Müslümanların gerileme devri

Batılılaşmış aydınlarımızın, kendi cemiyetlerinin nizamını reddetmeye sevk eden şey, esaslı bir bilgi ve araştırma neticesi değil, kendilerinin Batılılaşmış olmaları ve maddi zevklere karşı sınırsız bir hırs içinde bulunmalarıdır.

Müslümanların gerileme devri

Müslümanlar İslam inancına her zaman sadık kaldılar, onun talim ve emirlerini bütün varlıklarıyla korumaya devam ettiler. Fakat buna rağmen, iki asra yakın bir zamandan beri, İslam medeniyet tam bir gerilemenin içinde bulunuyor.

 

Müslümanlar yükseliş devirlerinde olduğu gibi, yine dinlerine bağlı bulunuyorlar; fakat eskisi gibi yükselmek şöyle dursun, gerileyip alçalıyorlar. Demek aynı sebepler şimdi aynı neticeyi veriyor. Neden?

 

Çünkü Müslümanlar, İslami vazifelerini artık eskisi gibi anlayamıyorlar ve yerine getiremiyorlar. Günümüz Müslümanları böyle bir beceriksizliği için düşmüş buluyorlar.

 

YANLIŞ İZAHLAR

 

Burada bahsi ettiğimiz gerilemenin izahı olmak üzere, eskiden beri pek çok sebepler ileri sürülmüştür. Bunlar, doğru olmaktan çok uzak birtakım tahmin ve hayallerdir. Onları burada sıralamak istemiyoruz.

 

Aynı şekilde, İslam'ın nazarlarındaki kıymetini düşürmek için durmadan uğraşan garazkârlarla da burada meşgul olmayacağız. İslamiyet'in ebedi düşmanları olan bu gibi kimseler, asla başarılı olamaz; fakat her vasıtaya başvurmakta da geri kalmazlar. Bu adamlar akılarınca şunu ispat etmek ve buna herkesi inandırmak için çalışıyorlar:

 

"İslamiyet, Müslüman milletleri bu günkü geriliklerinin sebebi olmakla kalmayacak; Müslümanlar inanmaya devam ettikçe bu din, onları, ebedi bir mahkûmiyet ve sefalet içinde bırakacaktır."

 

Bu iddianın aksini ispat etmek çok kolaydır. Ama hatalarında ve tarafgirliklerinden ne olursa olsun vaz geçmemeye niyet etmiş olan bu gibi adamlarla münakaşaya girişmenin faydası yoktur.

 

Bu sebeple biz de, manası anlaşılmaz tahminler ve iddialarla uğraşmak yerine, yolumuza devam edecek ve İslam dünyasına musallat olarak, medeniyetinin gerilemesine sebep olan beceriksizliğin iç yüzünü tespite çalışacağız. Bu çalışmamız, hem o gerilemenin gerçek sebebini, hem de tedavi yolarını bize gösterecektir.

 

MÜSLÜMANLAR NEDEN GERİLEDİLER?

 

Bu gerilemenin gerçek sebebi ve durumu nedir? Hangi bakımlarda ve neden geri kalınmıştır? Müslüman milletlerin eskisi gibi güzelce yerine getiremedikleri İslam vazifeler nelerdir?

 

İşte ortaya konulması ve cevap verilmesi gereken sorular!

Bugün Müslümanlar, aralarında hiçbir sınıf ve zümre rekabeti görülmez, hiçbir ırk üstünlüğü ve ayrılığı iddiası ileri sürülmez, aksine İslam kardeşliği her zamankinden daha sağlam olduğuna dair işaretler görülür bir haldedirler. Şeriat, hâkimiyetini, tesir ve nüfuzunu korumakta, kalplere telkin ettiği saygı ve güven hislerini –ki bu hisler olmasa hâkimiyetin baskı ve şiddetten başka bir manası kalmaz- her türlü şüpheden uzak muhafaza etmektedir. Bütün bu değerler yerli yerinde dururken, "İslam'ın hürriyet, eşitlik ve dayanışma esasları, Müslüman toplum arasından kalkmıştır" diye iddia etmek acaba haklı görüle bilir mi?

 

BATI'NIN DURUMU

 

 İçinde bulundukları gerilik haline rağmen, İslam milletleri, yukarıda sayılan hususlar bakımından, hiç şüphe yok ki, Batılı milletlerden daha şanslıdırlar.

 

Çünkü Batı'da, sınıf ve zümre kinleri, ırkçılık husumetleri, bugün, eskisinden de şiddetli olarak mevcuttur. Orada hükümet, nüfuzu kırılmış ve itibardan düşmüş olarak, halka gereği kadar ne itimat, ne de saygı hissi telkin edebilmektedir.

 

Bunlar beraber iktisadi şartlar bakımından bu iki dünya aynı durumda değildir. İkisi arasında yapılacak bir mukayesenin sonucu, tamamıyla Batılı milletlerin lehine çıkacaktır. Biz iktisaden ne kadar çaresiz ve hareketsiz, maddi imkânlar bakımından ne kadar sefalette isek, onlar aksine o kadar kudretli ve rahattırlar.

 

Bu bakımdan İslam milletlerin acınacak bir durumda olduklarından şüphe yoktur. Bu hususta Batılılardan öğrenecek pek çok şeyleri vardır ve onlara ne kadar gıpta etseler yeridir.

 

TABİAT İLİMLERİNDE NEDEN GERİ KALDIK?

 

Şu halde İslam dünyasının gerilemesi, maddi şartlarının bozulmasından ileri gelmiştir. Bu imkânsızlık onu, Batılı milletlerin hücumlarına karşı istiklalini koruyamaz hale getirmiş; onların hâkimiyeti altına girmekten kendisini kurtaramayacak kadar zayıf bir hale düşürmüştür.

 

Böylece İslam biletli esirliğin bütün felaketlerine düşmüş, acılarını ve zilletlerini çekmiştir. Fakat bütün bu haller, ona, dini hakkında taşıdığı kuvvetli imanı kaybettirememiş; iktisadi ve siyasi varlığı harap ettiği halde sosyal varlığını dağıtıp, ortadan kaldıramamıştır.

 

Maddi kudret ve saadet, tabiatta mevcut olan nimetlerden faydalanmasını bilenlere nasip olur. Bu nimetlerden istifade edebilmek için ise, tabiatı idare eden kanunları tanımak ve bu kanunlardan çıkan ilimlere sahip olmak gerektiği herkesçe malumdur.

 

Bu gerçek böylece bilinince, Müslümanların geriliğine de ancak bu ilimler ve fenler karşısında bilgisiz kalmalarının sebep olduğunu kabul etmek gerekir.

 

Şunu hemen hatırlatmamız lazımdır ki, Peygamberimiz bize "Müslümanların başına gelebilecek felaketlerin en kötüsünün, cehalet olduğunu" haber vermiştir.

 

Gerçi bu gerilik, İslam dünyası için büyük bir beladır. Fakat bu geriliğin, varlığımızı yok edici olmadığını söyleye bilmek, bize biraz teselli vermektedir. Gerçektende bu gerileme ahlaki ve içtimai değildir, sadece iktisadi yani maddidir ve telafisi mümkündür.

 

Müslüman milletlerin tarihleri de, İslam âleminin gerilemesiyle ilgili olarak yukarıda söylediklerimizi çok açık bir şekilde tasdik etmektedir.

 

Tarih bizi gösteriyor ki, İslamiyet, ruhbanı ve ruhani düşünce tarzına tamamen karşı olmasına rağmen, Müslüman milletler arasında, hayata hiçbir faydası olmayan bir takım ilimlerin ortaya çıkması ile İslam dünyasındaki gerileme başlamıştır.

 

Bu faydasız ilimlerin çıkışı, maalesef şöyle bir inancı yayılmasına de sebep oldu:

 

"peygamberimizin, bizlere, hiç durmadan ilim ve irfan aramamız hakkındaki kesin emirleri, sadece Şerait'in ihtiva ettiği birtakım hakikatlerin incelenmesine aittir. Bundan başka hiçbir maksadı yoktur."

 

Hiç şüphe yok ki, peygamberimizin tavsiyelerini bu şekilde tefsir etmek büyük bir hata idi.

 

Peygamberimiz, Şeriat vasıtasıyla ahlaki ve sosyal bütün gerçekleri bize öğretmiş; bundan sonra da fevkalade bir ısrarla, daha fazla ilim tahsil etmemizi, irfan ve kültür kazanmamızı tavsiye etmiştir. Efendimiz bize, dinimizin kıymetini ancak ilim ve irfan sayesinde daha iyi anlayacağımızı ve Şerait'i ancak bu yolla daha güzel tatbik edebileceğimizi devamlı olarak söylemiştir. Bundan çıkarılması gereken mana ise şu olmalıdır:

 

Müslüman, devamlı bir gayret ve azim ile çalışmalı, tabiatın sırlarını keşfetmeli, onun insanlar için sinesinde sakladığı sonsuz nimetlerden istifade etmelidir. Böylece Müslümanların, Şeriat'ın kendilerine sağladığı sosyal ve ahlaki saadetin yanında, onun uygun ve yardımcı bir maddi mutluluk da elde etmeleri gerekir.

 

Ne yazık ki, yukarıda bahsini ettiğimiz yanlış düşünce, onu savunan âlimlerin tesirleri yüzünden, az zaman için bütün İslam dünyasına yayılmış ve hâkim olmuştur.

 

İşte bütün "iskolastik" düşünce tarzları gibi çok zararlı olan bu fikir sebebiyle, İslam dünyası, tabiatı araştırıp inceleme vazifesini ihmal etmeye başlamış, sonunda tabiat ve fizik ilimlerinin tamamen terk eden bir duruma gelmişti.

 

Bu yüzden İslam milletleri, gerek refah içinde yaşamak ve gerek istiklallerini müdafaa edebilmek için muhtaç oldukları maddi varlık ve kuvvetleri elde edebilmek imkânından yavaş yavaş uzaklaştılar. Bunu neticesi olarak da kendi elleriyle, iktisadi ve sitesi mahrumiyetlerini hazırlamış oldular.

 

BATI İLE TEMAS EDİNCE

 

Gerilik içine düşen Müslümanlar, bir taraftan da bu halden kurtulmak için çabalıyor, gayret sarf ediyorlardı. Fakat çalışmaları daima hüsran ile neticelenmekte idi. Öbür taraftan ise Batı dünyası ile temasa geçmekte ve o âlemi tanımakta idiler.

 

Bütün bu hallerin sonucunda, genel olarak Müslümanlardan şu yanlış kanaat meydana geldi; Şeriat emirleri, maddi ilerlemeye karşıdır.

 

İşte yanlış olduğu kadar, korkunç ve uğursuz olan bu fikre kapıldıktan sonra Müslümanlar iki türlü hareket etmeye başladılar.

 

Bir kısmı, Şeriat'ın emirlerini yerine getirmek, sosyal ve ahlaki mutluluklarını elde etmek için, maddi refah ve zenginlik uğrunda yapmaları gerekenleri ihmal etmek icap ettiğini düşünerek böyle yaptılar.

 

Diğer kısmı ise, maddi bakımdan yükselmek için Şeriat'ın istediği şeyleri yapmaktan vaz geçmenin daha akıllıca bir yol olduğunu karar verdiler.

 

Birinciler uzak fakat muhtemel bir maziyi yeniden dirilteceklerini ümit ederken; ötekiler aksine, İslam dünyasının ilerlemesine tek engel olarak gördükleri Şeriat'ın hâkimiyetine son vermedikçe, mesut, kudretli ve tamamen yeni bir cemiyet kurabileceklerini ümid ediyorlardı.

 

İşte İslam dünyasındaki Batılaşma isteği, ilk olarak bu şekilde başlamıştır.

 

 

AYDINLARIN BATILILAŞMASI

 

Aslında İslam toplumunun Batılaşmasına taraftar olanlar, hiçbir zaman, sayıca pek küçük bir azınlık olmaktan ileri gidememişlerdir. Ancak bu zümre, daima azınlık olarak kalmakla beraber, zamanla aydınların çoğunluğunu içine almış ve İslam dünyasına hakim olan Batılıların kendilerine destek olmaları, her hususta ve ileri derecede yardım etmeleri sayesinde Müslümanların geleceği üzerine ciddi şekilde tesirli olmaya başlamıştır.

 

Evet, İslam dünyasındaki aydınların ve fikir adamlarının çoğu Batılaşmaya taraftar oldular. Çünkü bunla, ya Batı'da ya da kendi memleketlerinde Batılıların kurdukları bir takım müesseselerde okumuşlardır. Bu müesseseler, İslam dünyasının, ebedi olarak Batı'nın siyasi ve iktisadi baskısı altından kurtulamamasını sağlamak için kurulmuşlardır. Bunların gayelerinin, Müslümanlar üzerinde, Batı'nın manevi ve ruhi tesirini hâkim kılmaktan başka bir şey olmadığını herkesçe malumdur.

 

İşte bu muhit ve şartlar içinde bulunan fikir adamlarımız, kendi dinlerini ve öğrenmiş oldukları sosyal ve ahlaki hakikatleri düşünürken, ellerinde olmayarak, az çok Batılaşmış bir kafa ile hareket ediyorlar. Hükümlerini ona göre veriyorlar. Bu durumda tabii olarak, dine olan inançlarını ve dinimizin esaslarının mükemmelliği hakkindeki itimatlarını kaybediyor. Neticede bunlara karşı nefretle dolu bir ilgisizlik, hatta bazı şiddetli bir düşmanlık gösteriyorlar.

 

İşin garip tarafı şu ki, bu Batılaşmış kafalar, çaresini bulmak istedikleri hastalığın ne tabiatını ne de mahiyetini hiçbir zaman lüzumu kadar anlayamamışlardır. İlerlemesini tahmin etmeye boş yere uğraşıp durdukları İslam toplumunu ise ne yazık ki tanımamaktadırlar.

 

İşte bu yüzden, Batılaşmış aydınlar davranışları ile, İslam dünyasının zaten pek kararsız olan vaziyetini büsbütün karıştırmaktan ve halkın vicdanını da kendi vicdanları gibi bulandırmaktan başka bir şey yapmamışlardır.

 

FIKIH İLMİ

 

Yukarıda işaret ettiğim iskolastik ilimlerini yanıltıp geriliğe mahkûm ettiği Şeriat taraftarlarına gelince: Bunlarda İslam dünyasını düşmüş olduğu gerilikten kurtarmak için, ötekilerden fazla bir başarı gösteremediler.

 

Yalnız bu ikincilerin sayesinde hayırlı bir netice hasıl olmuş; Müslümanlar, Şeriat'ı öğrenmek, düşünmek ve açıklamaktan uzaklaşmamış; bu suretle Şeriat'ın gerçekleri ile beslenerek, onun kalbini, ruhunu ve düşünce sistemini unutulmaktan korumuşlardır.

 

En önemlisi Müslümanlar, bu çalışmaları ile çok mühim bir ilmin kurucusu olmuşlardır.

 

Bu ilmin doğrudan doğruya Şeriat esasları üzerine kurulmuştur.

 

Bir Müslüman, bütün düşünce ve hareketlerini ancak bu ilmin verdiği ölçülere göre ayarlar, hükümlerini de yine ona göre verir.

 

Bu böyle bir ilimdir ki, onun gayesi, insana, manevi dünyasının bütün tezahürlerinden Şeriat'e uygun hareket etmeyi öğrenmek ve dinin bütün emirlerini tam olarak tatbik ettirmakten başka bir şey değildir.

 

İslamiyet'e mahsus olan bu ilim, "fıkıh'tır."

 

Fıkıh ilmi, hiç şüphe yok ki, sosyal ve ahlaki ilimler sahasında, insan düşüncesinin ortaya koya bildiği en mühim ve en mükemmel bir müessesedir.

 

Fizik ilimleri sahasında deney metodu ne ise, sosyal ve ahlaki ilimler içinde fıkıh da odur.

 

Bu ilim sayesindedir ki, İslam dünyası, aradan asırlar geçmiş olmasına, bu zaman içinde yabancı hâkimiyeti altında kalmasına ve bu sırada binlerce devrimin hücumuna uğramış bulunmasına rağmen, hala ayakta durmaktadır. Müslümanlar bu sayede hala, İslami imanlarını, düşünce tarzlarını, dinin esaslarını, kendi ruhlarını ve gayetlerini bütün temizliği ve saflığı ile muhafaza etmektedir.

 

Bu ilim sayesinde Müslümanlar, tamiri ve telafisi mümkün olmayan sosyal ve ahlaki bir çöküşe, hiçbir zaman kendilerini kaptırmamışlardır.

 

GERİLİKTEN KURTULMANIN ÇARELERİ

 

İslam dünyasının tutulduğu hastalık, bu suretle iyice anlaşıldıktan sonra, tedavisi için başvurulacak çarelerde kendiliğinden belli olur.

 

Gerçektende açıkça belli olmuştur ki:

 

İslam âleminin derdinin çaresi, kendisinde bulunmayan ve geriliğine sebep olan ilim ve fenlerin hiç vakit geçirmeden elde etmesidir.

 

Bu ilimler ve fenler, bugün Avrupa'dadır. O halde bizim için yapılacak şey açıktır: bu ilim ve fenleri Avrupalılardan öğrenmek… Evet! Gerek unutulmuş bulunduğumuz tecrübe metodunu ve gerek hiç bilmediğimiz yeni bilgileri öğrenmek!

 

Böyle yapmakla aynı zamanda, "ilim öğrenmek için icabında Çin'e kadar gitmek zorunda olduğumuz" bizlere tebliğ buyuran peygamberimizin emrini de yerine getirmiş oluruz.

 

Yalnızca şunu iyice anlamamız, lazımdır ki, Avrupalılardan alacağımız, yalnız bu bilgilerden ibaret olmalıdır. Çünkü Müslümanların geriliğine çare olacak şeyin, sadece maddi ilimlerden ibaret olduğu söz götürmez bir hakikattir.

 

Yoksa yukarıdaki sözlerimizden, Avrupalı milletlerin iktisat esaslarını veya iş ve sermaye kuruluşlarına ait usullerini yahut bunların arasındaki münasebet şekillerini aynen kabule taraftar olduğumuz manası çıkarılmamalıdır.

 

Aksine en basit bir idrak ve görüş kabiliyeti bile bize şunu gösterir:

 

İslam'ın temel esaslarına az veya çok haykırı olmaları sebebiyle, Batı'nın bu saydığımız taraflarını anlamak son derece sakınmamız zaruridir.

 

O halde, bütün teşkilatımızı, bütün iktisadi esaslarımızı, Şeriat'ın tamamen hikmet ve isabet olan ruhuna uygun bir şekilde ortaya koymak için, kendisine baş kuracağımız bir ilim varsa, o da fıkıhtır.

 

Ancak bu sayede, teşkilat ve esaslarımızı, Batılı milletlerde görülen ve onların sosyal yapılarından doğan hata ve noksanlardan koruya biliriz.

 

BATILILAŞMIŞ AYDINLARIMIZIN DURUMU

 

Bütün ihtimaller, bu satırlarımız, bizim Batılaşmış aydınlarımızın hoşuna gitmeyecektir. Fakat onların bu husustaki hükümleri ne olursa olsun, şu hakikati hatırlatmak isteriz:

 

Onların Batı'yı beğenip alkışlamaları, onun üzerinde yaptıkları esaslı bir araştırmanın sonucu olmadığı gibi, İslam nizamı ile yaptıkları bir karşılaştırmanın neticesinde elde ettikleri bir kanaate de dayanmamaktadır. Dolayısıyla bütün olarak gerçeklerden doğmamaktadır ve doğru da değildir.

 

Aydınlarımızın Batılılara ve bilhassa hayat tarzlarına karşı gösterdikleri hayranlığın asıl sebebi, bu milletlerin elde etmesini bildikleri maddi refahları sebebiyledir. Aynı şekilde, Müslüman cemiyetine ve netice olarak İslam'ın oka dar güzel ve takdire değer müesseselerine karşı bu derece açık şekilde gösterdikleri nefretin sebebi de, Müslüman milletlerin içinde bulundukları maddi şartların sefaletidir.

 

Bir cemiyetin maddi refahı, daima fertlerin faaliyetleri neticesi olarak elde edildi. Bu da fertlerin üstün bilgisine dayanır. Dolayısıyla bir cemiyetin maddi refahı, o cemiyetin sosyal nizam ve yapısının üstün olduğuna delil sayılmaz.

 

Batılılaşmış aydınlarımızın, kendi cemiyetlerinin nizamını reddetmeye sevk eden şey, esaslı bir bilgi ve araştırma neticesi değil, kendilerinin Batılılaşmış olmaları ve maddi zevklere karşı sınırsız bir hırs içinde bulunmalarıdır.

 

 

Said Halim Paşa'nın bu makalesi "Dünya Bülteni" tarafından "Buhranlarımız" adlı kitabından alıntılanmıştır.

 

Said Halim Paşa kimdir?

1864’te Kahire’de doğdu. 6 Aralık 1921’de Roma’da vurularak şehîd edildi. Kavalalı Mehmed Ali Paşa’nın torunu ve vezir Halim Paşa’nın oğludur. Küçük yaşta ailesiyle birlikte İstanbul’a geldi. Özel tahsil gördü. Kardeşi Abbas Halim ile birlikte İsviçre’de siyasî ilimler dalında yüksek tahsil yaptı. Döndüğünde (1888) Şûrâ-yı Devlet âzâsı tâyin edildi. Muhtelif nişanlarla taltif olunup “Rumeli Beylerbeyliği” pâyesine erişmiş iken (1900), aleyhinde jurnaller verildiği için yalısı arandı. Birşey bulunamadıysa da baskı altına alındı ve kardeşi ile birlikte Mısır’a uzaklaştırıldı. Meşrutiyet’in ilânı üzerine İstanbul’a döndü.

Şûrâ-yı Devlet reisi (1912), Mahmud Şevket Paşa’nın sadrâzamlığında Hâriciye Nazırı (1913) ve onun ölümünden sonra Sadrâzam oldu (1913). Balkan Harbi’nin sonu ile Birinci Dünya Harbi’nin ilk yıllarında sadrâzam olarak kaldı. Osmanlı Devleti’nin harbe katılmaması için gösterdiği gayretler fayda vermedi. İttihatçıların, elindeki salâhiyetleri yavaş yavaş almaları neticesinde, önce üzerinde bulunan Hariciye Nazırlığını, sonra da Sadrâzamlığı bıraktı (Şubat 1917). Mütâreke’de yurt dışına kaçmayı reddetti. Harp suçlusu olarak yargılanması için kendisi müracaat etti. İstanbul’un işgalinden sonra 10 Mart 1919’da tevkif edildi. 22 Mayıs’ta İngilizler tarafından, öteki siyasî mahkûmlarla birlikte Malta adasına sürüldü. Burada da iki yıl kadar kaldıktan sonra 29 Nisan 1921’de bırakıldı. İstanbul’a kabul edilmediği için Roma’da oturduğu sırada 6 Aralık 1921 günü İngiliz uşağı bir Ermeni vasıtasıyla şehid edildi.

Arapça, Farsça, İngilizce ve Fransızca biliyordu. Uzun makaleler halinde Fransızca olarak kaleme aldığı ve hepsi derin tefekkür eseri olan sekiz kitabı vardır. Ayrıca hâtıralarının bir bölümü ile birkaç mektubu bilinmektedir. Bilinen eserlerinin tamamı bu kitapta toplanmıştır. Kitapları, yerli ve yabancı araştırmacılar tarafından, İslâmcı fikir akımının temel eserleri olarak kabul edilmiş bulunmaktadır.

Said Halim Paşa'nın eserleri:

1- Ta'assubu İslâmî ve Ma'nâ-yı Hakıkıyyesiveya Ta'assub
2- Mukallidlerimiz
3- Meşrûiyyet
4- Buhran-ı İçtimâ'imiz
5- Buhrâ-ı Fikrîmiz
6- İnhitât-ı İslam Hakkında bir Tecrübe-i Kalemiyye
7- İslamlaşmak
8- İslam'da Teşkîlât-ı Siyâsiye
9- Mektupları
10- Hatıraları


Güncelleme Tarihi: 06 Temmuz 2018, 09:31
YORUM EKLE

banner33

banner37