Sıcak bölgelerin tanığı konuştu

Kırılma Noktası Programı Yapımcısı Öztürk, "Ben sanal ve masa başı haberlerle uğraşmıyorum" dedi.

Sıcak bölgelerin tanığı konuştu

Ben sanal ve masa başı haberlerle uğraşmıyorum. Aktif habercilik yapıyorum” diyen Kırılma Noktası Programı Yapımcısı Ramazan Öztürk, dünyanın sıcak bölgelerinde yaşadıklarını Önder Bakırköy şubesi tarafından çıkarılan Su Dergisi'nden M. Safa Akkor'a anlattı:

Biz sizi daha çok savaş bölgeleri ve insani-sosyal bunalımların yaşandığı bölgelere dair yaptığınız program ve belgesellerden tanıyoruz. Şüphesiz bu, zor ve büyük sabır gerektiren bir iş. Neden böyle bir yolu seçtiniz?

 

Öncelikle yaptığım habercilik zor işlerin haberciliği. 1972’den bugüne hep çetin ve zor işlerin haberciliğini yaptım. Bildiğiniz gibi 70’li yıllar Türkiye’nin en hareketli yıllarıydı. Her gün çatışmalar olur, yürüyüşler olur ve insanlar öldürülürdü. Hiç unutmuyorum; Günaydın gazetesinde çalışırken her sabah işkence görmüş, telle boğulmuş, kanlar içerisinde köşelere bırakılmış cesetler görürdük. O zaman polisiye ve daha sonra adliye haberlerini takip ediyordum. Daha sonra savaş muhabirliği dönemim başladı. Çalıştığım gazetelerde yine dünyanın herhangi bir köşesinde yaşanan savaşları ve doğal felaketleri izledim. Baya yıllar aldı. Bunlar içerisinde İran-Irak savaşı var. Bu savaşı başlangıcından bitişine kadar izledim. Daha sonra Halepçe katliamı, Romanya’da Çavuşesko’nun devrildiği zaman orda bulundum. Bu arada Rusya’daki değişim süreci ve yaşanan iç çatışmaları izledim. Bosna, Kosova, Afganistan, Filistin-İsrail, Lübnan… Kısacası son 20-25 yılda gitmediğim savaş çok azdır.

 

Kolay habercilik benim tercihim değildir. Ben mesleğin bana yüklediği sorumluluk bilinciyle hareket ediyorum. Habercilik meşakkatli bir iş. Yaşamak, araştırmak ve daha sonra bunu objektif bir şekilde kamuoyuyla paylaşmak gibi bir sorumluluğumuz var. Masa başında haber yapmak,  dedikodulardan haber üretmek, insanlara belden aşağı vurmak, kimin kiminle yattığını, gezdiğini, kimin kiminle boşandığını ön planlara çıkarmak ve bunu da habercilik sanmak. Ben, Ankara merkezli, “o dedi ki, bu dedi ki, falanla dün yemekteydik şunları söyledi tarzının dışında, olayların içerisinde yaşamın kendisini yaşayarak, araştırarak, dokunarak haber yapmayı tercih ettim. İnsanların dram yaşadığı, sıfırı tükettiği, savaşın en çirkin yüzün gösterdiği, cephede ve cephe gerisinde yaşanan ıstırapları araştırdım ve araştırmaya da devam ediyorum.

 

Savaşın ve her yönüyle sefaletin yaşandığı ülkeler de insan olmak ne anlama geliyor?

 

Oralarda insan olmanın bir kıymet-i harbiyesi yok. Kendimce bunun izahını şöyle yapıyorum: Savaş, insanların en vahşi yönünü ortaya çıkartan ve insanlığın en çirkin yüzüdür. Dünyada canlılar aleminde insandan daha tehlikeli ve vahşi bir yaratığın olmadığına inanıyorum. Bazen akla hayale gelmeyen şeylerle karşılaşıyorum. Mesela, Ciaraleone, bir Afrika ülkesi ve bu ülkede 13 yıl bir iç savaş yaşandı. Şu anda Ciaraleone’ye gittiğinizde savaşın bu insanları nasıl yoksullaştırdığını ve perişan ettiğini görürsünüz. Bu ülke dünyanın en zengin elmas yataklarına sahip. Ama bu elmas yataklarının sahibi o ülke değil; yabancılar çıkartır. Ve şu anda Ciaraleone sokaklarında dolaştığınız zaman iki eli bileğinden kesilmiş, bacağı kesilmiş binlerce gençle karşılaşırsınız.

 

Peki, nasıl oldu bu durum: Bu savaşı yapan ayrılıkçı gurup, gençleri savaşmaya zorluyor. Kabul etmeyen 10 ya da 20 yaşındaki gencin hemen oracıkta ellerindeki palalarla iki kolunu yada bacağını kesiyorlar. Bunu bir hastane veya cerrahi bir ortamda yapmıyorlar. Ormanda, dağın başında, yakaladığı yerde paslı palayla kesiyor. Tabi binlercesi kan kaybından ve şoktan ölüyor. İşte, nasıl bir ruh hali, nasıl bir insanlık, nasıl bir beyin yıkama, nasıl bir öğreti anlayamıyorum. Şu anda bu ülkede binlerce sakatın yanında onbinlerce ruh hastası var.

 

Benim tecrübelerim, gördüklerim ve mesleğimin bana öğrettiği şu ki, savaşlar başlar ve genelde de halk buna karar vermez, yönetenler kara verir. Arkasında ya çıkar çatışması ya da taht kavgası vardır. Ama sonuçta o kararın alınmasında hiç söz sahibi olmayan insanlar ölür. O kadar yıldır savaşların içinde bir insan olarak, savaşan taraflardan kimsenin kazanmadığına inanıyorum. Savaşın her iki tarafa en değerli varlıkları kaybettirdiğini gördüm. Savaş bittiğinde ise bunun sadece cephedeki sıcak durumu bitiyor. Ama aslında savaş bitmiyor, nesiller boyu insan yaşamında derin izler bırakıyor. 30 yıl önce savaşların yaşandığı ülkelere gidiyorsunuz hala savaşın izleri var…

 

Hayatta unutamadığım bir başka örnekte Ruanda. 1994’te 100 gün içerisinde Rutu’lar Tutsi’lerden ‘iki milyon’ insanı kestiler. Fransız ve Belçikalıların yetiştirdiği adamlar yapıyor bunu. 10 dakikada 20 kişiyi öldürecek şekilde eğitiyorlar. Sabah 6’da öldürme mesaisi başlıyor, akşam güneş batıncaya kadar. Kadın çocuk ayrımı yapmıyorlar, kiliselere sığınanları yakıyorlar. Ve o ülkelerde Aids hastalığı yaygındır; Aids’li erkekleri kadınlara tecavüz ettiriyorlar. Şu anda ülke’nin %40’ı Aids’li. Ortalama yaşam süresi de 37 ile 45 arası değişiyor…

       

Tüm bunlar olup biterken Birleşmiş Milletler ve diğer sorumlu ülkelerin oldukça duyarsız ve umursamaz tavırlarını nasıl değerlendiriyorsunuz?

 

Tabi Birleşmiş Milletler tüm bunlar karşısında seyirci kalıyor. İlginçtir ki, daha sonra Amerika dahil bütün ülkeler özür dilediler ama Fransa özür dilemedi. Sonra, şu anki devlet başkanının liderliğinde milis güçleri geliyorlar ve o hükümeti deviriyor ve 100 bin tane canavarlaşmış katili hapse tıkıyorlar. Yönetenler de Fransa’ya sığınmışlar ve hala Fransa’da yaşıyorlar.

 

Peki insanlığın geleceği açısından en büyük tehdit de bu değil mi? Bu nasıl oluyor; İnsan hakları ve özgürlükler denildiğinde kimseye söz bırakmayan bir ülke bu derece cani ve insanlıktan çıkmış kişiler için bir sığınak haline geliyor? Bunu besleyen zihniyet nedir?

 

Şimdi genele baktığımızda pek çok ülke bu kirli sicile sahip. Soykırımın küçüğü büyüğü olmaz; Hırsızın küçüğü büyüğü olmadığı gibi. Bir lira’’da çalsa hırsız yüz lira’da çalsa hırsızdır. Dolayısıyla, bir kişiyi öldürende katil milyon kişiyi öldüren de katil. Ben şuna inanıyorum; bir kere insan hakları olsun, özgürlükler olsun, ülkeler meseleye kendi menfaatleri doğrultusunda bakıyorlar. İşte bir ülke, siyasi yada sosyal olsun, kendi menfaatine uymuyorsa gerektiğinde kitlelere yönelik her türlü işkence ve kötülüğü reva görebiliyor. Bazen kendi menfaati için başka bir ülkenin yaptığı soykırıma göz yumabiliyor. Tabi kendisi de aynı sömürüyü yaparken aynı katliamı yapabiliyor.

 

Avrupa zaten tarihten beri sömürgeci bir bölge. Orda ki ülkelerin hepsi, Afrika’dan Asya’ya sömürgeleri olan ülkeler. Tabi sömürgeliği hiç kimse ipek halıyla karşılamaz. Sömürgeci gittiği zaman zor kullanır, istediğini yapar ve sömürür. Sömürürken eğer karşısına çıkan insan hayatıysa onu da yok eder. Dolayısıyla, “bunu Fransız yapıyor öbürü yapmaz yada az yapar” ayrımı bizi yanılgıya düşürür. Bu, insanın yapısında olduğu gibi toplumların yapısında da var.

 

Peki gittiğiniz yerlerde tüm bu kaosu yaşayan ülkelerin Türkiye’ye bakış açıları ve Türkiye’den beklentileri nedir?        

 

Şimdi savaş ve açlık yaşayan toplumlar geniş anlamda insanlıktan yardım bekliyor. Nasıl ki bir insan bulunduğu yerde birilerinin kötü muamelesine maruz kalıyor ve, “birileri gelsin buna bir son versin veya bunların yaşanmaması için aracılık etsin” diyorsa bu da aynı şey. Hiç kimse savaş ve açlık olsun da ben sürüneyim demez.    

 

Fakat şunu da ifade etmek isterim ki, özellikle açlık çeken ülkelerin halk ve yöneticileriyle görüştüğümüzde hep şunu söylüyorlar: “Bize balık vermeyin, balık tutmayı öğretin.” Bu tür ülkelere, “vah vah, ya açmış ben bir şey göndereyim.” Bu, onları kurtarmıyor. Çünkü onu gönderince tükeniyor. Sen hazır buğday veriyorsun o alıp tüketiyor. Fakat buğdayı yetiştirmesi için sen ona tohum, traktör verir ve su kanalları açarsan kendi ekip biçecek ve o zaman tüketici olmaktan çıkacak, üretip tüketen toplum haline gelecek.

 

Son olarak, farklı bir açıdan sormak istiyorum: Biraz evvel kısmen bahsettiniz; Medyanın içinden gelen bir insan olarak, bilhassa Türkiye’de medya bugün çevremizde ve dünyada yaşananlar karşısında ne derece duyarlı?! 

 

34 yıldır bu mesleği yapıyorum. Gençliğim, çocukluğum, olgunluğum bu mesleğin içinde geçti. Yıllarımı verdiğim halde şimdi gazetelere gittiğimde korkmaya başladım ve Allah’a milyar kere şükrettim. Çünkü insanlar değişmiş, ruhlar değişmiş, dört duvar arasında, halkın içinden halktan kopmuşlar. Gazeteci dediğin insan sokağa çıkacak, manava da gidecek, otobüse de binecek, toplumu bilecek, yaşayacak ne olduğunu. Gazetelere baktığınızda tüm haberler aynı. Ve benim çok rahatsız olduğum ve aktif haberciliği öldüren bir tarz var: Bizim zamanımızda iyi gazete çok satar ve iyi gazeteye çok reklam verilirdi. Reklam departmanındaki insanlar bu dalda uzmanlaşmış ekipler olurdu. Bu insanlar iş dünyasıyla temasa geçerek kendi ürününü iyi pazarlar ve reklam alırdı.

 

Şimdi işler değişti. Gazetelerin birinci sayfası dahil, spor sayfasına gelene kadar iş dünyasıyla ilgili. Türkiye sanki dünyanın ekonomideki tek lider ülkesiymiş gibi her yer ekonomi haberleriyle dolu. Oysa iş dünyamız belli, kapasitemiz belli, iş adamlarımız da belli. Her gün birinin ağzından çıkan zorlama haberlerle bu sayfaları dolduruyorlar. Bununla ilgili de bir sürü yazarlar türedi. Nedir bunun amacı?: Haber yapılıyor ve karşılığında para geliyor. Artık resmen parayla sayfalar yapılıyor. Televizyonlarda da bu böyle.

 

Sonuçta burunlarının dibinde pek çok hadise yaşandığı halde bugün kulis, sansasyon ve dedikodular üzerine kurulu bir gazetecilik anlayışı ortaya çıktı. Bu bir kanser virüsü gibi etrafa yayıldı. Aklı başında, birtakım ilkelere bağlı olan insanlar dışlandı. Gerçekten dürüst, temiz ve kaliteli insanlar hemen tehlikeli addedilmeye başlandı. Genel olarak palavra atan, hiçbir şey yapmadan lafla bir şeyler yapmaya çalışan insanlar köşe başlarını kapmışlar. Onlar da kendi altlarındaki insanları kendileri gibi olanlardan seçiyor. Zincirleme olarak bu böyle devam ediyor. Bugün medyanın çelişkiler arasında sıkışıp kalmasının arkasında bence bu yapı var. Böyle bir yapıdan da olup bitenler karşısında doğru dürüst bir şeyler üretmesini bekleyemezsiniz.

Güncelleme Tarihi: 06 Temmuz 2018, 09:31
YORUM EKLE

banner33

banner37