banner39

KOSOVA: Kardeşliğin, Tarihdaşlığın ve Gönüldaşlığın Diyarı

Yurtdışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığı'ndan Hulusi Üstün Kosava ile ilgili bir yazı kaleme aldı.

Balkanlar 25.04.2020, 11:28
KOSOVA: Kardeşliğin, Tarihdaşlığın ve Gönüldaşlığın Diyarı

Asya’dan Avrupa’ya uzanan bir ele benzeyen Anadolu kıtasına batının açtığı kapıya benzer Balkan coğrafyası. Tarih, bu el ile bu kapı arasındaki ilişkinin öyküsüdür biraz da… En azından Yeni Dünya’nın keşfi ile sahne genişleyinceye dek… Bir ‘kapı coğrafya’ olmanın neticesi olarak barındırdığı etnik, dinsel ve linguistik çeşitlilikle heyecan veren bu toprakların öyküsü Anadolu’nun, Akdeniz’in ve Ortadoğu’nun öyküsüyle kesişmektedir. Büyük İskender’in öyküsünde olduğu gibi, Truva’nın öyküsünde olduğu gibi, İsa’nın havarilerinin öyküsünde olduğu gibi, Sultan Murat’ın, Sultan Reşad’ın öykülerinde olduğu gibi.

Bu kapı coğrafyanın kalbine benzetilebilecek Kosova 10.877 km² yüz ölçüme ve yaklaşık iki milyon nüfusa sahiptir. Kuzeydoğu ve doğusunda Sırbistan, kuzeybatısında Sancak, batıda Karadağ ve Arnavutluk, güneyde Makedonya ile çevrilidir. Bütün Balkan ülkelerinde olduğu gibi çok etnikli bir yapıya sahip olan Kosova’da yaklaşık iki milyonluk nüfus çoğunluğu Arnavutlar olmak üzere Sırp, Türk, Boşnak, Hırvat, Torbeş, Rom gibi etnik gruplardan oluşur.

Bu küçük ama önemli coğrafyayı tanımak soğuk politik yazıların ve istatistiki verilerin dışında birçok tarihi, edebi ve kültürel bilgiyi hatırlamayı zorunlu kılmaktadır.

Kuzeyden Alp uzantısı yükseltiler, batıdan Adriyatik’e paralel dağlarının ortasında yine dağlar ve derin vadilerden oluşan Kosova’nın en eski sahipleri olarak bugünkü Arnavutları oluşturan temel etnik gruplardan birisi olarak kabul edilen Dardan kavmidir. Traklarla ortak bir etnik kökeni olup olmadığı tartışmalı bir husus olan Dardanlar bugünkü Kosova’yı içine alan merkezi Balkan’da M.Ö. yüzyıllarda hakimiyet kurmuş bir halktır. Romalılar tarafından Dardanların siyasi etkinliklerine son verilmesinin ardından bölge Balkan halklarını oluşturan etnisiteler içinde eriyen Asyalı göçebe kavimlerce istila edilmiştir. Hun, Avar, Uz, Peçenek Kuman gibi Turani halklar Balkanların merkezi bölgelerindeki etnik kimliği şekillendiren temel yapılardan biri olarak varlığını günümüze dek korumuştur. Kosova, Makedonya ve Arnavutluk arasındaki bölgenin kadim sakinleri olan Goralılar, Rodop Dağlarında yaşayan Pomaklar, Balkanların kuzeyindeki Gagavuzlar bölgeye eski çağlarda gelip yerleşen Asya halklarının kalıntılarını taşıyan topluluklardandır. Bu toplulukların canlı bir izi de bölgede konuşulan bütün dillerde ve özellikle de Türk ağızlarında yer alan eski Türkçe kelimelerdir.

Balkanlardaki etnik yapıyı oluşturan gruplardan biri olan Slav toplulukları bölgeye yerleşip diğer halklarla karışmış, kısmen de etnik varlıklarını korumuş olmakla birlikte Kosova bölgesi XIV. yüzyılın sonunda Osmanlı hakimiyeti kesin olarak yerleşinceye dek ağırlıkla Arnavut derebeylerinin idaresinde kalmıştır. Balkanların kadim halklarından olan Arnavutlar, Adriyatik kıyılarından Rodop Dağlarına kadar uzanan yerleşimleriyle kuzeyden gelen Slav etkisini durduran ve Balkanların tamamen Slavlaşmasını önleyen bir yapı olması dolayısıyla Balkanlı kimliğinin temel belirleyicilerinden birisidir.

Kosova Zaferi Dönüm Noktalarından Biri Olmuştur

1389 yılında Balkanlarda yayılan Osmanlı gücünü engellemek gayesindeki Sırp Kralı Lazar öncülüğünde teşkil olunmuş birleşik Balkan ordusu ile Kosova sahrasında verilen savaşın Osmanlıların zaferiyle sonuçlanması sonrasında bölge Osmanlı hâkimiyetine girmiş, Anadolu’dan getirilen külliyetli sayıda Türk ve Tatar nüfus bölgeye yerleştirilmiştir. Evvelce buraları yurt tutmuş olan Hun, Peçenek, Kuman kalıntısı toplulukların varlığı bu bölgenin Türk iskânına açılmasını kolaylaştıran bir husus olmuştur. Bu iskânla birlikte Kosova’da İslam Dininin yerleşmesi hızlanmıştır.

Her ne kadar Arnavutlara İslam’ın Osmanlılar tarafından tanıtıldığı bilgisi genel bir doğru olarak kabul edilse de son zamanlarda Arnavutların İslam’ı daha eski dönemlerde Araplar eliyle tanıdıkları, Sicilya Adasının Müslümanların elinden çıkmasının ardından Arnavut halkının İslam coğrafyası ile bağlantısının kesildiği ve dolayısıyla İslamlaşma sürecinin tamamlanamadığı görüşü dillendirilmektedir. Nitekim Evliya Çelebi, Arnavut halkının kökeninin Kureyşi Araplar’a dayandığına ilişkin bir söylence aktarmaktadır ki bu söylencenin ardında yatan hakikat muhtemelen Osmanlı öncesinde Araplarla Arnavutlar arasında kurulan ticari temelli ilişkilerdir.

Bektaşilik, Melamilik, Halvetilik, Sinanilik Gibi İslam Ekolleri Bölgede Etkili Olmuştur

Belki geçmişteki bu aşinalık nedeniyle Arnavutların büyük bölümünün İslamiyet’i kabulü zor olmamıştır. Başlangıçta soylular tarafından benimsenen İslam, kısa zamanda halk kitlesine yayılmıştır. Osmanlı yönetimi de yaşadıkları dağlık bölgelerde asırlardır güçlü ordulara karşı koymuş olmak dolayısıyla son derece disiplinli bir toplum yapısına sahip olan Arnavutların yerel otoritelerinin etkisini kırmak yönünde bir tavır sergilememiştir. Tımar sistemi ve askeri ve bürokratik vazifelere yatkınlıkları sebebiyle Arnavut halkı kısa zamanda imparatorluk içinde önemli görevli roller icra eder hale gelmiş, Bektaşilik, Melamilik, Halvetilik, Sinanilik gibi İslam ekolleri bölgede yayılmıştır. Osmanlı hâkimiyetiyle birlikte Türklerin iskân olunduğu Kosova bölgesinde Prizren, Priştine, Vıçıtırin, Gilan, Mamuşa (Mahmut Şah) gibi merkezler Osmanlı kültürünün bölgede yayılmasını sağlamış, bu ortak payda bugüne dek birbirinden farklı etnik ve dinsel grupların barış içinde varlığını sürdürmelerini sağlamıştır. Öyle ki bu şehirler İmparatorluğun Balkan topraklarında en fazla İslam nüfus barındıran merkezleri olarak görülmektedir. Beş asırlık Osmanlı hâkimiyeti hala yolculara güzergâh olan köprüler, şehir ve kasaba siluetlerini belirleyen camii ve mescitler, hanlar, hamamlar ve konaklar kazandırmıştır. Ki Kosova’da tespit edilen Osmanlı vakıf eseri sayısı 359’dur. Mimari kadar edebiyat, sanat ve kültür de Türk ve Osmanlıya ait izler taşımaktadır. Bölgedeki Osmanlı idaresinin sona ermesinin ardından farklı oranlarda kesintisiz bir şekilde süren göç hareketleri dolayısıyla etkisi azalmış olsa da Türkçe, lingua Franka olarak farklı etnik ve dinsel gruplar tarafından hala kullanılmaktadır. Bağımsız Kosova’da Türkçeye bazı belediyelerde resmi dil statüsü tanınmıştır. Günümüzde Kosova’da yaşayan Türk nüfusa ilişkin farklı sayıların verilmesinin sebebi, ülkede Türkçe konuşan herkesin Türk kökenli kabul edilmiyor olmasından kaynaklanmaktadır. Yakın zamana kadar belli bir yaşın üzerindeki Arnavut ve Torbeş kökenlilerin Türkçe konuşabildiği dikkate alındığında Türkçe’nin Kosova’da salt etnik bir dil olmadığı anlaşılmaktadır.

Tanzimat sonrasında Kosova, stratejik önemi dolayısıyla Osmanlı İdari taksimatında ayrı bir statüde değerlendirilmiş, 93 Harbi öncesinde Sofya, Niş ve Priştine’yi içine alan bir vilayet statüsü verilmiştir. Ayestefanos Anlaşması ile bölgedeki Osmanlı idaresi Avrupa ve Rusya’nın siyasi müdahalesine açık hale gelmiştir. Bu karmaşa, bölgede yaşayan Arnavutlar arasında bağımsızlık düşüncesinin oluşmasına imkân sağlamıştır.

Osmanlı idaresinin sona erip bölgenin Sırbistan Krallığına bırakıldığı 1913’ten sonra Kosova’da etnik ve dinsel yapı hızlı bir şekilde değişmiştir. Yenilen Osmanlı ile birlikte bölgenin İslam ahalisi hızlı bir şekilde İstanbul’a doğru göç yoluna çıkmış, onlardan boşalan yerlere Slav unsurlar yerleştirilmiştir. Arnavut halkının silahsızlandırılmasına ilişkin kanuni düzenlemeler sayesinde bu demografik değişim olabildiğince sancısız gerçekleştirilmek istenmiştir. Yugoslavya’nın oluşturulması üzerine bir eyalet statüsüyle Yugoslavya içerisinde yer alan Kosova’dan Türk ve Arnavut unsurun çıkartılmasına yönelik politikalar bu yeni dönemde de sürdürülmüştür.

II. Dünya Savaşı yıllarında Kosova’nın batısı Arnavutluk, doğusu ise Bulgaristan’ın geçici ilhakına maruz kalmış, savaş sonrasında yaklaşık 400.000 civarında Türk ve Arnavut kökenli Müslüman Türkiye’ye göçmek zorunda bırakılmıştır. Yugoslavya’nın dağılmasından sonra Sırp müdahalesiyle karşı karşıya kalan Kosova 1999-2008 yılları arasında Birleşmiş Milletler idaresinde kalmış, 2008 yılında bağımsızlığını ilan etmiştir.

Kosova’nın Şanlı Komutanı: Sultan I. Murat Hüdâvendigâr

Kosova, Türk tarihinin şanlı hükümdarlarından, Osmanlı Devleti'nin Avrupa'ya doğru kapılarını açan padişah olan Sultan I. Murat Hüdâvendigâr’ın defnolunduğu türbeye ev sahipliği yapmaktadır. Sultan I. Murad Hüdavendigar, 1389 yılında büyük bir zaferle sonuçlanan Kosova Meydan Muharebesi’nin ardından savaş meydanındaki askerlerin durumunu incelerken Miloş adlı bir Sırp tarafından at üzerinde iken zehirli bir bıçakla hançerlenmiştir. Hayatı sınır boylarında ve harp meydanlarında geçen Sultan I. Murad Hüdâvendigâr, yine bir savaş meydanında şehit düşmüştür. İç organları Kosova'daki türbesine gömülmüş, naaşı ise bozulmaması için ilaçlanarak, Bursa’daki türbeye defnedilmiştir.

Türkiye, Ecdadının Mirasına Sahip Çıkıyor

14. yüzyılda inşa edilen ve "Meşhed-i Hüdâvendigâr" olarak adlandırılan türbe ve çevresindeki bölge yapısal bozulmalar ve deformasyonlar nedeniyle 2005 yılında Türk İşbirliği ve Koordinasyon Ajansı Başkanlığı (TİKA)’nın katkısı ile Türkiye Diyanet Vakfı tarafından restore edilmiştir. Bölge halkı açısından Türk ve Müslümanlığın bir sembolü olarak görülen yapı, sadece Kosova’daki Müslümanların değil dünyanın dört bir yanından gelen Türklerin ve Müslümanların önemli bir ziyaret noktasıdır.

Sultan Reşad’ın Kosova Ziyareti

Sultan Reşad’ın 5-26 Haziran 1911 tarihleri arasında Çanakkale, Selanik, Üsküp, Priştine ve Manastır’a gerçekleştirdiği ziyaret Kosova’nın tarihi açısından önemli bir yer tutmaktadır. Sultan Reşad, yaklaşık 20 gün süren bu gezisine oldukça kalabalık bir heyetle çıkmıştır. Gezinin amacının bölge halkının Osmanlı yönetimine bağlılıklarının güçlendirilmesi olduğu sıkça dile getirilmiştir. Sultan Reşad’ın yaptığı bu gezinin en önemli noktalarından biri Murad-ı Hüdâvendigâr’ın türbesini ziyareti ve 120 bin kişinin katılımıyla kılınan Cuma namazıdır.

Halkın büyük bir teveccüh gösterdiği Cuma namazının ardından Sadrâzam İsmail Hakkı Paşa kürsüye çıkarak Padişah’ın nutkunu okumuştur. Sultan V. Mehmed Reşad, nutkunun ilk cümlesinde; buraya devletin yüceltilmesi uğrunda hayatını feda etmekten çekinmeyen Hüdâvendigâr-ı Gazi’nin mübarek türbelerini ziyaret için geldiğini ve kendi hayatını da aynı hedef doğrultusunda vakfettiğini ifade etmiştir. Sultan Reşat bu ziyaretinde Meşhed-i Hüdâvendigâr civarında yaptırılan ve bizzat ilk taşını kendi koyduğu medresenin yapımına, bölgedeki okullara, muhtaç öğrencilere, borçlulara ve fakirlere bolca yardımda bulunduğu kayıtlara geçmiştir.

Kaynak: YTB

banner53
Yorumlar (0)
25
açık
Günün Anketi Tümü
Türkiye Esed rejimiyle diyalog kurmalı mı?