Ortadoğu’da Uygun Adım İlerleyen Demokrasi Değil

Aslında 11 Eylül saldırıları ve Irak savaşından bu yana, Suriye'deki gelişmeler de dahil olmak üzere yaşanmakta olan, Ortadoğu'da Amerikan kontrolünün amansız yayılmasıdır. ABD şimdi Suudi Arabistan, Irak, Birleşik Arap Emirlikleri, Kuveyt, Bahreyn, Umman

Ortadoğu’da Uygun Adım İlerleyen Demokrasi Değil
Seumas Milne

Haftalardır Batılı koro, sözde Irak savaşı tarafından tetiklenen yeni bir Ortadoğu özgürlük şafağını kutluyor. Tony Blair, ABD ve İngiltere tarafından cesaretlendirilen ve cahil Müslüman ülkelere demokrasiyi getiren bir 'değişim dalgacığını' selamladı.

Önce Filistinliler, daha sonra da Iraklılar Batı müdahalesinin lütfuyla nihayet kendi liderlerini seçmek için bir şansa sahip olurlarken, Mısır ve Suudi Arabistan gibi diktatörlüklerin Amerikan baskısı altında demokratikleşmekte oldukları söylendi. Ve ardından sanki ıstakanın ucundaki sıradaki topmuş gibi Lübnan’da eski başbakanın suikasta kurban gitmesi, Şam yanlısı hükümeti anında düşüren Suriye’nin askeri varlığına karşı bir sokak protestoları dalgasını tetikledi.

Sonunda ortada Amerikan destekli Ukrayna 'tuncu devrim'iyle uyumlu demokratik bir 'sedir devrimi' ve George Bush’un bölgenin kendisiyle birlikte olduğuna dair ısrarını destekleyecek halk gücünün fotojenik bir görüntüsü vardı. Bush bu hafta, Suriye karşıtı göstericilere ABD’nin 'yanlarında' olduğu sözünü vererek 'Özgürlüğün Lübnan’da hakim olacağını' ilan etti. Dışişleri bakanı Jack Straw’ın bugün yapacağı bir konuşmayla Arap demokrasisi amigolarına katılması ve solu anti-Amerikanizm yüzünden statükoyu savunmaması için uyarması bekleniyor.

Bu uydurma peri masalına karşı ilk kararlı reddiye, Salı günü Beyrut’ta en az 500.000 –bazı gözlemciler bir milyona daha çok benzediğini söylediler- gösterici zor durumdaki Suriye’yle dayanışmalarını göstermek ve Lübnan’a ABD ve Avrupa müdahalesini reddetmek için sokaklara çıktığında geldi. Şii İslamcı Hizbullah tarafından harekete geçirilenlerin sayısının yakınlarındaki Suriye karşıtı göstericilerin sayısına oranı muhtemelen bire on nisbetindeydi. Ve 'halk gücü' cümbüşüne Beyrutlu genç zenginler hakimken, Salı günkü gösteriye katılanların çoğu Şii gecekondu mahallelerinden ve fakirleştirilmiş güneyden geliyordu. Bush’un cevabı onlara katiyen aldırış etmemek oldu. Sayıları ne kadar olursa olsun, yanlış insanlar gibi gözüküyorlardı.

Ancak Hizbullah’ın toplantısı, Suriye’nin derhal çekilmesi yönündeki talebin arkasında milli bir mutabakatın bulunduğuna dair iddiaları yok etmekten fazlasını yaptı. Aynı zamanda kendisini Lübnan’da 'demokrasi yanlısı' olarak adlandıran hareketin merkezindeki çürüklüğü açığa çıkardı. Hristiyan ve Dürzi azınlıkların hakim olduğu Suriye karşıtı protestolar aslında gerçek bir demokrasi çağrısında bulunmuyorlardı. Aksine, geleneksel olarak ayrıcalıklı olan Hristiyanlara parlementodaki sandalyelerin yarısını veren böylece de hiçbir müslümanın başkan olmasına asla imkan vermeyen, uzun zamandır mevcut kokuşmuş oylama sistemi çerçevesinde bir seçim çağrısında bulunuyorlardı. Sanki bu noktayı vurgulamak ister gibi, Suriye karşıtı protestoların şampiyonluğunu yapan sağcı Hristiyan Falanjist Parti’den (bu partinin militanlarının 1982’de Sadra ve Şatilla’da İsrail projektörleri altında 2000 Filistinliyi katletmeleri meşhurdur) bir politikacı, Pierre Gemayel, geçenlerde oy vermenin sadece bir çoğunluk meselesi değil, oy verenlerin 'kalitesi' meselesi olduğundan yakınıyordu. Eğer gerçek bir demokratik seçim olsaydı, Gemayel ve arkadaşlarının Hizbullah liderliğindeki hükümet tarafından süpürülmeleri beklenirdi.

2000’de İsrail’i Lübnan’dan sürerek gösterdiği başarı kendisine Arap dünyasında büyük bir prestij kazandıran Hizbullah’ın etkisizleştirilmesi, kesinlikle ABD’nin Suriye’yi Lübnan’dan çıkarmak için yürüttüğü kampanyanın hedeflerinden birini oluşturuyor. ABD, Lübnan parlamentosundaki en büyük parti ve Lübnan’ın en geniş dini gurubu Şiiler içindeki lider güç olan Hizbullah’ı ciddi bir dayanak olmaksızın terörist bir örgüt olarak yaftalıyor. Ancak Suriye üzerindeki baskının ardında çok miktarda başka motivasyon kaynakları da var: çekilmesi, son bağımsız Arap rejimlerinden birinin zayıflamasını sağlayacak, böylece Lübnan’da Batı ve İsrail nüfuzunun önünü açacak ve İran’ın kudretini azaltacak.

İronik bir şekilde Suriye’nin Lübnan’a müdahalesi, 1976’daki iç savaş sırasında kısmen ülkenin Hristiyan azınlığın zararına demokratikleşmesini önlemek için ABD tarafından teşvik edilmişti. Suriye’nin varlığı ve amirlik taslayan tavrı, birçok Lübnanlı tarafından yabancı bir işgalci olarak görülmese de uzun müddet kızgınlık yaratmıştı. Ancak çekilme, ülkenin içinde bulunduğu kırılgan barış ortamı için muazzam potansiyel tehditler barındıran bir boşluk yaratacak.

Ne Lübnan’da, ne de Esat rejiminin en makul alternatifinin radikal İslamcılar olduğu Suriye’de Amerikan kampanyasının hedefi demokrasiyi desteklemek değil. Hicve açık bir şekilde meydan okuduğu Salı günkü açıklamasında Bush, Suriye’nin Mayıs’taki seçimlerden önce 'bu seçimlerin özgür ve adil olması' için Lübnan’dan muhakkak çekilmesi gerektiğini vurguladı. Lübnan dağlarındaki 14.000 Suriye askerine mukabil sokaklarında 140.000 ABD askerinin devriye gezdiği işgal atındaki Irak’ta yapılan seçimlerde ya da işgal altındaki Filistin’de niçin aynı hususun uygulanmadığı açıklanmadı. Ve Suriye’yi Lübnan’dan çekilmeye çağıran bir BM kararına derhal uyulması beklenilirken, İsrail’in Filistin ve Suriye topraklarından çekilmesini talep eden BM kararlarının 38 yıldır güven içinde nasıl göz ardı edilebildiği yoruma ihtiyaç duymamaktadır.

Ortadoğu’da demokrasinin ilerlediği iddiası bir yalan. İlerleyen demokrasi değil, ABD ordusu. Filistin seçimleri, Yaser Arafat öldüğü için Ocak ayında yapıldı ve 1996’daki öncülünü takip etti. Seçimler ABD ve İsrail Arafat’n kesinlikle kazanacağından emin olmasalardı daha önce yapılacaktı. Irak seçimleri belki televizyon ekranlarından güzel gözüktü ve Kürt ve Şii partilerinin pazarlık güçlerini arttırmalarını sağladı ama milyonlarca Iraklı oy veremedi ya da vermek istemedi, temel siyasi güçler dışlandı, adayların isimleri gizli tutuldu, sahtekarlık iddiaları son derece yaygındı, bütün sistem ABD kontrolünün devam etmesi için dizayn edilmişti ve Iraklılar işgale son vermek için oy kullanamadılar. 1960 ve 70’lerde ABD destekli seçimlerin güney Vietnam’a getirdiğinden daha fazla demokrasi Irak’a getirilmedi. Mısır ve Suudi Arabistan’daki gibi rejimlerin yaptığı makyaj niteliğindeki düzenlemeler, bu rejimlerin batı karşıtı hükümetleri iktidara taşıması beklenen özgür seçimlere liderlik yapacaklarına dair en küçük bir işaret vermiyor.

Aslında 11 Eylül saldırıları ve Irak savaşından bu yana, Suriye'deki gelişmeler de dahil olmak üzere yaşanmakta olan, Ortadoğu'da Amerikan kontrolünün amansız yayılmasıdır. Amerika Birleşik Devletleri şimdi Suudi Arabistan, Irak, Birleşik Arap Emirlikleri, Kuveyt, Bahreyn, Umman ve Katar'da askeri varlığa sahip. Bu ülkelerin hiçbirinde bu askerleri seçimle işbaşına gelen hükümetler davet etmedi. Araplar tabii ki, ülkelerindeki despotik yönetimlerin sona ermesini istiyor. Aslında bu yönetimler yıllarca Amerika, Fransa ve İngiltere tarafından desteklenmişti. Bu olgu Müslümanların batı karşıtı öfkelerinin de kaynağıdır. Diktatörler, Amerika'nın, her an feshedilebilecek izniyle yerlerinde kalıyor ve güdümlü seçimler, demokrasiyi yaymaktan ziyade batı yanlısı yönetimleri işbaşında tutmak için kullanılan bir diğer mekanizma.

Jack Straw, bir hususta haklı: bölgesel statükoda mutlu bir geleceğe yer yok. Hükümeti, Ortadoğu’da özgürlük ve demokrasinin desteklenmesi için gerçek bir programa yardımcı olmak hususunda hayatî bir rol oynayabilir: Bu programda el-Cezire gibi bağımsız medya organlarının gelişmesine izin verilmesi taahhüdü; diktatörlere verilen finansal ve askeri desteğin sona erdirilmesi ve bölgeden bütün yabancı güçlerin çekilmesi yer almalı. İşte bu haber, özgürlüğün gerçek şafağı olacaktır.

The Guardian, 10 Mart, 2005

Çev. Serhat Kara


Güncelleme Tarihi: 06 Temmuz 2018, 09:31
YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER

banner10

banner12