Türkiye'de üniversite ve siyaset

Türkiye'nin 27 Mayıs sürecini yaşamasında siyaset ile Üniversitelerin işbirliğinin etkisi çok büyüktü.

Türkiye'de üniversite ve siyaset

 

Ömer Aymalı / Dünya Bülteni 

Kesintisiz olarak devam eden ilk Darülfünun 1900 yılında Darülfünun-u Şahane adıyla açılmıştır. Hukuk, Edebiyat, Tıp, Fen, İlahiyat olmak üzere 5 şubeden oluşmutur. Ancak açılan Darülfünun dönemin yönetim anlayışı çerçevesinde Maarif Nezaretine bağlanmış. Müdür ve yardımcıları merkezden atanmıştır. II.Meşrutiyet döneminde ise süreç içerisinde idari ve ilmi anlamda özerlik kazanmaya başlamıştır. 1911'de Fakülte meclisleri oluşturulmuş, bu meclis akademik ve öğrenci işlerinden sorumlu olmuştur. 1916'da Darülfünun Tıp fakültesi için hazırlanan nizamname ile Fakülte reisi öğretim üyeleri tarafından seçilmiştir. 1919'da ilmi özerklik kanunla verilmiş bununla beraber fiili olarak da idari özerlik yaşanmıştır. Üniversite Emini ve Fakülte Reisleri öğretim üyeleri tarafından seçilerek Maarif nezaretinin onayı ile görev yapmaya başlamışlardır.1922 yılında ise bir kararname ile Üniversite tüzel kişilik olarak tanınmış ve idari olarak da tam özerk bir hale gelmiştir. bu durum 1933 Üniversite reformuna kadar devam etmiştir.  

Cumhuriyet dönemine gelindiğinde ise 1924 yılında bir kanunla üniversitenin tüzel kişiliği kabul edilmiştir. Darülfünun'un Reisi Maarif vekilidir. Emin vasıtasıyla Üniversiteyi idare eder. Fakültede seçim yapılır. En çok oy alan 2 aday vekalete teklif edilir. Vekalet de bunlardan birini Cumhurbaşkanına gönderir. Cumhurbaşkanının onayıyla Emin göreve başlar. Darülfünun Divanı en yüksek organdır. Eminin başkanlığında toplanır. Emin, Fakülte Reisi ve seçilen on üyeden oluşur. Fakülte reisi, öğretim üyelerinin üçte iki çoğunluğu ile 3 yıllığına seçilir. Ancak bu kanunla zaten var olan statü devam ettirilmiş, üniversitelere mallandırma ve malların bağımsız olarak idare etmelerine gerçek anlamda serbestlik getirilmemiştir.

Bu dönemde üniversiteler siyasetle de uğraşabilmişlerdir. Özellikle SCF Serbest Cumhuriyet Fırkasının kuruluşundan itibaren bu partide görev alan birçok öğretim üyesi olmuştur. Ancak bu durum tartışmalara sebep olmuştur. Milli Eğitim bakanlığı hocaların politikayla uğraşmayacaklarını ifade etse de bu durum ile ilgili herhangi bir takibat yapılmamıştır. Aslında bu tartışma da SCF kurulduktan sonra ortaya çıkmış. Çünkü daha önce hocalar zaten CHF çizgisinde konuşmakta serbestti. 

Darülfünun ve bu kurumun yeterli gelişimi gösteremediği ve bu kurumdan istenilen verimin alınamadığı eleştirileri 1929 yılından itibaren sürekli gündeme gelmişti. Bununla beraber üniversitenin inkılaba yeterli desteği vermediği ve gerisinden geldiği konusunda ciddi eleştiriler mevcuttu.

Ayrıca birçok üniversite hocasının SCF'yi desteklemeleri, Liberal bir politikayı benimsemeleri, CHF, Kadro vb. grupları ciddi anlamda rahatsız etmekteydi. Dönemin şartlarında demokrasi gözden düşmüş, demokrasi kapitalizmin idari kılıfı olarak değerlendirilmeye başlanmış ve her alanda devletçilik uygulamasının olması gerektiği savunulmuştu. İşte bu şartlar altında üniversitenin de başıboş bırakılmaması gerektiği ve inkılaba yardımcı olması gerektiği düşüncesi ile üniversitede reform hazırlıkları yapılmaya başlanmıştır. Bu çerçevede 1931 yılında İsviçre'den Alber Malche çağrılmış ve yapılabilecek ıslahat için çalışmalara başlamıştır. Malhce in raporu doğrultusunda yeni bir düzenlemeye gidilmiştir. yeni düzenlemeye göre üniversite doğrudan Maarif Vekaletine bağlanmıştır. yönetim tamamen merkezileşmiştir. İlmi ve idari özerkliğe son verilmiş, Rektör doğrudan Maarif vekaleti tarafından ortak kararname ile Cumhurbaşkanı tarafından atanması kabul edilmiştir. Dekanlar da yine Rektör tarafından seçilmeye başlamıştır. Böylece üniversite dönemin devletçilik anlayışına bağlı olarak merkezileşmiştir.

Ancak yapılan bu yeni düzenleme istenilen verimi verememiş hatta üniversitelerin durumu 1939'a gelindiğinde hayal kırıklığı olarak nitelenmeye başlanmıştır. 1940'lı yıllardan itibaren üniversitelerde muhtariyet konusu tekrar gündeme gelmiştir. Üniversiteler muhtariyet talep etmeye başlamışlardır. 1946 yılında Şükrü Saraçoğlu, 'Darülfünun'dan üniversiteye geçtikten sonra geçici bir çare olarak merkezden yönetimin yapıldığı halbuki demokratik bir cemiyet hayatında üniversitelerin özerkliği zaruridir.', diyerek yeni bir düzenleme yapılacağını ifade etmiştir. Bu açıklamalardan sonra yeni bir düzenleme yapılmıştır. Yeni düzenlemeye göre, Üniversite Milli Eğitim Bakanlığına bağlı olacak, özerk olacak ve tüzel kişiliğe sahip olacaktır. Rektör 2 yıllığına her dönem başka fakültelerden olmak üzere profesör kurulu tarafından seçilecek, dekan fakülte tarafından seçilecek, öğrenciler de serbest bir şekilde örgütlenebilecekler.

Ancak 1945'ten itibaren ülkede yeni bir problem daha ortaya çıkmaya başlayacak. Bu da Komünizim tartışmalarıdır. Üniversitelerde bazı hocaların komünizm propagandası yaptıkları iddiaları üzerine üniversitelerde ciddi huzursuzluklar meydana gelmeye başlamıştır. Öğrenci gösterileri yaşanmıştır. Bu durum üzerine 3 üniversite hocasının kadroları iptal edilmiştir.

Demokrat Parti dönemine baktığımızda ise DP'nin muhalefet yıllarından DP iktidarının ilk 4 yılında iyi ilişkiler yaşanmıştır. Ancak DP ile üniversiteler arasındaki bu iyi ilişki 1953 yılından itibaren bozulmaya başlamıştır. Bazı üniversite hocalarının siyasi beyanatlarda bulunmaları üzerine DP, 1953 yılında bir kanunla üniversite hocalarının siyasi beyanda ve faaliyette bulunamayacağına dair bir kanun çıkarmıştır. Bu tarihten itibaren DP üniversite ilişkileri bozulmaya başlamıştır. 5 Temmuz 1954 tarihinde çıkarılan bir kanunla da bakanlık gerekli gördüğünde istediği üniversite hocasını bakanlık emrine alabilecekti. Özellikle bu kanunun çıkması üzerine DP-Üniversite ilişkileri gerilmeye başlamıştır. Bu kanun 1956 yılında değiştirilmek istenmiş ancak komünizm propagandası olduğu gerekçesiyle kanun değiştirilmemiştir. Bu durum üzerine A.Ü. Senatosu bir bildiri yayınlamış ve ilk DP hükümetini suçlamıştı. Ardından İ.Ü.'de benzer bir açıklama yapmıştır. Ancak bu tepkilere DP " Senatonun üzerinde Meclis olduğu unutulmamalıdır." şeklinde karşılık vermiştir. DP Üniversite gerginliği böyle tırmanırken, A.Ü.SBF dekanı Turhan Feyzioğlu bakanlık tarafından görevden alınmış, bunun üzerine üniversitede olaylar çıkmış, öğrenciler derslere girmemişlerdir. Bu durum üniversite ile DP arasında ipleri kopartmıştır. Ayrıca üniversiteler CHP ile DP arasında önemli bir mücadele alanı haline gelmiştir. DP üniversiteleri CHP ile birlikte hareket etmekle suçlayıp siyasetle meşgul olduklarını iddia ediyordu. Menderes hocaların CHP ile birlikte hareket ettiğini üniversitelerin CHP'nin ocağı haline geldiğini halbuki kendilerinin üniversiteye siyaseti hiç sokmadıklarını ifade ediyordu.

DP ile üniversite arasındaki bu gerginlik 27 Mayıs'a doğru sürekli bir şekilde artmıştır. 27 Mayıs öncesi gösterilerde en önemli öznelerden biri üniversite öğrencileri ve birlikleri vardı. CHP Üniversiteler ile sıkı bir işbirliği sonucu ülkeyi 27 Mayıs'a götürmeyi başarmıştır. Nisan ayından itibaren artan olaylardan sonra DP hükümeti birçok ilde sıkı yönetim ilan etmiş ve üniversiteleri tatil etmiştir. Bu dönemdeki en önemli tartışmalardan biri de irtica tartışmaları, polisin üniversiteye girebilmesi ve izinsiz yürüyüş konuları idi.

27 Mayıs askeri darbesinin ardından üniversite hocaları Cemal Gürsel'i tebriğe gitmişler ve duydukları memnuniyeti ifade etmişlerdir. Ayrıca bununla beraber bir grup üniversite hocası Anayasa çalışmaları için Ankara'ya çağırılmışlardır. İstanbul Üniversitesinin açılışında, Rektör, yapılan inkılabın ne kadar büyük bir inkılap olduğunu ifade ederken kendi katkılarından da söz etmiş ve Cemal Gürseli tebrik etmiştir.

1960 yılında Milli Birlik Komitesi tarafından yapılan düzenlemeye göre üniversiteler Mili Eğitim Bakanlığına bağlılıktan kurtulmuştur. Üniversiteler arasında en yüksek kurum olarak Üniversiteler arası Kurul belirlenmiştir. Bu kurul Rektörler, dekanlar ve senatoların 2 yıllığına seçilecek birer üyesineden meydana gelecekti. Milli Eğitim Bakanı bu kurula üye değildi. bu düzenleme ile Senato güçlendirildi. Ancak aynı tarihte üniversitelerden 147 öğretim üyesinin görevine son verilmiştir. Bunun muhtariyete aykırı olduğu dillendirilmiş ancak askeri yönetim kararını uygulamıştır.

Ancak en geniş anlamda ortaya çıkan özerkliğe rağmen üniversitelerde reform konusu gündemden düşmemiştir. Özellikle üniversitelerin ilim patrikanelerine dönüştüğü, devlet içinde devlet gibi hareket ettiği, keyfiliğin hakim olduğu noktasında eleştiriler ortaya çıkmaya başlamıştır.

Ancak 1960'lı yıllarda iktidar üniversite ilişkilerinde önemli bir turnosol kağıdı hükmünde olan durumlar vardır. Örneğin 27 Mayıs'tan önce üniversite öğrenci birlikleri ile elele ülkeyi darbeye götüren CHP, bu dönemde öğrenci birliklerinin meclisi, partileri eleştirmesine karşı çıkmış ve talebe birlikleri hakkında tahkikat başlatmıştır. Ancak yine aynı CHP 1971 öncesi üniversitelerdeki işgal ve boykotları haklı görmüş ve hükümeti sürekli bir şekilde suçlamıştır.

AP iktidarı döneminde ise üniversitelerdeki sol faaliyetler ön plana çıkmıştır. Ayrıca üniversitelerle gericilik konusunda da tartışmalar yaşanmıştır.

1968 yılında öğrenci olayları tırmanmaya başlaması üzerine ülkede ciddi bir kutuplaşma başlamıştır. Üniversitelerde öğrenci işgalleri yaşanmaya başlandı. Polisin müdahale edip etmeme tartışmaları yaşandı ancak polis üniversite içine güvenliği sağlamak için girmeye başladı. 1969'da AP tekrar iktidara geldi. Siyasetle uğraştıkları gerekçesiyle bazı üniversite birlikleri kapatıldı. CHP, APyi gericiliğe destek vermekle suçluyor işgal ve boykotları savunuyordu. ABD 6.filosunun gelmesi üzerine öğrenci teşekkülleri bunu protesto ettiler olaylar çıktı. Ülkede sağ sol çatışması yaşanmaya başladı. Hükümet ülkede güvenliği sağlamak da zorluk çekti. Ülke bir kaos ortamında iken Genelkurmay başkanlığı 12 Mart 1971'de hükümete bir muhtıra verdi. Bu durum üzerine Demirel istifa etti. Ve bir teknokrat hükümeti kuruldu. Bir ara dönem yaşandı. Bu dönemde temel hak ve özgürlükler kısıtlandı, dernekler ve sendikalar kanunu değiştirildi. Bazı üniversite hocaları gözaltına alındı, tutuklandı. 22 Eylül 1971'de yeni bir kanunla üniversite yeniden düzenlendi. Yeni kanuna göre, üniversitelerin denetlenmesin üniversiteler arası kuruldan alınarak devlet tarafından yapılır hale getirildi. Ayrıca hocaların siyasi partiye üye olma hakkı da kaldırıldı.

1973'te yapılan bir düzenleme ile de Yüksek Öğretim Kurulu oluşturuldu. Bu kurulun başkanı Milli Eğitim Bakanı'dır. böylece merkezileşme olmuş ve 1960 öncesine dönülmüştür. Üyelerin yarısı Milli Eğitim Bakanı tarafından tayin edilecektir. Üniversiteler Arası Kurul başbakanlığa bağlı olarak çalışacak. Üniversiteler Arası kurulun da yetkileri akademik işler olarak sınırlandırılmıştır. Öğretimin tehlikeye düşmesi halinde hükümetin idareye el koyabilmesi kararı alınmıştır. Ancak bu düzenlemeler Anayasa mahkemesi tarafından iptal edilmiştir.

12 Eylül 1980'de askeri darbe ile beraber yeni bir dönem başlamıştır. Bu dönemde üniversite devlet içinde devlet olmakla suçlandı. 4 Kasım 1981'de Y.Ö.K. kanunu kabul edildi. Böylece tamamen merkezi bir yönetime geçildi. Tüm üniversiteler Y.Ö.K.'e bağlandı. 26 kişiden oluşacak bu kurulun 8'i devlet başkanı tarafından, 6'sı hükümet tarafından, 2'si MEB tarafından, 1'i Genelkurmay tarafından atanacaktı. YÖK,üniversitelerin kurulması geliştirilmesi ve eğitim öğretim faaliyetlerinin gerçekleştirilmesini sağlamak görevi verildi.

YÖK adına üniversiteleri Y.Ö.K.denetleme kurulu denetleyecektir. Rektör YÖK'ün önereceği 4 Profesör arasından Cumhurbaşkanı tarafından seçilecektir. Dekan, Rektörün önereceği adaylar arasından YÖK tarafından seçilecektir. 1982'de yapılan bir değişiklikle Rektör ve Dekanların görev süresi bitmeden görevden alınabilmelerine imkan sağlandı.

1983'te Anavatan Partisi iktidara geldi. Ancak YÖK yasası ile ilgili olarak öncelikle görüp tecrübe edelim anlayışı içerisinde oldu. Ancak 1986 yılından itibaren YÖK yasasında bazı değişikliklerin yapılması gündeme geldi. YÖK'ün, tek başına hareket ettiği, üniversitelerde kalitenin düşmesine sebep olduğu, özerkliği bitirdiği vs. gibi eleştiriler ortaya çıkmaya başladı. 1986'dan itibaren başörtülülerin üniversiteye alınmaması da önemli bir gündem maddesi olarak YÖK'ü gündeme getirdi.

Muhalefet partileri DYP ve SHP'nin de üniversitelerde özerklik istemesi neticesinde Anavatan Partisi harekete geçmiş. Anayasa değişikliği çalışmalarına başlamıştır.

Yapılan taslak çalışmasında YÖK planlama ve koordinasyon işlemini gerçekleştirecek, üniversiteler kendi aralarında rekabet edecek, Fakülte açma yetkisi üniversiteye verilecek, kadrolar için öğrenci sayısı için YÖK devre dışı kalacak. Mütevelli heyetleri rektörleri görevden alabilecek, Üniversiteler Arası Kurulu kaldırılacak. Bazı üniversiteler özel statülü üniversite haline getirilecek, vakıf üniversitesi kurulabilecek,

4 Nisan 1991'de bu taslak Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde kabul edildi. Ve yürürlüğe girdi. Ancak bu kanun yoğun eleştirilere neden oldu. Çiller, bu kanunla üniversitelerin çökeceğini ve laiklik karşıtı olanların üniversite kurabileceğini söyleyerek itiraz ettiler. Muhalefet patileri bu kanunu Anayasa Mahkemesine götürdüler. Ve birçok maddesini iptal ettirdiler.

1991 yılında seçimler yapılmış ve SHP-DYP iktidara gelmiştir. Muhalefet yıllarında reform talebinde bulunan bu iki parti iktidara geldikten sonra herhangi ciddi değişiklik yapılmamıştır. Yalnızca rektörlerin öğretim üyelerince seçilmesi yönünde bir değişiklik yapılmıştır. Bu yeni duruma göre, üniversitelerde seçim yapılacak ve 6 aday belirlenecek bunlar YÖK'e gönderilecek, bunlardan 3'ü YÖK tarafından Cumhurbaşkanı'na iletilecek, bu 3 kişiden birini de Cumhurbaşkanı Rektör olarak atayacaktı.

Bu değişiklerin ardın da YÖK'te reform konusu hiç gündemden çıkmamıştır.1996 yılında RP-DYP hükümeti döneminde YÖK ile ilgili olarak geniş kapsamlı bir reform çalışması yapılmıştır. Ancak bu dönemde Laiklik tartışmaları ve kavgası nedeniyle, YÖK ve üniversiteler birlik içinde hükümete karşı mücadele vermişler. Böyle bir ortam içerisinde son haline getirilen reform paketi, 28 Şubat kararları ve ardından, hükümet değişimi sebebiyle gerçekleştirilememiştir.

2002 yılında iktidara gelen Ak Parti de Acil eylem planında YÖK'te reform yapılacağını ifade etmişti. Bu konu ile ilgili bir kaç çalışma yapılmasına rağmen henüz bir YÖK reformu yapılmamıştır.

 

SONUÇ OLARAK

Türkiye'de ilk üniversitenin kuruluşundan itibaren üniversitelerin ne şekilde idare olunacağı konusu gündemden hiçbir zaman düşmemiştir. Türkiye'de yaşanan siyasi sosyal gelişmeler sürekli bir şekilde üniversitelerin statüsünü etkilemiştir. Cumhuriyetin ilk dönemlerinde devletin her şeye müdahalesi çerçevesinde üniversiteler devlet kontrolüne alınırken, çok partili siyasi hayata geçiş ile birlikte üniversitelerin muhtariyetinde gelişmeler olmuş ancak bu sefer de iktidar kavgasının içine çekilen üniversiteler DP ile karşı karşıya gelmiştir. Ardından 1960-70li yıllarda ülkedeki siyasi sosyal kargaşa içerisinde üniversiteler muhtariyetlerini kaybetmeye başlamışlar, son olarak 1980 askeri darbesinin ardından üniversiteler tamamen merkeze bağlanmıştır. Halkın kendi haline bırakılmaması gerektiği düşüncesi bir anlamada üniversite için de sürekli bir şekilde uygulanmıştır. İktidar odakları sürekli bir şekilde üniversiteleri istedikleri gibi biçimlendirme çabası içerisine girmişlerdir.


 

Güncelleme Tarihi: 06 Şubat 2010, 16:34
YORUM EKLE

banner39

banner36

banner37

banner35