banner39

30.06.2007, 07:15

Diyanet lağvedilsin, imamlar çavuş olsun

            Kurumsal hüviyetiyle diyanet;

            Muaviye ve Yezit'ten miras kalan bir Emevi müessesesi.    

            Cüppeli ve sarıklı saltanat yanaşması.

Yanaşık istismar düzeninin kıdemli ve kademeli din çavuşları karargâhı.

            Osmanlılarda Meşihat (Şeyhlik) Makamlığı.

            1920 hükümetinde “Şer'iye ve Evkaf Vekâleti”. (Bugünkü karşılığı ile bizatihi “din bakanlığı.”)

            1924'te Diyanet İşleri Reisliği... Müessesâtı Diniye Müdüriyeti, Tetkiki Mesahif Reisliği ve Teberrükat (uydurma ile kısacası mübarekleme) Heyeti, Evrak ve Levazım Müdüriyeti gibi teyyareden birimlerden teşekkül etmiş Politbüro din amirliği.

            “Din hizmetlerinin politikanın dışında ve üstünde tutulması gerçeği”ni 1961 ve 1982 anayasalarının amir hükümleri gereğince yerine getiren en sadık ve en güçlü devlet kurumu!...

            Çalışma sahaları; camiler, cenazeler, ölü tellaklığı, mezarlıklar, 50 YTL için bağırmaktan gırtlak kanseri olunan zengin mevlitleri ve kanun dışı nikâh işleri...

            Çalışanlarının işyeri camiler. Grev hakkı olmayan çalışanlarına karşın, mütemadiyen Lokavt düzeninde safları sıklaştıran aziz patronlar kulübü, Diyanet.

Örneğin camiler, “Bu işyerinde grev vardır” dövizinin asılamayacağı tek ve örnek devlet daireleridir.

İmamlık, kişiler ya da kurumların keyfine göre fetva uydurulabilen ruhani bir devlet işi.

İmam, maaşını veren kişiler ya da kurumlara karşı (kendisi için değilse bile vazifesi gereği) bağlılığını günde beş vakit tanrısal ritüellerle gösteren az maaşlı meslek erbabı.

Uydurukçası ve fakat bugünkü pozisyonu itibariyle tam da yerine oturan adıyla kıldırgaç.

“Din tanzim edilmeden insan kul edilemezdi” hakikatinden kelli, teşkilat kanunu ilk oluşturulan ve günün politik şartlarına göre sürekli güncellenen tek devlet kurumu.

Türkiye"de, işçi ve memurunun döner sermayesinden istifade edemediği bir patron sömürgesi.

1950 yılına kadar şapka ve harf devriminin faziletine dair fetvalar veren “Gezici Vaizleri” maaşlı kadroya alarak“ayakta işemenin tahrimen mekruh” olduğunu anlatmakla görevlendiren ve fakat şimdiki granitten binasının bütün tuvaletlerini fotoselli pisuvarlarla döşeyip tahareti tahrim eden, ne işe yaradığını bir türlü anlamadığım Diyanetten işler kurumu.

İlahiyatçı Prof. perişan Salih"in deyişiyle “Tanrının girmediği din müessesesi”

Diyanetin ne iş yaptığını merak edip soranlara verilen cevap;

Tokyo"da cami yapar. Ya da her Cuma minberden kan vermenin sıhhi faidelerini, bir Peygamberden bir de Atatürk"ten özdeyişlerle anlatır. (İkisinin de konuyla ilgili bir sözü yoksa mutlaka bulunur ve Arapça yuvarlamalarla takdim edilir. Peygamber sözlerine Özdeyiş denmez diyorsanız, bunu Atatürk"ün sözlerine hadis diyenlere anlatmalısınız)

Kim anlatır? Bu kurumun memurları...

Nerde anlatır? Anahtarı bir tek kendisinde bulunan ve adı cami olan devlet dairelerinde...

Mabetten tapınağa dönüşün talihsiz bir benzetişi değil bizatihi kendisidir, diyanet işleri denen kurumun daireleri ve memurlarıyla ilgili serdettiğim düşünceler.

            Devlet, iktisadi planda bütün ticarethanelerini özelleştirerek üretim ve kalkınmadan maksimum fayda elde etmenin liberal hesaplarıyla boğuşurken, diğer yandan dini devletleştirerek “dinci” ve “dindar” olmayan bir kul tipi yaratmakla muvazzaf kurumlar teşkil ediyor, ne garip...

            Spontane olarak bir araya gelen her üç kişinin imamını seçme hakkı kendisinde iken, öncelikli şekil şartlarını yerine getirmek kaydıyla üniformalı adamları din görevlisi olarak ataması dinin bizzat kendisine aykırıdır.

            Camiler ibadethane olmaktan çok devlet imamlarının iktidar sürdükleri ve bir insan boyu yükseklikten cemaate aşağılayıcı bir üslupla “sen ey günahkâr Müslüman” diyerek parmak uzattığı bir minber saltanatı haline gelmiştir. İmam caminin kralıdır...

Diyanetin devlet adına belirlediği ve (fese dolanmış 12 metrelik sarık ve yakası sırmalı cüppelerle) üniformalı din komiseri haline getirdiği imamlar, kulluğu ve memurluğu arasındaki çatışmadan memur olarak galip geliyorsa, onun imamlığını yaptığı din diyanete mahkûm olmuş demektir.

            Son dönem güvenlik toplantılarında teröre yardım, yataklık ve erketelik yaptığı ileri sürülen imamların bu aşamaya gelmesinde diyanetin ne kadar katkısı ya da nasıl bir zaafı vardır acaba?

            Ya da diyanet tarafından güneydoğu"ya görevlendirilen; ayaklarından başlayarak abdest alan, akşam namazını 4 rekat kıldıran, sabah namazına uyanamayan, cemaati hakkında istihbarat toplayarak tek tek ispiyon eden Sümerbank ayakkabılı İmamlarla (görevlilerle) din adına devlet işlerinde bir ortaklığı olmuş mudur ve varsa bu ortaklık devam ediyor mudur?

            Diyanet İşleri, her iki tarafa da çalışmaya elverişli memurları hakkında ileri sürülen iddialarla ilgili neden “tıs” diye bir sesle karşılık veremiyor?

            Bir ülkenin dinsizlerine dair bir hayatı bile tayin etme hakkını kendinde bulan ve Emevilerden miras kalan bir kurumu Muaviye"nin din ve devlet anlayışı içinde yöneten, temelde Sünniliği ve özelde de Hanefiliği Ortodoks bağnazlığı ile savunan Diyanet İşleri Başkanlığının din komiserliği, din hizmeti midir?

            Ayrıca dini, vicdani bir tercih kabul eden eşitlikçi ve özgürlükçü bir düzende, devlet işlerinden ayrı tutulması gereken din işlerinin kurumsallaştırılması dindarların ya da dinsizlerin vicdanına tecavüz değil midir?

            Cumhuriyet dönemindeki “gezici vaizleri” bile bugün koltuklara çivileyen bu kurumun Alevilerle ilgili nasıl bir din tebliği ya da politikası var acaba? Yoksa neden yok?

            Örneğin bu ülke Müslümanlarının başörtüsü diye diye kendi başının etini yediği bir meseleye karşı nasıl bir fetvaları var? Bu fetva, yasaklayanla yasaklanan arasında kime vurur?

            Çağın Müslümanlarına bol keseden ruhsat ve icazet dağıtarak her türlü günahı mübaha dönüştüren ve kendi dinini “ibadetsiz ve kuralsız hoşgörülü ağaç dikme dini” haline getiren diyanetin, bu dini yönetme yetkisini kim, neden vermiştir?

            Dindarların sorması gereken sorular bunlar...

            Güneydoğu"daki İmamlar Sultan Ahmet Camii imamı kadar şanslı ve çağdaş olamayabilirler. CHP"den aday olma fırsatı yakalamayan bir imam, ya teröre yataklık eder, ya da emniyet muhbiri olur.

            Diyanet, milli eğitim ve polis teşkilatından sonra en fazla personeli olan ve devlete yük olan bir kurum.

            Din, gönül ve vicdan işi ise herkes camisini yapar ve imamını kendi bulur.

            Çatışmaların sürdüğü bir coğrafyada uzman çavuşlar, özel harekâtçılar, subay ve astsubaylar çeteleşebiliyorsa, köy korucusu olmayı reddeden muhtar teröre yataklık etmekle suçlanıyorsa, devlet görevlileri tek kelime Türkçe bilmeyen köylere din görevlisi adı altında tayin edilebiliyorsa, kulluğu ve memurluğu arasında çatışan bir imam da kulluktan ve memurluktan öte bir misyona tabi olarak elbette teröre yardım ve yataklık etme ihtimaline yakındır.

            Eğer durum gerçekten bu ise, ordu imamları takibe alarak bitirmek istedikleri teröristlere rahatlıkla ulaşabilir. Çünkü bir köyde en fazla bir imam vardır ama o köylerde (imamı izleyen bir müezzin tayin edilmemişse… Çünkü diyanetin iç istihbaratını genelde minberde gözü olan müezzinler sağlar.) mutlaka bir çok korucu ve gönüllü muhbirler vardır.

            Çözüm şu:

            Diyanet İşleri, imamları bu ihanet ilişkilerinden kurtarmak için görevden almalı ve orduya teslim etmeli. En az Lise mezunu olan İmamların, memuriyet müktesebatları uzman çavuşlukla sürdürülmeli.

            Diyanet İşleri Başkanlığı derhal lağvedilmeli ve din vicdanlara terk edilmeli.

            Camiler kışla, minareler süngü, kubbeler miğfer ve imamlar asker olarak kullanılmalı.

 

 

 

 

           

Yorumlar (0)
31
açık
Günün Anketi Tümü
Türkiye Esed rejimiyle diyalog kurmalı mı?