banner39

Türk-Amerikan ilişkilerinde 'Muhasebe' Dönemi ve Yeni Arayışlar

Uzunca bir süre “stratejik ortaklık” olarak nitelendirilen ikili ilişkiler, aldığı derin yaralarla birlikte şu anda “stratejik olmayan” ve nasıl bir tamlama ile tanımlanacağı belli olmayan bir evreye gelmiş durumda.

Dış Politika 03.07.2018, 13:28 03.07.2018, 13:34
Türk-Amerikan ilişkilerinde 'Muhasebe' Dönemi  ve Yeni Arayışlar

HAKAN ÇOPUR

Türk-Amerikan ilişkilerinde son dönemde gelinen nokta, 70 yıllık ilişkilerin belki de en kırılgan dönemi olarak kabul edilebilir. Birkaç ana konu etrafında gerginle-şen ve son bir aya kadar her geçen gün bozulan ilişkiler, Ankara-Washington hattındaki benzeri görülmemiş güven bunalımının gölgesi altında ciddi şekilde yıprandı. İki ülkenin de birbirine ihtiyacı olduğu rasyonalitesi üzerinden yeniden yapılan okumaların “ilişkilere format atma” noktasına varıp varmayacağını söylemek için henüz erken. Ancak iki ülke, özünde karşılıklı iyi niyete sahip olsa bile artık kemikleşmiş bazı sorunların çözümlenmesi için özellikle Amerikan tarafının atması gereken ciddi adımlar olduğu aşikar. Böyle bir ortamda güven bunalımını aşmak ve psikolojik eşiği geçmek için Türk-Amerikan ilişkilerinin önünde çok da geniş bir hareket sahası bulunmuyor.

Uzunca bir süre “stratejik ortaklık” olarak nitelendirilen ikili ilişkiler, aldığı derin yaralarla birlikte şu anda “stratejik olmayan” ve nasıl bir tamlama ile tanımlanacağı belli olmayan bir evreye gelmiş durumda. Zira stratejik ortaklıkta, ortaklardan biri di-ğerinin terör örgütü dediği bir yapıya doğrudan silah yardımı yapmaz. İki ülkenin bir-birine olan karşılıklı ihtiyacı, Türk-Amerikan ilişkilerini yeniden “stratejik ortaklık” veya “stratejik müttefik” konumuna taşıyabilir. Ancak hem ABD’nin değişen/dönüşen Türkiye’yi tam anlamıyla okuyamaması ve onu hala eski Türkiye olarak kodlaması hem de ABD’nin strateji üreten kurumları arasındaki koordinasyon ve eşgüdüm sorunları, Türk-Amerikan ilişkilerindeki mevcut kabızlığın devamına neden olabilir.

Obama’nın Mirası Trump’a Kaldı

Önceki ABD Başkanı Demokrat Barack Obama’nın özellikle Suriye konusunda bırak - tığı kötü miras, Cumhuriyetçi Donald Trump’ın kucağına kalan “bombalardan” birisiy-di. Ankara, Obama’nın 2. döneminde giderek bozulan ilişkilerin yeni başkan Trump ile önemli ölçüde çözülebileceği ümidini taşıyordu. Özellikle Trump’ın ilk Ulusal Güvenlik Danışmanı Michael Flynn’in FETÖ elebaşı Fetullah Gülen’le ilgili bazı çıkışları, bu ümit - lerin boş olmadığına işaret sayılıyordu. Ancak 20 Ocak 2017’de koltuğa oturan Trump’ın Mayıs ayında terör örgütü PKK’nın Suriye kolu YPG’ye doğrudan silah yardımına onayı vermesi, ilk ciddi kırılma oldu. Gülen’in iade süreciyle ilgili somut bir adımın atılmadı - ğının da ortaya çıkmasıyla Ankara, Trump yönetiminden beklentileri konusunda ciddi ve haklı bir hayal kırıklığı yaşadı.

Trump konusunda belki de en başta “beklentilerini fazla yüksek tutan” Türkiye, ABD’deki yapısal adımların yönetilmesi konusunun sadece Oval Ofis’teki başkanın tali - matından ibaret olmadığını özellikle YPG konusunda tecrübe ederek (bir kez daha) gör - müş oldu. ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM) ve ABD’nin DEAŞ’la Mü - cadele Özel Temsilcisi Brett McGurk’ün öncülüğünde sahada inşa edilen YPG’ye destek politikası, Pentagon üzerinden Trump’a gelmiş ve Trump da bu politikayı sürdürme kararı almıştı. Bu politikanın Türk-Amerikan ilişkilerine ne kadar zarar verdiğini görmemekte ısrar eden Amerikalı yetkililer, bunu gören ama bir şey yapmayan ya da yapamayan Ame - rikalı yetkililerden daha baskın çıkınca ortaya bugünkü tablo çıktı.

Trump’ın bu tablodaki “körlükte ısrar edenler” listesinde olmadığını söylemek müm-kün. Ancak pratikteki sonuçları itibariyle Trump’ın Beyaz Saray’ının Pentagon’a, Penta - gon’un da CENTCOM’a galebe çaldığını söylemek pek mümkün değil. Siyaset dışından gelerek başkan olan Trump’ın dış politika ve güvenlikle ilgili hemen her konuyu askerlere bırakması, ülkede eşine az rastlanır bir Pentagon ağırlığı meydana getirdi. Bu süreçte as - kerlerin Suriye perspektifinin neredeyse “otomatikman” kabul gördüğünü vurgulamak lazım. DEAŞ’la mücadele önceliğini seçim kampanyasından itibaren her gün üstüne basa basa vurgulayan Trump, bu mücadeleyi “ancak sahadaki yerel Kürt unsurlarla yapabiliriz” diyen askerlerin sözüne uygun hareket etti ve bu konuda komutanlarına itimat etti.

Dolayısıyla Obama’nın son döneminde temelleri atılan Suriye ve YPG politikasını devralan Trump yönetimi, sahadaki komutanların ve DEAŞ’la Mücadele Özel Tem-silcisinin değişmediği bir ortamda bu politikanın sürdürülmesi tavsiyesini kabul edip buna uygun kararlar aldı. Türkiye’nin haklı tepkilerini yumuşatma çabalarının beyhude olduğunu görmekte zorlanan ABD yönetimi, Afrin operasyonu ile Türkiye’nin YPG konusunda ne kadar kararlı olduğunu net olarak anladı. Afrin’deki kararlılığı gören ABD, hemen akabinde Menbiç konusundaki müzakere defterini açtı. Menbiç konu-sundaki uzlaşma çabalarının nereye gideceğini henüz bilmiyoruz, ancak özellikle ABD, Suriye’nin kuzeyindeki ipleri tamamen elinden kaçırmamak ve Ankara’nın Suriye’nin kuzeyi konusundaki limitlerini test etmek istiyor.

Türkiye’nin Zoru, Oyunu Bozdu

Muhtemelen bundan 15-20 yıl sonra Türk-Amerikan ilişkileri tarihi yazılırken Suri-ye iç savaşı, ikili ilişkilerin bozulmasının ana nedenlerinin başında yazılacaktır. İki ülke arasındaki çıkar farklılaşmasının tavan yaptığı Suriye meselesi, (özellikle Obama döne-minde) ABD’nin yüzbinlerce masum insanın hayatını kaybetmesine göz yumması, ken-di koyduğu kırmızı çizgileri görmezden gelmesi ve bu ülkenin İran ile Rusya’nın oyun alanı haline gelmesine izin vermesiyle hatırlanacak. Suriye’de “İslamcıların” iktidara gelmesindense Beşşar Esed rejiminin kalmasını yeğleyen Amerikan karar vericileri, do-laylı yollardan bu tercihlerine uygun şekilde adımlar atarken Esed rejimi konusunda tamamen zıt bir noktada duran Ankara, kendini zor bir patikada buluverdi.

DEAŞ’la mücadele gerekçesi altında her gün büyüyen/büyütülen PYD/YPG, Suri-ye’nin kuzeyinde kendine “devletçik” kurma noktasına gelirken, ABD’li komutanların Türkiye’ye söylediği tek şey “bizim desteğimiz sınırlı ve geçici” cümlesiydi. Ancak

“ABD’nin söylediğine değil yaptığına bakmak gerektiğini” net olarak bilen Türkiye, önce Fırat Kalkanı Harekatı ile kendine de facto bir hareket alanı açtı. Fırat Kalkanı’na ilk başta eleştiren yaklaşan ABD, ilerleyen günlerde Türk askeri ile Özgür Suriye Or-dusunun (ÖSO) net bir başarı elde ettiğini görünce bu de facto durumu kabul etti, hat-ta Pentagon bu operasyonlarda “DEAŞ’la mücadelede Türkiye’ye destek verdiğini” dile getirme ihtiyacı duydu.

Afrin operasyonu ise Türkiye’nin de facto alan açabilme kabiliyetinin sadece sınır-lı bir bölgeden ibaret olmadığını göstermesi bakımından çok değerli bir işaret olarak görüldü. Zeytin Dalı Harekatı, hem planlanması hem hızı hem de minimum sivil kay-bı gibi birçok kıstasa göre çok başarılı bir operasyon olarak değerlendirildi. ABD’li yetkililer “Türkiye bu kadar zamanda böyle etkin bir şekilde Afrin’i temizliyorsa Menbiç’i de temizler” demeye başladı ve sahada güçlenen Türkiye, ABD’yi sonunda masaya oturtmuş oldu. Suriye’nin kuzeyinde sürecin kendi kontrolünden tamamen çıkmasını istemeyen ABD yönetimi, şimdi yeni bir ikilemle karşı karşıya: Bir yandan Ankara ile uygun bir orta yolda buluşmak, diğer yandan “Kürt müttefikini” yarı yolda bırakmamak. ABD yönetiminin, bu ikisinin bir arada olmayacağını ne ölçüde gördüğünü henüz net olarak bilmiyoruz. Ancak hakikatin bazen acı olduğunu bilen herkes gibi Amerikalı karar vericiler de Türkiye’nin YPG konusunda geri adım atma-yacağını gayet iyi biliyor. Dolayısıyla “orta yolu buluruz” diyenlerin ya Türkiye’nin eski Türkiye olmadığını görmedikleri ya da Suriye’nin 3 yıl önceki ülke olmadığının farkında olmadıkları açıktır.

Afrin: Reel Politiğin “Yeniden Keşfi”

Esed konusunda ABD tarafından yalnız bırakıldığını hisseden Türkiye, YPG’nin, Suriye’nin kuzeyinde “devletçik” kurma arefesine gelmesinde ise “ihanete uğradığı-nı” düşündü. Bu noktada kulağını Washington’a kısmen kapatan Ankara, Moskova’yı muhatap alarak Afrin operasyonu için düğmeye bastı. Suriye’de reel politiğin adeta yeniden keşfini yaşayan Türkiye için Afrin operasyonu, sahada olmadan masada da olunamayacağı realitesinin bir yansıması oldu. Yumuşak güç unsurlarıyla sahada elde edilebileceklerin sınırlı olduğunu Suriye’de müşahede eden Türkiye, sert gücünü de önemli bir dış politika işlevi olarak kullanabileceğini, YPG’yi temizleme sürecinde tüm dünyaya gösterdi. Ve belki de daha önemlisi, bunu yaparken ABD’den izin alarak değil, sadece ABD’yi bilgilendirerek yaptı.

Türk-Amerikan ilişkilerinin Menbiç noktasına gelmesi de (artık eski diyeceği-miz) ABD Dışişleri Bakanı Tillerson’ın Ankara ziyareti de ABD Savunma Bakanı Jim Mattis’in Brüksel’de Milli Savunma Bakanı Nurettin Canikli ile aynı dönemde yap-tığı görüşme de Amerikan tarafındaki alarma geçme halinin yansımaları sayılmalı. Kendi istihbarat örgütü CIA’in, YPG’yi PKK’nın Suriye kolu sayması ya da Amerikan Ulusal İstihbarat Topluluğunun resmi raporunda YPG’nin aynı şekilde ifade edilme-si, ABD yönetimini pek etkilemedi. Ancak Türkiye’nin Afrin’de yaptığı başarılı ope-rasyon ve Menbiç operasyonunun ufukta gözükmesi, Washington’ı birkaç haftada harekete geçirdi.

Yeni Denge Unsuru Rusya ve S-400’ler

Suriye’deki oyunu kendi zoru ile bozan Türkiye, DEAŞ’la mücadele gerekçesi gide-rek zayıflayan ABD’nin YPG ile bundan sonra ne yapacağını merakla bekliyor. Hemen her fırsatta YPG’ye sınırlı ve geçici destek verdiğini ifade eden ABD tarafı, Tillerson’ın son dönemde açıkladığı “İran’ı göğüsleme” stratejisi çerçevesinde bu örgüte olan des-teğini sürdürmeye niyetli gözüküyor. Suriye’nin doğu bölgelerinde devam etmesi ön-görülen bu desteğin mahiyeti ve kapsamı henüz bilinmezken, ABD’nin yeni Dışişleri Bakanı (eski CIA Direktörü) Mike Pompeo’nun çizeceği yeni denklem de ayrıca merak ediliyor.

Bu ortamda Aralık ayında yeni Ulusal Güvenlik Strateji Belgesi’ni açıklayan ABD, Trump yönetimi altında “terörle mücadele” doktrininden “büyük güçler (Rusya ve Çin) arasındaki rekabet” stratejisine geçti. Bu değişimin en önemli çıkarımı, ABD ile Rusya arasında birçok alandaki rekabet ve adı konmamış soğuk savaşın bundan sonra daha da kızışacağı ve ABD’nin bunu terörle mücadeleden daha fazla önceleyeceği oldu.

Tam da bu noktada Washington’daki birçok önemli isim, “NATO müttefiki Türki-ye’nin ne kadar önemli ve stratejik olduğunu”, “Türkiye’siz bir Ortadoğu politika-sının düşünülemeyeceğini” ve “Türkiye’nin Rusya’ya kaptırılmaması” gerektiğini dillendirmeye başladı. Bu yaklaşım, kuşkusuz Türk-Amerikan ilişkilerinde daha makul bir dönemin kapılarını açmaya yardım edebilir; ancak aradaki güven bunalımının aşıl-ması ve taraflar arasında yeniden güven inşa edilebilmesi için ABD’nin hala Suriye ve YPG konusunda yapması gerekenler var. Yeni denge unsuru olan Rusya’nın bu süreçte ne tür hamleler yapacağını kestirmek çok kolay değil; zira YPG konusunda neredeyse ABD kadar sorunlu bir yerde duran Moskova, Suriye’deki askeri ağırlığını da kullana-rak birçok dengeyi sarsma potansiyeline hala sahip.

Bunun yanında Türkiye’nin Rusya’dan almak üzere olduğu S -400 savunma füzeleri-nin Washington’da hem Pentagon’da hem de ABD Kongresinde ciddi bir “rahatsızlık” kaynağı olduğunu belirtmek gerekiyor. ABD tarafının Patriot konusundaki uzun süreli isteksizliği apaçık ortadayken Ankara’yı S -400 konusunda suçlamasının yersiz olduğu açıktır; ancak yine de Rusya ile tansiyonu giderek artan ABD yönetimi, “NATO müt-tefiki” olarak nitelendirdiği Türkiye’nin bu füzelerle Moskova’ya yaklaşmasını istemi-yor. ABD Kongresinde S-400’ler üzerinden Türkiye ve Rusya’yı hedef alan bir yaptırım kararı çıkabileceğine ilişkin iddialar, Washington kulislerinde yüksek sesle dile geti-rilirken, Trump yönetiminin bu tür bir muhtemel krizde alacağı tavır çok önemli ve belirleyici olacaktır.

Pentagon’daki üst düzey komutanlar uzun bir süre Türkiye’nin Rusya’dan bu füze-leri almayacağını savunurken, bazı isimlerse Türkiye ile ABD arasındaki Patriot gö-rüşmelerinin halen kapalı kapılar arkasında sürdüğünü ve S-400’ler alınsa bile Patriot anlaşmasının da yapılacağını iddia ediyorlar. İkili ilişkilerin düzelmesi için ortak teknik komitelerin de kurulduğu bir dönemde, kuşkusuz S-400’ler konusu müzakerelerdeki ana başlıklardan biri olacaktır.

İran Parametresi

Öte yandan Suriye’deki varlık sebebi olan DEAŞ’la mücadeleye son dönemde İran’ı da ekleyen ABD, DEAŞ tamamen bitse bile “İran tehdidinden” dolayı Irak ve Suriye’de kalmaya devam edecek gibi gözüküyor. İlk gününden bu yana İran karşıtı söylemlerini sürdüren Trump ve yakın ekibinin, Tahran’ın Ortadoğu’daki etkinliğini azaltma ko-nusunda Ankara ile nasıl bir denge kuracağı henüz bilinmiyor. Ancak ABD’nin çiçeği burnunda Dışişleri Bakanı Pompeo’nun sert İran karşıtlığı herkesin bildiği bir durum. Bu noktada Pompeo’nun İran konusunu Türk-Amerikan ilişkilerinin öncelikli bir para-metresi olarak Tillerson’dan daha fazla kullanmak istemesi sürpriz sayılmamalı.

Pompeo Türkiye İçin Ne Anlama Geliyor?

Washington kulislerinde genelde Trump’a “moron” dediği iddiasıyla adı anılan Til-lerson, sakin kişiliği ve diplomasiyi önceleyen yaklaşımlarıyla öne çıkmıştı. Trump’ın özellikle İran’la nükleer anlaşma ve Kuzey Kore ile müzakere konularında ayrıştığı Tillerson’ın yerine daha şahin ve İran karşıtlığıyla ün salmış Pompeo’yu tercih etmesi elbette çok şey anlatıyor. Ancak meselenin Türkiye’yi ilgilendiren boyutuna bakacak olursak, Pompeo ismi üzerinde biraz durmak gerektiği ortaya çıkıyor. Tillerson’a kıyas-la ABD Dışişleri bürokrasisini ve Türkiye’yi daha fazla tanıyan Pompoe, (İslamofobik söylemleri bir yana) ikili ilişkilerde görece ilerleme sağlayabilir. Daha önce Kongre’de üç dönem vekillik yapan ve Türkiye dostluk grubunda da görev alan Pompeo’nun iliş-kilere yeni bir ivme kazandırma potansiyeli bulunuyor.

Ancak ABD’deki mevcut karar alma süreçlerinde hala askerlerin ağırlıkta olduğu-nu ve Dışişlerinin kendi payına düşen pastayı büyütmek için çabalaması gerektiği de açıktır. Tillerson ile kısmen kabuğuna çekilen ve kısılan bütçesiyle de alanı biraz daha daraltılan Dışişleri Bakanlığı, Trump’ın daha fazla güvendiği bir isim olan Pompeo dö-neminde Pentagon ile Beyaz Saray arasında kendine daha fazla alan bulacaktır. Pom-peo’nun bakanlığında eğer ABD Dışişleri Bakanlığı daha fazla söz sahibi olursa bunun Türk-Amerikan ilişkilerinde doğrudan ve dolaylı etkileri olması kaçınılmazdır. Türki-ye’nin yapısal anlamda önemini bilen Pompeo’nun, Ankara’yı “Rusya ve İran karşısın-da önemli ve kazanılması gereken bir NATO müttefiki” olarak göreceği belirtiliyor. Bu durumda ABD yönetiminin özellikle YPG konusunda daha mantıklı bir yol tut-turması ve Türkiye’nin haklı ulusal güvenlik endişelerini gidermede yardımcı olması beklenecektir.

Ancak Pompeo’nun takıntılı olduğu “radikal İslam” yaklaşımı, ABD’nin skandal Kudüs kararından sonra yeni bir krize kapı aralayabilir. Örneğin Pompeo’nun Müs-lüman Kardeşleri “radikal İslami unsur” olarak gören yaklaşımı, onun bakanlığında bu yapının “terörist listesine” alınması gibi oldukça netameli sonuçlar doğuracak bir karara götürebilir. Bu tür adımlar kuşkusuz ABD ile Türkiye arasındaki güven eksikli-ğine Kudüs kararına benzer negatif etkiler yapacak ve bir yandan düzeltilmeye çalışılan ilişkiler başka bir taraftan yara alacaktır. Dolayısıyla Pompeo, jeopolitik gerekçelerle Türk-Amerikan ilişkilerine katkı sağlayabilir, ancak dünya görüşü anlamında umulma-dık sorunlara kapı açabilir.

Gülen’in İade Süreci Buzluktan Çıkar mı?

15 Temmuz FETÖ’nün darbe girişiminden hemen sonra ABD yönetiminin yaptığı açıklamalar, hala Ankara’nın hafızasında canlı durmaktadır. O dönemdeki “talihsiz” açıklamaları Trump’ın iş başına gelmesiyle kenara koyan Türkiye, darbe girişiminin bir numaralı firarisi konumunda olan Gülen’in iadesi konusunda beklenti içine girmişti. Ancak 14 aylık görev süresinde bu konuda somut bir adım atmayan Trump’ın Ada-let Bakanlığı, Türkiye’nin gönderdiği evraklarla ilgili “değerlendirme” sürecine de-vam ediyor. Türkiye’nin Obama yönetimine yönelttiği temel eleştirilerden biri olan bu konuda yeni yönetim nezdinde de somut adımlar atılmaması, sadece Türk Hükümeti nezdinde değil, Türk halkı nezdinde de derin bir hayal kırıklığı ve kızgınlık yarattı.

ABD’de halen devam eden Rusya soruşturmasıyla “başı belada” olan Trump, Ada-let Bakanlığının bu konudaki tutumunu birçok defa kameralar önünde eleştirmiş, hatta bu eleştiriler “Trump (Adalet Bakanı) Jeff Sessions’ı kovacak” şeklinde yorumlan-mıştı. Her ne kadar Sessions, bugün itibariyle koltuğunda oturuyor olsa da o koltukta ne kadar oturacağının belli olmaması sebebiyle Rusya soruşturması dışında gerçek bir gündemi olduğunu söylemek pek mümkün değil. Dolayısıyla Trump’tan orta düzey bir Dışişleri yetkilisine kadar ABD’li yetkililer, elebaşı Gülen’in iadesi süreciyle ilgi-li ne söylerse söylesin, pratikte ABD Adalet Bakanlığı dosyalarla ilgili somut bir şey yapmamış ve sürecin idari aşamadan hukuki aşamaya geçmesi için gereken adımları atmamıştır. ABD’deki bu tür süreçlerin Türkiye’de düşünülenden daha uzun sürdüğü bilinen bir durumdur; ancak ABD yönetiminin en azından kendi elindeki idari süreç bağlamında bir adım attığını gösterememesi, Ankara’daki güven bunalımını sadece bi-raz daha derinleştirdi.

İade süreci dışında ABD yönetiminin FBI üzerinden ülkedeki FETÖ bağlantılı söz-leşmeli (charter) okullarına ve FETÖ kurumlarına yönelik herhangi bir soruşturma sü-recine girmemiş olması da ayrı bir sorun olarak Ankara nezdinde not edildi. Türkiye’de 15 Temmuz’da insanlar, tankların önüne yatıp darbeciler tarafından şehit edilirken, Türkiye’nin “müttefiki” olan ABD’nin FETÖ okulları/kurumları konusunda soruştur-ma dahi başlatmamış olması, büyük bir hayal kırıklığı ve Türkiye’deki anti-Amerikan söylemin haklı gerekçelerinden biri oldu. Türkiye’nin bu konudaki beklentileri hala çok tazedir ve ABD tarafının bu konuda atacağı birkaç adım ilişkilerin rengini bir anda değiştirebilir.

Sonuç Yerine: Stratejik Ortaklık İçin Yeni Bir Strateji Lazım

Mevcut koşullar altında Türkiye’siz bir Ortadoğu politikası kurulamaz, ABD’siz de uluslararası dengeler sürdürülemez. Türkiye’nin ABD’ye ne kadar ihtiyacı varsa belki ABD’nin Türkiye’ye daha fazla ihtiyacı vardır. Özellikle büyük güçler rekabetine girmiş olan mevcut dünya sisteminde Türkiye gibi ülkeler en az büyük güçler kadar anahtar rolü oynama potansiyeli taşımaktadır. İkili ilişkilerin düzelmesi, hem ABD’nin hem de Türkiye’nin lehine olacaktır, ancak ciddi strateji hatalarıyla ilişkilerin bu noktaya gelmesinde büyük rolü olan Washington’ın yine bazı ciddi adımlar atarak ilişkileri iyi-leştirmeye yardım etmesi kaçınılmazdır.

ABD, bu konudaki ödevine “YPG ve FETÖ konularının Türkiye için birer ulusal güvenlik meselesi olduğunu” kabul etmekle başlamalıdır. Ondan sonra da son 5 yılda Türkiye bağlamındaki adımlarını ve kararlarını muhasebe etmelidir. Ancak o nokta-dan sonra ilgili tüm konular daha ortak bir dil etrafında konuşulabilir. Bu ortak dil oluşursa ardından ortak eylemler etrafında bir araya gelmek daha mümkün hale gelir. Aksi halde bir ortağın “terör örgütü” dediği yapıya bir diğeri “Suriye’deki güvenilir müttefikim” ya da birinin “terör örgütü elebaşı” dediğine diğeri “Müslüman vaiz” demeye devam eder.

Türkiye’nin kendi ayakları üzerinde durmaya başladığı bir dönemden geçerken ABD’nin bunu tam olarak kavrayamadığı söylenebilir. Eskiden iki asimetrik güç ara-sındaki asimetrik ilişki, bir bağımlılık ilişkisi üzerinden okunuyor ve Türkiye’nin her ne olursa olsun günün sonunda yüzünü ABD’ye döneceği varsayılıyordu. Son dönemdeki dönüşümlerin, mecburiyetlerin ve kaçınılmaz tecrübelerin ardından Türkiye, yüzünü sadece Batı’ya dönmek zorunda olmadan da hayatta kalabileceğini öğrendi. Buna mu-kabil, kendi ayakları üzerinde durabilmenin, yüzünü Batı’dan tamamen çevirmek ve Doğu’ya mahkum kalmak anlamına gelmediğini de gördü. Bu, esasen tecrübe yoluy-la öğrenmeye devam ettiğimiz bir süreçtir ve Türkiye için henüz adı konmamış bir “üçüncü yol” olabilir. Bunun adını koyana kadar Türk-Amerikan ilişkilerine içinde “stratejik” geçen bir tanım bulma çabaları devam edecektir.

Bilimevi Dış Politika Dergisi 4.Sayı

 

banner53
Yorumlar (0)
18
parçalı bulutlu
Günün Anketi Tümü
Türkiye Esed rejimiyle diyalog kurmalı mı?