banner15

Said Halim Paşa'da Ahlâk-Siyaset İlişkisi

Halit Bekiroğlu'nun, siyaset ve düşünce tarihimizde hem fikirleriyle hem de pratiğiyle önemli bir yere sahip olan Said Halim Paşa'nın ahlak ve siyasete ilişkin görüşleri ve bu görüşleri arasındaki ilişkiye yönelik tezinin bir bölümünü Dünya Bülteni okuyuc

Said Halim Paşa'da Ahlâk-Siyaset İlişkisi

Osmanlı’daki yenileşme hareketlerinin seyrine baktığımızda; Tanzimat dönemine hatta Meşrutiyet dönemine kadar değişimler büyük çoğunlukla yüzeysel olmuştur. Daha önemlisi yaşanan değişim süreçleri ve yenilik girişimleri zihniyet değişiminden çok teknik (eşya) değişimi esas almıştır.[1]

 

Bu süreçte Batı’da okuyan ve ülkesine dönen aydınlar, Batı tarzında bir değişimin öncüsü olmak istemiş ve bunun için örgütlenme dâhil her türlü girişimlerde bulunmuşlardır. Hem Batı’nın baskısı hem de bu tür girişimler dolayısıyla önce Tanzimat ve akabinde de I.Meşrutiyet ilan edilmiştir. Bu çalışmalar, toplumsal talepler olmaktan çok dış etkenlerle yürütüldüğü için ve aynı zamanda mevcut yöneticilerin kabulünü almadığı için yüzeysel kalmış ve uygulanamamıştır.[2]

Bu yoğun dönemde Osmanlı’nın ve Türk toplumunun mukadderatını ve bu gününü etkileyen ve etkilemeye devam eden fikir akımları ortaya çıkmıştır. Farklı tasnifler söz konusu olmakla birlikte; Osmanlıcılık, Batıcılık, Türkçülük ve İslâmcılık olarak adlandırılan bu akımlar hem siyaset yaklaşımlarıyla hem de siyaset anlayışlarını doğuran ahlâk ve dolayısıyla inanç değerleriyle ortaya eserler koymuş ve bu doğrultuda sosyal ve siyasal faaliyetler yürütmüşlerdir.[3]

 

Böyle bir dönemde yetişen ve fikirleri oluşan Said Halim Paşa, ahlâk ve siyaset anlayışıyla İslâmcılık düşüncesinin en temel kaynaklarını ortaya koymuştur. Said Halim Paşa, hem aldığı Batı eğitimiyle, hem Jön Türklerle ve dolayısıyla İttihat ve Terakki ile olan ilişkisi hem de devlet kademelerinde aldığı muhtelif görevler dolayısıyla edindiği tecrübeleri fikirleştirmiş olması açısından önemli bir kişiliktir. Buradan hareketle denebilir ki Paşa’nın ahlâk ve siyaset düşünceleri afakî olmadığı gibi, yılların birikimi olarak ortaya çıkan fikirler olduğu için üzerinde çalışılması ve yoğunlaşılması gereken düşüncelerdir.[4]

 

Said Halim Paşa’nın ahlâk ve siyaset görüşlerini ele alırken ve ahlâk-siyaset ilişkisini ortaya çıkarmaya çalışırken belirtilmesi gereken ilk husus şudur ki: Paşa’ya göre ahlâk ve siyasetin kaynağı İslâm’dır.[5] Said Halim Paşa İslâmlaşmak adlı eserinde Müslümanın ahlâk ve siyaset anlayışını ele alırken önce bu hususa değinir ve akabinde şu önemli görüşlerini serdeder: İslâmiyet’in kendine has inançları, bu inançlara dayalı ahlâk nizamı ve ahlâkından doğmuş bir sosyal hayat anlayışı vardır. Bu bütünlüğün tabii bir neticesi olmak üzere yine tamamen kendine has olan bir takım siyaset kaidelerine sahiptir. İslâmiyet kusursuz bir bütün teşkil eden bütün bu esasları dolayısıyla en mükemmel ve en olgun insanlık dinidir.[6]

 

Yıkılmak üzere olan Osmanlı devletini ve toplumunu yıkılmaktan kurtaracak çözüm arayışları içinde olan aydınlardan ve siyasetçilerden biri olan Said Halim Paşa, çözümün ancak İslâm’da ve İslâmlaşmada olabileceğini söylemektedir. Bir din olarak İslâm, tek kurtuluş yoludur ve Batı’daki “Her yol Roma’ya çıkar” anlayışına karşılık Paşa’ya göre “Her yol Mekke’ye çıkar”. Bu ifadeyle Said Halim Paşa, İslâm ve Müslümanlar için en önemli merkez olma özelliğini sembolik olarak taşıyan Mekke kutsal şehrini alternatif olarak sunmuş ve kurtuluşun da ancak İslâm ile mümkün olabileceğini söylemiştir.[7]

Bu fikirleriyle Said Halim Paşa siyasetle ve sosyolojiyle ilgili bir kavram olan “Kurtuluş”u inançla ve ahlâkla ilişkilendirmektedir. Müslümanların kurtuluşunun, önce inançlarına sağlam bir şekilde dayanmakla, bunun gereği olarak sosyal hayatlarını yeniden İslâm’a göre dizayn etmekle ve ahlâki açıdan zaafiyetlerini gidermek suretiyle hem bireyler hem de toplum olarak olgunluğa ulaşmakla mümkün olacağını belirterek bunu siyasetle ve bu anlayıştan doğan siyaset kurumları ile ilişkilendirir.

 

Said Halim Paşa, Doğu toplumlarıyla Batı toplumlarının karakteristik özelliklerinin hem inançları hem tarihsel geçmişleri hem de kültürel yapıları itibariyle temelde farklı olduğunu belirterek, farklı karakteristik özellikleri olan toplumların ürettiği anlayış ve kurumların adapte edilemeyeceğini, böyle yapıldığı takdirde mutlaka sorun çıkacağını ifade etmektedir.[8]

 

Paşa’ya göre Batı toplumunun karakteristik özelliği farklıdır. Batı, ahlâk anlayışını inancından, siyaset anlayışını da ahlâk anlayışından doğurmuştur. Ve Batı’nın yaşamış olduğu tarihi tecrübelerle bizim yaşadıklarımız farklıdır. Örneğin Batı’da yaşanan sınıf çatışmasının Doğu toplumlarında yaşanmayacağını belirtir. Said Halim Paşa, buna karşın İslâm toplumlarında da ahlâk anlayışını inançtan, siyasetin de ahlâk anlayışından neşet ettiğini söyler ve sosyal hayatımızı düzenleyen unsurun ahlâk olduğunu ve ahlâkın ürünü olan sosyal yapımızın da ancak bize özgü siyaset anlayışları ve kurumları ürettiğini belirtir.[9]

 

Bu görüşlerinden sonra Said Halim Paşa, Batı kültürünün ve ahlâk yapısının bize uymayacağını, bunun hem toplumsal yapımız açısından hem de inancımız açısından sorun teşkil ettiğini ortaya koyar. Ve aynı zamanda Batı’nın ahlâk ve siyaset anlayışının bize uymayacağını söyler: Bizim için İslâmlaşmak demek, İslâmiyet’in inanç, ahlâk, yaşayış ve siyasete ait esaslarının tam olarak tatbik edilmesi demektir. Bu uygulama, o esasların, her vakitte, zaman ve muhitin ihtiyaçlarına en uygun bir şekilde tefsir edilmesinden sonra yapılacaktır.

 

Kendisinin Müslüman olduğunu söyleyen bir adamın, kabul etmiş bulunduğu dinin esaslarına göre hissetmesi, düşünmesi ve hareket etmesi gerekir. Bunu yapmadıkça yani İslâmiyet’in ahlâk ve siyasetine kendini tamamıyla uydurmadıkça, yalnız Müslüman olduğunu söylemek, insana hiçbir şey kazandırmaz ve hiçbir mutluluk sağlamaz.[10]

Said Halim Paşa İslâmcılık tarifini yaparken İslâm’ı “bütün esaslarıyla kabul etmek ve uygulamak”tan bahseder. İslâm’ın bir kısmının uygulanıp diğer bir kısmının uygulanmamasının hem toplumsal hem de bireysel açıdan sıkıntılar doğuracağını belirtir. Son dönem aydınlarımıza da bu bağlamda eleştiri getiren Said Halim Paşa, insanlığın tek kurtuluş yolu olan İslâm dininin tam uygulanmaması dolayısıyla mevcut problemlerle karşılaştığımızı söyler.[11]

 

Kant’ın yahut Spencer’in ahlâk görüşüne inanan, sosyal hayatta Fransız, siyasette İngiliz usulünü kabul eden bir Müslüman, ne kadar bilgili olursa olsun, ne yaptığını bilmeyen bir kimseden başka bir şey değildir. Bir adamın zihninde uyuşmaları imkânsız onca zıt fikirler bulunur ve çatışıp dururlarken, o adamın kafası ve vicdanı nasıl bir şey olur, tasavvur edilsin!

 

Çinlilerin ahlâk, Hintlilerin sosyal hayat ve Meksikalıların siyaset görüşlerini benimseyen bir Fransız veya bir Alman acaba nedir? Mademki bir Fransız yahut bir Alman gibi hissetmiyor, düşünmüyor, hareket etmiyor; kullandığı lisan Alman yahut Fransız lisanı olsa da o, ne Alman ne de Fransızdır.[12]

 

İslâm ahlâkının kaynağının hak olan tek Allah’a iman olduğunu söyleyen Said Halim Paşa, İslâm ahlâkının bize, insanlığın saadetinin, hakikati sevmek, aramak ve tatbik etmekte olduğunu bildirdiğini söyler. Bütün ahlâk tanımını İslâm merkezli yapan Paşa, dönemin siyasetiyle de yakından ilişki olan ve diğer fikir cereyanlarını savunan aydınların da hep gündem ettiği “hürriyet,  eşitlik ve yardımlaşma” kavramlarını İslâm ahlâkıyla ilişkilendirerek açıklamaya çalışır.[13]

 

Hakikatin aranması ve tatbiki, insanın ahlâki ve akli bütün kuvvetlerinin serbestçe hareketi ve gelişmesi ile mümkün olabilecektir. Dolayısıyla İslâm’ın sosyal ahlâkı tam ve geniş bir şahsi hürriyet esasına göre dayanır. İslâm ahlâkı, bu hürriyetleri insanlara, Allah’a imanın bir neticesi olarak kabul ettirir.[14]

 

Said Halim Paşa’nın hürriyet kavramına ilişkin yukarıdaki metninde iki ifade dikkat çekmektedir. Birincisi Paşa, “sosyal ahlâk” ifadesini kullanarak zaten savunageldiği ahlâkın sosyal hayatla ve siyasal hayatla ilişkili olması hususunu kavramsallaştırmış oluyor. İkincisi ise, “şahsi hürriyet” tabiridir ki bu tabirle Paşa, bireyin hürriyetinin de teminat altına alınması gerektiğini söylüyor. Fakat bu hürriyetin başka sebeplerle değil “Allah’a imanın bir neticesi olarak” ortaya konması gerektiğinin de altını çiziyor.[15]

Paşa da dönemin yaygın politik kavramlarını kullanıyor fakat bu kavramları kendince İslâm temelinde ele almaya çalışıyor. İslâmcıların dönemin konjonktüründen etkilendiği söylenebilse de özellikle Said Halim Paşa, İslâmcılar içerisinde de çok farklı bir yere sahiptir. Özellikle toplumların ahlâk anlayışlarının doğurduğu siyaset kurumları ile ilgili düşünceleri, dönemin bir kısım İslâmcılarının dahi tasvip etmeyeceği ve hatta aşırı bulabilecekleri görüşleridir.[16]

 

Said Halim Paşa, bu bağlamda hürriyet ile ilgili görüşlerine şu şekilde devam etmektedir: İslâm ahlâkı insana, sahip olduğu tekâmül kabiliyetini gücü yettiği derecede genişletmesi için, hür olmak vazifesini yüklemektedir. Yani İslâmiyet’e göre hürriyet, öyle insanların kullanıp kullanmamakta serbest olduğu veya kanun koyucunun istediği zaman verip, istediği zaman alabileceği siyasi bir hak değildir. Hürriyet Müslüman’a, kabul ettiği din ve rehber, tanıdığı ahlâk anlayışı tarafından verilmiş bir vazifedir. Çünkü bütün Müslümanlar, doğruyu bilmeye ve tatbik etmeye mecburdurlar. Bu sebeple her Müslüman, elinden geldiği kadar hür olmak vazifesiyle mükelleftir.[17]

Görüldüğü gibi Said Halim Paşa, hürriyeti İslâm’a göre tanımlamakta, gerçek hürriyetin yine İslâm’ı iyi tatbik etmekle mümkün olacağını belirtmektedir. Dikkat çeken diğer bir husus da “vazife” kelimesinin son dönemdeki ahlâk kitaplarında kullanılmış olması ve kelimenin zaman zaman Paşa tarafından da kullanılmasıdır. Bu bize, Kant’ın ‘vazife ahlâkı’ görüşlerinin etkisini göstermektedir.

 

Said Halim Paşa, “hürriyet”le bağlantılı bir şekilde “eşitlik” kavramını ele alır. Eşitlik kadar “eşitsizlik”in de gerekli olduğunu ifade eder: Ayrıca “herkesin hür olması” demek, “herkesin eşit olması” demektir. Hürriyet ve eşitlik ise birbirimize sevgiyi ve yardımlaşmayı doğurur. Bu suretle İslâm ahlâkı; hürriyet, eşitlik ve yardımlaşma gibi esas düsturları ortaya koymuş ve bu düsturları insanlık saadetinin temel şartları olarak ilan etmiştir.

 

İslâm ahlâkı, gerçeğe varma ve onu tatbik etme yolunda, insanlara tam bir hürriyet verir ve aralarında eşitlik tesis ederken, aynı hürriyet sebebi ile ve kabiliyetlerin farklılığı yüzünden insanlar arasında meydana çıkacak olan “eşitsizik”i de pek tabii kabul eder. Çünkü doğru ve aklî manasında olarak eşitsizlik de “hürriyet ve eşitlik”in tabii bir neticesidir. Çünkü hakiki eşitlik, her ferde kendi arzu ve istidadına göre serbestçe gelişip ilerleyebilmesi hakkını tanımak demektir. Bu şekilde yükselen fert, ortak

Güncelleme Tarihi: 06 Temmuz 2018, 09:31
YORUM EKLE

banner39

banner50

banner47

banner48