banner39

Türkiye küçük ortak değil

ABD Dış İlişkiler Konseyi'nin önemli isimlerinden Gwertzman Gazze Filosu saldırısının özelinde Türkiye'nin küresel rolünü değerlendirdi.

Arşiv 09.06.2010, 15:29 09.06.2010, 15:37
Türkiye küçük ortak değil

 


ABD Dış İlişkiler Konseyi’den Bernard Gwertzman’ın RAND Corp. Avrupa Güvenliği uzmanı F.Stephen Larrabee ile yaptığı röportajda Türkiye'nin bölgedeki aktör konumunu ve küresel ağırlığını yorumladı.

Türkiye ve ABD-İsrail arasındaki bu genişleyen çatlağa yol açan neydi?

Son onsekiz ay içerisinde ilişkilerin sarmal olarak aşağıya doğru düşüşü, İsrail'in 2008 Aralık ayında düzenlediği, önemli bir dönemeci imleyen Gazze saldırısına gider. İlişkiler o tarihten beri hakikaten yokuş aşağı gitmeye başladı. Türkiye, güçlü bir İsrail karşıtı seyir içerisinde görünüyor fakat bunu tarihi bakış açısından görmelidir çünkü Türkiye'nin kendisini Soğuk Savaş sonrasına ayarlamasını temsil etmektedir. Türkiye, güvenlik bakımından ABD'ye daha az bağımlı hale geldi. Soğuk Savaş'ın sona erişi, Türkiye'nin tarihsel olarak siyasi ve ekonomik çıkarlarının olduğu alanlarda -özellikle de Ortadoğu ve Orta Asya'da- yeni fırsatlar oluşturdu.

Türkiye, asırlarca dâhil olduğu Ortadoğu'da Osmanlı İmparatorluğuna uzanan geleneksel rolüne dönüyor.

Türkiye'nin tepkisinin iç ve dış sonuçları var. İçeride, çok popüler oldu. Güçlü bir lider olmak istediğini herkese gösterdi. Dışarıda ise, Arap ülkelerinde popüler ve Arap dünyasındaki itibarını artırdı. Türkiye nihayetinde Ortadoğu'da önemli bir oyuncu olmak istiyor. Orada bir boşluk var ve bu boşluğu doldurmaya çalışıyor.

Ben ABD'nin Türkiye ile sorunlarının başlangıcı olarak, Amerika, 2003 Irak Savaş'ının başında askerlerinin Türkiye üzerinden Irak'a girmesini istediğinde, Türk Meclisi'nin bu isteği reddetmesini esas aldım hep.

Açıkçası önemli bir katalizördü o. Türk Meclisi'nin Irak işgali için topraklarının kullanılmasına izin vermeyen kararı, ABD'yle ilişkilerde önemli bir dönemeçtir fakat yine biraz da Türkiye'nin bakış açısından bakmalısınız buna.

Türkiye, Saddam Hüseyin'i hiç de sevmezdi. ABD gibi Türkiye nazarında da bir diktatördü. Fakat Saddam, Türkiye'de isyankâr bir azınlığı bulunan Kürtleri denetim altında tutuyordu ve istikrarı temsil ediyordu. Amerikan işgalini kendi güvenliklerine zararlı bulmuşlardı.

Yani Türkler, Kürtlerin Irak'tan daha fazla bağımsızlık almalarından endişe ettiler ve Kürt bağımsızlığını dert edindiler?

Evet, ama üç şeyden korkuyorlardı. Birincisi, işgalin Irak'ın istikrarsızlaşmasına ve parçalanmasına yol açacağından korkuyorlardı ki öyle oldu. İran nüfuzunun artacağından korkuyorlardı ki yine öyle oldu. Bizzat Türk devletinin bütünlüğünü etkileyecek Kürt ulusçuluğunu ve bağımsızlık itkisini artırmasından da korktular Başka bir ifadeyle, Türklerin büyük çekinceleri olduğu ve dizginlemeye çalıştıkları işgal, kendi büyük Kürt azınlığını yaratarak, Türk politikasının dayandığı stratejik çerçevenin altını oydu ve onu yok etti.

Kısa bir süre önce, Türkiye ve Brezilya, İran'la ABD ve diğer güçlerin geçen Ekim ayında teklif ettiği düşük düzey zenginleştirilmiş uranyumu Tahran araştırma reaktöründe kullanılmak üzere daha yüksek düzey zenginleştirilmiş yakıt çubuklarıyla takas etmeyi öngören anlaşmayı müzakere ettiler. ABD şimdi bu anlaşmaya hasım çünkü BM Güvenlik Konseyi'nde yeni müeyyidelerin önüne çıkıyor. Türkiye'yi bu müzakerelerde liderlik rolünü üstlenmeye teşvik eden neydi?


Ortadoğu'da büyük bir oyuncu olma isteğinin, genel hissiyatlarının parçası bu. İsrail-Suriye arasındaki ihtilafta aracı olarak hareket etme istekliliğiyle gösterdiler bunu ve ABD-İran arasında da aracı rolünü sürdürmekteler. Takas anlaşmasıyla yaptıkları yine aracılıktı fakat Türk politikasının o daha geniş boyutunun bir parçasıdır. Bu, Türkiye'ye yeni fırsatlar açan Soğuk Savaş'ın sona erişinden beri yaşanan değişimlerin cüz'üdür.

Esasta, İslam'la bir ilgisi yoktur. Türk güvenlik çevresinin değişimiyle ilgisi vardır. Sovyetlerin çöküşüyle birlikte, Türkiye'nin güvenlik sorunlarının büyük bir kısmı şu an güneyinde, sınırlarının içinde ve çevresinde bulunuyor. Irak'ın parçalanması, İran'ın nükleer silahlara sahip olması, Başbakan Tayyip Erdoğan'ın büyük bir rol oynadığı ve Filistinlilerin açıkça yanında yer aldığı Filistin problemi de bunun içinde. Önceki Türk dış politikasından önemli bir kopuştur bu.

İran anlaşması üzerindeki ihtilafta birinci gelecek olan sizce nedir? - Güvenlik Konseyi'nde müeyyide oylaması mı yoksa bu anlaşmayı UAEK ve Viyana Grubu'na gönderen İranlılar mı?

Söylemesi zor ama samimi olmak gerekirse, İsrail üzerindeki durum gerçekten de ABD için birçok bakımdan çok daha zor olacaktır çünkü Türkler kararlılar.

 Türkiye neyin arayışında? İsrail'e Gazze ablukasını kaldırtmanın mı?

Sadece o değil. Bir dizi kriter hazırladılar. Resmi özür istiyorlar; ölenlerin cenazelerini istiyorlar; protestocuların dönmesini istiyorlar. Sert politik taktikler izliyorlar çünkü epey destekleri olduğunu biliyorlar.

Bu vakayı BM'de daha büyük bir şey yaparak İsrail'i siyasi ve uluslararası bakımdan savunmada bırakmakla tehdit ediyorlar. Türkler, bunu Ortadoğu'daki rollerini ziyadeleştirme fırsatı olarak görüyorlar, özellikle de Araplarla ilişkilerinde. İsrail'in zayıf durumda olduğunu biliyor ve bu yüzden de siyasi avantaj olarak güçleri yettiğince kullanmak istiyorlar.

Erdoğan ve Dışişleri Bakanı'nın İsrail'e öfkesi gerçekten de Gazze saldırısından mı kaynaklanıyor sizce?

Gazze saldırısı dönemeçtir ama yıllar içerisinde biriken bir şeyler vardı. Türk dışişleri yetkililerinin İsrail eylemlerini “devlet terörizmi” olarak niteledikleri bir ilk değil bu. Türkiye'nin ve bizâtihi Erdoğan'ın İsrail karşıtı bir yönelime girdiği, evrilen bir sürecin parçasıdır. Gazze saldırısı dönemeçtir fakat başlangıç değildir. Bir ilişkide bir süredir devam eden kötüleşmenin doruk noktasıdır.

İlginçtir, önceki İsrail hükümeti başbakanı Ehud Olmert iktidardayken, İsrail, Türkiye'nin Suriye'yle aracılık etmesine razı olmuştu. Dolayısıyla ilişkiler o noktada hayli iyi olmuş olmalı.

Daha iyiydi. Ama görünenin altında pek çok korkunç zorluklar yine de vardı. Fakat Gazze saldırısından sonra olduğu gibi duygusal bir şekilde patlamamıştı. Ve pek çok kişinin hissettiği bir sıçrama tahtasıydı, Olmert'in Gazze saldırısı öncesinde Erdoğan'la üç-dört günlük bir toplantı yaptığı ve Erdoğan'a tek kelime bile etmediği gerçeğiydi; Erdoğan kendisini ihanete uğramış gibi hissetti. Pek çok Türk'ün söylediği şeydir bu.
 

Bazıları, tüm problemin Erdoğan'ın Ocak 2009'da Davos'ta İsrail cumhurbaşkanı Şimon Peres'le aleni yüzleşmesiyle başladığını düşünüyorlar.

Fakat o zaman başlamadı. Yıllarca saklı tutulmuş artan hüsranın doruk noktasıdır sadece. Davos, Gazze saldırısından hemen sonra geldi ve Erdoğan düpedüz patladı. Saldırıdan sadece birkaç hafta sonrasıydı. Duygular henüz çok, çok tazeydi.

Türk Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu muhtemelen İran'la takas anlaşmasını görüşmek için bu hafta Washington'da ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton'la buluştu ama tüm bir Gazze ablukası gündeme geldi.

Ortak basın toplantısı düzenlenmedi fakat Davutoğlu toplantı sonrasında gazetecilere yaptığı açıklamada İsrail'in Türk gemisine düzenlediği baskına Amerika'nın çok fazla aldırışsız bulduğu tepkisinden dolayı hayal kırıklığına uğradığını belirtti.

Aslında, soruşturma çağrısı yapan Amerika'nın ablukaya tepkisi dengeliydi İsraillilerin hareketlerini eleştirdi ama nispeten yumuşak ifadelerle. “Tüm gerçekleri öğrenmemiz gerektiğini” söyleyerek denge gözeten bir duruş sergilemeye çalıştı ve Davutoğlu bunu tatmin edici bulmadı.

Dışişleri Bakanlığına veya Beyaz Saray’a Türkiye’yle ilgili ne yapması gerektiği hakkında tavsiye veriyor olsaydınız ne söylerdiniz?

Genel olarak, daha iddialı ve özgüvenli yeni bir Türkiye’yle iş yaptığımızı kabul etme noktasından başlamalılar; Türkiye’nin küçük ortak olduğu Soğuk Savaş yıllarındaki gibi hareket etmesini beklememeliyiz. Bazı alanlarda çıkarlarımızın örtüşmediği anlamına gelmez bu fakat söz konusu olan Ortadoğu olduğunda, ABD ve Türkiye çıkarları ancak kısmen örtüşmektedir. Genel mesele, bu farklılıkların nasıl yönetileceğidir. Türkiye’nin Amerika’ya veya batıya sırtını dönmesi demek değildir bu. Politikalarının İslamileştiği anlamına da gelmez; Soğuk Savaş’ın sona ermesinden bu yana yapısal olarak gerçekleşen değişimleri tanımalı ve farklılıkları gücümüz yettiğince en iyi şekilde yönetmeye çalışmalıyız.

Peki İran ve Gazze ablukasında?

Ayrı meseleler bunlar. ABD, Gazze ablukasıyla ilgili olarak nazik bir iç problemle karşı karşıyadır. İsrail’in o hareketi hakkında güçlü bir açıklama yapmadığı takdirde kendisini çok zayıf bir konumda bulma tehlikesiyle yüzyüze. Türkiye’den başka daha pek çok müttefikimizden ayrı bir yerdeyiz. Türkler, İran’a üzerindeki etkilerini aşırı vurguladılar diye düşünüyorum. Ancak caymaları muhtemel değil ama Güvenlik Konseyi’nde çekimser oy kullanmaları muhtemeldir - ki Türkiye-ABD ilişkilerini daha da kızıştıracaktır. Ancak bu, sadece Türkiye ve ABD arasında değil Türkiye ve batılı müttefikleri arasındadır.

Kaynak: Amerikan Dış ilişkiler Konseyi

Dünya Bülteni için çeviren: M. Alpaslan Balcı

banner53
Yorumlar (0)
33
açık
Günün Anketi Tümü
Türkiye Esed rejimiyle diyalog kurmalı mı?