banner15

Siyonizmin Ortadoğu Plânı

İsrail Dışişlerinde eski bir görevli olan Oden Yinon'un 1982 yılında Dünya Siyonist Örgütü'ne bağlı Enformasyon Dairesi’nin İbranice yayın organı Kivunim’de yazdığı bu rapor, İsrail'in Ortadoğu stratejisini çok iyi ortaya koymaktadır. Rapor daha sonra,

Siyonizmin Ortadoğu Plânı

ÖNSÖZ

        

Aşağıdaki makale, bütün bir Ortadoğu’nun küçük devletçikler halinde parçalanmasını ve bu bölünmenin bütün Arap ülkelerini kapsamasını öngören (Sharon ve Etian’ın eliyle gerçekleştirilen) Siyonist rejime dair doğru ve ayrıntılı bir plânı ortaya koymaktadır. Bu plânın askeri yönüyle ilgili yorumumu sonuç bölümünde dile getireceğim. Burada ise birkaç önemli hususa dikkat çekmek istiyorum.

 

1. Arap devletlerinin İsrail tarafından küçük ülkelere bölünmesi şeklinde parçalanması düşüncesi, İsrail stratejik düşüncesinde sürekli gündeme gelen bir konudur. Örneğin, Ha’aretz gazetesinin askeri muhabiri (ve muhtemelen bu konuda İsrail’de çok iyi tanınan biri olan) Ze’ev Schiff, İsrail’in Irak’taki çıkarlarını çok iyi dile getirmektedir: “Irak’ın Şii, Sünni ve Kürt bölgelerine ayrılması” (Ha’aretz, 06. 02. 1982). Aslında bu tür bir plânın geçmişi oldukça eskiye dayanmaktadır.

 

2. Bu plânın, ABD’deki Neo-Con’ların düşünceleriyle yakından bağlantılı oluşu, yazarın notlarından anlaşıldığı kadarıyla oldukça önemlidir. Ancak, söylentiler Sovyet tehdidi karşısında “Batı’nın savunulması” düşüncesini ortaya koyarken, yazarın ve mevcut İsrail yönetiminin gerçek hedefi şu şekildedir: Emperyalist bir İsrail’I dünya gücü haline getirmektir. Bir başka deyişle, Sharon’un hedefi, bütün dünyayı aldattıktan sonra, Amerikalıları aldatmaktır.

 

3. Hem metin içerisinde hem de notlarda ABD’nin İsrail’e mali yardımı türünden mevcut bulguların büyük bir bölümü ya tahrif veya göz ardı edilmiştir. Bu bulguların çoğu sadece bir fanteziden ibarettir. Ancak bu plânın önemsiz olduğu veya kısa vadede gerçekleştirilemeyeceği anlamına gelmiyor. Daha sonra Hitler ve Nazi hareketi tarafından sahiplenilerek Doğu Avrupa’nın ele geçirilmesini hedefleyen bu plân, 1890-1933 yıllarında Almanya’da hakim olan jeopolitik düşüncelere dayanmaktadır. Özellikle o dönemde var olan devletlerin bölünmesini ve parçalanmasını öngören bu hedefler 1939-1941 yıllarında hayata geçirilmiştir. Bu ülkelerin bir süreliğine de olsa hayatiyetlerini devam ettirmeleri küresel çapta oluşan bir ittifak sayesinde olmuştur.

 

Yazar metinle ilgili notları sona eklemiştir. Kafa karışıklığına meydan vermemek adına, herhangi bir not eklemedim. Metinle ilgili görüşlerimi bu önsözde ve sonuç bölümünde gündeme getirmekle yetindim. Metin içerisinde de bazı cümleleri italikle yazmak suretiyle gerekli vurguyu yapmış oldum.

 

Israel Shahak / 13 Haziran, 1982

 

------------------------------------------

 

İSRAİL’İN 1980’Lİ YILLARA YÖNELİK STRATEJİSİ*

 

Oded Yinon

 

Bu makale, Yahudilik ve Siyonism’le ilgili, KIVUNIM (Yönelimler) isimli bir dergide İbranice olarak yayınlanmıştır. (1982 Şubat, 5742, No. 14).  Eser Dünya Siyonist Organizasyonu Yayın Bölümü’nce yayınlanmıştır.

 

1980’li yılların sonlarına doğru İsrail Devleti ülke içerisinde ve dışında konumu, ulusal hedefleri ve amaçları bağlamında yeni bir perspektif geliştirme ihtiyacındadır. Söz konusu bu ihtiyaç ülkenin, bölgenin ve dünyanın içine girdiği pek çok süreçler bakımından son derece hayati bir önem arz etmektedir. Bugün, dünyamız daha önceki dönemlere benzemeyen yeni bir döneme girmektedir. Bu dönemin özellikleri bugüne kadar bilebildiğimiz tüm oluşumlardan büyük bir farklılık arz etmektedir. İşte, bir yandan niçin bu tarihsel dönemi karakterize eden merkezi süreçleri anlamamız gerektiği, öte yandan da yeni bir dünya görüşüne ve söz konusu yeni gelişmeler ışığında operasyonel bir stratejiye sahip olma ihtiyacımızın sebebi budur. Yahudi Devleti’nin varlığı, zenginliği ve sağlamlığı iç ve dış ilişkiler için yeni bir perspektif benimseyebilmesine bağlı olacaktır.

 

Bu dönem şu anki yaşam tarzımızda hakiki bir devrimi  belirleyen (diagnoze) ve sembolize eden birkaç strateji (yönelim) (traits) tarafından belirlenmektedir. Hakim süreç, Rönesans’dan bu yana Batı medeniyetinin yaşam şartlarını ve elde ettiği başarıları destekleyen önemli bir köşe taşı olan rasyonalist, insani bakış açılarının sona ermesidir. Bu temelden özgürleşmiş olan siyasal, toplumsal ve ekonomik bakış açıları günümüzde ortadan kalkmakta olan birkaç “gerçeğe” dayanmaktadır. Örneğin, bunlardan biri, insanoğlunun evrenin merkezinde olduğu ve bunun dışında her şeyin insanın maddi ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla var olduğu anlayışıdır. Bu anlayış, artık günümüzde evrendeki kaynakların insanoğlunun ihtiyaçlarını karşılamaya yetmeyeceğinin anlaşılmasıyla geçersizleştiğine tanık olmaktayız. Dört milyar insanın yaşadığı ve ekonomik ve enerji kaynaklarının giderek artan dünya nüfusunun ihtiyaçlarını karşılayacak oranda artmadığı bir dünyada Batı Toplumunun temel gereksinimlerini, yani sınırsız tüketim arzusunu ve yönelimini yerine getirme beklentisi gerçekçi değildir(1). İnsanoğlunun yöneliminin belirlenmesinde etiğin hiçbir şekilde yer almadığı, ancak tek belirleyici unsurun insanoğlunun maddi ihtiyaçları olduğu görüşü, neredeyse bütün değerlerin yitirilmekte olduğu günümüz dünyasında yaygınlaşmaktadır. özellikle de neyin İyi yeni Kötü olduğu gibi en temel hususiyetler gibi en basit şeyleri dahi değerlendirebilme yetisini yitirmekteyiz.

 

İnsanoğlunun sınırsız arzu, isteği konusu, dünyada olup biten kırılmalara tanık oldukça, hayatın olumsuz gerçekleri karşısında geçerliliğini yitirmektedir. İnsanlara özgürlük vaad eden yaklaşım, yeryüzündeki toplam insan nüfusunun dörtte üçünün totaliter rejimler altında yaşıyor olması gerçeği ışığında anlamsız gözükmektedir.

 

*Bu metin Arap-Amerikan Üniversitesi Mezunlar Derneği Tarafından 1982 yılında Belmont, Massachusetts’de Özel Belge No. 1 olarak yayınlanmıştır.

 

 

Eşitlik ve toplumsal adaletle ilgili yaklaşımlar sosyalizm ve özellikle de komünizm tarafından gülünç bir konuma dönüştürülmüştür. Bu iki kavramın gerçekliği konusunda hiçbir tartışma söz konusu değildir; ancak bu kavramların istenildiği şekilde eyleme geçirilemediği ve insanlığın çoğunluğunun özgürlüğünü ve eşitlik ve adalet fırsatını yitirdiği aşikardır. Yaklaşık otuz yıldır görece barış ortamında yaşadığımız bu küçük dünyada uluslararasında barış ve birlikte yaşama olgusu Sovyetler Birliği gibi bir süper gücün malum askeri ve siyasal bir doktrin sahibi olduğu bir ortamda herhangi bir anlam ifade etmemektedir: yani, sadece Marksizm‘in sona erdirilmesi için nükleer savaş olasılığı ve gerekliliği değil, aynı zamanda, bunun gerçekleştirilmesinin ardından, yapılacak bir nükleer savaşta zaferi elde edecek tarafın kim olacağını konuşmak bir yana hayatta kalabilmenin dahi imkânsız olması söz konusudur(2).

 

İnsanoğlunun ve özellikle de Batı toplumlarının sahip olduğu temel kavramları siyasal, askeri ve ekonomik dönüşümler nedeniyle bir değişim ve dönüşüm içerisindedir. Bu bağlamda, Sovyetler Birliği’nin sahip olduğu nükleer ve konvansiyonel gücü, geçmiş dünya savaşlarının çocuk oyuncağı gibi kalacağı çok boyutlu küresel bir savaşta dünyamızın büyük bir bölümünün yol olacağı büyük savaş (SAGA) öncesindeki son anlara girilmiş olan bir döneme evrilmiştir. Konvansiyonel silahlar kadar nükleer gücün sahip olduğu yıkıcılığın boyutları dünyanın büyük bir bölümünü birkaç yıl içerisinde yok edecektir ve bizler de İsrail’de bu durumla yüzleşmeliyiz. Yani, bu durum, bizim ve Batı dünyasının varlığına yönelik en büyük tehdidi oluşturmaktadır.(3) Dünyadaki kaynaklar üzerinde gerçekleştirilen savaş, Arapların petrol üzerindeki hakimiyetleri ve Batının ihtiyaç duyduğu hammaddelerin çoğunu Üçüncü Dünya ülkelerinde ithal etmek zorunda kalması, Sovyetler Birliği’nin temel amaçlarından biri İran Körfezi ve dünyanın mineral kaynaklarının büyük bir bölümünü barındıran Afrika’nın güneyindeki dev kaynaklar üzerinde kontrolü ele geçirmek suretiyle Batıyı yenilgiye uğratması dikkate alındığında, bugün içinde yaşadığımız dünyayı dönüştürmektedir. Gelecekte karşı karşıya kalacağımız küresel çatışmaların boyutlarını hayal edebiliyoruz.

 

Gorshkov Doktrini’ni, Sovyetler’in okyanusların ve Üçüncü Dünya’daki mineral zenginliklerin kontrolünü öngörmektedir. Bir nükleer savaşın yürütülebileceği, kazanılabileceği ve ardından da hayatta kalınabileceği ve Batının askeri gücünün yok edilebileceği ve Batılılıların Marksizm-Leninizm doktrininin köleleri haline getirileceğine dayanan şu anki Sovyet nükleer doktrini dünya barışına ve bizim varlığımıza yöneltilmiş en büyük tehlikedir. 1967 yılından bu yana, Sovyetler Clausewitz’in darbımeselini “Savaş nükleer vasıtalarla politikanın devamıdır”a dönüştürmüşler ve bugün gerçekleştirmeye çalıştıkları bütün politikaların temeli yapmışlardır. Bugün Sovyetler Birliği bu amaçlarını bizim yaşadığımız bölgeye ve bütün dünyaya taşıma uğraşı ile meşguldürler ve bunlarla yüzleşmek ülkemizin güvenlik politikasının ve elbette Özgür Dünya’nın geri kalanının güvenliği için büyük bir önem arz etmektedir. İşte bu durum bizim için en büyük dış tehditi oluşturmaktadır.(4)

 

Her ne kadar, giderek artan askeri gücü nedeniyle İsrail’e karşı en büyük tehdit olmaya devam etse de, 1980’li yıllarda karşı karşıya kalacağımız en büyük stratejik problem Arap Müslüman dünyası değildir. Tıpkı Lübnan’da, (her ne kadar Arap dünyası içerisinde yer almasa da, Müslüman olması hasebiyle) İran’da ve şimdilerde de Suriye’de tanık olduğumuz üzere Arap dünyası, kendi başına yıkıcı bir nitelik arz eden sahip olduğu etnik azınlıklar, hizipleşmeler ve iç krizler nedeniyle temel problemlerle baş edebilecek bir durumda değildir ve ayrıca uzun vadede İsrail Devleti için gerçek bir tehdit olmaktan uzaktır; ancak kısa vadede şu anki askeri gücü büyük bir önem arz etmektedir. Uzun vadede, Arap dünyası çok büyük değişiklikler geçirmediği taktirde bizim çevremizdeki şu anki varlığını devam ettiremeyecektir.  Müslüman Arap Dünyası, halklarının arzusu ve rızası göz önünde bulundurulmaksızın, 1920’li yıllarda Fransız ve İngilizlerin geçici bir süreliğine inşa ettiği tıpkı iskambil kağıtlarından yapılmış bir görünüm arz etmektedir. Bu gelişme sonunda Arap dünyası, hepsi de birbirine düşman azınlıkların ve etnik grupların oluşturduğu 19 ülkeye bölünmüştür. Böylece Arap Müslüman devletler günümüzde kendi içlerinde etnik toplumsal yıkımlarla yüz yüzedirler ve kimileri çoktan iç savaşa başlamıştır bile(5). 170 milyon nüfuslu Arapların büyük bir çoğunluğunu oluşturan 118 milyonu Afrika Kıtası’nda, bunun 45 milyonu da sadece Mısır’da yaşamaktadır.

 

Mısır’dan başka, Kuzey Afrika ülkelerinin nüfusunu Arap ve Arap olmayan Berberiler oluşturmaktadır. Cezayir’de ülkenin Arap ve Berberi asıllılarının çoğunlukta olduğu bölgeleri ayıran Kabile Dağlarında sivil savaş devam etmektedir. Fas ve Cezayir İspanyol Sahrası üzerinde egemenlik iddiaları nedeniyle mücadele içerisindedirler; ayrıca her iki ülke de iç gerginlik devam etmektedir. Militan İslam, Tunus’un bütünlüğünü tehlikeye atmaktadır ve Kad

Güncelleme Tarihi: 06 Temmuz 2018, 09:31
YORUM EKLE

banner39

banner50

banner47

banner48