Putin'in 4'üncü dönemi başladı

Çarlık Rusya'sından Ekim Devrimi'ne Boris Yeltsin'li günlerden Putin'in tüm Rusya'yı ve SSCB'den ayrılan ülkeleri kontrol etme zorlu mücadelesi Putin'in dördüncü dönem başkanlığa seçilmesi ile devam ediyor

Putin'in 4'üncü dönemi başladı

Dünya Bülteni/ Haber Merkezi

SSCB'nin dağılmasının ardından uzun zaman savrulan Rus halkı Putin'in dış politikadaki adımları sayesinde eski ihtişamlı günlerin özlemiyle Putin'i desteklemeye devam ediyor.

18 Mart tarihinde Rusya'da gerçekleşen Başkanlık seçimlerinde mevcut lider Vladimir Putin açık ara farkla koltuğunda altı yıl daha kalmaya devam edecek.

Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (SSCB) lideri Josef Stalin’den bu yana, 18 yıllık iktidarıyla Rusya’nın en uzun süre görev yapan lideri olan Putin’in yeni 6 yıllık döneminde ekonomik ve sosyal reformlara eğilmesi bekleniyor.

İki kez art arda başkan seçilmesinin ardından, Rusya anayasasının iki dönemden daha fazla başkanlık yapılmasına müsaade etmemesi nedeniyle 2008-2012 yıllarında başbakanlık görevini üstlenen Putin, 2012’de yapılan seçimlerde oyların yüzde 63,6’sını alarak yeniden devlet başkanı seçilmişti.

Sovyet döneminin temel özelliklerinden biri Amerika düşmanlığıydı. Putin bununla beraber Sovyetleri özlediğini gündemde tutmaya çalışıyor. Ancak bu ülkede kısmen olsa da piyasa ekonomisi kurallarının uygulanması, küreselleşme sürecinde Amerika internet, sinema ve diğer sözde kültür alanlarında üstünlüğü, Putin istemese bile, Rus toplumunun gittikçe Batılaşmasına neden olmaktadır. Yani “Yok olsun Amerika” (Doloy Amerika) sloganı sadece lafazan politikacı Jirinovski'nin laflarında kalmaktadır.

Putin Bolşevik Devrim'i ve Sovyetler Birliği'nin kuruluşu hakkında  tam görüş belirtmese de dağılmasını “20. yüzyılın gördüğü en büyük jeopolitik  felaket” olarak yorumluyor. Benzer bir eleştiri kimi devrim karşıtları tarafından Çarlık Rusyası'nın ortadan kaldırılışı için de ileri sürülüyor. 

Rusya'da Batı ve Soros tarafından finanse edilen yüzlerce STK, vakıf kurulmuştu. Çevre ülkelerde yaşanan devrimlerde STK’ların oynadığı güçlü rolü gören Putin, batılı servisler tarafından desteklenen bazı demokrasi örgütlerini kapatmak için yeni bir takım düzenlemeler yaptı. Yeni çıkartılan kanunla birlikte STK’ların yabancı vakıflardan para alması imkânsız hale gelmiş böylece çoğu STK kapanmak zorunda kaldı.

Putin, çevre ülkelerde yaşanan “Renkli Devrim” tehlikesinin Rusya’ya sirayet etmesini önlemek ve sokakların muhalefetin egemenliğine girmesini engelleyecek bir gençlik örgütü olarak Nashi örgütünü kurdu. Bu kamplarda gençler eğitiliyor, olası darbelere karşı savunma yöntemleri öğretiliyor, milliyetçiliği destekleyecek açıklamalar yapılıyordu. Putin böylece kendini ve uyguladığı politikaları destekleyen bir gençlik örgütü oluşturdu.

“Halkın gözünde ‘saygın bir kurum’ olan KGB’deki albaylık geçmişi, judodan karateye ‘savaş sanatlarındaki’ yeteneği, yürütmekte dahi güçlük çeken liderlere alışık bir ulusun son yüzyıldaki en genç lideri olması, Putin’in ‘mutlak yükselişine’ katkıda bulunan diğer etkenler” olmuştur.

Putin, “SSCB’nin yıkılmasından bu yana toplumu etkisi altına alan ve rahatsız eden “ulusal aşağılık kompleksi” ile mücadeleye girişmiş, yeniden “Büyük Rusya”dan söz etmiştir. Bütün bunlar, toplumda önemli yankı yarattı. Ayrıca Yeltsin döneminde durmadan iç siyasi oyunlar ve kavgalardan bıkmış olan halk, Putin’de “birleştirici bir lider” özelliğini gördü.” Kararlı, sakin, çalışkan olmasının yanında Sovyetler’in dağılışından bu yana Rusya’yı meşgul eden “Çeçenistan’daki çatışmalar, cumhurbaşkanlığı seçimleri için Putin’e çok uygun bir zemin hazırladı. Putin’in popülaritesinin artmasında, onun tavizsiz, cesur, kritik zamanlarda inisiyatif almaktan çekinmeyen bir politikacı olduğu imajı da etkili oldu.”

Ünlü Rus astroloji uzmanı Pavel Sviridov 2025 yılına kadar SSCB’nin tekrar kurulabileceğini iddia ederek Kremlin sarayının projelerinin gerçekçi olduğuna dair ön görüleri desteklemiş oldu. Hala yeni SSCB’nin bir hayal olduğu düşünülüyor. Kremlin sarayı Aleksandr Dugin gibi Rus düşünürlerin dilinden Avrasya Birliği projesini gündeme taşıyarak önümüzdeki on yıllardaki hedefinin Avrupa ve Asya ülkeleri olduğunu açık bir şekilde belirtmiş oluyordu.

Rusya’nın iç sorunları, eski SSCB ülkelerinin Avrupa ülkeleri ve Çin ile yakın iş birliği içerisinde olması ilk bakışta bunun sadece bir hayal olabileceğine dair düşünceyi akla getirebilir. Ancak Birinci Cihan Harbinden sonra bolşevik ihtilalinin yapıldığı iç savaş enkazının ortadan kaldırılmasının beklenmesine gerek kalmadan Rusya’nın daha da büyüdüğü unutulmamalı. Petra ile beraber girdiği büyük savaşların neredeyse tamamına yakınını kazanan Rusya sürekli olarak gücünü güç kattığı da önemli bir tarihi hatırlatma olmalı.

DIŞ POLİTİKASI

Sovyetler Birliği’nin yıkılması ve Doğu Bloğunun çökmesiyle birlikte “çift kutuplu dünya”dan Amerika’nın egemen olduğu “tek kutuplu dünya” düzenine geçilmiştir. Fakat Putin, “tek kutuplu” düzen yerine “çok kutuplu” bir sistemi savunmuş ve bu düşüncesini 47. Münih Güvenlik Konferansı’nda dile getirmiştir. Rusya, Putin’le birlikte tekrar dünyadaki “süper güç” konumuna dönmek istemiştir. Göreve başladığı süreç içerisinde Putin; ABD, AB ve NATO ile ilişkilerini iyi tutmuştur.

11 EYLÜL ÖNCESİ VE SONRASI

Rusya’nın ABD ile ilişkilerini 11 Eylül saldırısı öncesi ve sonrası diye ikiye ayırmak gerekiyor. Zira 11 Eylül saldırılarıyla birlikte global ölçekte terörizm ana konu haline gelmiş ve Rusya ile ABD, bu noktada işbirliği içinde olmuşlardır. Amerika Afganistan’daki El-Kaide kamplarına saldırı için Özbekistan ve Kırgızistan’a üst kurmak için Rusya’nın desteğini almıştır. Daha sonra nükleer silahlarına azaltılmasına dair karşılıklı bir anlaşma imzalamışlardır. Böylece Rusya-ABD ilişkilerinde yeni bir dönem açılmış oldu. 11 Eylül saldırıları sonrası ABD ile gelişen ikili ilişkilerden karlı çıkan Rusya olmuştur. Zira Çeçenistan’da yürüttüğü askeri operasyonların terörist faaliyetlere yönelik olduğu izlenimi verilerek eleştirilerden kurtulmayı hedeflemiştir. Fakat bu iyi ilişkiler, Rusya’nın “pragmatist” dış politika anlayışını etkilememiş ve Rusya yeri geldiğinde ABD’nin karşısında yer almıştır.

Amerika’nın Irak’a müdahalesini BM genel konseyinde Rusya ve Fransa birleşerek veto etmişlerdir. Bu, Rusya’nın lehine olmuştur zira petrol fiyatları yükselmiştir ve Rusya bu durumda kazanan taraf olmuştur. Denilebilir ki Rusya, kendi çıkarları doğrultusunda romantik bir tavırdan azade bir şekilde hareket etmiştir.

SSCB içerisinde en büyük güç unsuru olan Rusya, bu yapının 1991’den itibaren dağılmasıyla birlikte, yarım yüzyıllık bir dönem boyunca ABD ile paylaşmakta olduğu ‘süper güç’ sıfatını da kaybetti. Fakat Rusya, hiçbir zaman geçmişteki imparatorluk günleri ve Sovyet döneminde sahip olduğu ayrıcalıklardan, kontrol ettiği geniş sınırlar ve etki alanından vazgeçmedi.” Bunun en belirgin örneği de Gürcistan, Kırgızistan ve Kazakistan’daki askeri üslerdir.

ABD’nin Polonya ve Çek Cumhuriyeti’ne “füze savunma sistemi” kurmak istemesi, ABD-Rusya ilişkilerinde gerginliğe sebep olmuştur. Amerika her ne kadar bu sistemin İran’a karşı yerleştirildiğini söylese de Rusya bunu kendine karşı bir tehdit olarak algılamıştır. Rusya’nın 2008 yılında Gürcistan’a müdahalesi ilişkileri daha da germiştir. Gürcistan, NATO’ya katılmak için toprak sorunlarını halletmek istiyordu. Acaristan’a karşı müdahalesi başarıyla sonuçlanmış ve bölgeyi kontrol altına almıştı. Diğer bölgelere de aynı müdahalede bulunmak istemiş ancak Gürcistan’ın NATO’ya girmesini istemeyen Rusya, bunu engellemek istemişti. Böylece Osetya’da bulunan Rus Barış Güçleri’nin de öldürüldüğü gerekçesiyle Gürcistan’a karşı müdahalede bulunmuştur. Müdahale bittiğinde Güney Osetya ve Abhazya bağımsızlığını ilan etmiş, Rusya Federasyonu da bunu resmi olarak tanımıştır.

YÖNÜNÜ DOĞUYA ÇEVİREN PUTİN

Rusya bu dönemde yönünü doğuya çevirerek, İran’ın çabalarıyla İslam Konferansı Örgütü’ne gözlemci ülke statüsünde katılmıştır. Böylece Müslümanlar arasında artmaya başlayan Amerika karşıtlığından faydalanmak istemektedir.

Putin, 2012 yılında üçüncü kez başkanlık koltuğuna oturduğunda, Ortadoğu’da Arap Baharı yaşanıyordu. Sovyetler Birliği zamanında Rusya, Ortadoğu’da etkin bir rol oynamıştı. 1991 yılında Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra ise bölgedeki etkinliğini kaybetmiş, fakat 2000’li yıllardan itibaren Vladimir Putin iktidarıyla birlikte tekrar eski aktif rolüne dönmüştü.

Sahipkıran.org'da bu konuyla ilgili hazırlanan raporda Rusya’nın Ortadoğu politikasındaki hedefinin büyük güç olabilmek adına Amerika’nın bölgedeki hâkimiyetinin azaltılması, bir taraftan Ortadoğu devletlerine silah satışı ve ucuz Ortadoğu petrol rezervlerine yatırım yaparak yeni ortaklıklar oluşturulması olduğu belirtiliyor. Bu dönemde Rusya, Irak ile olan ilişkilerini tekrar canlandırmış ve Irak’la büyük çaplı silah anlaşması imzalamıştır. Suriye’de yaşanan iç karışıklıklarda, bölgede istikrarsız bir Suriye istemedikleri için, Irak’la birlikte Beşar Esad’a destek vermiştir. Lakin Esad sonrası dönemde bölgedeki rolünü kaybetmeyi istemediği için muhalif gruplarla da ilişkisini kesmemiştir. Rusya, Suriye politikasında Çin’in çok büyük desteğini almıştır. İlişkileri oldukça ilerleyen Rusya ve Çin, ABD karşısında ortak hareket etmişlerdir. Ekonomik işbirlikleri, stratejik ortaklıklar oluşturmuşlar ve ikili ticaret anlaşmaları imzalamışlardır.

Putin’in üçüncü döneminde, Amerika ve AB ile ilişkilerinin iyi olduğu söylenemez. Ukrayna krizi ve 16 Mart 2014’te Kırım’ın Rusya’ya katılması sonucu Amerika ve AB’nin ekonomik yaptırımları, ilişkileri iyice geriletmiştir. Batı karşıtı politikalar izleyen Rusya, yakın çevre ülkeleri ile ilişkilerini ilerletmiş ve 29 Mayıs 2014’te Belarus ve Kazakistan ile birlikte Avrasya Ekonomik Birliği’ni kurmuştur.

Vladimir Putin Kimdir?

Vladimir Putin Leningrad Devlet Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun olduktan sonra 1975’ten itibaren Sovyet İstihbarat Servisi KGB’de çalışmaya başladı. 1991’de KGB’den ayrılan Putin, hukuk fakültesindeyken öğrencisi olduğu St. Petersburg Belediye Başkanı reformist Anatoly Sobchak’ın basın danışmanı oldu. 1994’te Sobchak’ın yardımcılığına getirildi ve bir yıl sonra NDR (Nash Dom Rossiia-Rusya Bizim Evimiz) partisinin St. Petersburg bölge başkanı oldu. İyi derecede Almanca bilen, Rusya’nın Avrupalı kültürünü yaşatan St. Petersburglu olan ve daha önceki görevleri nedeniyle Batı ekonomilerini iyi tanıyan Putin, 1996 yılında Moskova’daki çevreler tarafından ‘keşfedilerek’ taşradan merkeze çağırıldı. Yeltsin’in Cumhurbaşkanlığı İdaresi Başkanı Pavel Borodin’in yardımcısı olduğunda artık o da ‘ailenin bir üyesi’ olmuştu. Temmuz 1998’de Rus İstihbarat Servisi (FSB) başkanlığına getirilen Putin, 1999 yılına kariyeri açısından çok hızlı bir çıkış ile başlayarak Mart ayında Rus Devlet Güvenlik Konseyi Sekreteri olmuştu.

Rusya Devlet Başkanı Boris Yeltsin’in 9 Ağustos 1999 tarihinde Başbakan Sergei Stepashin’i görevden alarak yerine Vladimir Putin’i atadığında Rusya üzerine araştırma yapan çoğu kişi, bu kararın öneminin farkında bile değildi. Bunun Putin’in cumhurbaşkanlığına giden yolda çok önemli bir kilometre taşını oluşturduğunu pek az kişi fark edebilmişti. O günlerde çoğu gözlemci bu kararı, birbiriyle tutarsız açıklama ve kararları herkesçe bilinen Boris Yeltsin’in yeni bir sürprizi olarak değerlendiriyordu. Bu yaygın kanıya göre, Putin bu görevde üç-beş ay kalacak ve daha sonra da yerini bir başka lidere bırakacaktı.

Ancak olaylar hiç de beklendiği gibi gelişmedi ve Putin beş ay sonra yerini bir başkasına bırakmadı tam tersine 31 Aralık’ta görevinden istifa eden Boris Yeltsin’in koltuğuna da vekaleten oturmayı başardı. Oysa Putin’in atamasını diğer başbakan atamalarından ayıran ve çoğu gözlemcinin gözardı ettiği önemli bir farklılık vardı. Putin doğrudan istihbarat servislerinden gelen ilk başbakan olma özelliğine sahipti.

Güncelleme Tarihi: 19 Mart 2018, 18:26
YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER

banner10