banner15

'Verilmeyen Haklarımızı Elde Etmeye Kararlıyız'

Almanya’da sürdürülen İslam karşıtı karalama kampanyaları ve Müslümanlara yönelik siyasi baskılara karşı koyarak, İslam kuruluşlar ile Müslümanların hak ve hukuklarının korunması yönündeki çalışmaları ile tanınan Avukat Mustafa Yeneroğlu ile Danimarka’da

'Verilmeyen Haklarımızı Elde Etmeye Kararlıyız'

Röportaj: Mehmet Koçak

Halen Almanya İslam Konseyi, İslam Toplumu Milli Görüş ve Eyaletler İslam federasyonları’nın hukuk danışmanlığını yapan Avukat Mustafa Yeneroğlu Dünya Bülteni’ne önemli açıklamalarda bulundu.

Son zamanlarda Almanya’da varolan İslam karşıtlığında bir artış olduğunu görüyoruz. Bu düşmanca tavır ve karalama kampanyalarına destek verir mahiyette bazı eyalet hükümetlerinin baskıcı ve yasaklayıcı tavırları dikkatimizi çekiyor. Siz bir hukukçu olarak değerlendirdiğinizde, bu kampanya ve baskıların sebepleri nelerdir…?

 

Bugün yaşadıklarımız, kitlesel göç yılları olan 1960’lı yıllardan günümüze kadar devam eden sorumsuz siyasetin doğal bir sonucudur. 90’lı yıllara kadar işgücü bağlamı dışında Müslüman göçmenler Almanya gündeminde yoktu zaten. ‘’Gastarbeiter’’, yani misafir işçi olarak tanımlanıyorlardı. Bu kavram aynı zamanda misafir olduklarını ifade ediyordu, iki tarafın beklentisi de gelen insanların geri dönecekleri doğrultusundaydı. O dönemlerde ihtiyaç dolayısıyla sayıları artan mescitler çok kültürlülük söylemine rağmen tanınmanın bir tezahürü olmamıştır. Toplumun dışında geliştiği için, önemsenmemiştir ve hatta çoğulcu bir toplumun zenginliği olarak da tarif edildiği olmuştur. 90’lı yıllar, Müslümanların büyük bir bölümünün artık kendilerini misafir olarak görmeyip, kalıcı –ev sahibi- olarak kabul etmeleri, eşitliğin gerektirdiği talepleri kamu otoritelerine yönelik özgüvenle seslendirmelerine tanık olmuştur. Müslümanların sosyalizasyonu ilerledikçe, talepler artmış, eşitsizlikler de daha sesli bir şekilde eleştirilmiş ve gerilim ortamları oluşmuştur. Bu dönem farklılıklara tahammülün ne kadar zor olduğunu ve Müslümanların Almanya’da toplumsal bir normalite olarak algılanmaktan uzak olduğunu göstermiştir.

 

11 Eylül terör saldırılarıyla başlayan "İslamcı teröristler" söylemine dayanan süreç, Müslümanları toplu halde sanık sandalyesine oturtmuş, egemen kültür merkezli yaklaşımları da güçlendirmiştir. Örneğin İslâm’ın demokrasi ve insan haklarıyla bağdaşmayacağı, dolayısıyla Müslümanların entegre olmalarının mümkün olmadığı ve her zaman potansiyel tehlike oluşturdukları vehmi, toplumun kutuplaşmasına vesile olup, islâmofobi’yi endişe verici şekilde artırmaktadır. Bu gibi korku ve önyargıların yaygınlaştırılmasıyla birlikte, anti-terör paketleri adı altında yüzlerce yasa değiştirilmiştir. Yabancılar yasası çerçevesinde oturum kanunu yabancılara özel ikinci bir ceza kanunu haline getirilmiştir. Mesela ceza kanunu’na göre suç teşkil etmeyen bir fiil, yabancılar yasasına göre cezalandırılabiliyor. Bugün bu yasalar, Müslümanlara yönelik baskı ve toplumdan dışlama gayretlerinin formel dayanağını oluşturmaktadır.   

 

 

 

Terör bahanesiyle İslam ve Müslümanların hedef alınması ne gibi sakıncalı sonuçlar doğurabilir.

 

Bielefeld Üniversitesinin kısa zaman önce yayınlanan bir araştırma sonucuna göre toplumdaki yabancı düşmanlığı % 50’lere dayanmıştır. Almanların 1/3 İslam’dan korktuklarını ve Müslümanların oturdukları yerlere taşınmak istemediklerini ifade etmektedirler. Bunlar endişe verici boyutlardır.

 

Merkel, hükümeti İslam karşıtı grupları cesaretlendirmiş midir?

 

Günümüzde Müslümanlar ancak güvenlik yasaları bağlamında önlem alınması gereken potansiyel tehdit olarak değerlendirilmektedir. Yani temel sorun Müslümanların karşıt olarak sunulmasındadır. Oysa bu vehimleri doğrulayacak bir veri yoktur. Olması da mümkün değildir, çünkü Alman toplumuna yönelik her saldırı burada yaşayan Müslümanları da hedef almaktadır. 45 yıldır birlikte yaşanılan toplumun refahı için çalışan insanların tehdit olabileceğini varsaymanın makul bir izahatı yoktur. Toplumun tüm katmanlarıyla birlikte barış ve huzur içinde yaşaması herkesin ortak sorumluluğudur. Yeni hükümetin bu doğrultuda adımlar atması Müslümanlara güven verecektir.

 

Almanya’da yaşayan Müslümanların entegrasyon problemleri olduğunu ve paralel toplumlar oluşturdukları iddialarıyla ilgili ne düşünüyorsunuz? 

 

Bir kere temel sorun, Almanya’nın kapsamlı bir entegrasyon politikası yok. Kasım 2005 tarihine kadar İçişleri Bakanı olan Otto Schily entegrasyonun en iyi şekli asimilasyondur demiştir. Bavyera İçişleri Bakanı Beckstein entegrasyon’u en yüksek derece’de aynileşmek olarak algılamaktadır. Sürekli Müslümanların paralel toplum oluşturduklarından şikayet eden, çok kültürlü toplum modelinin iflasını açıklayan ve göçmenleri aşağılayarak, kimliklerini kötülenerek entegrasyon sağlanamaz.

Entegrasyon, köklerinden kopmak, ya da, kişiliksiz bir şekilde asimilasyona uğramak anlamına gelmemelidir. Birbirinden farklı kültürlerin, bu farklıklılarını korumak suretiyle, birbirlerini çoğulcu toplumun vazgeçilmez unsuru ve zenginliği olarak görmeleri anlamına gelmelidir. Başarılı bir entegrasyonun sırrı ise bütün toplumsal katmanların gayret gösterip, açık bir topluma katkıda bulunmalarında yatmaktadır.

 

 

Müslümanların entegrasyonun önündeki hukuki engeller nelerdir?

 

Almanya Anayasasının 4. maddesi dinî inanç özgürlüğünün izharına dokunulamayacağını ve dinin rahatsız edilmeden tatbikinin güvence altında olduğunu ifade ediyor. Ayrıca eşitlik ilkesi devletin tüm dini cemaatlere ve bireylere eşit olduğunu ifade etmektedir.  Almanya’daki sorunlar, Müslümanların taleplerinin anayasadaki din özgürlüğünü zorlamasından kaynaklanmamaktadır. Aksine kamu idaresinin Hıristiyan geleneklerinin etkisiyle -hatta bazen bu değerleri koruma motivasyonuyla- hareket edip, kanunları Hıristiyan-Batı geleneklerinin ışığında yorumlamalarından ve Hıristiyanları de-facto imtiyazlı konuma getirmelerinden kaynaklanmaktadır. Çok yaygın olan bu tutum, anayasanın 3. maddesindeki eşitlik ilkesini ihlâl ettiği gibi,  eşitlik ilkesinin uygulamadaki açmazlarını da ortaya koymaktadır. Bu yaklaşımların sonucu olarak, din özgürlüğünün uygulama alanında tıkanıklıklarının çözümü mahkemelere taşınmak zorunda kalmaktadır.

Anayasa mahkemesi 2003 yılında öğretmenlerin derslerde başörtüsü takmalarıyla ilgili verdiği kararda, toplumsal değişimin dikkate alınıp, Müslümanların eşit muamele görme taleplerine olumlu cevap verilmesi ve entegrasyon gayretlerine destek olunmasını eşitliğin gereği olarak tarif etmiştir.

 

 

Ancak bazı eyalet meclisleri başörtüsünü engelleyen yasalar çıkartmıştır?

 

Evet doğru, örneğin Bavyera’daki yasanın gerekçesinde insan onur ve haysiyetiyle bağdaşmayan kıyafet biçimi olarak ta tanımlanabilmiştir başörtüsü. Anayasa mahkemesi bahsettiğim kararında öğretmenlerin derste başörtüsü kullanmalarının yasaklanmasının şartlarını da ortaya koymuştur. İnanç özgürlüğünün kısıtlanmasının da düşünülebileceğini, ancak bu durumda eşit muamele gereği, okul alanında inançlara ait tüm işaretlerin yasaklanması gerektiğini belirtmiştir; ancak bir çok eyalette sadece başörtüsünü yasaklayan yasalar çıkartılmıştır. Bu anlayış özgürlükçü demokratik düzen iddiasıyla bağdaşmamaktadır ve Müslümanların entegrasyonunu zorlamaktadır.

 

Helal et kesimiyle ilgili Anayasa mahkemesi kararı sonrasında benzer bir süreç işlememiş miydi?

 

Evet, Anayasa Mahkemesinin 2002 tarihinde Müslüman kasapların İslâmî usullere göre kesim yapmalarının engellenmesini anayasaya aykırı bulmasından sonra, Federal Parlamento alelâcele hayvanı koruma ilkesini anayasaya dahil etmiştir. Buna dayanarak eyaletlerdeki ilgili kamu daireleri de, hayvanı korumanın artık anayasal görev olduğu gerekçesini öne sürerek, helâl et kesimini mümkün mertebe engellemeye çalışmaktadırlar. Anayasa Mahkemesinin Müslümanlarla ilgili iki kararından sonraki gelişmelerde görülmektedir ki, Müslümanların din özgürlüğünün uygulama alanıyla ilgili ve demokratik çoğulculuk içerisinde kamusal alanda eşit muamele görme taleplerinin yargıdan daha ziyade yasama ve yürütme organları tarafından zorlaştırılmaktadır. Müslümanların talepleri söz konusu olunca, anayasal ilkeleri dikkate almadan, yasal düzenlemelerle din özgürlüğünün uygulama alanını daraltmaya çalışmaktadırlar. Bunlara karşı dava açtığınız takdirde de provokasyon yapılıyor iddiasıyla karşılaşılmaktadır.

 

Peki bu yöntemle mahkeme kararları boşa çıkarılıyor. Bu durumda Müslümanlara sunulan model nedir?

 

Toplumsal çoğulculuğu reddeden bu anlayış, her ne kadar adı konulmasa da, hâkim kültür içerisinde erime manasına gelen asimilasyondur. Bu tutumun takip edilmesi durumunda, Müslümanların dinlerini, dillerini ve kültürel değerlerini koruyarak, Almanya toplumuna entegre olma çabalarının, tek taraflı olarak devam ettirilebilmesi mümkün değildir. Entegrasyon karşılıklıdır. Almanya toplumu da toplumsal değişimin getirdiği yeni şartlara entegre olmak zorundadır. Dolayısıyla eşitlik ilkesinin, anayasa mahkemesinin içtihadı çerçevesinde, yasama ve yürütme organları tarafından içselleştirilmesi ve uygulanması gerekmektedir. Böylece Hıristiyan ve Musevilere tanınan hakların Müslümanlara da tanınması sağlanıp, din özgürlüğüyle ilgili bireysel ve kolektif taleplerine cevap verecek nitelikte olabilecektir. Ancak bu anlamdaki açık ve kapsayıcı eşitlik ilkesi, tüm dinî ve dünyevî inançlara eşit davranıp, bir pozitif teminat olarak bireyin ve dinî toplulukların dinî yaşamlarını özgürce yerine getirmeleri için gerekli koşulları sağlar ve farklılıkların zenginlik olarak kabul edilip, toplumsal uyum içerisinde yaşatılmasına vesile olabilir.

 

 

Bavyera eyaletinde 6 Müslümanın sınır dışı edilmesi , İslam okulunun yasaklanması gibi yasaklayıcı tavır sergilemesi İçişleri bakanı G. Beckstein’in keyfi uygulamalarımı yoksa iddia edildiği gibi bütün hukuk kurallarına bağlı olarak mı yapıldı.

 

Maalesef Beckstein bir çok konuda çifte standart uygulamaktadır. Bavyera eyaletinde ‘’misyonerlik yapıyorlar, hedefleri toplumu İslamlaştırmak’’ gerekçesiyle bazı Müslümanlarla ilgili yurt dışı edilmeleri kararını sansasyonel bir biçimde basın açıklamasıyla duyuran Beckstein, bizzat Türkiye’ye ziyaretlerde bulunup, orda misyonerlik faaliyeti içerisinde bulunan protestan cemaatlerini desteklemektedir. Bavyera’daki eyleminin adı İslamcılarla mücadele olurken, Türkiye ziyaretinde de, Kopenhag kriterlerinin uygulanmasının kontrolü oluyor. Okul konusuna gelince: 1981 yılından beri faaliyet gösteren ve kamu yararına çalışma statüsüne sahip olan Münihteki Müslümanların bir özel okulu, defalarca hükümet tarafından entegrasyon ve çok kültürlü toplum için örnek okul olarak tanımlanmış olmasına rağmen, kurumun Anayasa’ya bağlılığı artık yoktur gerekçesiyle maddi destek kesilip, izni iptal edilmiştir. Beckstein iki de bir, İslamcılarla mücadele ediyorum edasıyla, İslami kurumlarla ilgili karalama kampanyası başlatmış, ancak yıllar süren davalar sonucu alınan mahkeme kararlarıyla durdurulabilmiştir. Tabii bu arada kampanya her zaman amacına ulaşmaktadır. Bir keresinde Bin Laden’in anlı üzerine bir İslami kurumun amblemini bastırıp, 1 milyon baskıyı Bavyera’nın tüm okullarında dağıttırmış ve bu şekilde Müslümanların teröre yakın olduklarını ima ederek tutumunu açıkca göstermiştir. Ancak yıllar sonra mahkemenin kararı sonucu ilgili broşürün dağıtımı durdurulmuştur. Maalesef Almanya’daki iç istihbarat he zaman bu şekilde kullanılmaktadır. 

 

 

İslami Eğitim başlatılması için bazı eyaletlerde hazırlıklar yapılıyor. Yetkili kurumlar Almanya’da faaliyet gösteren İslami kuruluşları neden muhatap kabul etmiyor.

 

Çünkü siyasi irade Müslümanların kendi seçtikleri kurumların sisteme entegre edilmesini her türlü yolla engellemektedir. Örneğin Berlin İslam Federasyonu’nun din dersi vermesi yıllarca süren bir hukuk mücadelesi sonucunda ancak mahkeme  kararıyla mümkün olabilmiştir. İslam Federasyonu ve Müslümanlar merkez konseyinin Kuzey Ren Vestfalya eyaletinde’ki din dersi verme başvurusu, hükümetin reddetmesi sonucu 10 yıldır mahkemelerdedir. Muhatap kabul etmemesinin sebebine gelince, geçmişte siz kilisenin modeline uygun bir dini cemaat değilsiniz bahanesiyle reddediliyordu. Artık bu gerekçelerin mahkemeler tarafından kabul edilmediği görülünce, farklı gerekçeler sunuluyor. Örneğin birisine sen devlet kurumusun deniliyor, diğerine sen anayasa koruma dairesinin takibindesin, bir başkasına da, senin temsil gücün yok deniliyor. Yıllarca böyle geçiştiriliyor. Böylece kurumsal haklar konusunda müslümanlar anayasanın öngördüğü hiçbir haktan faydalanamıyor. 

 

 

Son olarak Aşağı Saksonya Eyaleti İçişleri Bakanı Uwe Schünemann ‘ın hazırladığı ve 3000 Müslüman’a takılmak istenen elektronik pranga sizce hukuk devleti ve demokrasiyi benimsemiş Almanya’ya yakışıyor mu.

 

Bu olay’da yine anlayışı ortaya koyuyor. Ancak Aşağı Saksonya eyaletinde fiili baskılarla binlerce Müslüman mağdur edilmekte. Nerdeyse her hafta Cuma günleri Cuma namazından çıkan Müslümanlar ağır silahlarla donatılmış özel polis komandoları tarafından cami önlerinde kurulan barikatlarla durdurulup, kimlik kontrolüne tabi tutulmakta. Bu iki yıldan beri devam eden ve anti-terör yasalarına dayanan, Bakanın ifadesiyle İslamcı terörle mücadele çerçevesindeki uygulanmaktadır ve camiye gelen bütün Müslümanlar kayda alınmaktadır. Kimliği yanında olmayan 11 yaşındaki çocuklar dahi karakola götürülüp, kimlik tespiti yapıldıktan sonra serbest bırakılıyor. İslami kurumların tüm tepkilerine rağmen insan onurunu hiçe sayan bu uygulama devam etmekte. İlginçtir, demokratik kültür içerisinde diğer 3 kuvveti de kontrol etme sorumluluğu olan medya olaya tamamen ilgisiz olduğu gibi, İnsan Hakları kurumları da gereken hassasiyeti göstermemekteler.  

 

BW eyaletinde Alman vatandaşlığına geçmek isteyen Müslümanların sınavdan geçirilmesi ve 44 soru sorulmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

 

İslam Konferansı Örgütü’ne üye 57 ülkenin vatandaşlarına “Anayasa’ya bağlılığı” test etme amacıyla sorulacak sorular Müslümanları düşünsel düzeyde kategorize etmektedir ve cevap verilmesine gerek olmaksızın sorulan soru biçimleriyle yargılamaktadır. Müslümanları potansiyel tehdit gören anlayışın normal bir tavrı. Mesela soruyor: “Komşularınız veya tanıdıklarınız tarafından terörist bir saldırı planlandığını veya böyle bir saldırının gerçekleştirildiğini öğrendiniz. Nasıl davranırsınız, ne yaparsınız?” veya  “Alman vatandaşı olmak isteyen bayanlara: “Kız çocuğunuz diğer Alman genç kız ve kadınlar gibi giyinmek istiyor, ama kocanız buna karşı çıkıyor. Ne yaparsınız?”.....’’ Bu sorular soruyu soran zihniyetin Müslüman tasavvurunu ortaya koymak için gayet açık. Zaten konuyla ilgili İçişleri Bakanlığının genelgesinde Müslümanların tümünün anayasa’ya sadakat sözlerine şüpheyle yaklaşılmalı ve bu sorular sorulmalı denilmekte. Bana sorarsanız, sözde Anayasa’ya bağlılığı test etme gayretinde olan bu sorular ile, soruları hazırlayanların Anayasa’ya bağlılıkları ciddi şüphe götürür derim.

 

 

 

 

 
Güncelleme Tarihi: 06 Temmuz 2018, 09:31
YORUM EKLE

banner39

banner50

banner47

banner48