banner39

Tarihi kentte yoksulluk

Murat Şentürk tarihî kent merkezinde yoksulluğun görünümlerini, sosyal politikaları ve sosyal ayrışmanın neden olduğu yoksulluk kültürünü değerlendirdi.

Arşiv 10.05.2010, 18:46 19.02.2014, 11:38
Tarihi kentte yoksulluk

Aynur Erdoğan / Dünya Bülteni

Bu haftaki röportaj konuğumuz Murat Şentürk oldu. Tarihî kent merkezinde yoksulluk üzerine yaptığı araştırma bağlamında yoksulluğun doğası, tarihî kent merkezinde yaşayan/yoğunlaşan yoksulların dünyası, yoksullara yönelik geliştirilen sosyal politikalar hakkında yönelttiğimiz soruları cevaplayan Şentürk, yoksulluğun doğasında bulunan “geri çekilme”ye işaret ederken asıl sorunun sosyal ayrışma olduğunu vurguladı.

Balat ve Küçük Mustafa Paşa’da, yoksulluk üzerine çalıştınız. Tarihi kent merkezinde neler oluyor, oradaki dönüşümden biraz bahseder misiniz?

Tarihi kent merkezinin genelinde toplumsal ve iktisadi bir dönüşüm yaşanıyor aslında. İmalat sanayii tarihi kent merkezinin dışına çıkıyor, iktisadi işletmelerin yapısında önemli değişiklikler oluyor, turizm alanlarının sayısı artıyor, kentsel dönüşüm projeleri uygulanıyor. Bütün bunlar orada yaşayan insanların hayatlarını farklı düzeylerde etkiliyor ve bundan sonra daha fazla etkileyeceğini söylemek mümkün. İşletmelerin yoğun olarak hizmet sektörüne dönüşmeye başladığını görüyoruz. Diğer taraftan son otuz yıldır önemli ölçüde yoksulların tercih ettiği bir bölge olan tarihi kent merkezini giderek kentli üst gelir grubundaki insanlar tercih etmeye başlıyor. Ayrıca bazı projelerle binalar yenileniyor, yeni konutlar inşa ediliyor. Bu da tarihi kent merkezindeki mevcut toplumsal yapıyı etkiliyor.

Peki bölgede hâlihazırda yaşayan yoksullar açısından durum ne olur, durumun farkındalar mı?

Bir kısmının bölgedeki değişimden kısmen haberdar olduğunu söyleyebilirim. Fakat bu insanlar “çaresizlik”ten dolayı tarihî kent merkezindeler. Ayakta kalmak, yaşayabilmek için buradalar. Kentin diğer bölgelerine gittiklerinde birçok yaşam kaynaklarından mahrum kalacaklar. Zira tarihî kent merkezinde bulunmalarının farklı avantajları var.

TARİHÎ KENT MERKEZİ: YOKSULLARIN YAŞAM ALANI

Ne gibi avantajlar?


Konutların ucuz olması, farklı iş sektörlerine girişin rahat olması, ulaşım kolaylığı, kamu birimleri ve diğer organizasyonların burada yoğunlaşması sebebiyle yardımlardan daha rahat faydalanıyor olmaları gibi. İnsanların burayı tercih etmesinin bir başka sebebi de hemşerilik unsuru. Fakat artık yavaş yavaş bu unsurun önemini yitirdiğini söyleyebiliriz. Ama yine de hemşerilikten dolayı bölgeyi tercih edenler var. Bir de tarihî kent merkezinin diğer bölgelere geçiş noktası olma özelliği var. Eğer bir şekilde kendilerini dışarı atabiliyorlarsa burada insanlar çok uzun süreli kalmıyorlar. Bu nasıl gerçekleşiyor? Çok küçük evlerde, dar alanlarda bir arada yaşayıp belli bir dönem sıkıntı yaşayarak şehrin çeperlerinde bir eve taşınıyorlar veya daire alabiliyorlar. Şehre geldikten sonra gelişen ağlarla birlikte bir takım birikimler elde edip burada 300-400 lira kira verirken şehrin çeperlerinde biraz daha fazla kira vererek daha rahat yaşama imkânı bulabiliyorlar. Tarihî kent merkezi bu anlamda iktisadi ve sosyal birikimiyle de bu insanlara yaşam alanı sunuyor. Her ne kadar buralarda komşuluk ve insani ilişkilerin kısmen zayıfladığını görsek bile insanların birbirine destek olmaya çalıştıklarını söyleyebiliriz. Böyle bir zemin, iklim mevcut. Dolayısıyla insanlar kendilerini böyle bir zeminde var edip farklı türde bölgelere geçiş yapabiliyorlar ya da burada var olmaya devam edebiliyorlar.

Bölgeyle tarihî miras üzerinden kurulan bir ilişkiden bahsedebilir miyiz?


Burayı tercih etmelerinin sebebi doğrusu biraz mecburiyetten dolayı. Nedenlerini biraz önce saydık. Evler ucuz olduğu için, akrabaları burada olduğu için vs. buraya geliyorlar. Doğrudan tarihî mirasla ilişki kurarak geldiklerini söylemek tam olarak doğru olmayabilir ama bu insanlar burada kendilerini bir şekilde var edebiliyorlar. Bölgede iki tane belediyenin –şimdi bir– olması, STK’ların en yaygın olarak bulunduğu bölge olması, geleneksel yardımlaşma biçimlerinin bölgede daha aktif olması, valilik gibi merkezî bir yönetim biriminin burada olması vs. bu insanlara daha rahat yaşama imkânı sağlıyor. Tarihî mirastan daha çok “mahalle” ve bu mahallenin birikimine aidiyet hissettiklerini söyleyebiliriz. Tarihî mirasla ilişki kurabilecek bir refahtan söz edemeyiz. Tarihî mirasla zaman içinde bütünleşmiş mahalle iklimine bağlılık söz konusu. Burada yaşayan insanların önemli bir kısmı bu iklimin içinde yaşamaktan memnun. Tarihî mirasla da bu iklim üzerinden bir ilişki kurma söz konusu. Bir süre sonra bu iklim içinde/bu iklimle var olabiliyorlar. Dolayısıyla bu iklim onlar için hayati bir önem taşıyor.

senturk.jpg

Kentsel dönüşümle bu tarihî mirastan beslenen mahalle iklimi de akamete uğrayacak gibi görünüyor o hâlde…

Evet, bunu söyleyebiliriz. Ancak ben buna tamamen mahalle iklimi demeyi biraz da nostaljik bir hâle getirmemek için çok doğru bulmuyorum. Burada adını tam olarak koyamasak da İstanbul’un diğer bölgelerinden farklı bir iklim var. Bu sebeple fiziksel olarak bir takım şeyler dönüşebilir ama bu iklimin kaybolmasına neden olacak şeylerle yoksulların da bu iklimin dışına çıkması gündeme gelecek. Fiziksel yapı değişince örneğin insanların oradaki kirayı ödeyebilme imkânı kalmayacak. Diğer taraftan yeni oluşan sosyal grubun alışkanlıkları ve yaşam tarzıyla uyum sağlanamayacak. Zira alışık olunan iklim farklı bir iklime dönüşecek.

Tarihî kent merkezinin geneli adına değil de çalıştığım bölge olarak Haliç bağlamında söyleyecek olursam; genel itibarıyla nüfus kiracılardan oluşuyor. Ev sahipleri daha çok şehrin dışında oturuyor. Sonuç itibarıyla bu kiracılar yoksullar. Ev sahibi olup da yoksul olan çok az insan söz konusu. Nihayetinde bu yoksul kiracılar gerek fiziksel olarak gerekse toplumsal olarak bu iklimin bozulmasıyla birlikte şehrin dışına çıkmak durumunda kalacaklar. Yakın bölgelerde ikamet imkânı bulamazlarsa uzak bölgelere taşınacaklar.

YOKSULLUĞUN DOĞASINDA GERİ ÇEKİLME VAR

İktisadi işletmelerin bölge dışına taşınmasıyla ve bölgede yoksul nüfusun yoğunlaşmasıyla bölgedeki yoksullara özgü sosyal, ekonomik bir yapılanma oluştu diyorsunuz. Bu yapılanma, özellikle buradaki yoksullar tarafından, getto olarak algılanıyor mu, kendilerini dışlanmış hissediyorlar mı?


Ben getto olarak tanımlamıyorum. Şöyle düşünüyorum; bu bölgelerde yoksulların yaşıyor olması biraz yoksulluğun ne olduğuna bakmamızı gerektiriyor. Yoksullar kimdir? Yoksulluk ne tür ilişkiler doğuruyor? Bu açıdan baktığımızda yoksulluğun doğasında biraz geri çekilme olduğunu görüyoruz. Buna karşılık toplumun da onları içermeye çalışmasından ziyade dışlaması söz konusu. Yoksulluğun doğasından kaynaklanan bir “geri çekilme” olduğunu varsaysak bile toplumun önemli bir kısmının da yoksullarla hem mekânsal hem de sosyal olarak ilişki kurmadığını ve kendilerini ayrıştırdığını görüyoruz. Diğer taraftan dışlama iki yanlı gerçekleşiyor. Yoksullar yaşadıkları zorlu süreçte doğal olarak kendilerini geri çekiyor ve toplumun diğer kısmı da gerek mekânsal olarak gerek toplumsal olarak bu insanları ayrı bir yerde tutuyor. Yoksullarla ilgili bir takım söylemler üretiliyor. Bir takım bakışlar geliştiriliyor. Onlara dair algılar oluşuyor. Mesela Fener ve Balat’ta yoksullar “Biz tarihi kent merkezindeyiz. Burası önemli ve güzel bir yer. Biz buralıyız.” diyorlar. Kendilerini burayla özdeşleştirerek şehrin diğer kısmını “dışlıyorlar”.

Toplumun dışlamasına karşın bu da yoksulların stratejisi olarak gelişiyor.


Evet. Fakat burada asıl önemli olan, bu mekânsal ayrışmanın giderek derinleştiriliyor olması. Yoksullar belli alanlarda ve daha üst ekonomik sınıflar da farklı kapalı alanlarda/sitelerde yaşamaya başlıyor. Bunun dışında da mahalle mahalle ayrışma söz konusu. Mesela Fatih örneği üzerinden gidecek olursak, Küçük Mustafa Paşa ile Fatih merkez ya da Fındıkzade bir değil. Çok yakınlarındaki bir “öteki mahalle”. Anadolu yakasında da mesela Barbaros Mahallesi, Yeni Sahra ve hemen yanı başında Ataşehir… Aslında bu ayrışma hem tarihî kent merkezinde hem de tarihî kentin diğer bölgelerinde çok ciddi olarak yaşanıyor. Yoksul bölgeler kendi içinde kapalı hâle getiriliyor. Fakat bahsettiğim kapalı siteleri ya da ayrıştırılmış mahalleri “getto” olarak tanımlamak daha doğru.

Bir de tarihî kent merkezinin “çöküntü bölgesi” olarak tanımlanması söz konusu. Fiziksel olarak yapılardaki bozukluğun dışında “çöküntü” veya “köhneleşme” farklı bir anlam getiriyor. Yasadışı örgütlenmeleri, olayları, ekonomik seviyenin çok düşük olmasını, güvenlik sorununun yaşanmasını ve bunların yanı sıra fiziksel çökmüşlüğü de içeren çok boyutlu bir kavram. Bu bölgelerde fiziksel durumun çok iyi olmadığı doğru. Fakat yasa dışılığın, köhneliğin göstergesi olarak kabul edilen durumun en azından çok yaygın olduğunu söylemek mümkün değil. Bu türden olaylar kısmi olarak var, fakat bunun aslında farklı amaçların gerçekleştirilmesi için yapılan açıklamalarda ya da uygulamalarda kullanılan önemli argümanlardan biri olduğunu söylemek mümkün.

Aslında yoksulluğun modern dönemde kazandığı farklı bir anlam var sanki. Modernleşme sürecinde Batıda ekonomik faaliyetin hayatın merkezine oturması ve işgücünün yükselen değer hâline gelmesiyle “aylakların” toplumdan dışlanması söz konusu. Artık ne kadar üretiyorsan o kadar değerlisin. Bizim coğrafyamızda modern öncesi dönemde yoksulluğun övülen farklı bir anlamı da var. Şimdi ise toplumdan ayrıştırılan ve olumsuzluklarla anılan bir anlama doğru evriliyor. Yoksulluğun bu anlam izleği olgunun modernleşme serüvenimizle birlikte ele alınmasını gerektiriyor gibi görünüyor.

Bizim geçmişimizdeki yoksulluk konusuna çok bakmış değilim ama görebildiğim kadarıyla, üst gelir grubuyla iç içe bir hayat olmasa bile öyle bir yapılanma var ki, romantik / klasik / nostaljik bir ifade kullanmak istemiyorum ama mahalle diyebileceğimiz, semt hayatı diyebileceğimiz bir yaşam söz konusu. İstisnalar olsa bile bu yapının içinde yoksulların da bir yeri var. O toplumla var olan ve ilişki kurabilen bir yapılanma söz konusu. Fakat günümüze doğru gelindiğinde artık gerek kent içinde ve gerekse genelde zengin ile yoksul arasındaki gelir düzeyinin çok açıldığını görüyoruz. Gelir dağılımında çok ciddi bir adaletsizlikle karşı karşıyayız. Yoksullar hakikaten zor koşullarda bir mücadele veriyorlar fakat piramidin tepesindeki grup ise daha fazla kazanıyor ve harcıyor. Bu aradaki uçurum mekâna da yansıyor. Böyle bir iktisadi düzende yaşanan farklılaşma var. Bunun yanı sıra kent içinde yaşanan süreçleri de dikkate almak lazım. Bu süreçler modernleşme olarak adlandırılabilir. Zira İstanbul’daki dönüşüm üzerinden modernleşme sürecinde neler yaşanmıştı çok kabaca bakacak olursak şunları not etmek mümkün:


DÖNÜŞÜM MODERNLEŞME İLE İLİŞKİLİ

19. yüzyılın sonunda, 20. yüzyılın başında üst ekonomik sınıfın yaşama biçimleri değişiyor. Yani bir şekilde yine yoksullar çok belirleyici değil. Konut piyasası bağlamında bakalım. Zenginlerin belirleyiciliği söz konusu. Bazı dönemlerde bazı şeyler revaçta oluyor. Mesela apartmanlaşma hadisesi. Aslında konut tipinin değişmesi ilişkileri de bitiriyor. Daha önce daha geniş avlular, açık sokak kapıları, konutlarda ev halkının yaşayacağı farklı alanlar vardı. 60’lı yıllara kadar herkesin girip çıkabileceği kapıları açık bırakılan ev örnekleri var tarihî kent merkezinde. Apartmana taşınınca bu ilişki biçimi farklılaşıyor. Apartmanda oturmak yoksullar için mümkün değil. Oranın bedelini ödeyebilecek insanlar bir araya geliyor ve farklı bir yapılanma ortaya çıkıyor. Bunun sonucu olarak gecekondulaşma başlıyor. Tarihî kent merkezinde veya şehrin çeperlerinde insanlar kendilerine yer açmaya çalışıyor. Bu sefer de apartmanlaşmanın ardından üst ekonomik seviyeden büyüyen aileler şehrin çeperlerine geçiyor. Zira tarihî kent merkezindeki evler ya da yaşam koşulları yeni yaşam tarzı ihtiyaçlarını karşılamıyor. Tabii artık revaçta olan şehrin çeperlerinde daha geniş ve korunaklı alanlarda yaşamak, villalar, siteler... Bu sürecin ardından ise yoksullar şehrin merkezine yerleşti. Şimdi ise tarihî kent merkezine yeniden üst gelir grubunun bir dönüşü var. Neden? Çünkü farklı bir değere dönüştü ve dönüşmeye devam edecek.

Beri taraftan gelir dağılımındaki uçurum derinleştikçe tehlike algısı da farklılaşıyor. “Güvenlik sorunuyla” karşı karşıya kalıyor insanlar ve daha korunaklı alanlara yöneliyorlar. Kendilerini orta ve alt ekonomik sınıflardan farklı yerlerde konumluyorlar. ‘Residance’lar, kapalı siteler bunlara örnek gösterilebilir. Ayrışma gittikçe artıyor.

Ayrışmanın bir sonucu olarak, yoksullara yardımın artık kamu kurumlarınca veya sivil toplum kurumlarınca yapıldığını görüyoruz. Bu kurumlaşmanın yoksulların yoksulluklarını kalıcı bir hâle soktuğu yorumuna katılıyor musunuz?

Bu yorumun haklı olduğu yerler olabilir. Hükümetler ve sosyal politikaları çerçevesinde bakarsak, yoksullara yönelik sağlıklı bir sosyal politika geliştirildiğini söylemek zor. Ama sosyal politika bağlamında değerlendirilebilecek bir takım uygulamalarla karşı karşıyayız. Yoksulların hayatını devam ettirebilmesi noktasında yapılmak istenen olumlu çalışmalar mevcut. Fakat bunların istenilen seviyede olduğunu söyleyemeyiz. Bu noktada toplumu algılama biçimi önem kazanıyor. Çünkü yoksula bakış topluma bakışla doğrudan alakalı.

Sosyal politikaların devlete bağlılığı arttırdığı yorumları kısmen doğru. Yardım etme biçimleri önemlidir. Gerek ekonomik olarak gerekse toplumsal olarak yoksulların hayatlarını iyileştirmeyi düşündüğünüzde sosyal politikalar da önemli hâle geliyor. Günümüzde özellikle hükümet politikalarına baktığımızda maalesef yoksulların bir takım uygulamalarda farklı ilişki biçimlerine hapsedildiğini görüyoruz. Bu bir süre sonra kendi içinde “yoksulluk kültürü” üretiliyor. Bu durumu sadaka kültürü olarak kodlamamak gerekiyor. Mesela insanlar artık yoksullara kendileri doğrudan yardım etmek yerine onun elinden tutup yardım derneğine götürüyor ve hesap soruyor neden bu kişiye yardım etmiyorsunuz diye. Bunu bizzat yaşadım. Artık insanlar yardımın bazı kurumlar tarafından verilmesi gerektiğini düşünerek kendi konumunu farklılaştırıyor. Biraz daha açacak olursak bir yoksul gördüğünde ona yardım etmek yerine kamu ya da STK’ya yönlendiriyor veya bir yardım derneğine bağışta bulunan bir şirket sahibi işçisinin aynı dernekten yardım almasını sağlamaya çalışıyor. Bu nedenle bizatihi sadaka kültürünün oluştuğunu değil sadaka kültürünün değiştiğini düşünüyorum.

senturk2.jpg

GELİRLER ARASINDAKİ UÇURUM DERİNLEŞİYORSA SOSYAL POLİTİKALARIN SAMİMİYETİ TARTIŞILIR

Gelir dağılımının adaletsiz olduğu, alt ekonomik sınıfla üst sınıf arasında uçurum olan bir sistemde bu sosyal yardımlar düzeni meşrulaştıran bir etken hâline mi geliyor? Sanki yoksullara sus payı…


Sosyal politikaların devletin kendisine karşı gelecek tepkileri önleme aracı olarak kullanılması mümkün. Bu sadece bizim ülkemizde değil modern iktisadi sistemin etkin olduğu dünyada böyle. Modern iktisadi sistemle sosyal politika ilişkisi diye baktığımızda sosyal politikaların bir anlamda iktisadi sistemin uygulamalarını görmezden gelici, gelir dağılımındaki eşitsizliğin giderilmesine yönelik, en azından onun görmezden gelinecek boyuta çekilmesine ilişkin pansuman tedbirler olarak değerlendirebiliriz. Fakat farklı bakmak da mümkün. Bu noktada devletin durması gereken yeri iyi belirlemesi gerekiyor. Mevcut iktisadi sistemin bizatihi toplum açısından taşıdığı değeri iyi anlamak gerekiyor. Siz bir taraftan gelirler arasındaki uçurumu derinleştiren kararlar alıyor ve uygulamalarda bulunuyorsanız, yoksulların ayakta kalmasını sağlayacak tedbirler almıyorsanız bu konuda samimiyetiniz tartışılır. Ama hem iktisadi anlamda hem sosyal anlamda yoksulların hayatlarını iyileştirici tedbirler alınırsa o zaman bunlar sistemi meşrulaştıran uygulamalar olarak tanımlanmaz. Fakat şunu da unutmamak lazım; ister mevcut iktisadi sistemin ister devletin yaptırımları isterse sermayenin çabalarıyla olsun yoksullar için bir şeyler yapmak gerekiyor.

Gelir dağılımının daha adil olması gibi uzun vadeli politikaların yanında yoksulların hayatta kalması için acil planlara ihtiyaç var yani.

Evet. En alt düzeyde yaşanan, benim “derin yoksulluk” olarak tanımladığım bir durum var. Bu yoksullara yönelik sosyal politika, sosyal yardım konusunun aciliyeti çok önemli. Diğer taraftan yoksulluğu önlenebilecek bir grup daha var. Bu noktada devletin ya da iktisadi sistemin yoksulluğu önleme, ortadan kaldırma iradesinin çok fazla olmadığını düşünüyorum. 2002 sonrasına baktığımızda, Türkiye’de sosyal yardımlara ayrılan miktarın her yıl arttığını görüyoruz. Fakat iktisadi olarak toplumu güçlendirici politikaların uygulandığını söyleyemeyiz.

YOKSULLARIN YAŞADIĞI EN BÜYÜK EKSİKLİK SOSYAL İÇERİLME

Ülkemizde yoksulların sayısı arttı son yıllarda. İnsanların kendini iktisadi olarak var edebileceği politikalar uygulanmalıdır, ki bu bizim ülkemizde mümkün. Bu tedbirler alınmadığında hükümette hangi siyasi eğilim olursa olsun sosyal yardımlarda bulunduğunda bunun sistemi rahatlatıcı politikalar olduğu düşünülecektir. Eğer hükümet iktisadi anlamda bütüncül bir politika geliştirmiyorsa uygulamaları bu şekilde anlaşılacaktır. Sosyal bir patlama olmaması için insanların önlerine sıcak çorba koyabilecekleri, en azından gıda masraflarını karşılayabilecekleri gelire sahip olmaları lazım. Kaldı ki, bu insanların bunun ötesinde çok daha ciddi ihtiyaçları var. Yoksul sadece karnı aç olan değildir. İktisadi politikalarla durumları iyileştirilmezse üretime dâhil etseniz de bu insanlar yoksul kalıyor. Hem ekonomik anlamda hem de sosyal anlamda. Biraz önce bahsettiğimiz ayrışma/dışlanma meselesi bunlardan biri sadece. Şu anda Türkiye’de önemli bir kesim yoksulluklarını giderebiliyor. STK’lar, devlet, komşu ve benzerleri eliyle… Yoksulluğu azaltan bir ağ var. Ciddi bir kesim de bu ağlardan hiç yararlanamıyor. Ancak bunun ötesinde bu insanların sosyal ihtiyaçları çok daha önemli. “Sosyal dışlanma”nın yoksulların yaşadığı en büyük eksiklik olduğunu düşünüyorum. Çalışmalarım üzerinden tarihî kent merkezi bağlamında bunu söyleyebilirim. İnsanların sosyal olarak içerilmeye ihtiyaçları var. Yani aynı mekânları kullanmaya, daha fazla birlikteliğe ihtiyaçları var.

Medyada fakirlere ilişkin geliştirilen bir algı var. Yoğun olarak yaşadıkları bölgelerde suç oranının yüksek olduğuna dair, suçluların yoksullardan olduğuna dair bir algı oluşmaya başladı. Gerçeğe tekabül eden bir boyutu var mı bu algının?

Yoksulluğa sadece maddi yoksunluk olarak bakmamalı. Bölgede suçla ilişki var. Ama bu ilişkilendirmenin yapılması şuna bağlı olarak gelişiyor; yoksulları ekonomik olarak, sosyal olarak dışlarsanız, mekânsal olarak ayrıştırırsanız ciddi toplumsal sorunlar ortaya çıkabilir. O zaman yoksulluğu suçla ilişkilendirmek kolay. Ama yoksulluğun özünde, doğasında suçla ilişki yoktur. “Yoksul olan suçludur.”, “Yoksulların yaşadıkları yerler güvenli değildir.” gibi eşleştirmeler yapmak çok sıkıntılı.

SİYASİ VE TOPLUMSAL OLARAK YOKSULLARLA İLİŞKİ KURMAZSANIZ ONLARI SUÇTAN ARINDIRAMAZSINIZ

Yoksulluğa önce yapısal faktörler atfediliyor. Ve sonuçları da bu faktörler arasına dâhil ediliyor. Yapısal faktörler değiştiğinde bu sonuçlar değişecek hâlbuki. Yoksulluğun suçla ilişkisi yapısal değil…


Bu yoksulluk kültürüyle alakalı. Biraz önce bahsettiğimiz yoksulluk koşulları oluştuğunda aylak, birilerinin üzerinden geçinen, suça bulaşmış, uyuşturucu ticareti yapan, hırsızlığa meyleden, çeteleşmelerin olduğu vs. bir kültür de oluşuyor. Dolayısıyla bu yoksulluk kültürü açıklamasına dayanırsak eğer, saydığımız yapısal sebepleri görmezden gelmemize neden olabilir. Ben, yoksulluk kültürünün de yapısal bir sorun olduğunu düşünüyorum. Tarihî kent merkezi üst ekonomik seviyeden arınmışsa ve gerek siyasi gerek toplumsal gruplar anlamında orayla ilişki kanallarını açmıyorsanız oranın suça bulaşmaması ya da suçtan arınması söz konusu olamaz.

Yoksulluk kültürü diyebileceğimiz bir olgu yok mu ama?

Var. Ama bunun yapısal sebeplerinin ortadan kaldırılması gerekiyor. Yapısal müdahaleler yapıldığında yoksulluk kültürü var olmaya devam edecek ama yaygınlaşmayacak. Bu çerçevede “sadaka kültürü” değil “yoksulluk kültürü” yaygınlaşmakta aslında. Sadaka kültürü başka bir şey. Sadaka kültürü kutsaldır.

SADAKA KÜLTÜRÜ ALANIN VERMEK İÇİN UĞRAŞTIĞI BİR ZEMİNDİR

Peki, ne anlamalıyız “sadaka kültürü” denince?


Sadaka kültürü alanın vermek için uğraştığı bir zemindir. En basit örneği, sadaka taşıdır. Yardım eden kişi 10 lira koyduğunda, ihtiyaçlı biri bunun 2 lirasını alıyor, 8 lirasını bırakıyorsa, bir diğer ihtiyaçlıya kalanını vermiş olur. Geleneğimizdeki, toplumsal hafızamızdaki sadaka anlayışı buydu. Bugün alanla veren arasındaki ilişki değişti.

O hâlde yoksulları mağdur eden sadaka kültürü değil, oluşturulan yoksulluk kültürü…

Evet.

Bildiğim kadarıyla evlere girdiniz, yoksulların aile ortamlarını gördünüz. Yoksulluk nasıl etkiliyor aile yapısını? Eşler arasındaki ve ebeveynlerle gençler arasındaki ilişkiler nasıl?

Yoksulluğun olduğu yerde kurumsal ilişkiler zayıfsa, yani mesela akrabalık ilişkileri yoksa, hemşerilik ilişkileri zayıflamışsa, cemaatsel ilişkiler yitmişse, komşuluk ilişkileri mevcut değilse, toplumsal mekanizmalar devre dışıysa vs. bu ailenin ekonomik anlamda da ayakta kalması mümkün olmuyor. Bu mekanizmaların ekonomik destek veren güçleri giderek zayıflıyor. Ama bunların destek verebildiği durumlarda yoksulluğu önleyici işlevi olduğunu gördüm.

YOKSUL AİLEYİ TOPARLAYAN AYAKTA TUTAN; KADIN

Bu durumda yoksulluk kültürü kırılıyor yani.


Evet. Mesela kredi kartı borcunuz var. Diyelim 20 bin lira. Kişisel olarak bunu karşılayamıyorsunuz. Ve her ay katlanarak büyüyor. Eğer bu mekanizmalara sahipseniz, mesela dayınızdan 5 bin, amcanızdan 3 bin alarak… bu borcu kapatabiliyorsunuz. Ama etrafınızda STK’lar da dâhil toplumsal hiçbir mekanizma yoksa onun içinde debelenip durur ve yoksulluk durumuyla karşı karşıya kalırsınız. Eve haciz geliyor, kiraya çıkıyor; eşyaların bir kısmı gidiyor, sağdan soldan eşya bulmak durumunda kalıyor; işini kaybediyor vs. Bu durumda aile de çöküyor. Kopuşlar yaşanıyor. Benim gördüğüm, yoksul ailelerde kadının çok önemli bir işlevi olduğuydu. Aileyi toparlayıcı, ayakta tutmaya çalışan bir rol üstlendiğini söylemek mümkün. Gerek çocuklarıyla gerek eşiyle kurduğu ilişki bunu sağlıyor. Yoksulluk durumunda aileden uzaklaşan erkekler oluyor genelde. Evden gitme olarak yaşanabildiği gibi ev içi ilişkiler anlamında, evin idare edilmesi anlamında erkeğin uzaklaşması söz konusu. Ekonomik olarak katkı sağlamaya çalışan kadın oluyor. Çocukların yetiştirilmesi konusunda mücadele veren kadın oluyor, toplumsal ilişkileri düzenleyen kadın oluyor, ailenin statüsünü belirleyen kadın oluyor.

Gençlerde durum nasıl?

Gençlerde çok ciddi kopuşlar yaşanıyor. Bu mekanizmalardan yoksun ailelerde gençlerin çok ciddi anlamda suça bulaştıkları, illegal gruplara girdikleri gözleniyor. Dolayısıyla ailenin iletişimde olduğu herhangi bir toplumsal mekanizma yoksa ve kadın güçsüzse aile dağılıyor.

YOKSULLUK DAHA ÇOK GENÇLERİ ETKİLİYOR

Şu anda gençler bağlamında yaşanan çözülme zamanla aile anlayışına yansıyacak gibi görünüyor...


Yoksul gençlerin evlenmeleri problem hâline geliyor zaten. Çok geç evlenebiliyorlar ya da evlenemiyorlar. Çünkü yaşamlarını ona göre düzenlemeye başlıyorlar. Bugün ne yiyecekler ne harcayacaklar, sadece bunu düşünüyorlar. Ortaya çıkan bir yaşam biçimi var. Bu yaşam biçimi gerek gündelik hayat tarzıyla gerek medya gibi araçlarla verilen bir yaşam tarzı. Gençler için hedef hâline geliyor bu tarz. Yoksul ebeveynler için de aynı durum söz konusu ama onlar gençler kadar radikal biçimde bu tarzı uygulama çabası içinde değiller. Gençler daha özgürler ve bu yaşam tarzına ulaşmanın yollarını arıyorlar. Nasıl arıyorlar? Bahsi geçen “suç işleme” bu yollardan biri. İkincisi, daha kısa yoldan para kazanma araçları. Üçüncüsü, emek isteyen işlerden uzak durma. Gençler varmak istedikleri nokta ile kendileri arasında ciddi bir uçurum olması nedeniyle sıkıntıya düşebiliyorlar. Bundan dolayı bir değer kaybı yaşıyorlar. Eğer bahsettiğimiz toplumsal mekanizmalar varsa, mesela dinî bir tutunma söz konusuysa ya da iyi sosyal bir çevre gençleri tutabiliyor. Bu çevre içinde kalabiliyorlar, kendilerini koruyabiliyorlar. Tarihî kent merkezinde konuştuğumuz gençlerin bir kısmı böyleydi. Uyuşturucu kullanmış, hırsızlık yapmış, çete kurmuş… gençler bir şekilde toplumsal mekanizmalar tarafından çekilebiliyor, tutulabiliyor. Tutunamayanlar ise, diğer tarafta. Orası çok daha geniş bir yer. Düşünün ki, bir ila iki saat içerisinde 5 bin ila 10 lira kazanabiliyorsunuz. Legal bir işte asgari ücretten çalışmaya başlasa bu parayı bir yılda kazanamaz. Ama iki günde harcıyor bu parayı.

Çocuklarda durum nasıl?

Daha küçük olanlarda sosyal politikalar etkin olabiliyor. Okula gönderiliyorlar. Bu noktada kadın çok önemli. Kadın güçlü ise orada bir aile vardır. Kadın güçsüz ise aileden söz etmek zorlaşıyor. Yoksul ailelerde kadının güçlü olması çok önemli. Bunları destekleyici politikalar üretmek lazım. Benim iddiam bu. Kadınları var edici politikalara yönelmeli.

DEVLETİN GELİR VE BARINMA POLİTİKALARININ TOPLUMUN KODLARIYLA UYUŞMASI ŞART

Devlet tarafından ve toplumsal olarak kısa ve uzun vadede yoksullar için ne yapılmalı?


Toplum olarak kendimiz dışındaki toplumsal katmanları dikkate almalıyız. Yoksulluk meselesinin en önemli meselelerinden biri olarak, ontolojik anlamda değil ama toplumsal olarak “kendilerini var edebilmeleri” öncelenmeli. Yoksullar her şeyden önce insan gibi yaşamak istiyorlar doğal olarak. Bu iklimi oluşturmak gerekli. Bu iklimin devlet eliyle oluşması çok mümkün değil. Devletin burada temel sosyal politikaları üretmesi gerekiyor. Yani bu insanların gelir ve barınma sorunlarının çözülmesi lazım. Fakat şu an yapıldığı gibi veya planlandığı gibi, barınma sorunları yoksulların bir araya toplandığı konutlar inşa etmek ve şehrin daha dışına çıkarmak şeklinde çözülmeye çalışılırsa asıl getto benzeri yapılanma o zaman ortaya çıkar. Çünkü bu konutların insani ilişkiye, sosyal ilişkiye açık olmadığını düşünüyorum. Yoksulların alıştıkları hayata da uygun değil. Devletin gelir ve barınma politikalarının toplumun kodlarıyla uyuşması şart.

YOKSULLARIN ASIL SORUNU SOSYAL UZAKLIK VE AYRIŞMA

Toplumsal anlamda ise, özellikle STK’lar bağlamında, yardımdan ziyade onları daha içerecek şeyler yapılmalı. Yoksullarla sohbet eden kaç yardım kuruluşu var? Birçok STK’nın binlerce, yüz binlerce gönüllüsü var. Bu gönüllüler yoksul insanlarla neden konuşmuyorlar, sohbet etmiyorlar, evlerine gitmiyorlar? Bu insanların ihtiyacı bu. Evlerine gelinmesi, evlerinde yenip içilmesi… Evlerine gelenlerin rahatça yere basabilmeleri, bardaklarında çay içebilmeleri... Yoksullarla çalışırken gördüğüm şey şu; “sosyal olarak uzak durma” esas yaşanan ve yoksulların dışlanmış hissetmelerine sebep olan kök sorun. Bence yapılması gereken şey, toplumun bu insanları kendi içlerinde var edebilmeleri. Kurban kestiğimizde kurban eti verebilecek ihtiyaç sahibi birini mahallemizde bulamıyorsak ayrışma yaşıyoruz demektir. Çok ciddi bir ayrışma yaşanmaya başladı.

Konuyla ilgili değerlendirmeleriniz için teşekkür ederim

Ben de teşekkür ederim...

Murat ŞENTÜRK

1982 yılında İstanbul’da doğdu. Lisans eğitimini İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi Halkla İlişkiler ve Tanıtım Bölümünde, yüksek lisansını İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölümünde “Yoksulların Yaşam Stratejileri: Küçük Mustafa Paşa ve Balat Örnekleri” adlı çalışmasıyla tamamladı. EDAM Eğitim Danışmanlığı ve Araştırmaları Merkezinde araştırma koordinatörü olarak çalışan Şentürk, İş Ahlakı Dergisi’nin yardımcı editörüdür. Hâlen İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölümünde doktora çalışmalarını sürdüren Şentürk’ün akademik ilgi alanlarını şehir, siyaset ve medya oluşturmaktadır.

banner53
Yorumlar (1)
yorumcu 11 yıl önce
aynur erdoğan önemli konular seçiyor. bu konu da çok önemli. can alıcı konularda söyleşileri daha sık yapmalı bemnce... yoksulluk ve yoksunluk konusunu akademik olarak inceleyen murat şenturku kutlamalı
21
parçalı az bulutlu
Günün Anketi Tümü
Türkiye Esed rejimiyle diyalog kurmalı mı?