuki manevi mirasta bir kayma yaşanmıştır. Tasavvufta "döl yavrusu veya evladı" ile "yol evladı" gibi bir tabir vardır. Yahudiler yollarını değiştirdikleri için yol evladı olmaktan çıkmışlar ve buna mukabil "ümmiyyin" olarak anılan Müslümanlar yol evladı olmuştur.
Bu çerçevede bugün, Yahudiler Süleyman Tapınağı'nın kalıntılarını Mescid-i Aksa'nın altında yaptıkları kazılarla ararken Müslümanlar da iki yapı arasındaki fiziki irtibatı reddediyorlar. Hâlbuki metafizik irtibat gibi pekâlâ fiziki bir irtibat da mümkündür. Fiziki irtibat olmasa, yani Mescid-i Aksa'nın inşaat mahalli Süleyman Mabedi'nin biraz ilerisinde veya gerisinde de olsa hiç fark etmez. Zira "barekna havlehu" ibaresi, mahallin çevresinin de kutsiyetini göstermektedir. Tin ve Beled surelerinde de buna atıf vardır. Dolayısıyla Yahudilerin iddialarını savuşturmak için Süleyman Mabedi ile Mescid-i Aksa arasındaki münasebeti iltibas hâline getirmek doğru değildir. İkisinin mekân olarak bir olduğu ispat edilirse bu sadece Müslümanların Hz. Davud ve Süleyman'a ve onların manevi mirasına varis olduklarını gösterir; fiziki olarak da bu durumu ispat eder. Yine, ayrı yerlerde olmaları da aralarındaki manevi mirası baltalamaz. Dolaysıyla Müslümanların, "Mescid-i Aksa'nın yeri Süleyman Mabedi'nin yeri değildir," savunması içi boş ve muhtemelen de doğru olmayan bir savunmadır. Buhari'de yer alan bir hadiste ifade edildiği gibi; "Peygamberler, anneleri farklı babaları bir kardeşlerdir." Peygamberler geride fiziki değil metafiziki miras bırakırlar. Buradaki baba, aslında, dinin özünü yani akaidini göstermektedir. Menhec ve şeriat ise konjonktüreldir ve anneyi temsil etmektedir. Bazen peygamberden peygambere veya zamandan zamana değişebilir.
Bir başka iltibas konusu da Mescid-i Aksa'nın Kudüs'te mi, yoksa Mekke'de mi olduğu meselesindedir. "La tüşeddu'r rihalu illa ila selasin/Ancak üç mabet için kafile hazırlanır ve hususiyle ziyarete çıkılır." hadisi, sarahaten üç harem-i şerife işaret ediyor. "Kâbe-i Muazzama, Kudüs ve benim mescidim" ifadesi açık olmasına rağmen kimi oryantalistler bu hadisin Emeviler tarafından uydurulduğunu ve buradaki maksadın Hicaz'a gidecek olan hacıları Kudüs'e yönlendirmek olduğunu söylerler. Dolayısıyla bu zevata göre Mescid-i Aksa (En Uzak Mescit) Kudüs'te değil Mekke'dedir. Türkiye'de bu iddiayı paylaşanlardan birisi Vatan gazetesi yazarı Süleyman Ateş'tir. Süleyman Ateş, Mescid-i Aksa'nın Kudüs'te değil Mekke'de olduğunu ileri sürmektedir. Bu ise daha önce Mustafa Sibai ve Mustafa Azami gibi Müslüman âlimlerin cevap verdikleri ve reddettikleri bir tezdir. Müslümanlar, Hz. Mesih'ten sonra 600 yıl kadar atıl olan Süleyman Mabedi'ni yeniden ihya ve inşa etmişlerdir. Bu, Yahudilerin kurmak istedikleri üçüncü mabettir. Yani şu anki Mescid-i Aksa Yahudilerin kurmak istedikleri üçüncü mabettir. Dolayısıyla üçüncü mabet Müslümanlar tarafından inşa edilmiş ve kurulmuştur. Yahudiler de kendilerine gelen mesaja sadık kalabilselerdi bu mabedin üçüncü mabetleri olduğuna ikna olurlardı. Özlerine yabancılaşmamış olsalardı bu mabedi manevi olarak Müslümanlarla paylaşırlardı. Ancak bunu yapmayacaklardır. Onlar Hz. Mesih'in mesajını, yani yeni sözleşmeyi reddettikleri gibi, en yeni sözleşmeyi de reddetmektedirler. Dolayısıyla onlar, anakronik bir mabet peşindedirler. Sıkıntının temeli de burada yatmaktadır. Süleyman Ateş, Alfred Guillaume'a dayanarak, Mescid-i Aksa'nın ne Kudüs'teki Süleyman Mabedi ne de gökteki Beyt-i Mamur olduğunu söylemektedir. Ateş'in tezine göre, Mescid-i Aksa Hz. Muhammed (s.a.v.)'in zaman zaman gidip namaz kıldığı Ci'rane Vadisi'nde bulunan bir namazgâhtır. Ci'rane Vadisi'nin Arafat yakınında bulunan kıyısında, bir Kureyşli tarafından yapılan mescide Mescid-i Edna (En Yakın Mescit), Hz. Peygamberin namaz kılıp ihrama girdiği namazgâha da Mescid-i Aksa (En Uzak Mescit) denmişti. Dolayısıyla bu zevata göre, İsra hadisesinin olağanüstü bir durumu yoktur. İsra, onlara göre bedensel bir gece yürüyüşüdür. Miraç da Ateş'e göre ruhsal bir yükselme ve müşahededir.
Hâlbuki Mescid-i Edna yani yakın mabet Kâbe-i Muazzama'dır ve zaten Müslümanlar 16 veya 17 ay boyunca Mescid-i Aksa'ya, yani Kudüs tarafına yönelerek namaz kıldıktan sonra Yahudilerin başa kakmalarından mütevellid olarak Peygamberimizin arzusu istikametinde kıble Kâbe'ye kaydırılmıştır. Dolayısıyla, Mescid-i Aksa, Mekke'de değil Kudüs'tedir. Müslümanların kıblelerinin değişerek Kudüs'ten Kâbe'ye veya Mekke'ye doğru yöneliyor olmaları onu terk ettikleri anlamına gelmez. Reddi miras yoktur, tadil ve takdim vardır. Bilakis İsra suresi Müslümanlarla Mescid-i Aksa ve Kudüs ilişkisini pekiştirir ve teyit eder. Bunun dışındaki görüşler ya oryantalistlerin maksatlı görüşleridir ya da kompleks sahibi Müslümanların ileri geri konuşmalarından ibarettir.

Kur'an ve Kudüs tartışmaları
Bir süre önce Elaph adlı haber portalına bakarken el-Cezire'de yayınlanmış bir programın videosuyla karşılaştım. Tartışma çarpıcı ve dikkat çekiciydi. Bana Davos'u hatırlattı. Bilindiği gibi Şimon Peres Davos'ta Başbakan Erdoğan'a yönelik olarak; "Araplar karışmıyor da bu işe sen niye karışıyorsun ve burnunu sokuyorsun?" mealinde sözler sarf etmişti. Gerçekten de bu ifadeler bazı Yahudilerin kabalık ve hoyratlıklarını gösteren karakteristik ifadelerdir. Benzer sözleri Bar Llan Üniversitesi Arapça Bölümü öğretim üyelerinden Mordechai Kedar da el-Cezire spikeri karşısında sarf etti. Sözleri soğuk duş etkisi yaptı. El-Cezire muhabiri veya spikeri, konuğuna Kudüs çevresindeki yeni yerleşim merkezlerini ve bu yerleşim merkezlerinin barış sürecini sabote edip etmediğini soruyordu ki, karşısındaki kaba bir şekilde patladı; "Sorunuzu anlamıyorum. Kudüs bizim 3000 yıllık şehrimizdir. Senin ataların şarap içip kızları canlı canlı gömerken ve Lat ve Uzza'ya tapınırken biz bu şehri mamur ve bayındır hâle getirdik. Siz kalkmışsınız Katar'dan bizim işlerimize burnunuzu sokuyorsunuz. Kimseden izin alacak hâlimiz yok. Bu şehir Yahudi ve Müslümanlara, herkese açık ama tapusu bize aittir..." dedi. Bunun üzerine spiker; "Madem tarihten bahsediyorsunuz öyleyse Kur'an'dan da Kudüs'ü kaldırabilir misiniz?" diye mukabele etti. Lakin adam aynı küstah tavırla daha da garip cevaplar vermeye başladı. Hayretler içerisinde tartışmayı pürdikkat izliyorduk. Adam bu sefer daha kökten şeyler söylemeye başladı ve ezcümle dedi ki, "Kur'an-ı Kerim'de bir tek yerde bile Kudüs ibaresi geçmiyor. Kur'an-ı Kerim'de öyle bir şey yok..." Bunun üzerine spiker "Sübhanellezi esra biabdihi leylen mine'l Mescidi'l-Harami ile'l Mescidi'l-Aksa..." ibaresini okudu ancak adam Kur'an'da Kudüs'ün geçmediğinde ısrarlıydı.
Aslında bu hususta kabahat Yahudilerden önce Müslümanların. Mustafa Sibai'nin es-Sünne kitabında belirttiği gibi, Goldziher gibi oryantalistler, Emevilerden İbnü's-Zübeyr'in Haremeyn'i kontrolü sırasında insanları Harem-i Şerif'ten Kudüs'e çevirmek için hadis uydurduklarını ileri sürer. Daha sona Mustafa Azami, yine bazı müsteşriklerin Kudüs'teki Mescid-i Aksa'nın gerçekte Kur'an'daki Mescid-i Aksa olmadığını söylediklerini anlatır. Maalesef bizim içimizde de bu yönde kalem oynatanlar, müsteşriklere öncülük ve rehberlik yapanlar var. Bizim için üzücü olan nokta da burasıdır. Mesela şazz (kaide harici) rivayetlerin toplayıcısı olan Süleyman Ateş de Mescid-i Aksa'nın Kudüs'te değil de Mekke'de olduğunu söyleyen kalem erbabı arasındadır. İslam tarihinde bu veya benzeri iddiaları daha çok Şii müellifler dile getirmişler ve rivayet etmişlerdir. Yakubi bunlardan birisidir. Onlardan birçoklarına göre Mescid-i Aksa yerde değil de göklerdedir. Yani Şii müellifler arasında da hem tarihte hem de günümüzde farklı düşünen kimseler vardır. Bununla ilgili tarihte kimi Şii müellifler Yahudilere koz verir rivayetler serdetmişlerdir. Lakin bunlar sadece tarihte kalmamış, etkileri günümüze de yansımıştır. Mescid-i Aksa'nın yerde veya Kudüs'te değil de göklerde olduğunu iddia eden Şii âlimlerden birisi, İran Cumhurbaşkanı Ahmedinejad'dan da ödül almış bulunan Cafer Murtaza el-Âmili'dir.
Mordechai'den önce de kimi Yahudi müellifler ve oryantalistler benzer bir dil kullanmışlardır. Söz gelimi, İslam Ansiklopedisi'nde (Encyclopaedia of Islam) Yahudi F. Buhl'ın yazdığı al-Kuds kelimesinin altında şöyle denilmektedir: "Belki de Elçi, Mescid-i Aksa'nın gökyüzünde bir yer olduğuna inanıyordu."! Buhl, daha sonra şöyle der: "Elçi Muhammed, belki en başından itibaren ayeti kerimede bahsedilen mescidin sonradan Beytu'l-Makdis'de inşa edilen mescit değil de gökyüzünde bir yer olduğunu anlamıştı." Yine, The Hebrew University'de Yahudi araştırmacı ve aynı üniversiteye bağlı Asya ve Afrika Araştırmaları Enstitüsü üyesi Isaac Hassoun, el-Meclisi'nin Bihâru'l-Envar isimli kitabında ve el-Kundûzi'nin Yenâbîu'l-Mevedde isimli kitabında yer alan rivayetleri bu görüşüne delil olarak getirmiştir. Isaac Hassoun, bir yazısında şöyle demektedir: "Müslümanların âlimleri Mescid-i Aksa'nın Kudüs'teki mescit olduğu üzerinde görüş birliği içinde değillerdir. Çünkü bazıları onun Kudüs'ün veya Mekke'nin üzerinde, gökyüzünde bir mescit olduğu görüşündedir." Yahudi yazar Yehuda Litani "Yediot Aharonot" gazetesinde "Mescid-i Aksa etrafında zihin savaşı" başlığıyla yazdığı makalede Mescid-i Aksa'nın Kudüs'teki mescit olduğu konusunda Müslümanlar arasında görüş birliği olmadığını söyleyerek şöyle der: "Gerçek şu ki, Mescid-i Aksa ifadesi için farklı İslami tefsirler vardır ve bunlar Mescid-i Aksa'nın başka bölgelerde olduğunu söylemektedir. Medine-i Münevvere yakınlarındaki bir yer de bu bölgeler arasındadır."
Lübnanlı Şii âlimlerinden 1945 doğumlu Cafer Murtaza el-Âmili de, "Mescid-i Aksa nerede?" adıyla bir kitap yazmıştır. Bu kitabın tek amacı Mescid-i Aksa'nın Kudüs'te yer alan Mescid-i Aksa olmadığını, bilakis ayette adı geçen Mescid-i Aksa'nın gökyüzünde olduğunu ispat etmektir. El-Âmili kitabında Mescid-i Aksa'nın Müslümanların genelinin inandığı gibi Kudüs'teki mescit değil, gökyüzünde bir mescit olduğu sonucuna ulaşır! El-Âmili, Es-Sahih min Siyreti'n-Nebiyyi'l-A'zam (En Yüce Nebi'nin Sahih Siyeri) isimli kitabında şöyle der: "Ömer (r.a.) Kudüs'e girdiğinde, Aksa adını taşıması bir yana orada mescit dahi yoktu." Ve şöyle devam eder: "İsra olayının gerçekleştiği ve Allah'ın çevresini mübarek kıldığı Mescid-i Aksa gökyüzündedir."!
Maalesef görüldüğü gibi bazıları bilerek veya bilmeyerek Yahudilerin değirmenine su taşımaktadır.

Beyaz Minare ve Mescid-i Aksa
Son dönemlerde Mescid-i Aksa'nın konumuyla ilgili olarak çeşitli iddialar aldı yürüdü ve bu hususta şüpheye sevk edici yorumlar yapılmakta. Bunlardan birisi de Hz. Peygamber ve hatta Hz. Ömer döneminde burada bir mabedin olmadığı iddiasıdır. Müsteşrikler ve bahusus Goldziher gibiler, buradaki mabetlerin Emeviler döneminde inşa edildiğini delil göstererek Mescid-i Aksa'nın kutsiyetiyle ilgili rivayetlerin İmam Zühri ve sonrasında uydurulduğunu ileri sürüyorlar. Bu bağlamda, Mescid-i Aksa'nın Kudüs'te olmadığı rivayetleri öne çıkarılıyor. Yine benzer gerekçelerle Mecid-i Aksa'nın Mekke civarındaki bir mescit olduğunu ileri süren kimseler de vardır. Kimileri de Mescid-i Aksa'nın göklerde olduğunu iddia etmektedirler. Bunlara göre Mescid-i Aksa göklerdedir ve Beyt-i Mamur olarak bilinir. Oysa ki mescit yıkılmakla vasfını kaybetmez. İslam fıkıh kitaplarında mescidin sadece yüzey olarak mescit olmadığı bilakis göklere kadar muvazi uzantının da mescit kapsamına girdiği ifade edilir. Yine mescidin statüsü sadece göklere değil ayın şekilde yedi kat yere kadar uzanır. Bundan dolayı camilerin altlarının gayrimeşru alışverişler için kiraya verilmesi caiz görülmemiştir. Hz. Ömer'in namaz kıldığı ve bilahare cami yapılan mekân ve hazire, aslında Süleyman Mabedi'nin haziresidir ve Mescid-i Aksa ve Ömer Camisi buranın üzerine yapılmıştır. Birinci ve ikinci mabetlerin yıkılmasından sonra Romalılar buraya Jüpiter Tapınağı'nı yapmışlar; İseviler ise Yahudilerle husumetlerinden dolayı bu yerle ilgilenmemişlerdir.
Hz. Peygamberin Miraç'a çıkarken İsra hadisesinde peygamberlere imamet yaptığı yer Süleyman Mabedi olsa gerek. Zaten Hacer-i Muallak da bu hazire ve külliye içerisindedir. Dolayısıyla mescit veya cami, tuğla veya beton bloklarından ibaret değildir, aksine manevi bir mekândır ve ruhanilerin ve müminlerin buluştukları ve ibadet ettikleri yerdir.
Eğer göklerde veya Mekke'de idiyse Müslümanlar 17 ay boyunca Mescid-i Aksa ve Kudüs'e müteveccihen nasıl namaz kıldılar? Bunun izahı yok. Göklerde olsaydı zaten Kudüs'e teveccüh etmeye gerek ve lüzum yoktu. Mescid-i Aksa'nın Kudüs'te olduğunun ispatı sadece "La tüşeddu'r rihalu illa ile selasin" hadisi değil, Abdullah İbn-i Ömer gibi ilim sahibi sahabilerin de bu kentte mücavir olma arzu ve istekleridir. Buna rağmen bazı TV programlarda Mehmet Ali Bulut ve Abdulaziz Bayındır gibi isimler önceki iddiaları yineleyip durmaktadır. Bazıları bu yaklaşımın, mülkiyet konusunda Yahudilere açık çek vermek anlamına geleceğini söylemektedir. İster Mescid-i Aksa tam Süleyman Mabedi üzerine inşa edilmiş olsun isterse hafif sağa sola kaydırılmış olsun, hiç fark etmez. Birincisi, Kur'an-ı Kerim'in haber verdiği gibi "barekne havlehu" ayeti celilesiyle birlikte münhasıran Mescid-i Aksa değil çevresi de mukaddestir. Dolayısıyla Mehmet Ali Bulut'un tezine göre, nokta olarak mescidin yerinin tam Süleyman Mabedi'nin üzerinde olup olmaması tamamen ikinci derecede bir tartışmadır. Mescidi Yahudilerin sahiplenmesi meselesine gelince bu da biz Müslümanlar için önemli değildir; çünkü Hz. Musa bizim de ulu'l azm peygamberimizdir ve dolayısıyla Müslümanlar onun manevi mirasına haiz ve sahiptir. Peygamberimiz "Ene evla bi İsa" ve "Ene evla bi Musa" gibi sözler söylemiştir. Aşure günü de cami günlerden birisidir. Peygamberimizin sıfatlarından birisi de "cami"dir. Zira risaleti bütün risaletlerin sonuncusu ve özüdür. Kur'an-ı Kerim de "el-Müheymin" sıfatıyla birlikte bütün önceki kitapların toplamı ve özüdür. Dolayısıyla Yahudilerin Hz. Musa'nın mirası üzerinde hiçbir hakları yoktur. İseviler mesajlarını ve dinlerini, kitaplarını bozmuşlar, Yahudiler de kendilerini bozmuşlardır.
Yine Hz. İsa'nın ahir zamanda ineceği haber verilen el-Menaretü'l Beyza'nın da Emevi Camisi olmadığı ileri sürülmüştür. Esasında, Emevi Camisi ile Mescid-i Aksa'nın kaderleri benzerdir. Her ikisi de Jüpiter tapınaklarıyla kiliseler veya mabetler üzerine inşa edilmişlerdir. Hadis-i şeriflerde Hz. İsa'nın Dimeşk şehrindeki Beyaz Minare'ye ineceği haber verilmiştir. Lakin o dönemde bir beyaz minare olmamasından dolayı Müslümanlardan bazıları hem Beyaz Minare hem de Hz. İsa'nın nüzulü konusundaki haberlere şüphe nazarıyla bakar olmuşlardır. Bu da heva ve hevese tabi olmaktan başka bir şey değildir. Bunu yapanlar tevil yerine inkâra yelteniyorlar. Elbette ahir zaman havadisi müteşabihattan olduğundan keyfiyete gelmez veya bir nevi tevile tabidir. Lakin inkârı tevili değildir. Gazali'nin ve diğerlerinin ifadesiyle haşvişat erbabı (lüzumsuz sözler eden) ve ehli ne kadar kınamaya haiz ise, inkâr ve tevil ehli de öyledir. İnkârda, tevilde israf da iflastır. Beyaz Minare birçok ehli ilmin ortak ifadesiyle Cami-i Emevi'dir.

Yorumlar (1)
talha 14 yıl önce
Ahir zamana ilişkin bir hadisinde efendimiz (s.a.v) "beytül makdis'in (hz. süleyman mabedi) mamur olmasını medinenin harab olması izer" diyor. Buradan anlaşılacağı üzere yahudiler emellerine ulaşacaktır. Ve bizi daha nice elem dolu hadiseler beklemektedir.
Günün Anketi Tümü
Türkiye Esed rejimiyle diyalog kurmalı mı?