banner15

Ordu yeni strateji buldu

Anayasa'yla çeliştiğini bildikleri halde generaller çıkıp sık sık talimat verircesine konuşuyorlar. Hükümet, kararlarını Genelkurmay'a bildirmek zorunda değil.

Ordu yeni strateji buldu

Neşe Düzel bu haftaki röportajında asker, başbakan, cumhurbaşkanı arasında oluşan huzursuzlukları Mithat Sancar'a sorduğu sorularla irdeledi.

NEDEN? Mithat Sancar

Türkiye siyasi konularda ciddi bir kavram kargaşası yaşıyor. Bunu devletin kurumları neredeyse bilinçli bir şekilde sürdürüyor. Hükümetle ordunun, Başbakan'la Cumhurbaşkanı'nın ilişkileri genellikle Anayasa'nın ve hukukun tarifleri dışında gelişiyor. Türkiye'de hükümetin politikasından bağımsız bir 'devlet politikası' olabileceğine ve hükümetin buna uymak zorunda olduğuna dair görüşler ileri sürülüyor.Hükümet politikasının dışında 'devlet politikası' olabilir mi? Devlet politikasını kim belirler? Devlet nedir? Devlet kimdir? Devlet-hükümet ilişkisi nasıl olmak zorundadır? Hükümet, dış politika konularını Genelkurmay'a bildirmek zorunda mıdır? Genelkurmay, hükümet politikasını 'devlet politikası' açısından değerlendirip eleştirebilir mi? Bu soruları, kavramları yerli yerine oturtabilmek için Ankara Üniversitesi'nde kamu hukuku profesörü olan ve 'Devlet Aklı Kıskacında Hukuk Devleti' kitabını yazan Mithat Sancar'la konuştuk.

Geçenlerde Genelkurmay Başkanı, hükümetin Kıbrıs'la ilgili aldığı bir dış politika kararına "Bu devlet politikasına aykırı" diyerek karşı çıktı. Hükümetin belirlediği politikanın dışında bir 'devlet politikası' olabilir mi?

Türkiye, Anayasası'nın ikinci maddesinde kendisini 'demokratik bir hukuk devleti' olarak tanımlıyor. Demokratik hukuk devletinde, hükümetin belirlediği politikanın dışında bir 'devlet politikası' olamaz. 'Devlet politikası', 'devlet sırrı' veya 'milli çıkarlar' gibi kavramlar, başka amaçları perdelemek için kullanılan kavramlardır.

Hangi amaçları gizlemek için kullanılıyor bu kavramlar?

Aslında bu kavramlarla, hükümetlerin yani seçilmiş temsilcilerinin üstünde bir başka gücün varolduğu söylenmek isteniyor.

Son yıllarda Türkiye AB sürecine uyum amacıyla Anayasa'da ve kanunlarda devrim sayılabilecek değişiklikler yaptı. Ordunun ve bürokrasinin gücü bu yasal değişiklikler sonucunda azalmadı mı?

Hukuken azaltıldı. Ama gerçekte ne oldu? Türkiye'nin en kritik sorunu işte budur. Anayasa ve genel olarak hukuk, her kuralıyla uygulanmak üzere yapılmıyor ki Türkiye'de. Özgürlükler genişletildiğinde bile güç merkezleri, ihtiyaç duyduklarında bu özgürlükleri geri alabilecek konumda ve güçte oldukları güvenini duyuyorlar.

Hangi yasaya dayanarak böyle düşünüyorlar?

Burada bir yasaya dayanmak zaten söz konusu değil. Evet, AB sürecinde ordunun siyasetteki gücü hukuken azaltıldı. Silahlı Kuvvetleri sivil idarenin denetimine sokmak amacıyla yasal düzenlemeler yapıldı. Askeri harcamalar ilk defa Sayıştay denetimine açıldı. Milli Güvenlik Kurulu'nun 1982 Anayasası'nda sahip olduğu güçlü konum değişti gibi görünüyor ama... Silahlı Kuvvetler'in siyasetteki gücü pratikte azalmadı. Zaten hukukun bir ülkedeki gerçekliği dönüştürme gücü çok abartılmamalıdır. Kanun ve anayasa yaparak Türkiye'nin veya başka bir ülkenin siyasi gerçekliğinin kökten değişeceğine inanmak saflıktır. Hukuku değiştirdik, şimdi de sistem değişecek diyemezsiniz.

Niye oyunun yasası ve kuralları değişince oyunun, sistemin kendisi de değişmiyor?

Çünkü yeni stratejiler geliştiriyorlar. Türkiye'de Silahlı Kuvvetler her dönemde gücünü korumak için kendine göre stratejiler geliştirdi. Askerin şu anda izlediği strateji, huzursuzluğunu, rahatsızlığını kamuoyunun önünde açıkça dile getirip kriz havası yaratmaktır. Mesela 1971'in stratejisi hükümete ve Meclis'e muhtıra vermekti. O dönemde basın aracılığıyla pek konuşulmuyordu. Söylenecekler, işin muhatabına söyleniyordu. 28 Şubat'ta strateji değişti.

28 Şubat'ın stratejisi sivil toplumu harekete geçirmek oldu. Medyaya, yargıya, iş dünyasına sivil toplum örgütlerine brifingler verildi. Bugün bu stratejinin de bir adım ötesine geçildi ve Anayasa'yla çeliştiğini bildikleri halde generaller çıkıp rahatça talimat verircesine kamuoyu önünde çok açık konuşuyorlar. Sadece hükümeti değil ilgili kuruluşları da uyarıyorlar. Mesela Şemdinli olayında hem hükümeti hem Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu'nu gizlice değil, kamuoyunun göreceği şekilde çok doğrudan uyardılar.

Niye böyle kamuoyunun önünde konuşuyorlar sizce?

Birinci neden, istedikleri sonucu elde etmek için böyle konuşuyorlar. Mesela Şemdinli örneğinde, iddianameyi hazırlayan savcıyı cezalandırmak ve böylece ibretlik bir durum yaratmak, başkalarına gözdağı vermek için açıkça konuştular. İkinci neden, 'Kanunlar değişebilir ama biz hâlâ güçlüyüz' mesajını herkese ve özellikle de kendilerine karşı saydıkları toplum kesimlerine çok açık bir şekilde vermek istiyorlar. Yasaların değiştiği bir süreçte, askerin toplum nazarındaki gücünü restore etmeyi planlıyorlar.

Peki, temel kavramlara dönelim o zaman izninizle. Devletle hükümet ilişkisi nedir?

Devlet üç kuvvetten oluşur. Yasama, yürütme, yargı. Bu üç kuvvetin dışında devlet diye bir şey yoktur. Bütün kurumlar bu üç güce tabidir. Kurumlar ya yasamanın, ya yürütmenin ya da yargının içindedir. Yasama, Türkiye Büyük Millet Meclisi'dir. Devletin işleyişini düzenleyen, kanunları yapan, kuralları koyan Yasama'dır. Yürütme ise, cumhurbaşkanı ve hükümetten oluşur. Hükümet, 'başbakan ve bakanlar kurulu' demektir. Hükümeti de, cumhurbaşkanını da Meclis seçer.

Devleti kim yönetir?

Türkiye'nin bütün işlerini hükümet idare eder. Devleti hükümet yönetir. Sorumlu olan hükümettir. Hükümetler siyasi olarak sadece Meclis'e karşı sorumludur. Hükümetin üstündeki kurum Meclis'tir. Meclis hükümeti beğenmezse düşürebilir. Meclis'ten güvenoyu almayan bir hükümet biter. Meclis'in üstünde bir devlet kurumu yoktur. Siyaseten bir devlet-hükümet ayırımı yapmak doğru değildir.

Niye bu ayırım yapılıyor peki?

Eğer hükümet-devlet ayırımı yaparsanız, sizin başka niyetleriniz var demektir. Seçilmiş olan Meclis'e ve hükümete belli güç odaklarını, belli kurumları dayatmaktır bu. Yani halk oyunun, halkın taleplerinin kontrol altında tutulmasının bir yöntemidir hükümet-devlet ayırımı. Mesela 'milli çıkar' diyorlar. 'Devlet sırrı' diyorlar. 'Devlet aklı' 'hikmet-i hükümet', 'devletin âli çıkarları' diyorlar. Bunlar hep 'devlet politikası' kavramının başka adlar altında söylenmesidir. Bunları söylediğinizde, toplumun tartışamayacağı konuların varolduğunu telkin ediyorsunuz demektir. 'Toplum bunlarla ilgilenmemeli, toplum bunları tartışamaz. Bu konuları bilen daha üst bir yer var. Bu, devletin aklıdır. Devletin aklı, toplumun aklının eremeyeceği işleri yapar' diyorsunuz demektir.

Devlet, hükümetten bağımsız bir politika oluşturabilir mi peki?

Kanunlara göre, bu söz konusu olamaz. Ordunun kendi başına karar verme yetkisine sahip olduğu alanlar, kanunlara göre çok sınırlıdır. Genelkurmay başkanı bölüklerin yerlerinin değiştirilmesi, ekseri teknik hizmetler gibi belli konularda ordunun iç örgütlenmesi ve işleyişiyle ilgili kararlar verebilir. Ekonomi politikası, Kıbrıs gibi konularda karar alma yetkisi yoktur. Bu konularda politika oluşturamaz. Ama fiiliyatta, Türkiye'de ordunun politika oluşturmada etkisi çok fazladır. Bunun da kurumsal zemini Milli Güvenlik Kurulu'dur. Türkiye'de kritik kararlar MGK'da alınır ve MGK'nın asıl amacı hükümetlerin ve siyasetin hareket alanını daraltmaktır. Yasalara göre MGK hiçbir dönemde bağlayıcı karar alma yetkisine sahip olmadığı halde yaşanan bu değildir. Aslında Türkiye'de Anayasa'yı nerede okumamız gerekir diye sorarsanız...

Evet, Anayasa'yı nerede okumamız gerekiyor?

Bakacağımız temel metinlerden biri Milli Güvenlik Siyaset Belgesi'dir. Türkiye'nin politikası, bu belgedeki iç ve dış tehdit tanımlamalarıyla şekillendiriliyor ve bürokrasinin referans metni oluyor. Bu belge, Türkiye'nin derin anayasasıdır. Mesela 1992'de Milli Güvenlik Siyaset Belgesi'nde temel tehdit 'bölücülük' olarak belirlendi ve hemen ardından DEP operasyonu yapıldı. 1997'de temel tehdit 'irtica' olarak tespit edildi, 1997 de birinci tehdit olarak irtica gösterildikten sonra 28 Şubat yapıldı.

Milli Güvenlik Siyaset Belgesi'ni kim hazırlıyor?

Bu esas olarak Genelkurmay tarafından belirleniyor. Bir ölçüde MGK'da tartışılıyor ve Bakanlar Kurulu'nun onayına sunuluyor. Milli Güvenlik Siyaset Belgesi'nin varlığı Anayasa'ya aykırıdır ama sistemdeki en etkili metindir bu.

Hükümetin belirlediği politikalara dönersek... Hükümetin belirlediği politikaya devlet görevlileri karşı çıkabilir mi?

Bir devlet görevlisi hükümetin uyguladığı politikadan memnun değilse, yapabileceği bir tek şey vardır. O da istifa etmektir. Tabii ki devletin içinde danışma mekanizmaları vardır, oralarda danışılır. Mesela bir genelkurmay başkanı görüşünü MGK'da paylaşabilir.

Genelkurmay, devletin diğer kurumlarından daha ayrıcalıklı bir statüye mi sahiptir?

Anayasal olarak baktığımızda, başbakanlığa bağlı olan DPT gibi kurumlardan bir farkı yok. O da, yürütmenin içinde Başbakanlığa bağlı olan herhangi bir birimdir. Hiçbir organ ya da kimse, kaynağını Anayasa'dan almayan bir yetki kullanamaz. Kullanırsa, kendi yetki alanını aşmış, hukuku çiğnemiş olur. Bunun yaptırımı da o somut olaya bakılarak belirlenir. Ama Türkiye'nin siyasi gerçekliğinde durum farklıdır ve hukuka aykırı bir durum vardır. Genelkurmay görevini aşan şeyler yapıyor. Bunun yaptırımının olmamasının nedeni hukuksal değildir.

Nedeni nedir?

Yaptırımının olmamasının tek nedeni güçler dengesidir. Bu denge oyunu sürüyor çünkü bu durumdan rahatsız olan hükümetler bugüne kadar hiçbir şey yapmadılar. Mesela Şemdinli olayında, hükümet askerin açıklamasına, anayasal sistemin dışına çıkılmasına, hukuka aykırılığa destek verdi. Yargı sürecine herkes müdahale etti. Bu tür uzlaşmalar, demokrasinin Türkiye'de yerleşmesine büyük engeldir. Ordunun siyasi çıkışlarına karşı sessiz kalmak, ordunun siyasal sistemdeki ağırlığını teyit etmektir. AKP hükümeti askerin Kıbrıs konusundaki son çıkışına da bir şey söylemedi.

Hükümetler aldıkları dış politika kararlarını ve yaptıkları pazarlıkları genelkurmay başkanlarına bildirmek zorunda mıdır?

Hayır böyle bir zorunluluk yok. Hükümet isterse danışır. Ama danışma mekanizmalarının bulunması da demokrasiye aykırı değildir. Tersine olumludur. Dış politikada güvenlik sorunu dolayısıyla neler yapılabileceği konusunda Genelkurmay'a danışabilir hükümet. Çünkü kendisine bağlı bir kurum bu. Başbakan, Genelkurmay Başkanlığı'nın üstüdür. Ama Türkiye'de ordunun öyle güçlü bir yeri var ki... Bu fiili durum, Türkiye'nin siyasi tarihinden bağımsız düşünülemez. Genelkurmay, 'Ben özerkim, Cumhuriyet'in bekçisiyim, kollayıcısıyım. Bağımsız bir devlet gücü olarak ve devleti temsil eden bir güç olarak gerektiğinde bütün kurumlara karşı ben politika belirlerim ve dayatırım. Ben Cumhuriyet'i koruyorum' diyor. Ve, politika belirleme yetkisini de iç hizmet kanununa dayandırıyor. Oysa bu kanun böyle bir yetki veremez. Anayasa'ya aykırıdır bu.

Peki Türkiye sisteminde Başbakanla cumhurbaşkanının ilişkileri nelerdir?

Cumhurbaşkanı ve hükümet, 'yürütme'nin iki ayağıdır ve bunların uyum içinde çalışmaları beklenir. Cumhurbaşkanı, başbakanın üstü değildir. Aralarındaki ilişki hiyerarşik değildir. Cumhurbaşkanının yetkileri 1982 Anayasası'yla çok artırılmış olsa da, Türkiye'deki sistem yarı başkanlık değildir. Güçlendirilmiş bir cumhurbaşkanlığına sahip bir parlamenter sistemdir bizdeki. Cumhurbaşkanının görevi, Türkiye'de günlük hayatın ihtiyaçlarını karşılamak ve politikaları yürütmek değildir. Onun bazı atamalarda, kanunları veto etmek gibi bazı konularda kritik yetkileri vardır ama Türkiye'nin politikalarını belirleme konusunda hukuksal bir yetkisi yoktur. Ama bizde cumhurbaşkanı müdahale edebiliyor. Bunlar anayasal çerçevede olan şeyler değildir. Cumhurbaşkanı siyasi partilere erken seçim yapılması için telkinde bulunuyor.

Cumhurbaşkanı'nın erken seçim isteğini dile getirmesi Anayasa'ya aykırı mıdır?

Bu öneri günlük politikaya bir müdahaledir. Anayasa gereği Cumhurbaşkanı'nın böyle bir şey yapmaya yetkisi yoktur. Anayasa, onu devlet organları arasında koordinasyon sağlamakla ve tarafsız kalmakla yükümlü kılmıştır. Bu tür müdahaleler tarafsızlığını bozar ve yetkilerin aşılmasına yol açar. Cumhurbaşkanlığı seçimi niye bu kadar büyük tartışma yaratıyor ve önümüzdeki günlerde niye büyük kriz çıkma ihtimali var diye sorarsanız...

Niye kriz ihtimali var?

Çünkü gerek 1961, gerek 1982 anayasaları yapılırken, 'Cumhuriyet'in koruyucuları' diye bilinen asker-sivil bürokrasinin asıl amacı, anayasa mahkemesi gibi özerk kurumlar ve yetkileri artırılan cumhurbaşkanlığı makamı oluşturarak halk oyununun gücünü denetlemekti. Varsayım da şuydu. Hep ordunun tasvip ettiği ya da ordudan biri cumhurbaşkanı olacaktı. Bu yüzden cumhurbaşkanına genelkurmay başkanını atama, YÖK ve yüksek yargı üyelerini seçme, üniversitelere rektör atama, Devlet Denetleme Kurumu'nu çalıştırma gibi büyük yetkiler verildi. Asker ve sivil bürokrasinin hep tehdit olarak gördüğü toplumsal kesimden birinin şimdi cumhurbaşkanı olması demek, siyasi alanı daraltmak ve denetlemek için oluşturulmuş bu kurumların şimdi kendilerinin denetim dışına çıkması demektir. Bu, 1982 Anayasası'nın topluma ve siyasete karşı oluşturduğu güvence sisteminin büyük çapta çökmesi, Kemalist bürokrasinin denetimi büyük ölçüde elden kaçırması demektir. Bu yüzden önümüzdeki dönemde 'devlet politikası' türünden tartışmalar çok sık yaşanacak. Çünkü Erdoğan'ı engellemenin kestirme yolu kriz yaratmaktır.

Hükümet ve cumhurbaşkanı ilişkilerine dönersek... Hükümet, bir karar almadan önce bunu cumhurbaşkanına bildirerek onun iznini almak zorunda mıdır?

Hayır, böyle bir şey yok . Hükümet isterse cumhurbaşkanına danışır.

Cumhurbaşkanı, hükümetin politikasıyla aynı fikirde değilse, bu görüş ayrılığı sonucunda kimin kararı geçerli olur?

Hükümetin kararı geçerli olur. Cumhurbaşkanının, hükümetin Kıbrıs gibi politikalarıyla ilgili bir yetkisi yoktur. Cumhurbaşkanının yetkisi bellidir. Bir kanun önüne geldiğinde veto edebilir, hükümetin bir kararnamesini onaylamayabilir. Politikayla ilgili başka yetkisi yoktur.

Bir ülkede, hükümetin politikasına hem genelkurmay başkanı hem de cumhurbaşkanı 'bize haber verilmedi' diye karşı çıkarlarsa, dışişleri bakanlığı da haber verildiğini söylerse, bu nasıl bir devlet yapısının işareti sayılır?

Bugün ortaya çıkan yapı, ortaçağın feodal monarşilerini hatırlatıyor. Güç odaklarının kendi alanlarında özerk iktidara sahip olduğu bir cemaatler federasyonunu hatırlatıyor bugünkü görüntü. Ortaçağ devletlerinde, merkezde bütün toplumu temsil eden bir yapı yoktur. Cemaatler kendi alanlarında güç ve iktidar sahibidirler ve yan yana dururlar. Bizde de şimdi ortaya çıkan görüntü, feodal anarşi denilen bu tabloya benziyor. Herkes bir derebeylik gibi davranıyor. Ortaçağdaki gibi toplumun tartışamayacağı kutsallar hüküm sürüyor. Bu 21'inci yüzyılda çok hazin ve tehlikelidir. Tehlikesi şudur. Toplumun parçalanması, kutuplaşması sorununu yaratır bu. Biliyorsunuz, feodal anarşi, sürekli çatışmaların yaşandığı bir dönemdir. Feodal beyler feodal beylerle, bir bölgesel kral diğer bölgesel kralla devamlı çatışma içindedir ve hep bir güvensizlik ortamı hâkimdir. Bu, barışın bulunmadığı bir dönemdir.

Radikal

Güncelleme Tarihi: 06 Temmuz 2018, 09:31
YORUM EKLE

banner39

banner36

banner37

banner35