banner15

Nasrullah Kürsüsünden

Milli şairimiz Mehmed Âkif Ersoy’un Kasım 1920 yılında (15 Rebiül-evvel 1339) gittiği Kastamonu’da şehrin en merkezi yerinde bulun Nasrullah Cami-i Şerifinde irad buyurdukları bu vaazda bugünün Müslümanlarına birçok dersler bulunmaktadır. Bu vaazda Batını

Nasrullah Kürsüsünden

“Ey mü’minler, size ellerinden gelen fenalığı yapmaktan çekinmeyen, bu hususta hiçbir fırsatı kaçırmayan, dininize yabancı kimseleri kendinize mahremi esrar, dost, arkadaş ittihaz etmeyiniz. Bunların sureti hakdan görünerek size güler yüz göstermelerine, hayırınızı ister gibi tavırlar takınmalarına asla kapılmayınız. Onların gece gündüz isteyip durdukları sizin felaketinizden, izmihlâlinizden, esaretinizden başka bir şey değildir. Baksanıza, size karşı kalplerinde besledikleri düşmanlık o kadar dehşetli ki, bir türlü zabtedemiyorlar da ağızlarından kaçırıyorlar. Halbuki yüreklerinde kök salmış olan husumet, ağızlarından taşan ile kabili kıyas değildir, ondan çok fazladır, çok şiddetlidir. İşte bütün hakikatleri, âyet-i celîlemizle sizlere açıktan açığa tebliğ ediyoruz, bildiriyoruz. Eğer aklı başında insanlarsanız, eğer darenyde (dünya ve âhirette) zelil olmak, hüsranda kalmak istemezseniz bizim âyatı celîlemizin gereğince hareket ederek felah bulursunuz.” (Âli İmran/118)

 

Ey müslümanlar, sizin için bu âyet-i celîleye ittibadan başka selamet yolu  yoktur. Takib edilecek hattı hareket, düstûru siyaset tamamıyla bu âyet-i celîlede mündemicdir.

 

“Ey müslümanlar, Cenâb-ı Hak içinizden hak yolunda mücahedede bulunanları, Allah ile onun resûlü muhtereminden, bir de müminlerden kendisine dost ittihaz etmeyenleri görmedikçe sizler öyle başı boş bırakılacak mısınız zannediyorsunuz?” (Tevbe/16)

 

“Ne Yahudiler, ne Hristiyanlar –sen onların dinine uyuncaya kadar- asla senden hoşnuz olmazlar…” (Bakara/120)

 

“…Mü’minlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı onurlu ve zorlu…” (Maide/54)

 

gibi diğer âyât-ı kerime daha vardır ki hep aynı ruhtadır.

 

Ey cemaati Müslimin! İnsan için kendi aleyhine bile çıksa hakkı, hakikatı söylemek lazımdır. Ben de bir zamanlar Kitabullah’ı tilâvet ederken bu gibi âyatı celîleye geldikçe; “Acaba sair milletlere karşı biraz şiddetli davranılmıyor mu? Yabancılar hakkında daha merhametli olmak icab etmez mi idi?” gibi düşüncelere dalardım. Vakıa bu hatıraların sırf şeytani vesveselerden başka bir şey olmadığını bilirdim. Lakin velev ki şeytani olsun, o düşünceleri içimden söküp atıncaya  kadar hayli mücahedelere mecbur kalırdım. Acaba bu vesvesenin menşei ne idi? Burasını araştıracak olursak işi biraz tabii görürüz.

 

Öyle ya, gözümüzü açtık, Avrupa medeniyeti, Avrupa irfanı, Avrupa adaleti, Avrupa efkârı umumiyesi nakaratından başka bir şey işitmedik. İngiliz adaleti, Fransız hamiyeti, Alman dehası, İtalyan terakkiyâtı kulaklarımızı doldurdu. Lisan bilenlerimiz doğrudan doğruya bu heriflerin eserlerini, bilmeyenlerimiz tercümelerini okuduk. Edebiyatları, hele edebiyatlarının ahlâkî, insânî, içtimaî mevzuları pek hoşumuza gitti. Müelliflerin kıymeti ahlâkiye ve insaniyelerini, eserleriyle ölçmeye kalkıştık. İşte bu mukayeseden itibaren aldanmaya, hatadan hataya  düşmeye başladık. Bu adamların sözleriyle özleri arasında asla münasebet, müşabehet olamayacağını bir türlü düşünemedik. İşte okuyup yazanlarımızın çoğuna ârız olan bu hata bir zamanlar bana da musallat oldu. Bereket versin ki yaşım ilerledi, tecrübem arttı; hususiyle Avrupa’yı, Asya’yı, Afrika’yı dolaşarak Avrupalı dediğimiz milletlerin esaret altına, tahakküm altına aldıkları biçare insanlara karşı reva gördükleri zulmü, gadrı, hakareti gözümle görünce artık aklımı başıma aldım. Demin söylediğim şeytani vesveselere kapılmış olduğumdan dolayı Cenâb-ı Hakk’a tevbeler ettim.

 

Dünyada Avrupalıları bihakkın anlayan ve anladığını da iki cümle ile hülasa edebilen bir Müslüman varsa o da eazimi ümmetten fazılı mağfur Hersekli Hoca Kadri Efendi merhumdur. Alem-i İslam’ın en fedakar, en faziletli erkânından Mısırlı Prens Abbas Halim Paşa bir gün musahabe (sohbet) esnasında demişti ki:

- Hoca Kadri Efendi’yi zaten Mısır’dan tanırım. İrfanına, ulüvv-i cenabına hayran olurdum. Bir aralık Fransa’ya uğramıştım. Paris’te ilk işim bu muhterem Müslümanı ziyaret etmek oldu. Kendisiyle biraz hoşbeşten sonra dedim ki:

- Hocam! Senelerden beri burada oturuyorsun. Şark’ın Garb’ın ulûmuna, fünununa (fenlerine) cidden vakıf bir nadire-i fıtratsın. Yakinen gördüğüm şeyler tabiidir ki tecrübeni, görgünü arttırmıştır. Öğrenmek isterim, Avrupalıları nasıl buldun?

- Paşa! Bu adamların güzel şeyleri vardır. Evet pek çok güzel şeyleri vardır. Lakin şunu bilmelidir ki, o güzel şeylerin hepsi, evet hepsi yalnız kitaplarındadır?

 

Hakikat, hoca merhumun dediği gibi Avrupalıların ilimleri, irfanları, medeniyetteki, sanayideki terakkileri inkar olunur şey değildir. Ancak insaniyetlerini, insanlara karşı olan muamelelerini kendilerinin maddiyatdaki bu terakkileriyle ölçmek kat’iyyen doğru değildir. Heriflerin ilimleri, fenlerini almalı. Fakat kendilerine asla inanmamalı, asla kapılmamalıdır.

 

Bunların bütün insanlara, bilhassa Müslümanlara karşı öyle kinleri, öyle husumetleri vardır ki, hiçbir suretle teskin edilmek imkanı yoktur. Sûreta dinsiz geçinirler. Hürriyeti vicdan diye kâinatı aldatıp dururlar. Hele biz Müslümanları, biz şarklıları taassubla itham ederler dururlar! Heyhat. Dünyada bir müteassıb millet varsa Avrupalılardır, Amerikalılardır. Taassubdan hiç haberi olmayan bir millet isterseniz o da bizleriz.

 

Ey cemaati Müslimin! Bilirim ki bu sözlerim sizin senelerden beri avutulmuş, uyutulmuş fikirlerinize biraz aykırı gelecektir. Onun için bir iki misal getirmek icab ediyor: Bilirsiniz ki bizim harbi umumiye girmemizde en çok müstefid olan bir millet varsa o da Almanlardı. Şunu ihtar edeyim ki, ben bu kürsüde harbi umumiye girmek mi lazımdı, girmemek mi evlâ idi, girmeden durabilir mi idik, biraz daha geç mi girmemiz muvafık idi?... gibi meselelerin hiç birini mevzuubahis edecek değilim. O benim sadedimin, salâhiyetimin haricindedir.

 

Ortada bir vak’a var ki biz Almanlarla birlikte olarak harbe girdik. Yüzbinlerce şehit verdik. Yüzbinlerce hanuman söndü. Milyonlarca sâmân kaynadı gitti. Şimdi Almanlar için ne lazım geliyordu? Ne yapacaklardı? Şüphesiz bütün dünyanın, bütün dünyadaki milletlerin kendilerine ilân-ı harp ettikleri bir zamanda böyle yegane müttefikleri olan bizleri sinelerine basacaklar, bütün gazeteleriyle, bütün kitaplarıyla, bütün edipleriyle, bütün muharrirleriyle bizi alkış, teşekkür tufanları içinde boğacaklardı. Heyhat! Bu umumi harbin ilk senesinde ben mühim bir vazife ile Berlin’e gitmiştim. O aralık Almanya hükûmeti bize dedi ki:

- Bizim meclisi meb’usanımızdaki bilhassa katolik meb’uslar kıyamet koparıyorlar: “Almanlar gibi mütemeddin, mütefennin bir millet nasıl oluyor da Müslümanlar gibi, Türkler gibi vahşilerle ittifak ediyorlar? Bu, bizim için zül değil midir?...” diyorlar. Aman, makaleler yazınız, eserler yazınız, biz onları Almanca’ya tercüme ettirelim. Ta ki Müslümanlığın da bir din, Müslümanların da insan olduğu bunların nazarında taayyün etsin!

 

Almanya hükûmeti haklı idi. Çünkü Alman milleti nazarında Müslümanlık vahşetten, Müslümanlarsa vahşilerden başka bir şey değildi. Onların gazetecileri, romancıları; hele müsteşrik denilip de şark lisanlarına, şark ulûmu fünununa (ilim ve fenlerine), şark ahlâk ve âdatına vakıf geçinen adamları mensup oldukları milletin efkârını asırlardan beri bizim aleyhimize o kadar müthiş bir surette zehirlemişlerdi ki, arada bir anlaşma, bir barışma husûlüne imkan yoktu. Biz o sırada kendimizi onlara tanıtmak için tabii elden geldiği kadar çalıştık. Heriflerin taassubu yaman! Kökleşmiş bir takım kanaatler hakkı görmelerine mani oluyor.

 

Harp esnasında bilirsiniz ki Almanya İmparatoru İstanbul’a gelmişti. Biz safderun Müslümanlar Halife’nin müttefiki sıfatiyle o misafire karşı nasıl hürmette, nasıl ikramda bulunacağımızı şaşırdık. Bu şaşkınlıkda o kadar ileri gittik ki Darülhilâfenin, yani İstanbul’un minarelerini kandil gecesi imi gibi kandillerle donattık. Alman dostluk yurdu binası kurulacak denildi, bol keseden birkaç camimizi heriflere peşkeş çektik. Ha! Gelelim bizim bu gibi fedakarlıklarımıza karşı gördüğümüz mukabeleye! Düşmanlar Kudüs’ü bizim elimizden gasbettikleri  zaman bu felaket, harbi umûmi üzerine büyük bir tesir ika etmişti. Yani Filistin cephesinin bozulması muharebe terazisini düşmanlarımızın tarafına epeyce eğdirmişti. Binaenaleyh müttefikimiz olan Almanlarla yine Almandan başka bir şey olmayan Avusturyalıların bu işten bizim kadar müteessir olmaları icab ederdi.

 

Ey cemaati Müslimin! İşe bakın ki Kudüs, velev ki İngilizlerin eline geçmiş olsun, velev ki bu memleketin düşman eline geçmesi, bu cephenin bozulması yüzünden muharebe bizim hesabımıza kaybolsun, tek Müslümanların elinde, Türklerin elinde kalmasın da hasmımız da olsa dindaşımız olan İngilizlerin eline geçsin, diyerek Viyanalılar şehirde ayin yaptılar. Evlerini donattılar. Bu maskaralığa men edip yakılan elektrik fenerlerini söndürünceye kadar Avusturya hükûmetinin göbeği çatladı. Artık taassubun hangi tarafta, hürriyetin, müsamahakârlığın hangi tarafta olduğunu bu misallerle de anlamazsanız kıyâmete kadar anlayacağınız yoktur.

Avrupalıları, Amerikalıları dinsiz derler. Size bir hakikat daha söyleyeyim mi? Dünyada din ile en az mukayyed olan bir memleket varsa o da bizim memleketimizdir. Bugün Cuma olduğu halde Kastamonu’nun en şerefli bir camiinde, görüyorsunuz ya, kaç saflık cemaat bulunuyor!

 

Dünyanın en mamur, en müterakki (gelişmiş), en yeni memleketi olan Berlin’de Pazar günü büyük kiliseler hıncahınç dolar. Hem kiliseleri dolduran cemaati avamdan ibaret zannetmeyiniz. Bütün zenginler, milletin münevver dediğimiz tabakasına mensup adamlar, temiz temiz giyinmiş halk bu cemaati teşkil eder. İngiltere’ye gittiğiniz takdirde şayet Cumartesi gününden etinizi, ekmeğinizi tedarik etmezseniz Pazar günü aç kalırsınız. Çünkü kıyamet kopsa dini bir gün olan Pazar günü hiçbir dükkanı açtıramazsınız. İngilizler duâsız sofraya oturmazlar, duâsız sofradan kalkmazlar.

 

Rumeli zenginlerinden bir adam tanırım ki ziraat tahsili için bir oğlunu Amerika’ya göndermişti. Çocuğun kendi ağzından işittim. Diyor ki:

 

- Memleketin acemisiyim. Lisanlarını lâyıkiyle bilmiyorum. New York’ta bir otelde bulunuyorum. Gece canım sıkıldı. Oturduğum odada bir piyano vardı. Azıcık tıngırdatayım dedim. Sazın perdeleri üzerinde parmaklarımı hafifçe gezdiriyordum. Aradan iki üç dakika henüz geçmemişti ki odanın kapısına yumruk inmeye başladı. Ne oluyoruz? diye kapıyı açtım. Bir de baktım ki otelcinin karısı hiddetinden ateş kesilmiş, bana alabileceğine söğüyordu. Karı benim ne barbarlığımı, ne saygısızlığımı, ne ahlâksızlığımı, hülâsa hiç tutar bir yerimi bırakmadı. Meğer o hece Hıristiyanların eizzesinden (azizlerinden)birisinin gecesiymiş. Geceyi, o azize hürmeten ibadetle geçirmek icab edermiş! Piyano çalmak maazallah küfür derecesinde günahmış! Artık karıya memleketin acemisi olduğumu, bu hatanın benden kasdım olmaksızın sadır olduğunu anlatıncaya kadar akla karayı seçtim.

Ey cemaati Müslimin!Bizim diyarda Cuma namazı kılınırken tavla şakırtıları, sarhoş naraları duyulduğu nadir vak’alardan değildir, zannederim.

 

Görüyorsunuz, herifler dinlerine nasıl sarılmışlar, asabiyeti diniye meselesinde ne kadar ileri gitmişler! Bu da sebepsiz değil. Çünkü onların doğar doğmaz beşikte, biraz büyüyünce eşikte dini, milli telkinat ile kulakları dolar. Yabancılara karşı husumet, adavet hisleri her fırsattan bilistifade kendilerine verilir.

 

Kendi cinslerinden, kendi dinlerinden, kendi renklerinden olmayan mahlukatı beşeriyenin insan sayılamayacağı, bunların kafalarına iyice yerleştirilir. O sebepten bunların, bir şarklıyı, hele bir Müslümanı sevmesine imkan yoktur. Ressamları, meydana getirdikleri türlü türlü resimlerle, şâirleri şiirlerle, hikâyecileri gayet maharetle yazılmış romanlarla, siyasîleri gazetelerle hep onların bu hislerini canlandırır dururlar.

 

Anlıyorsunuz ya, biz nasıl yetişiyoruz, onlar nasıl yetişiyorlar? Bu heriflere karşı olan duygumuzu hiçbir vakit onların ilimlerine, san’atlarına sıçratmamalıyız. Çünkü medeniyetin bu kısımlarında onlara uymazsak yaşamamıza, milletimizi yaşatmamıza imkan yok. Biz müslümanlar, bin tarihinden itibaren çalışmayı bırakdık. Atâlete, ahlâksızlığa döküldük. Avrupalılar ise gözlerini açtılar, alabildiğine terakki ettiler. Görüyorsunuz ki, denizlerin dibinde gemi yüzdürüyorlar. Havalarda ordular dolaştırıyorlar. Madem ki vatanın müdafaası farz-ı ayındır, bu farzın mütevakkıf olduğu esbabı elde etmek farzdır; o halde onların kuvvet namına neleri varsa hepsini elde etmek çalışmak farz-ı ayındır. Ne hacet! 

 

“Düşmanlara karşı ne kadar kuvvet tedarik etmeye, hazırlamaya imkan bulursanız derhal hazırlayınız.” (Enfal/60) emr-i ilâhis

Güncelleme Tarihi: 06 Temmuz 2018, 09:31
YORUM EKLE

banner39

banner50

banner47

banner48