banner39

Yassıada'dan Anayasa Mahkemesi'ne

Demokrat Parti'nin üst düzey yetkililerinin Yassıada Mahkemesi yargılanmasından Anayasa Mahkemesi'nin kurulmasına uzanan süreç inceleniyor.

Arşiv 15.06.2010, 18:01 20.01.2013, 00:41
Yassıada'dan Anayasa Mahkemesi'ne

 Ömer Aymalı-Dünya Bülteni / Tarih Servisi 

Demokrat Parti’nin kuruluşuna kadar (1946) tek partili bir dönem yaşamış olan Türkiye Cumhuriyeti Atatürk döneminde hazırlanmış olan 1924 Anayasası ile yönetilmişti. 105 maddeden oluşan bu anayasa ayrıntıya çok yer vermeyen yasama ve yürütme yetkilerini mecliste toplayan ve meclis üstünlüğüne dayanan bir anayasaydı. 1960 yılında askeri darbeye kadar geçen sürede birkaç değişikliğe uğramakla beraber temel anlayışı değişmemişti. 

 1950 yılında yapılan serbest seçimleri Demkrat Partinin kazanması ile Cumhuriyet Halk Partisi iktidarı bu partiye devretti. Böylece Türkiyede halk yu ile iktidar değişmiş oldu. 1950 yılından 1960 yılına kadar ülkeyi yöneten Demkrat Parti hükümetinin özellikle son yılları  oldukça sancılı geçti. İktidarda bulunan Demkrat Parti ile muhalefette bulunan Cumhuriyet Halk Partisi arasındaki gerginlik yıldan yıla arttı.

CHP, hükümetin Atatürk ilke ve İnkılaplarından uzaklaştığını, Laiklik karşıtı uygulamalarda bulunduğu, İrticaya prim verdiği noktasında yoğun bir muhalefeti öne çıkardı. Demokrat Partinin diktatörlüğe doğru gittiğini, meşruluğunu kaybetmeye başladığını dillendirmeye başlayan CHP “ şartlar oluştuğunda ihtilalin de meşru olduğunu” ifade etmeye başladı. Başbakan Adnan Menderes ise CHP’yi ülkeyi anarşi ortamına sürüklemekle, halkı isyana teşvikle, kamu düzenini bozmaya çalışmakla, halkın vermediği iktidarı farklı yollarla temin etmeye çalışmakla suçlayacaktı.

 İktidar ile muhalefet arasındaki mücadelenin bu şekilde sokaklara taşması ve ülkede gerginliğin sürekli bir şekilde artması üzerine 27 Mayıs 1960 tarihinde ordu içerisinde bir grup subay durumdan vazife çıkararak askeri bir müdahale ile ülke yönetimine el koydular. Askeri müdahale ile 10 yıllık Demokrat Parti iktidarına son veridi. Meclis feshedildi ve yetkilerinin tümü darbeci subaylardan oluşan Milli Birlik Komitesine devredildi. Demokrat Partinin bu şekilde iktidardan düşürülmesi CHP çevrelerinde büyük bir memnuniyetle karşılanacaktı. Basın yaşanan gelişmenin büyük bir inkılap olduğunu ifade ederek askeri darbenin yanında yer aacak, üniversite hocaları ise askeri darbenin lideri Cemal Gürsel’i tebriki için sıraya gireceklerdi.

 Askeri darbenin ardından yapılan ilk iş iktidardan devrilen Demokrat Parti yöneticilerinin yargılanması oldu. Demokrat Parti yöneticileri özellikle Anayasayı ihlal ile suçlanıyordu. Tutuklananlar binbir türlü dayak ve işkence hakaret ile Yassıada’ya götürüldüler. Yassıada’da Demokrat Parti yöneticileri ve hükümet üyelerinin yargılanması için özel bir mahkeme kuruldu. Bu mahkemenin adı Yüksek Adalet Divanı idi. Başkanlığını Salim Başol’un yaptığı bu mahkemenin yalnızca adı mahkeme idi. Yüksek Adalet Divanı’nda Hükümet yetkililerine 10 yıllık iktidarlarının hesabı soruluyordu Sanıkların ellerinden savunma hakkının bile alındığı alındığı, tam olarak kullandırılmadığı, yeri geldiğinde hakimin hakaretlerine maruz kaldıkları bir mahkemeydi Yassıada mahkemesi, diğer adıyla Yüksek Adalet Divanı. Şu kadarı bile Yüksek Adalet Divanın’nın nasıl bir yargılama yaptığını ve mahkeme başkanı daha sonrada Anayasa Mahkemesi üyesi Salim Başol’u anlatmaya yeterliydi.


Anayasayı İhlal Davası’nın sonuncu oturumu... Hasan Polatkan savunmasını yapmak istiyor.

Yüksek Adalet Divanı Başkanı Salim Başol’la aralarında o anda şöyle bir diyalog geçiyor.

Başol: “Öyle şey olmaz, kısa kes! Sen zaten diğer davalarda da uzun müdafaa yaptın.”

Polatkan: “Hayatımın mevzubahis olduğu bir meselede son sözlerimi söylememe müsaade edin efendim.”

Başol: “Olmaz, kısa kes, az konuş.”

Polatkan: “Öyle ise müdafaa yapmayayım mı?”

Başol: “Yapma.”

Başka bir oturumda, Adnan Menderes savunmasını yaparken, Menderes’e “Bizim burada boş laf dinleyecek vaktimiz yok.” diyecekti. Bir başka oturumda yine Menderes’e “Bunları bırakın, zorlamayın kendinizi.” diyebiliyordu. Menderes’in avukatı Talat Asal’a “Sizi susturmak için başka ne yapmalı?”, Zeki Eratman’a “Kâfi. Susmazsanız sustururum.”, Hasan Polatkan’a, “Boş sözler bunlar, boş.” diye hitap ediyordu. 

Başol’un aslında bir hakim değil de Demokrat Parti yöneticilerinden hesap soran bir siyasi gibi davrandığı çok açık bir şekilde şu cümlelerle ortaya çıkıyordu. CHP’nin haksız elde ettiği malların müsaderesi ile ilgili 1950-1954 yılları arasında çıkan kanunlar ile ilgili sorguda, Samet Ağaoğlu ‘Bu kanunun o zaman lehinde olduğumuz ve bu hususta oy kullandığımız için mi muhakeme ediliyoruz, yoksa bu konu diğer bir davanın bağlantısı mıdır? Eğer yalnız bu kanundan dolayı muhakeme ediliyorsak, o hâlde bu mevzuda yalnız değiliz, bizimle beraber kanuna oy verenler vardır. Kanunun sözcülüğünü yapan Fethi Çelikbaş’ın (Encümen-i Daniş’te adı gündeme gelen, önce DP sonra CHP milletvekili) yükünü ben neden çekeyim?” diye savunma yapınca Başol, “Sizi buraya tıkan kuvvet böyle istiyor…” 

Yassıdaa’da bu şartlarda yargılanan Demokrat Parti yöneticilerinden Başbakan Adnan Menderes,Maliye Bakanı Hasan Polatkan, Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu dahil olmak üzere 14 kişi hakkında idam kararı verildi. Bu idam kararlarından ilk üçü hemen uygulandı. Böylece 10 yıl süreyle halk oyu ile iktidara gelerek ülkeyi yöneten Başbakan, Zürih antlaşmasını imzalayarak Türkiye’nin Kıbrıs’ta garantör devlet olmasını sağlayan dışişleri Bakanı ve Maliye Bakanı iktidara el koyan bir cuntanın kurduğu mahkeme kararı ile idam edildiler. 

Peki Yassıada’da yargılanan yalnızca Demokrat Parti yöneticileri miydi. Yoksa millet iradesi veya siyaset miydi? Aslında önemli nokta burası. Çünkü askeri müdahalenin ardından üniversiteler, aydınlar ve CHP beraber hareket ederek yeni bir anayasa çalışmasına başladılar. Bu amaçla 6 ocak 1961 tarihinde Kurucu Meclis toplandı. Askeri darbe yaparak ülke yönetimini ele geçiren Milli Birlik Komitesinin üyeleri kurucu meclisin doğrudan üyesi oldular. Cumhuriyet Halk Partisi üyeleri ve destekçilerinin ağırlıkta bulunduğu Kurucu Meclis’e Demokrat Parti temsilcileri yada Demokrat Parti destekçileri alınmadı.

Yapılan Anayasa çalışmasının en temel hedeflerinden biri Meclis egemenliğinin azaltılması, egemenlik yetkisinin paylaştırılmasıydı. Yeni hazırlanan anayasa konan “ Egemenlik Kayıtsız Şartsız Türk Milletinindir. Millet, Egemenliğini Anayasanın koyduğu esaslara göre ,yetkili organlar eliyle kullanır.” şeklindeki bir madde ile Egemenlik artık yalnızca milletin değil, milletin dışında Anayasa mahkemesi,Yargıtay,Danıştay,Yüksek Seçim Kurulu vb. kurumlara dağıtılmıştır.

Bu kurumlar içerisinde belki de en önemlisi Anayasa mahkemesidir. Askeri darbenin ardından kurulan Yüksek Adalet Divanı’nın bir çok üyesi ve bu Mahkemenin başkanı Salim Başol Anayasa mahkemesine üye olarak atandılar. Bir mahkemeden çok siyasi icraatların sorgulandığı bu Divanın farklı bir versiyonu olarak kurulan Anayasa mahkemesi, siyasilerin hata yapmasını, ülke menfaatlerine aykırı yapacakları şeyleri engellemeyi ! kısacası ülkeye zarar veren siyasilerden ülkeyi korumayı amaçlayan bir kurul olarak oluşturuldu. 25 Nisan 1962 tarihinde kurulan Anayasa Mahkemesi’nin Anayasal yetkileri ise şu şekilde belirlendi: Meclisten çıkan yasaların Anayasaya uygunluğunu denetlemek,siyasi partilerin kapatılmasına karar vermek, Yüce Divan yetkisi ile yargılama yapmak. Ancak yukarıda da ifade ettiğimiz gibi Türkiye’nin siyasi rejiminde 1962 yılından beri yer alan bu mahkemenin asıl kuruluş amacı ( sonradan gelebilecek Demokrat Parti gibi hükümetlerin denetlenmesini sağlamak) hükümet partisinin meclisinde desteğini alarak istediği şekilde yasa yapmasını engellemek, meclisten çıkacak olan önemli kararlarda diğer yetkili organların da mutabakatının aranmasını sağlamaktı.

Meclis üstünlüğünün kaldırılarak, yasama işlemlerine ortak olan Anayasa Mahkemesi sürekli bir şekilde tartışmaların odak noktalarından biri oldu.. Örneğin 1970’li yıllarda Anayasa Mahkemesi kendisine verilen, yasaların Anayasaya uygunluğunu denetleme yetkisinin dışına çıkarak, Anayasadaki 137.maddenin 2.fıkrasını Anayasaya uygun olmadığını kararlaştırarak iptal edecekti. Ayrıca Anayasada yürürlüğü durdurma yetkisinin olmadığı açık bir şekilde yazmasına rağmen sürekli bir şekilde yürürlüğü durdurma kararı verecek ve bunu içtihat haline getirecekti.. Özellikle 2000’li yıllarda verdiği karalar ile sürekli bir şekilde yetki alanını genişleten Mahkeme meclisin yetkilerine gitgide daha fazla ortak oldu..

 

 

banner53
Yorumlar (0)
33
açık
Günün Anketi Tümü
Türkiye Esed rejimiyle diyalog kurmalı mı?