banner39

24.11.2010, 02:13

Ayak sesleri yaklaşıyor

1980 yılının kışında rahmetli Celal Bayar "Bu kış Türkiye'ye komünizm gelecek." demişti. Zamanın milliyetçi muhafazakâr gazetesi Tercüman'ın sekiz sütuna manşet verdiği bu başlık, iri siyah puntolarıyla Sovyetlerin öncü askerî katarı gibi görünüyordu. Dalya diyen siyasetin üstadı komünizm gelecek öngörüsünde bulunuyorsa, geriye kalan çoluk çocuğun hayır gelmeyecek demesinin ne manası vardı?

O netameli komünizmin geliyor oluşu karşısında insanlara düşen, oturup beklemekti. Kim ne yapabilirdi ki?

Bazı gelişler öyledir, insanda çaresizlik duygusu yaratır, onu etkisiz elemana çevirir. Önündeki tek seçenek, yaşanacak acılara, trajedilere nasıl tahammül edebilirim, konusunda temrinler yapmaktır. Güzel ülkemizde geçmişte bazen de faşizmin ayak seslerinden bahsedilirdi. Gerçi bu faşizm kelimesi uluorta kullanılır, arkasındaki tarihî müktesebat hesaba katılmaz, bazen de siyasetten çok argodan devşirilmiş bir küfür edasıyla söylenirdi ama sonuçta bu ayak seslerinin de pek hayırlı bir "siyasetle" gelmeyeceği bilinirdi. Faşizm geliyorsa, yine zavallı insanlar ne yapabilirlerdi ki? Franko rejiminin hatıraları henüz tazeydi. Daha 1974 yılında yıkılmadan hemen önce altı tane asiyi mengene ile boğarak öldüren bu rejim, yaklaştığı ifade edilen ayak seslerinin somut tecellisi üzerine de hayli ilham verici bir tahayyül sunardı insanlara. Otur ve bekle. Kaderine razı ol!

Şimdi ise yine ayak sesleri duyuyoruz. Ancak bu defa gelen sandık. Evet, seçimin ayak sesleri duyulmaya başlandı. Yumuşak, dans eder gibi gelen ayak sesleri. Yaklaşan seçim insanlara takdir edilmiş bir gelecek üzerinden seslenmiyor, aksine ona diyor ki, bak, değerlendir, karşılaştır, sonra kararını ver, ülkenin geleceğini sen tayin et! Sen etkisiz eleman değilsin hayır, tüm bu ayak sesleri, tüm bu gösteri senin için! Seçimin ayak seslerini muhteşem yapan, iyi ki o sesleri duyuyoruz, dedirten işte bu. Seçmen, yani seçen insanlar, bu ülkenin iktidarını, muhalefetini, iktidar ilişkilerinin güçlülerini, zayıflarını seçecekler. Kimilerini kendilerinin temsilcisi olarak görecekler, kimilerini ise iddiaları ne olursa olsun kenara alacaklar. Seçim varsa fail seçmendir. Fail halktır. Aslında seçimin ayak sesleri doğrudan doğruya halkın ayak sesleridir.

Gördük ki yaklaşan seçim bayram mayram dinlemiyor, siyasilere her zeminde seçmenle bağ kurmak, onun beklentilerine, umutlarına uygun politikalar üretmek için görev çıkartıyor. Gerçi siyaset hiçbir zaman durmaz, her vakit yoldadır ama seçim yaklaştıkça her vesile seçim sandığının ruhuna uygun bir anlam kazanıyor, siyasiler daha bir odaklanmış olarak davranıyorlar.

Partilere bakın. En rahat görüneni AKP. Çünkü referandumdan büyük bir zaferle çıktı, seçimden de zaferle çıkması için tek yapacağı, dramatik yanlışlar yapmamak. Her şeyi kendi haline bıraksa, arada bir sudan domatesten bahsetse bile ırmaklar ona doğru akıyor. Elbette bunun yegâne sebebi referandumun oranları değil. Referandum da dâhil AKP'ye ilişkin teşekkül etmiş toplam algı. Geleceğe ilişkin umut veriyor, problemlerin çözümü için mugalâtanın ötesinde pozisyon alıyor. AB, Kürt meselesi, kalkınma, refah denildiğinde ne yapacağı en belirgin parti konumunda. Siyasetin domino edici faili. Diğer partilerin ona bakarak kendi pozisyonlarını tayin ettikleri bir otorite. AKP'ye kızanlar, onu eleştirenler yine onun oluşturduğu gündeme bağlı olarak bunu yapıyorlar.

MHP bütün ülkücüleri partinin çatısı altına çağırıyor. Referandum öncesi ve sonrası için "bütün ülkücülere" yönelik iki farklı dil, beraberinde nice polemik konusunu çağırıyor. Fakat sonuçta MHP'nin de yaptığı yaklaşan seçimlere göre bir strateji oluşturmak, halka bakmak, ona nüfuz edecek bir dil ve üslup geliştirmek. Belki her zaman yapıldığı söylenenin daha dikkatli, daha halk odaklı bir şekilde yeniden kurulmaya çalışılması.

CHP ise Hamlet'teki meşhur sahne gibi, "değişmek ya da değişmemek" diyor. Elde ise bir tane değil birkaç kurukafa var. Hamlet'le CHP arasında rollerin dağıtımı üzerinden kurulacak analoji ne kadar verimli polemiklerin konusu olur... Bu arada Hamlet'in Danimarkalı bir prens olduğunu, babasının amcası Claudius tarafından öldürüldüğünü, annesinin amcası ile evlendiğini, güç ve iktidar ilişkilerinin karanlık dünyasında yaşanan bu entrikaları Hamlet'in babasının ruhundan öğrendiğini ve o andan itibaren adalet için koştuğunu söyleyelim.

Seçimin ayak sesleri CHP'de de ilginç gelişmeler doğuruyor. Bazen kılıca bazen çelebiliğe meyleden bir dili olan Kılıçdaroğlu'nun sanki daha yumuşak bir üslupla bu seçime hazırlanacağı yolunda işaretler var. Paris, Kaya ve Güney mezarlarına ziyaret, okunan dualar şimdilik yoruma muhtaç sembolik anlamlar taşıyor. Buradan hangi siyaset üretilmeye çalışılacak belli değil. AKP'ye karşı BDP dâhil sol partiler koalisyonu fikrinin kimilerine cazip geldiği muhakkak. Bu eski yemek yeniden ısıtılmaya çalışılıyor. Ancak Türkiye'nin mevcut şartlarında bu yemeği hiçbir şekilde yemek istemeyen CHP'liler de var. Değişim böyledir zaten. Otururken hep birlikte oturursunuz, yola çıktığınızda ise hem size yeni katılanlar olur hem de kimileri yolunuzu beğenmez, kendileri başka istikametlere yönelirler.

Bu sol koalisyon fikrinin sahipleri muhakkak aritmetik biliyorlar ama insanların tutumları ile dört işlem arasındaki bulanıklıktan ne kadar haberdarlar, bunu da –bir kez daha- göreceğiz. Burada iki ilginç konu var. Birincisi, AKP karşıtlığı üzerine bir siyaset kurmak daha baştan iddiasız bir saf tutma işi olur. Hasmını negatif otorite olarak gören bir siyasetin seçmene söyleyeceği ne olabilir ki? O yaptı biz yapmayacağız. O yapmadı biz yapacağız. Bunun üzerine siyaset olmaz. İkincisi, diğer sol partilerin küsuratlı katkılarını bir kenara bırakalım, BDP ile CHP niçin koalisyon yapacaktır? El cevap: Daha yüksek bir oy oranıyla daha fazla milletvekili çıkartmak için. Şimdilik söylentinin manzarası bu. Bir yanda Kürt meselesinin bol bol gündemde olduğu bir süreçte ulusalcılık okunu iyice keskinleştirmiş CHP, diğer yanda ise kendisine ulusalcı hasım olarak CHP'yi gören BDP. Zıtların çekim gücü mü? Şunu seçmen anlayabilir: Bu iki parti halkın karşısına çıksa ve dese ki, geçmişte yapıp ettiklerimizi unutun, bunlar için tövbekârız, şimdi ise seçim ortaklığı değil kader birliği yapıyoruz, Kürt meselesini de şöyle çözeceğiz, bu konuda da anlaştık. Sizinle bu çözümü paylaşıyoruz. Ey seçmen! Senden bu proje, bu yaklaşım için oy istiyoruz. Beğenirseniz bize, beğenmezseniz kime isterseniz ona oy verin. Böyle bir "stratejik ortaklık" ilginç bulunabilir ama aritmetik toplama dönük bir işbirliği bırakın başkalarını bu koalisyona getirmeyi, mevcutları bile rahatsız eder. Üstelik yakın geçmişin meşum hatıraları böyle bir işbirliğinin üzerinde karanlık bir hayalet gibi dolaşıp duracak ve sürecin her aşamasında sorun doğuracaktır.

Her ne olursa olsun, açık olan şu: En güzel ayak sesleri sandığın ayak sesleri. Hayır hayır, yine tashih gerekiyor, milletin ayak sesleri. Bu ayak seslerini her daim duyacağımız bir Türkiye hepimizin isteği olmalı. n. [email protected]

Kaynak: Zaman

 

Yorumlar (0)
Günün Anketi Tümü
Türkiye Esed rejimiyle diyalog kurmalı mı?