Yeni Diaspora ve Bir Kült Hareketi FETÖ

FETÖ hareketinin mahiyeti ve tanımı, örgütle mücadelenin önemli adımlarından birini oluşturuyor. Necati Anaz'ın kaleme aldığı bu yazıda FETÖ'nün ne olduğu ve diaspora ile birlikte okunduğunda ne anlama geldiği sorgulanıyor

Yeni Diaspora ve Bir Kült Hareketi FETÖ

Yrd. Doç. Dr. Necati Anaz

Bu makale, Fetullahçı Terör Örgütü’yle (FETÖ) yurt dışında mücadelenin kodlarını paylaşırken örgütü diasporada kurumsallaşmasını devam ettiren bir ‘kült’ yapılanma olarak tanımlanmaktadır. Bu çerçevede bu çalışma önce FETÖ’nün küresel jeopolitik konjöktürde ne anlama geldiğini ve yurt dışı yapılanmasına dair önemli ipuçlarını aktarmaktadır. Daha sonra dünya kamuoyunda toplu intihar ve suikastleriyle bilinen farklı kült tarikatlarından çıkarılan örnekler ve profil çalışmasıyla FETÖ’nün ‘hoşgörü’den terörizme kayan boyutları mercek altına alınmaktadır. Sonuç yerine ise Türkiye’nin milli güvenliğini diasporada tehdit etmeye devam eden FETÖ’nün bu yeni tanımlama ve kodlama üzerinden tartışılması vurgulanacak ve Türkiye’nin yurt dışında bu örgütle nasıl mücadele edeceğine dair yeni yol haritalarının lüzumu üzerinde durulacaktır.

Giriş 

Türkiye, uzun bir süredir yurt dışında örgütlenmesini tamamlamış ırkçı ve ideolojik diaspora yapılanmalarının hedefinde kalmış bir ülkedir. Bu yapılanmalar uluslararası konjoktürün yarattığı kritik zamanlarda faaliyete geçerek Türkiye için bölgesel ve küresel düzlemde ayak bağı olmuştur. Ancak 17-25 Aralık gelişmelerinden sonra ayrı bir kategoride irdelenmesi gereken yeni bir diaspora ortaya çıkmıştır. Bu grup, Fetullahçı Terör Örgütü (FETÖ) olarak Türkiye’nin milli güvenlik kitabına girmiş nev’i şahsına münhasır bir terör örgütüdür. Bu örgüt, diğer etnik ve ideolojik yapılanmalardan farklı olarak Türkiye’nin en hassas bilgilerine sahip, organize ve grup narsizmi modülünde varlığını sadece grubun ve liderinin bekasına feda edebilecek bir yapılanma olarak doğmuştur. 

Bu bağlamda, bu diaspora Türkiye devleti için ontolojik bir tehdit olurken bu grubun etkinlik alanının sınırlandırılması sürdürülebilir bir mücadele stratejinin de varlığını zorunlu kılmıştır. Bu makale bu minvalde muhatap olunan yeni diasporanın tanımlanmasını yapmakla beraber bu yeni tehlikeyle uluslararası arenada mücadelenin kodlarına dair de birkaç fikir paylaşmaktadır. Bunu yaparken FETÖ’nün bir ‘kült’ yapılanma olarak incelenirken ‘non-violence’dan ‘violence’a geçişin arasındaki ince çizginin diğer kült örnekleriyle yapılan karşılaştırmayla değerlendirilmesi düşünülmüştür. 

Çalışma, FETÖ diasporasına karşı sürdürülen mücadeleye dair daha kapsamlı çalışmaların gerekliliği üzerinde durularak sonuçlandırılacaktır. 

Diaspora: Arka plan

Diaspora kavramı ile ilgili literatürde çok farklı tanımlara rastlamak mümkündür (Anaz, Köse, & Erdoğan, 2017). Tanımlamaların çokluğu meselenin siyasal, ekonomik ve kültürel boyutunun çetrefilli oluşu ve kapsamı itibariyle de transnasyonel bir yapısının varlığıyla alakalıdır. Bu nedenle tanımlamalar bir yönüyle hep eksik ve politik kalacaktır. Ancak ele aldığımız kavramla bir şekliyle çalışmak zorunda olduğumuz için diaspora bu çalışmada aşağıda referans ettiğimiz tanımlamaların ışığında anlaşılması uygun olacaktır. Mesela, William Safran, diaspora toplumunu “bir noktadan iki veya daha çok yabancı bölgeye dağılan” ve “anavatanlarını gerçek ve ideal evleri, kendileri veya nesillerinin sonunda dönecekleri yer” olarak görenler şeklinde tanımlamaktadır (Safran, 1991). Carmen ve Bercuson “diaspora üyeleri etnik göçmenleri, 1, 2, ve 3’ üncü nesil göçmenleri, gurbetçi, öğrenci, misafir işçi ve mültecileri kapsadığını” ve terimin, “farazi olarak iki ayrı yerde yaşayan ve aynı anda iki toplumda da aktif rol alan ulus ötesi toplumların artışını yansıtmakta” olduğunu düşünmektedir (Berns-McGown, 2007/2008). Shain ve Barth ise “etnik veya dini anavatanlarının dışında hemen hemen sürekli olarak yaşayan ve ortak orijine sahip insanlar” olarak tanımlamaktadır (Shain  Barth, 2003).  Bu tanımlarda altı çizilen hususların yurt dışının bir şekliyle arizi bir toprak parçası olarak görülmesi ve kültürel (bazen siyasal) aidiyetin daha çok anavatana ait olduğunun düşünülmesidir. 

Ayrıca diaspora üzerine oluşmuş literatür, diasporanın belli karakteristik özelliklerinin de bulunduğunu aktarmaktadır. Bu kapsamda en yaygın olan çalışma Robin Cohen’in dokuz madde de toparladığı diaspora toplumlarının karakteristiği ile ilgili çalışmadır (Cohen, 2008). Cohen diasporanın özelliklerine dair sıraladığı kriterler ve karakteristiklere dair şunları aktarmaktadır; anavatandan iki veya daha çok yabancı bölgeye dağılma, alternatif olarak, iş arama, ticaret veya fetih arzusuyla anavatandan genişleme, anavatan ile ilgili ortak hafızaya sahip olma, atalarının evini idealize etme ve restorasyonu, gelişimi, güvenliği ve hatta var olması için ortak iddia, geri dönüş hareketinin kabul görmesi, uzun süre muhafaza edilen güçlü grup bilinci, ev sahibi toplum tarafından tam olarak kabul görmeme, diğer ülkelerdeki hemşerilerle empati kurabilme, ev sahibi ülkelerdeki farklı ve zenginleştirici yaşama sahip olma (Cohen, 2008). Benzer şekilde diasporaların özelliklerini tanımlamak için geliştirilen kriterler, Cohen’de olduğu gibi mevcut formasyonu ve pratiği kapsamaya çalışmakta ancak hafıza da yer eden tarihsel çerçeveden çıkmakta zorlanmaktadır. Pragmatik yaklaşımla modern pratiği esas alarak “kökene ait hissetmek veya sempati duymak”, “ortak hafıza veya refleks geliştirmek” ve “network/ilişki içinde bulunmak” temel diaspora kriterleri olarak kabul edilebilir (s. 23). 

Özetlemek gerekirse, diaspora ilk dönem tanımından çok farklılaşmış, mağduriyet ve travma ile sınırlandırılmış göç hareketleri yerine ekonomik, siyasi, kültürel, kısa veya uzun süreli, kalıcı veya geçici tüm sınır ötesi toplulukları kapsamına almaktadır. İki dünya savaşı, nüfus mübadeleleri, ulus-devlet yapılanmaları dekolonizasyon ve sonrasında yaşanan küreselleşme süreci gibi nedenlerle ulus-ötesi nüfus hareketliliğinde önemli artışlar yaşanmış, yeni göç hareketleri ortaya çıkmıştır. Özellikle 20. yüzyılın son çeyreğiyle birlikte yurtdışında yaşayan göçmenler, işçiler, öğrenciler, tüccarlar, şirketler, sivil toplum kuruluşları “diaspora” içinde değerlendirilmeye başlanmış ve artık devletler, kendi sınırları dışında yaşayan topluluklarını gözetmeye ve onlara yönelik strateji belirlemeye yönelmiştir (Ünver, 2013). 

Diaspora ve Terörizm

Diaspora ve terörizm üzerine oluşturulmuş literatür daha çok Avrupa ve Kuzey Amerika kıtasında yaşayan Müslüman göçmenlerin oluşturduğu terörizm tehdidinden bahsetmektedir (Hoffman, Rosenau, Curiel, & Zimmermann, 2007) (Cesari, 2009) (Whine, 2009). Her ne kadar Kuzey Amerika’da ve Avrupa’da etnik ve ideolojik temelli terörizm, Müslüman göçmenlerden kaynaklı terör tehdidinden daha eski ve köklü olsa da 11 Eylül terör saldırısı ve sonrasında cereyan eden küresel gelişmeler tehdit algısında din referanslı diaspora-terörizm bağını daha da güçlendirmiştir. Ülkelere göre şiddetin örgütlenmesi incelendiğinde ise tablo, diasporanın etnik bağının olduğu coğrafyaya göre farklılaşmaktadır. Örneğin, İngiltere’de diaspora-terörizm yapılanması daha çok Güney Asya karakteri göstermektedir (Whine, 2009). Eski bir İngiliz sömürgesi olan Pakistan, Hindistan ve Bangladeş gibi ülkelerden gelen diaspora daha çok bölgesel konularda duyarlıdır. Şahit olunan şiddet ise yine Güney Asya Müslümanlarının hassasiyetine mahsus konular çerçevesinde cereyan etmektedir. Bu yapı Kanada diasporasında Tamil Kaplanlarını destekleyen bir oluşuma dönüşmekte ve daha çok köken ülkede faaliyet gösteren grupların finansal destekçileri boyutunda bir durum ortaya çıkmaktadır. Kuzey Amerika ve Avrupa’da yaşayan Afrika diasporasına baktığımızda ise yaşadıkları ülkeye herhangi bir tehdit unsuru oluşturmadığı gözlemlenecektir (Menkhaus, 2009). Benzer bir durum üç milyondan fazla Türk nüfusa sahip Almanya için de geçerlidir. İşçi göçüyle oluşan Türk diasporası, Almanya için hiçbir tehdit oluşturmamakta hatta Almanya’nın terörle mücadelesinde ve radikalleşmeye karşı verilen mücadelede yapıcı roller üstlenmektedir. Bu bağlamda terörizm-diaspora bağlantısı hakkında oluşturulmuş literatür Batı ülkelerini ve değerlerini hedef alan (Müslüman) göçmenler üzerinden kurulmuş menşei itibariyle de İslamofobik bir karakterdedir. Bu da en çok üç ana grubun saldırılarına indirgenmiştir. Bu gruplar: İslama sonradan katılanlar, asimilasyon sürecini tamamlayamamış ikinci nesil ve yeni katıldığı topluma uyum sağlayamayan birinci nesilden oluşmaktadır (Hoffman, Rosenau, Curiel, & Zimmermann, 2007). Görüldüğü üzere diaspora, terörizm ve şiddet mevzu bahis olduğunda çoğunluk çalışmalar din temelli ve göçmen merkezli açıklamalar ve çalışmalar gündeme gelmektedir. Hal böyle olunca örneğin Avrupa’dan Suriye ve Irak’ta PKK’nın silahlı uzantılarına katılan yabancı terörist savaşçıları konu dışı tutulmaktadır. 

Diaspora, terörizm ve şiddet mevzularına dair biriken literatürde görülen bir diğer sıkıntı da Batı ülkelerinde örgütlenen fakat operasyon alanı olarak başka ülkelerde faaliyet gösteren terör örgütlerine çok az yer verilmesi veya mahiyet açısından ‘daha az tehlikeli terörizm’ olarak görülmesidir (Hoffman, Rosenau, Curiel, & Zimmermann, 2007). Batı coğrafyasında yaşam alanı bulan fakat sadece orijin ülkesinde dini/etnik/ideolojik terör faaliyetlerine destek veren örgütlere ne literatürde ne de popüler makale yazılarında yeterince yer verilmiştir. Bunun en önemli nedeni, bu örgütlerin ve onların sınır ötesi faaliyetlerinin Batı dünyası için çok kayda değer aktiviteler olarak görülmemesidir, çünkü bu dini/etnik/ideolojik örgütler ev sahibi ülke için herhangi bir tehdit unsuru oluşturmamaktadır.

Örneğin, diaspora ,terörizm ve şiddet üzerine oluşan külliyat İsrail devletinin kurulmasında en etkin rol oynayan Haganah ve Irgun terör örgütlerini ve onlara en büyük desteği veren ABD ve İngiltere’de yaşayan Yahudi diasporası hakkında pek fazla şey söylemez. Dahası günümüzde devletleşmiş olan bu terör örgütlerinin Filistin topraklarındaki ‘apartheid’ siyasetini yazmak artık bir tabudur ve ‘antisemitik’ bir faaliyettir. Dahası, IRA terörünü besleyen Katolik Amerikan-İrlandalılar ise din/diaspora/terör makalelerinde konu mankeni suretinde işlenir. Bu da göstermektedir ki diaspora-terörizm-şiddet üzerine yazılan makaleler özellikle 11 Eylül sonrası küresel konjoktürde her daim Müslüman coğrafyalardan Batı ülkelerine giden göçmenler üzerinden kurgulanmıştır. Hal böyle olunca diaspora-terörizm literatürünü eleştirel bir incelemenin konusu yapmadan doğrudan veri olarak almak çok akademik bir davranış olmayacaktır.

Türkiye Diasporası

Türkiye, 2. Dünya Savaşı sonrası yurt dışına geçici işçi göçü kapsamında çok sayıda vatandaşını göndermiştir (Vatandaş, 2016). Bu grup Türkiye’nin Latin Amerika’ya giden ‘Türkolar’ ve 1. Dünya Savaşı sonrasın da ve sonrasında göç etmek zorunda kalan azınlıklardan sonra yurt dışına giden en kalabalık göçmen hareketliliği olarak kabul edilir. Daha sonra özellikle 1980 darbesi ve ardından Güney Doğu Anadolu bölgesinde ‘derin devletin’ tahrifatları neticesinde 1990’larda şahit olunan kırsaldan kentlere ve kentlerden de yurt dışına devam eden göç dalgası, Türkiye diasporasının temelini oluşturmuştur. Türkiye’nin yaşadığı bu demografik ve politik kırılmalar sonuç olarak keskinleşen ve zamanla kimliksel dönüşümlere uğramış, örgütlü bir diaspora yaratmıştır. 

Bu örgütlü diasporanın etnisite temelinde şekillenmesi özellikle Kürk kimliğinin öne çıkarıldığı 1980 sonrası güvenlik temelli siyasetin yurt dışında yeniden mobilize edilmesinin önemli etkisi olmuştur. Bu etnik grup, Türkiye’nin sol siyasetinden ve demografisinden ilave edilen kapasite ile birlikte daha da güçlenmiş ve özellikle Batı Avrupa’da önemli bir nufüz alanına ulaşmıştır. Buna ilaveten Türkiye’nin mezhepsel kırılganlığından beslenen Alevi yönelişler de bu etnik diaspora bloğuna eklemlenmiş ve ekonomik nedenlerle Avrupa’ya giden işçi diasporasının arasından güçlü etnik temelli bir diaspora yapılanması oluşmuştur. 

Etnik temelli Kürt/Alevi/Sol diaspora bloğu, daha evvelinde Türkiye’nin aşina olduğu Ermeni diasporasının kaldığı yerden siyasal faaliyetlerine devam etmiştir. Hatta zaman zaman bu blok Ermeni diasporası ile hem söylem birlikteliği hem de eylem birlikteliği yapmıştır. Öyle ki Ermeni diasporasının Fransa ve Amerika merkezli yürüttüğü Sözde Soykırım meselesinde birlikte hareket etmiş ve Türkiye’nin 1. Dünya Savaşı esnasında Ermenilere gösterdiği muamelenin benzerinin bugün de Kürtlere yapıldığı savını gündeme getirerek yurt dışı diasporik faaliyetlerini bu diskur üzerinden yürütmüştür. 

Bu iki diaspora grubu, hızlıca kendilerini Türkiye’den Avrupa ve Amerikan topraklarına giden işçi diasporasından ayrıştırmış ve genel hatlarıyla da Türkiye karşıtı operasyonlar yapan iki terör organizasyonun arka bahçesi haline gelmiştir. Bunlardan ASALA terör örgütü yurt dışından Ermeni davasına kendisini adamış, diğeri PKK terör örgütü ise farklı isim ve etiketlerde Türkiye karşıtlığı üzerinden terör siyasetini takip etmiştir. Her ne kadar Batı (genel hatlarıyla Kuzey Avrupa ve Amerika) bu örgütlerin terör faaliyetlerini kınamış olsalar da Türkiye aleyhine diaspora merkezli çalışmalar yapmalarına her koşulda müsaade etmiştir. ASALA Türk diplomatlarına suikastler düzenlemekle kalmamış Türkiye pasaportu sahiplerinin Avrupa’da serbest dolaşımını tehdit de etmiştir. Diğer yandan ise PKK Türkiye’deki ayrılıkçı terör faaliyetlerini hem finanse etmiş hem de örgüte beşeri gücün katılımı için çalışmıştır. Her iki terör örgütü de Türkiye karşıtı siyasal faaliyetlerinde kendi diaspora kitlesini mobilize etmede kısmen başarılı olmuştur (Anaz N. , 2016). 

Fakat Türkiye’nin milli güvenliğini tehdit eden en yeni diaspora son kırk yılda devlet kademelerine sızan örgütlü yapısıyla Fetullahçı Terör Örgütü olmuştur. Bu örgüt, küresel ağları ve yerel yapılanması itibariyle emsalsiz ilişkilere ve mensubu meczuba, meczubu da tetikçiye dönüştürecek pedagojik yeteneğe sahip bir örgüt olarak karşımıza çıkmaktadır (Anaz N. , 2017). Yurtiçinde yüz binlerce mensubu bulunan ve yurt dışında da yeni bir diaspora bloğu oluşturacak kıymette potansiyele ulaşmış olması bu örgütü hem önemli hem de tehlikeli kılmaktadır. 
Bu mezkur terör örgütü, asıl 15 Temmuz darbe girişimiyle beraber Türkiye’nin milli güvenliğini doğrudan ve en sert haliyle tehdit eder duruma gelmiştir. Bu örgüt daha sonraki bölümlerde de inceleneceği üzere yurt dışında farklı bir örgütlenme yapılanmasına gitmiş ve yurt dışındaki diasporik faaliyetleri daha kapsayıcı fakat daha kamufle edici söylemler üzerinden yapmaktadır.

Bu yönüyle örgüt, bir potansiyel olarak Türkiye’nin milli güvenliğini sınır ötesinden tehdit yeteneği yüksek olmuş ve örgütün uluslararası kamuoyunu etkileme kapasitesi hayli güçlü kalmıştır. Dolayısıyla FETÖ ile yurt dışında mücadele de hayli karmaşıklık ve çetrefilli olmaktadır. Bu çalışma, bu bağlamda FETÖ’yle yurt dışında bir diaspora gücü olarak nasıl mücadele edilmesi gerekir sorusundan hareketle örgütü yeni bir tanımlamayla ve benzerlik gösteren örgütlerle karşılaştırmalı olarak ele almaktadır. 

FETÖ’nün Küresel Jeopolitik Denklemdeki Yeri

2. Dünya Savaşının ardından küresel jeopolitik düzen, Avrupa ve Kuzey Amerika merkezli birinci dünyanın Sosyalist Rusya merkezli ikinci dünya ile çekişmesi ekseninde yeniden şekillenmiştir. Bu yeni dünya düzeninde küresel siyaset topyekün yok edebilme kapasitelerinin rekabetinde gelişmiş ve tarafların doğrudan karşı karşıya gelmediği fakat karşı tarafın zayıflatılması adına tüm araçların operasyonalize edildiği bir dönemde sürdürüle gelmiştir (Lutz & Lutz, 2016). Bu acımasız küresel rekabet, Türkiye gibi jeopolitik konumu açısından hayatı coğrafya parçasına sahip bir ülkeyi elbette kendi haline bırakmayacaktır. Rekabetin merkez gücünü temsil eden Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ve Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (SSCB) Türkiye üzerinde farklı tasarruflarda ve girişimlerde bulunacaklardır. Ancak bu nufüs alanı oluşturma rekabetinde ABD galip gelecek ve Türkiye’nin kaderi ABD’nin öncülüğünde komünizm karşıtı mücadelenin en sıcak cephesi konumuna gelecektir (Aras, 2002). Türkiye’de iç siyaseti dizayn etme aşamasından tutunda güney doğusunda ülkenin milli sermayesini bir virüs gibi felç eden terör yapılanmasının oluşturulmasına kadar ülke yönlendirilmeye ve yönetilmeye başlanacaktır. Bu küresel jeopolitik satranç oyunu Türkiye için bir tefecilik anlaşmasına benzemektedir; almak zorunda olunan bir borç ve alınan borcu ödemek için ödenen bedel (can). Türkiye bu küresel rekabette Avrupa ile İslam dünyasını birleştiren stratejik bir koridorda bulunmaktaydı. Hal böyle olunca Türkiye’ye biçilen rol, iki cihan harbi sonrasında tecrübe ettiği siyasal, toplumsal ve ekonomik dönüşümler ile İslam dünyası için rol model olacak ve komünist dünya ile mücadelede Batı bloğunun doğu cephesi olarak kalacaktır (Alam, 2015).

Bu nedenle Türkiye’de ne stratejik kararların alınma yeri olarak sivil ve askeri alan ne de toplumsala dair işlerinin organize edildiği diyanet işleri kendi haline bırakılacaktır. Bu çerçevede Türkiye’de ordu, NATO’nun kontrolüne bırakılırken diyanete dair işler de daha modern İslami görüşlere sahip yapılanmalara emanet edilmiştir. Böylece Türkiye komünizme karşı hem öncü bir karakol hem de ılımlı İslam’ıyla doğusuna göre modern bir devlet olacaktır. Örneğin Said Nursi’nin ömrünün büyük bir bölümünü komünizmle mücadeleye ayırması rastlantısal değildir. Hatta Nur talebeleri için komünizmle mücadele her zaman bir iman meselesi olmuştur.

Ancak Soğuk Savaş döneminde İslam dünyasında özellikle Arap Yarımadasında daha karamsar bir tablo vardı. Ne demokrat ve liberal söylemleriyle Batı bloğu ne de toplumcu ve sosyalist düzenlemeleriyle komünist sistem İslam dünyasının yüz yıllık ızdırabına ve ezilmişliğine çare olamamıştı. İslam dünyası, her iki ideolojik bloktan da ümidini kesmiş ve alternatif arayışlar içerisine girmekteydi. Bu varoluşsal arayış iki devrimci gelişmenin de izahına talip olacaktır. Birincisi 1979’da meydana gelen İran İslam devrimi; diğeri ise İslam dünyasının itibarını düzelteceği düşünülen küresel cihada karşılık gelen ‘radikal İslam’. İran İslam devrimi, mezhepsel taassubun ve hemen devrimin akabinde patlak veren Irak savaşı nedeniyle itibarını kaybedecek ve alevi sönecektir. İran, İslam dünyası için alternatif olma yeteneğini elde edemeden kaybedecektir. Küresel cihad ise belli bir sosyoloji ve coğrafya için belki de yüzyıllık İslam dünyasının ızdırabına çare olacak çözümü getiren söylemleriyle ve eylemleriyle cazibe kazanacaktır. 11 Eylül terör saldırıları ve ardından patlak veren Afganistan ve Irak savaşları, küresel cihadı yeni bir formata taşıyacaktır. El-Kaide ve onun devamı olan DEAŞ gibi örgütler birer jeopolitik aktör olarak dünyanın karşısına çıkacaktır. Terörizmi dinle meşrulaştıran bu örgüt kısa yoldan cenneti garantilemek isteyen yeni nesil Müslüman gençler içinse yeni bir alternatif olacaktır. Küresel düzeni tehdit eden bu yeni oluşuma karşı alternatif küresel hoşgörü artık en çok prim yapan sosyolojidir. 

İşte tam da bu noktada Fetullahçı yapılanma hem Türkiye’nin komünizm cenderesine düşmemesi için tercihini liberal dünyadan yana kullanan bir yapılanma olarak devreye girecek hem de ‘ılımlı İslamcı/Türkçü söylemleriyle ‘radikal İslam’ın’ alternatifi olarak piyasaya çıkacaktır. Yani, ömrü hayatının önemli bir kısmını komünizmle mücadeleye harcayan Said Nursi hareketi daha meşru bir zeminde mücadelenin yoğunlaştırılması ve yaygınlaştırılması adına bayrağı Fetullah Gülen önderliğindeki ‘Hizmet’ örgütlenmesine bırakacaktır. Hizmet, hızla Türkiye’de sosyolojik taban bulacak ve özellikle Amerikan-vari eğitim teşkilatlanmasıyla Türkiye’de kökleşecektir. Bütçesi milyon dolarları aşan yatırımları ve yüz binlerce insan kaynağını yöneten bir yapı olarak ‘hizmet’, Soğuk Savaş ve sonrası küresel ve bölgesel konjonktür içerisinde doğacak ve büyüyecektir. 

Soğuk Savaşın sona ermesiyle beraber Komünist Rusya’nın bıraktığı boşluğun hızlıca liberal Batı ve onun değerleriyle doldurması icap edecektir. Bu aciliyeti mühim jeopolitik hamlenin en hızlı şövalyesi yine Türkiye coğrafyasında komünizle başarılı bir mücadele yürütmüş olan Fetullahçı yapılanmaya emanet edilecektir. Türkiye’nin Orta Asya’da başlattığı (fakat çokta başarılı olamadığı) ‘abilik’ rolü ve bölgesel siyaseti, Fetullahçı yapılanmanın üzerinden gerçekleştirilen yatırımlarla ete kemiğe bürünecek, böylece liberal dünya, Sovyetler mirasına din ve kardeşlik şerbetiyle tatlandırılmış Fetullahçı yapılanmayla konacaktır. Bu jeopolitik hamle, Türkiye’yi liberal dünyaya açan Turgut Özal liderliğinde daha da meşrulaşacak ve Fetullahçı örgütlenme belki de Türkiye tarihinde ilk defa devlet/tarikat/siyaset üçlemesinde güçlenerek organize olacaktır. Türkiye, heybesinde bulduğu Amerikan yardımıyla girdiği Orta Asya coğrafyasında Fetullahçı yapının operasyonlarıyla kazan/kazan siyaseti peşine düşecektir. Bu stratejik iş birliktelik, Fetullahçı örgütün Türkiye’de kamu kurum ve kuruluşlarında yaygınlaşmasına neden olurken örgüt sistemli bir şekilde Türkiye’nin uluslararası ilişkilerinin de ana dinamosu olmaya başlayacaktır. Örneğin Türkiye’nin dış temsilciliklerinde sıkı bir örgütlenmeye giden yapı, Türkiye’nin sadece söylemlerini değil alanda yürüttüğü siyaseti de etkiler ve yönetir hale gelmiştir. Bu 17/25 Aralık 2013 öncesinde Türkiye için de maliyeti düşük temsilcilik ve soft diplomasi olarak kabul edilmiştir. Ancak ucuza kaçılan bu yanlış hesap 15 Temmuz 2016’da Türkiye’ye maliyetlerin en yükseğinden geri dönecektir. 

Fetullahçı yapılanma, Soğuk Savaş sonrası kendisine açılan jeopolitik koridordan hızlıca ilerlemekteydi. Bu Fetullahçı ‘gönüllüler ordusunun’ yurt dışında vardiyalı da olsa yerleşmeye başladığı döneme rastlamaktadır. Orta Asya tecrübesini hızlıca Balkanlara ve Afrika coğrafyasına yayan FETÖ, karargah (Headquarter) ofis olarak da Amerika’yı seçmiştir.  Bu, FETÖ’ye operasyonları için bir yandan mahremiyet (devletin radarından uzak) sağlayacak diğer taraftan da faaliyetlerine Amerikan ‘hizmet’ kalitesi (Made in USA) damgasının vurulmasını kolaylaştıracaktır.

ABD ile yapılan bu stratejik ortaklık/evlilik FETÖ’ye Balkanlarda Arnavutluk’u, Afrika’da Güney Afrika’yı, Latin Amerika’da Brezilya’yı ve Orta Asya’da Azerbaycan’ı üs olarak bölgesel yapılanmasına katmasını kolaylaştıracak ve örgüte ekstra imkanlar açılmasını sağlayacaktır. Böylece, Fetullah Gülen’den sertifika almış örgüt mensupları (gönüllüler ordusu), Pennsylvania’dan belirlenen misyon üzere dünyanın dört bir yanına yayılarak Türkiye’nin işçi göçü ve iltica kapsamı dışında büyüyen ilk kadrolu ve sistemli diasporasını oluşturacaktır. Bu diaspora, daha sonra detayları inceleneceği gibi karakteri ve etkisi manasında diğer diaspora gruplarından tamamen farklı bir boyutta şekillenecektir. 

FETÖ’nün Yurt Dışı Yapılanması ve Tehlikeli Diaspora

Fetullahçı Terör Örgütünün yurt dışı yapılanması, Türkiye’nin özellikle Avrupa coğrafyasında oluşan diasporasından oldukça farklılık göstermektedir. Türkiye, 2. Dünya Savaşı sonrasında Avrupa’ya gönderdiği işçi göçüyle Avrupa’da güçlü bir nüfusa sahip olmuştur. Bu nüfus nicelik açısından beş milyondan fazla bireye tekabül etse de nitelik anlamında daha çok işçi düzeyinde ve özellikle 1. ve 2. nesillerde eğitim düzeyi yüksek olmayan kişilerden oluşmaktadır. Buna karşın FETÖ, yurt dışı yapılanmasını okullar ve kültür dernekleri üzerinden yapmıştır. Okulları, ticari kuruluşlar ve stratejik vakıf ve dernekler izlemiştir. Bu da hiç kuşkusuz eğitimli bir insan kaynağı havuzuna sahip olmayı gerektirmiştir. Bu nedenle FETÖ’nün Türkiye’de kapalı devre eğitiminden geçen gönüllüler ordusu yurt dışına nakledilmiş ve mensuplarına ne pahasına olursa olsun başarı talimatı verilmiştir. Örgüt 17/25 Aralık başarısız operasyonlarından sonra sermayesini ve ticari birikimini hızla yurt dışına taşımıştır. Ancak FETÖ, 15 Temmuz darbe girişimi sonrası firarilerin de eklenmesiyle yurt dışındaki insan kaynağını yüz binlere çıkarmıştır (Oruç, 2016). 

Oluşan bu yeni diasporayı tehlikeli kılan en önemli husus, örgütün büyük bir kısmının Türkiye’de uzun bir süre devlet kurumlarının en hassas branşlarında görev yapmış olmalarından kaynaklıdır. Bu yeni diaspora, PKK ve Ermeni diasporası ile karşılaştırıldığında bunların devleti ve kurumlarını iyi tanıyan bir firariler ordusundan müteşekkil oldukları görülecektir. PKK ve Ermeni diasporası elbette Türkiye’nin milli güvenliği için tehlikelidir ancak bu örgütlerin hiçbiri FETÖ kadar devletin kılcal damarlarına sirayet eden bir geçmişe sahip olmamıştır. FETÖ devlet aklını ve devletin işleyiş tarzını herkesten daha iyi bilmekte ve uluslararası arenada zemin kazanma anlamında her daim Türkiye’nin bir adım önünde seyretmektedir. Bu da uluslararası alanda FETÖ ile mücadeleyi müşkül kılmaktadır. 

FETÖ’nün özellikle gelişmekte olan coğrafyalardaki örgütlenme yapısı ise bir karma model örgütlenme sistemine benzemektedir. Genel olarak okullar üzerinden örgütlenen yapı hedef kitle olarak ya önemli siyaset, bürokrat ve ticaret erbabı gibi nüfuzlu kişilerin çocuklarını seçmekte ya da başarılı öğrencileri burs karşılığında sisteme dahil etmektedir. Bu vesile ile sadece faaliyette bulunduğu ülkede kendi nüfuzunu genişletmemekte ayrıca okul sistemi üzerinden yerel mezun ve mensup kitlesi de oluşturmaktadır. Örneğin, Özbekistan’da kurduğu okulların yanında öğrencileri yurtlarda kalmaya da zorlaması, aile ve çevresinden koparılan öğrenciler daha hızlı örgütün yönlendirmelerine tabi olmaktadır. FETÖ, ABD’de Charter okulları 1 üzerinden Kuzey Amerika ağını genişletirken diğer bölgelerde açtığı Amerikan ve Fransız tarzı okullarla da yabancı diplomatların tercih ettiği eğitim merkezi olmaktadır. Bu sayede FETÖ sadece Charter okulları üzerinden ABD’de yıllık 400 milyon dolardan fazla bir sermayenin yönetimini yapmaktadır. Yaklaşık 170 ülkede açılan bu okullar ayrıca ABD istihbaratının yuvalandığı ve stratejik bilgilerin okyanus ötesine aktarıldığı kurumlar olmasıyla da ayrı bir ehemmiyet kazanmıştır (CASILIPS, 2017). Bu okul ve müştemilatın yönetim işleri ise birinci ayağını Türkiye’deki FETÖ kurumlarında tamamlayan ve ikinci eğitim safhasını ABD’de gerek Charter okullarında öğretmenlik/belletmenlik yaparak tecrübe sahibi olan gerekse farklı isimlerde faaliyet gösteren Kültür Merkezlerinde yetişen fedailer tarafından yürütülmektedir. Bu oturmuş pedagojik sistem, FETÖ’yü daha uzun ömürlü yapmaktadır. 

FETÖ’nün Türkiye’de kamu kurum ve kuruluşlarında yoğun bir şekilde örgütlendiği 2014 öncesine bakıldığında ise yurt dışına gönderilen burslu öğrencilerin önemli bir kısmının FETÖ’nün kontrolünde olduğu fark edilecektir (Bkz. Tablo 1). Örneğin, 5 yılda 5 bin akademisyen programı çerçevesinde, yurt dışına giden akademisyen adaylarının önemli bir oranı, FETÖ referanslı yurt dışına çıkış programı üzerinden gerçekleştirilmiştir. Bugün Türkiye’nin muhatap olduğu tehlikeli diaspora bu manada eğitim düzeyi yüksek ve ABD gibi küresel aktörler için operasyonel kapasitesi, vazgeçilmez FETÖ mensuplarından oluşmaktadır. Sadece bu durum bile Türkiye’nin yeni diasporası FETÖ’yle mücadelede neden PKK ve Ermeni diasporasıyla yapılan mücadeleden daha farklı, uzun vadeli ve kapsamlı olmasını gerektiğini açıklamaktadır.

Yurt Dışında FETÖ’yle Mücadelenin Kodları ve Bir Kült Hareketi Olarak FETÖ

Evvelinde FETÖ’nün sınırlarımız dışında ne anlama geldiği ve yabancı muhataplar karşısında anlaşıldığı bir tanımlamanın nasıl yapılması gerektiği konusu gelmektedir. Eğer kavramsal olarak yabancı muhataplarda karşılığı olmayan tanımlar üzerinden FETÖ’yle mücadele söylemleri geliştirilirse bu yönde fazla bir mesafe alınamayacak demektir. Örneğin, Almanya ve ABD gibi 15 Temmuz darbe girişiminin ardında Fetullahçı terör örgütünün olduğunu henüz kabul etmeyen ülkelerle FETÖ mücadelesi ‘terör’ söylemi üzerinden yürütülmesi zor olacaktır (Anaz N., 2017). Fetullahçı terör yapılanmasını yabancı muhatapların anlaması ancak yabancıların kendi sosyolojisinde karşılığı olan bir tanımlamayla mümkün olabilir. ‘Terör örgütü’ tanımlaması, Türkiye şartlarında anlamlı bir tanımlama olabilir hatta hukuki boyutu itibariyle yerinde bir tanımlamadır fakat bu tanımlamanın yurt dışındaki muhatapların zihin dünyasında benzer bir örgüt tablosu oluşturacağı inancı biraz naif kalacaktır. Bu yeniden tanımlamanın önemi muhataplarda FETÖ’nün tehlikeli yapısına gereken ciddiyetin gösterilmesi bağlamında aynı kavramsal zeminde ve asgari düzeyde iletişimin sağlanmasının gerekliliğinden kaynaklıdır. 

O halde daha açıklayıcı bir tanımlama yapmak için FETÖ’yü, grup menfaatini ve liderini her şeyin önünde ve üstünde tutan, ‘beni’ ‘bizde’ yok eden ve amaçları uğruna her aracı ve her nevi şiddeti tüm ölümcüllüğü ile meşru/mübah gören bir ‘kült’ yapı olarak tanımlamak mümkündür. Bu yapı, seküler yanı güçlü olsa da mesiyanik öğretileri olan ve maneviyattan beslenen yönüyle İslam dininin geleneksel doktrinlerini içselleştirmiş sapkın bir kült örgüttür. Sapkındır, çünkü İslam ilahiyatçılarının genel yaklaşımı İslam dininin temel öğretilerinin örgütün sapkınlığının meşrulaştırılmasında, mensuplarının itaatini sağlamlaştırmada ve lideri Fetullah Gülen’in sorgulanamazlığını mutlaklaştırmada kullanıldığı ortak bir kanaati olmuştur (Diyanet, 2017). Bunun yanında seküler yapısı katidir çünkü örgüt gerek yurt dışı yapılanmasında gerekse Türkiye sathında oluşturduğu kurumsallığı ve mensuplarının Paralel Devlet Yapılanması (PDY) sürecinde amacın hasıl olması adına takiyye bazlı seküler hayat tarzını seçmeleri, örgütü şüphesiz seküler çizgiye sokmaktadır.  

Neden FETÖ hareketi bir dinin modern algılanmış tarzı olarak değilde bir kült olarak tarif edilmesi yerinde olacaktır? Hatırlanacağı üzere FETÖ darbe girişiminin hemen akabinde Huffington Post gazetesinde, bir eski CIA mensubu ve FETÖ’nün ABD hamisi Graham Fuller bir makale kaleme almıştı(Fuller, 2016). Bu yazıda Fuller FETÖ’nün bir ‘kült’ yapılanması olmadığını, bu grubun referanslarını Sufizm geleneğinden alan ve İslam dünyasında mayası en sağlam cemaatlerden biri olduğunu ifade etmekteydi. Yazı aslında apar topar Gülen hareketinin ABD kamuoyunda negatif karşılığı olan bir kült yapılanmasıyla alakalı olmadığını anlatmaya çalışıyordu. Fuller çok iyi biliyordu ki ‘kült’ yapılar Batı toplumunun hafızasında liderlik ve grup nihilizmi zemininde büyülenmiş bir ölüm tarikatını canlandırmaktaydı. Bu durumda FETÖ’nün terörist ve aşırılıkçı karakteri hiçbir koşulda meşrulaştırıcı ortam bulamayacak ve Batı toplumlarının zihin dünyasında suikastçi ve olabildiğince narsist bir grup olmaktan öteye geçemeyecekti. Böylece uluslararası kamuoyunda FETÖ’yü şiddeti gerektiğinde kolayca meşru görebilen bir ‘kült’ yapılanması olarak tanımlamak sadece FETÖ’nün dünya çapındaki operasyonlarını sınırlandırmayacak ötesinde onu kriminalize edecek başlangıcı da sağlamış olacaktır. Aksi takdirde ‘diyalog’, ‘barış’, ‘hoşgörü’ ve ‘sufizm’ gibi evrensel değerlerle kendini kodlayan bir terör örgütüyle mücadele hayli müşkil olacaktır. Dolayısıyla örgütün diğer kült örgütleriyle benzerlikleri öne çıkartıldığında dünya kamuoyu önünde örgütün şiddet/terörizm karakteri ifşa olurken Türkiye’nin yurt dışında FETÖ’yle mücadelesi de kolaylaşacaktır.

Din, Diaspora ve şiddet Ekseninde FETÖ ve Onun Farklı Kültlerle Karşılaştırılması

Diaspora meselesine klasik tanımlamasıyla aslında vatana dönüş üzerine kavramlaştırılmış bir olgu olarak bakılır (Abraham, 2014). Ermeni ve Yahudi diasporası üzerinden ilk tanımlaması yapılan kavram, hem dini karakterde -‘vadedilmiş topraklara’ geri dönüş gibi hem de bir ulusun dağılmış parçalarının bir gün fakat yakın zamanda birleştirileceği-Ermeni ulusunun bir gün Ararat (Ağrı) Dağında kavuşması gibi- ulusçu bir manayı ihtiva eder. Ancak hiçbir diaspora örneğinde görülmemiştir ki ulusun tüm unsurları orijin vatanda yeniden bir araya gelsin. Dünya artık daha önce hiç şahit olmadığı kadar parçalı ve karmaşıktır. Dünya bu karmaşık yapıya özellikle kitlesel göçün en yoğun yaşandığı dönem 19. yüzyılda ve iki dünya savaşı arasında ve sonrasında gelmiştir. Başka bir ifadeyle insanlık daha önce hiçbir döneminde bu türde ve yoğunlukta bir göç hareketliliği, görmemiştir. ‘İtici’ ve ‘çekici’ güçlerin yönlendirdiği bu insan hareketliliği modern dönemin getirdiği zorluklar ve küreselleşmenin etkisiyle de geleneksel toplum yapısının ötesinde bir kompozisyon çıkarmıştır ortaya. Bu kompozisyon bugün muhatap olunan birçok sosyal problemin de dinamosu olmuştur. Bunların en göze çarpanı ve bu makalenin de konu edindiği kült hareketlerinin sapkın yapısı ve mesiyanik söylemleri üzerinden şiddetin meşrulaştırılmasıdır. Dolayısıyla Türkiye’de kök bulan ve diasporada büyümeye devam eden bir kült yapılanması olarak FETÖ’yü anlamak için farklı kült hareketlerinin şiddet içeren doğalarının bilinmesi, FETÖ’nün dünya kamuoyu için ne anlama geleceği ve 15 Temmuz kanlı darbe girişiminin mahiyeti daha iyi anlaşılacaktır.

Haşişler (the Assassins)

Şiiliğin İsmaili kolundan gelen ve kurucusu Hasan ibn el-Sabbah olan bu suikastçiler örgütü, 11. yüzyıl İran’ında siyasi suikastleri ve bu işi yapan fedaileri ile bilinir(Martin, 2014). Din adına suikastler yapan bu fedailer grubu, haşhaş kullananlar anlamına gelen Haşişiler olarak anılır. Sözcük İngilizceye ‘assassin’ (suikastçi) olarak geçer. Bilge ve hitabet kabiliyeti yüksek olduğu rivayet edilen Sabbah, şakirtlerini manipüle etmede çok yetenekli ve onlara Alamut vadisi yeşilliklerinde cennetin bulanık bir resmini gösterecek kadar da kudretli bir karakterdi. Grubun amacına hizmet etmeyen her engelin ortadan kaldırılmasını kutsal bir görev bilen Haşişiler, Hıristiyan, Yahudi ve dahi Müslüman kişileri öldürmekten çekinmemişlerdir. Suikastlerini genelde hançerle yapan fedailerin öldürdükleri en meşhur devlet erkanlarından biri Büyük Selçuklu Veziri Hasan bin Ali Nizamülmülk olmuştur. Genelde Sünni devlet başkanlarını ve emirlerini hedef alan Haşişlerin anahtar bileşeni dava ve metodlarının mutlak doğruluğuna inanmaları olmuştur(Martin, 2014). 

FETÖ, özellikle Türkiye ekseninde devlet içerisindeki yapılanması ve yurt dışında aldıkları eğitimlerle devletin mahrem kurumlarında örgütün yoluna taş koyan her unsurun ortadan kaldırılması adına operasyonlar gerçekleştirmeleri, bu örgütü Anadolu’nun en korkunç örgütü yapmaktadır. Hasan Sabbah’ın, fedailerini terapi odasına alıp nasıl onlara cenneti vaadetmişse Gülen de şakirtlerine cehennem ateşini öyle yasaklıyordu. Diyanet’in FETÖ raporunda aktarıldığı gibi Fetullah Gülen bir vaazında şöyle diyordu: 

“Ve üç-beş gün evvel bir çocuk yanıma gelecektir, bana şunu anlatacaktır, hislerimden dolayı muahaze etmeyin beni, bağışlayın. Haşr ü neşrin bütün endişe verici keyfiyetiyle cereyan ettiğini gördüm, alev alev dehlizlerden alev çıkıyor gibi cehennemin ortalığa dehşet saldığını gördüm, tutup tutup milleti cehenneme atacaklar gördüm ve derken selvi boylu birisi, incelerden ince birisi… Cehennemin kapısına kollarını gerdi, girilmez buradan içeriye dedi, halkı önüne alıyordu, kimse girmesin diye çırpınıyordu. Önlemişti ilk gelenleri, girmiyordu artık kimse içeriye. Fakat arkadan gelen bir zılgıta dayanamamıştı, çekiliverince herkes içeriye itiliyor ve herkes cayır cayır yanıyordu, içinde tanıdıklarım da vardı diyor, çocuğu dehşet almıştı, ürpere ürpere anlatıyordu, ama ben caminizde gördüklerimi görmüyordum orada diyor, cemaatimizde gördüklerimi görmüyordum orada diyor, tanıdığım arkadaşlar vardı, korunmuş ve geride kalmışlardı. Neyi ifade ediyor sana, ne anlatıyor bunlar sana, cemaatin içinde perdesini kaldırıp imamın sana baktığını anlatıyor, batmayan güneşin, gurub etmeyen güneşin sana baktığını anlatıyor… (Sesli Vaazlar 7, 1979 04 06, İktisadi Mülahazalar-7, dk. 1:33:30) (Diyanet, 2017).”

Thuggee’ler

13. yüzyıldan 19. yüzyıla kadar Hindistan’da faaliyetlerini sürdüren Thuggee kültü, soygun, törenle insan vücudu kesme ve gömme yöntemleriyle tatbik ettikleri şiddetle tanınır. Bu kült referansını‘yok edici’ Hindu Tanrıça Kali’den alır. Örgütün ismi İngilizce’ye ‘thug’ (gangaster, cani) olarak geçer. Hindistan’da hareket alanı bulan Thuggee örgütü, genelde kurbanlarını seyahat edenlerden seçer. Kurbanlarını önce ‘phansi’ adı verilen ilmekle boğarlar sonra soyarlar ve mütilasyondan geçirerek törenle gömerler. Tüm bu vahşeti Kali tanrısı adına yaparlar. Böylelikle tanrının rızasını kazanacaklarına inanırlar ve cenneti garantilemiş olurlar. Yılda yaklaşık yirmi bin civarında kurbanı öldürdükleri düşünülen kült tarikatı, İngilizler tarafIndan ortadan kaldırılmıştır (Martin, 2014).

Aum Shinrikyo

Aum Shinrikyo, Shoko Asahara tarafından 1987’de kurulmuş Japonya merkezli bir kült örgüttür. Asahara’nın liderliğindeki örgütün temel felsefesi, önce Japonya’yı sonra da tüm dünyayı kontrol altına almaktır. 

Örgütün en güçlü inançlarından birisi, Armegodon’un çok yakın olduğuna dair inançtır. Dünyanın ahir zamana girdiğini düşünen bu grup, yaklaşan küresel katastrofa karşı tek kurtuluşun; örgütün doktrinlerine sadık kalıp kötü amellerden kurtulmakta olduğunu öğütlemektedir. Örgüt Japonya’da olduğu gibi Japonya’nın dışında da çok sayıda üyeye sahip olmuştur. Asahara öğretilerinde kendisinin Hz İsa’nın ve Buda’nın dünyaya reenkarne edilmiş sureti olduğunu savunmaktadır. Örgüt yaklaşan apokaliptik (apocalyptic) şartlara hazırlık için ölümcül biyolojik ve kimyasal gaz depolamaya gitmiştir. Bir rivayete göre örgüt Afrika’dan Ebola virüsü bile ithal etmiştir (Martin, 2014, s. 151). Haziran 1994’te Matsumoto şehrinde bir apartmanda meydana gelen gizemli zehirlenmede 7 kişinin ölmesi ve 264 kişinin yaralanması örgütün ilk suikast girişimi olarak kabul edilir. Ancak Aum Shinrikyo’nun dünya gündemine girmesi 20 Mart 1995’de Tokyo’da metro istasyonlarında, beş trenin içerisine bırakılan paketlerin delinmesi yoluyla havaya salınan sarin sinir gazı zehirlenmesi nedeniyle 12 kişinin ölmesi ve 5.000’den fazla insanın yaralanması olayıyla olmuştur. 2004 yılında idam edilen Asahara’nın tarikatı, isim değişikliliğine giderek varlığını sürdürmektedir. Aum Shinrikyo bilinen en ölümcül apokaliptik kült tarikatlarından biri olarak tarihe geçer. Örgüt, anadamar toplumdan uzak ve tecrit edilmiş yapısıyla dünyanın sonuna hazırlık yapan bir kült olarak tanınır. 

Davidanlar Kolu (Branch Davidians)

Davidanlar, Davis Koresh tarafından 7. Gün Advantist Kilisesinden ayrılarak kurulan mesiyanik bir tarikattır. Tarikat lideri Koresh, 1993’te kamu otoritesinden örgütünü tecrit etmek için Waco’da kurduğu kampüsüne baskın yapan FBI polislerinin baskısı sırasında, kampüsün yanması sonucu kendisinin ve çocukların da içinde bulunduğu 74 kişinin ölümüne yol açan olayla tanınır (Zandt, 2008). 

Koresh’in tarikatında da temel inanç noktası; dünyanın sonunun yaklaştığı ve mümkün olan en kısa zamanda yaklaşan sondan Hz İsa’nın ümmetinin kurtarmasıdır. Koresh, bu anlamda kendisinin bizzat Hz İsa’nın yeryüzündeki sureti olduğunu ifade etmektedir. Jim Jones’un kurduğu Tapınak Halkı (The People of Temple) mezhebinde olduğu gibi Koresh de yaptıklarının doğrudan Hz İsa’nın yönlendirmesiyle olduğunu vaaz etmektedir. Her iki liderinde Hz İsa’nın soyunu hem manevi anlamda hem de biyolojik seviyede çoğaltmak için tüm salihe tarikat kadınlarının ve dahi 18 yaş altı kızların kendisine mübah olduğunu telkinlemekte ve bu ayrıcalığın kendilerinin istisnai liderliğine bağlamaktadır. Yine Jones’un tarikatında olduğu gibi Koresh de kampüsünde yüklüce silah depolamış ve erkek üyelerine silahlı eğitim yaptırmıştır. Bu iki tarikatta da verilen telkinler, tarikatın misyonunun ve doktrinlerinin herşeyin üstünde olduğu inancıdır. Burada ‘herşey’ tarikat üyelerinin başkalarını (kendilerinden olmayanları) ve de kendilerini sorgusuz sualsiz tarikat amaçları çerçevesinde yok edebileceği manasına gelmektedir.

Çünkü tarikat üyelerine ahirette herhangi bir korku yoktur ve onlar liderleriyle beraber (çünkü onlar Hz İsa’nın kendisidir aslında) haşrolunacaklardır. Hem Koresh hem de Jones, İncil’in en mütevatir ayetlerini apokaliptik hermenötiğiyle formatlayıp takipçilerine empoze etmekteydi(Hall, 2004). Guyana ormanının içerisinde Jones’un kurduğu Jonestown’da 18 Kasım 1978’de olanlar bu anlamda ibret vericiydi. Jones’in kurduğu kamp-kentte zehir içerek hayatlarına son veren müritlerin birçoğu intihar eylemini gönüllü yapıyordu. Ve her iki ‘yeni alternatif din’ kolunun varlığını meşrulaştıran doktriner müdafaa kolayca itham edileceği üzere irrasyonel değildi. Örneğin Jones vaazlarında ırkçılığa şiddetle karşı çıkmış ve kurduğu derneklerle yetim ve kimsesiz çocuklara sahip çıkmıştır. Jonestown’da bu manada tecritte cenneti inşa etmek için yüzlerce takipçinin karşılıksız ‘hizmetiyle’ olmuştur. 

Diasporada Büyüyen Bir Tehlike Olarak FETÖ Hangi Özellikleri ile Bir Kült Yapıdır?

Yukarıda verilen ve bu makalenin boyunu aşan benzeri pek çok kült örneği, her ne kadar FETÖ gibi diasporada şekillenip küresel bir pozisyon almamış olsa da FETÖ ile birçok yönüyle benzerlikler göstermektedir. Kültlerin sosyo-psikolojisi, davranış kalıpları, beslendiği kaynaklar ve karizmatik karakterleriyle liderlikle olan bağları gibi fundamental konularda FETÖ kültü, yukarıda zikredilen ve bu makalenin dışında tutulan pek çok ölümcül kültlerle benzerlik göstermektedir. Makalenin bu kısmında FETÖ ile ölümcül kültlerin arasındaki benzerliklerden birkaç örneğe yer verilecektir. Bu, neden FETÖ diasporasının tehlikeli olduğuna ışık tutarken Fuller’in ısrarla “FETÖ bir kült hareketi değildir” savunmasının kodlarını da deşifre etmiş olacaktır. Dinden referansını alan ve küresel jeopolitik konjonktürde yerini ‘light İslam’ olarak perçinleyen bu örgütle yurt içinde ve dışında mücadele, ancak FETÖ’nün kült kodlarının deşifre edilmesi ile belki mümkün olacaktır.

Teolojik Referans 

Diyanet işleri Başkanlığı’nın 2017’de yayınladığı FETÖ raporu, bu manada geç kalınmıştır fakat önemli ayrıntıları gözler önüne seren bir belgedir. Diyanet raporunda FETÖ’nün amaçları için İslam dinini kullandığını ve müritlerini motive etmede onların sadakatini ahirete kadar garanti etme adına Kur’an, Sünnet, İlham, Rüya, Miraç gibi birçok kaynaktan beslendiğini belgelemektedir. Bu bağlamda İncil, Tevrat, Mormon Kitabı gibi kutsal kabul edilen metinlerden faydalanarak kendilerine manevi kılıf bulan birçok ölümcül tarikat gibi FETÖ de kendisini İslamın bir sekti olarak görmektedir. FETÖ, özellikle yurt dışında ‘Hizmet’ hareketinin bir ‘Sufi’ hareket olduğunu ifade etmekte ve Sufizmin yarattığı uluslararası atmosferden nemalanmaktadır. 

Aum Shinrikyo tarikatı da benzer bir şekilde yoga ritüelinden tutunda Hıristiyanlık, Budizm ve oryantalist meditasyon yöntemlerinden beslenmiş ve bu yöntemle 40 binin üzerinde Rus taraftara ulaşmıştır. Daha öncede ifade edildiği gibi FETÖ, radikal İslam’la mücadelede ve küresel cihada karşı açılan savaşta doğru tarafta olduğunu göstermek için kendisini Sufizm üzerinden kodlamaktadır. Elbette Sufizm, Batı için kabul edilebilir en yumuşak öğreti olmaktadır. Başka türlü Almanya’nın Scientolojistlere açtığı savaşa karşın FETÖ mensuplarına gösterdiği şefkati anlamak biraz zor olurdu. Dolayısıyla FETÖ kendisine İslam ilahiyatından referans bulan fakat zamanı geldiğinde yarattığı prensipleri (helva putunu) kolayca çiğneyen Makyavelist bir kült tarikattır. 

Apokaliptik İnanç 

Vahiy kaynaklı kıyamet tasavvuru neredeyse tüm ölümcül kült tarikatlarında her daim mevcut olmuştur. Ahir zamana dair vuku bulacak alametler, kimi kültte çok yakındır kimi kültte ise ancak Mesih’in (Hz İsa, Hz Muhammed veya başka bir elçi olabilir) yönlendirdiği salih kişi/evliya/saint/mesih gibi özel kişilerin eliyle olacaktır. Örneğin Hıristiyanlığın en yaygın kollarından birisi olan Evenjelikanların ahir zaman tasavvurunda Büyük İsrail’in kurulması ve Hz Süleyman’ın Tapınağının yeniden Kudüs üstünde inşa edilmesi vardır. Bu bağlamda ABD’de önemli seçmen kitlesine sahip bu mezhep mensupları, tüm yatırımlarını İsrail’in güvenliğini sağlayacak, mesihin dönüşünü garanti edecek ve kötülerle savaşacak bir Amerikan liderine yaparlar. Bu manada FETÖ lideri Fetullah Gülen de bir ahir zaman müceddidi olarak mensuplarına kaos zamanında önderlik yapacak ve onları doğru istikamete yönlendirecek tek liderdir. FETÖ’de olduğu gibi kült gruplarında da apokalipsi her ne kadar tufan ve felaket demek olsa da insanlık için murad edilen ilahi sonun (veya yeni dünyanın) başlaması için aslında sadece bir başlangıçtır (Introvigne & Mayer, 2004, s. 179). Gizlilik ve Devingenlik 

Kült yapılar mümkün olduğunca tecritte örgütlenmeyi ve otoritenin radarından uzakta kalmayı tercih ederler. Teşkilatlanma yapıları da genelde üzüm şeklinde organize bir durum gösterir. Bu sayede tanelerden birisinin kopması durumunda diğer tanelerin yerinde kalması sağlanır. Özellikle kültün oluşum evresinde, gizlilik ısrarla tercih edilen bir durumdur veya kamuoyunun itiraz etmeyeceği söylemlerle grubu kamufle etme en bilinen saklanma yöntemidir. Bu, FETÖ’de Hz Peygamberin 40 kişi oluncaya kadar Mekke’ye yürümeyi yasakladığı kararından kaynak bulur. Ayrıca devlet kadrolarında yer edinebilmek için de Haşişiliğin takdiği olan ‘takiyye’ gizliliğin en önemli meşruiyet kaynaklarından biridir. Güneş Tapınağı mensuplarının Fransız Gizli Servisi’nde paralel ünite kurdukları ve bunu uzun bir süre sakladıkları bilinmektedir(Introvigne & Mayer, 2004, s. 177). Lidere en yakın kadronun haricinde her bilgi tabanla paylaşılmaz. FETÖ ve Güneş Tapınağı kültünde olduğu gibi tarikat içerisindeki hiyerarşi, kişilerin sosyal hayatındaki hiyerarşiyi takip etmez. Yani bir öğretmen imam bir generale ‘abilik’ yapabilir, bu kült yapısında yadsınmaz. 

Kültler birçok nedenle mobil olurlar. Bunlardan bir tanesi liderin karizmatik duruşunu muhafaza etmek için gözden daha da ırak bir lokasyona taşınma gerekliliği iken diğer yandan da otoritenin ve kamuoyunun dikkatinden uzak durmak için de bu hal tercih edilir. Bu bağlamda Jim Jones, Halkın Tapınağını önce Indianapolis’den California’ya sonra da Güney Amerika’da Guyana’nın ormanlarına Jonestown’a taşımıştır. Güneş Tapınağı, Fransa ve İsviçre’de başlamıştır ama Quebec’e taşınmayı uygun bulmuştur. FETÖ de 1999’da yönetim merkezini Türkiye’den ABD’nin Pennslyvania eyaletine, Poconos dağlarına taşımıştır. 

Liderlik ve Karizmatik Otorite 

Kült yapılarda liderlik ve karizma, birlikte var olan bir durumdur. Karizmatik olmayan birinin liderliği çok sürdürülebilir olmayacaktır. Karizmatik karakter, Max Weber’in formalize ettiği hususiyette yaygın olarak görülmektedir. Özelliklerine bakıldığında ise karizmatik liderde en az dört tabiatın bulunması gerekmektedir (Dawson, 2004). Birincisi, liderin doğaüstü, insanüstü ve istisnai gücünün veya tabiatının olduğu varsayılır. Bu sıradan insanların ulaşamayacakları bir hususiyettir. İkinci özelliği, liderin bu kalitesi rabbani bir özellikten kaynaklı olmalıdır. Bu, onun istisnai bir şahıs olmasından kaynaklıdır. Örneğin Diyanet, FETÖ raporunda, örgüt liderinin destekçilerine kendisini nasıl gösterdiğini şu şekilde ifade etmektedir: “Fetullah Gülen sıradan bir kimse değildir. O, ahir zamanda İslam’ı ihya etmek için Allah tarafından seçilmiş özel bir kişidir” (Diyanet, 2017, s. 10). Üçüncü özellik, liderin takipçilerinin liderde olağanüstü bir güven ve inanç görmeleri ve ilişkilerini bu güven ve inanç üzere yapmalarıdır. Müritleriyle irtibatı oldukça sınırlı hatta yüz yüze hiç görüşülmemiş olunsa dahi liderin müritler üzerindeki karizmatik otoritesi her şeyden evveldir. Bunun kaynağı koşulsuz güven ve inanç bağıdır. Dördüncüsü ise karizma davaya ve organizasyona aşırı bağlılığı kapsayan yanıyla ortaya çıkar. 
Lidere gösterilen mutlak güven en çok da yüksek tutarlılık, değerler uyumu ve görev performansı üzerinden şekillenirken müritlerin üzerindeki karizmatik otoritede derinleşmektedir. Bu bağlamda karizmatik lider, taraftarlarının arasında daha vizyoner ve duygusal yönden daha etkileyici olmak zorundadır. Karizmatik lider, takipçilerinden sadece davaya bağlılık ve güven istemez aynı zamanda dava ile bütünleşen lidere de koşulsuz bağlılık ve güven ister. Çok az istisnasıyla bu güven ve bağlılık takipçiler arasında yerleşir. 

Mesiyanik Karakter

Yahudilik, Hıristiyanlık, İslam, Zerdüştlük, Budizm gibi semavi veya çok tanrılı dinlere bakıldığında da benzer bir formatta mesiyanik inanç ve Tanrı’yı kıyamete zorlama öğretisi her daim var olmuştur. 11 Eylül terör saldırısı sonrasında Amerikan Evanjelistlerinin kötülerle savaşta seçilmiş lider George Bush’a mutlak destekleri, antik mesiyanik inanışın halen farklı formatıyla modern inanç sisteminin de bir parçası olduğuna işarettir. Hatta terörize taktikleri ve kustukları ölüm teknikleriyle dünyanın gündemine oturan DEAŞ’ın Melhame-i Kübra savaşının hadislerde rivayet edilen Dabık bölgesinde ve siyah bandajın altında Müslümanlar ve inanmayanlar arasında olacağını ilan etmesi, mesiyanik inancın halen geçerli akçe olduğuna en yakın örnektir. Din kaynağı şiddet araştırması yapan ve kültlerin profillerini inceleyen birçok uzman şiddet kültlerinde az bir derecede olsa mutlaka mesiyanik öğretinin var olduğunu ifade etmektedir(Introvigne & Mayer, 2004, s. 184). Örneğin, 909 müridini öldüren Jim Jones, bir vaazında “Ben başka bir gezegenden geldim” diyordu. Toplu intiharların birinde bulunan notun sayfasında ise “zamanın başlangıcından geldiğimiz gibi isteyerek ve özgürce geldiğimiz yere gidiyoruz” ifadesi yazmaktaydı. Dini kültlerde liderler sıradan kişiler olmadıklarını ve ahir zamanda özel bir misyonla yeryüzüne gönderildiklerini söylemekten çekinmiyorlardı çünkü geleneksel ilahiyat öğretilerinde bu düşünceyi besleyen çokça delil vardı. Örneğin Fetullah Gülen de kendisinin ahir zaman misyoneri olduğunu saklamıyor ve sık sık mesih olduğuna dair işaretler vermekten kaçınmıyordu. Mesihin ne zaman ve nasıl zuhur edeceğine dair Fetullah Gülen’in şu vaazı buraya not düşmeye değerdir: 

Hz. Mesih, ahir zamanda, ahiretin en ücra köşesinde de olsa o önemli misyonu eda etmek için mutlaka nüzul edecektir. Nüzul edecektir ama içinizde şahs-ı manevinin muhtevi bulunduğu mana ve ruha nüzul edecektir. Evet o, bu manaya ve bu ruha kalıp olmak için inecektir. Eğer o ruh yoksa ceset olarak gelmesinin bir manası da olmaz zannediyorum. Öyleyse geleceği kucaklamayı planlayanlar, oturup O’nu bekleyeceğine, kendilerini ona asker olarak yetiştirme gayreti içine girmelidirler. Ta ki geldiğinde hazır olan askerinin başına geçebilsin; geçebilsin de yeniden asker yetiştirme zahmetine katlanmasın. Zaten o, başkalarının ekstradan beklediği icraatı da ancak o zaman yapabilir. Bir başka ifadeyle, o Şam’da ak minareden indiği gün ak atına binsin, gelip Sultan Ahmed’in şırvan avlusuna girsin, her kılıç sallayışında birkaç puthaneyi yerle bir etsin; sonra da Sultan Ahmed’in minarelerinin arasındaki ipe tıpkı bir mahya gibi getirip kılıcını assın... İnsanlar da kıyamete kadar bu muhteşem zafer sembolü mahyayı seyretsin..! (Gülen, Prizma 1, Zaman Gazetesi Yayınları, İstanbul 1997, s. 30-31) (Diyanet, 2017, s. 102). 

Müridlerin Profilleri

Kült yapılanmalarını izleyen Avrupalı anti-kült hareketleri, müridlerin profilleri için basmakalıp kült özellikleri göstermediğini ifade etmektedir (Introvigne & Mayer, 2004, s. 174). Örneğin, İsviçre merkezli Güneş Tapınağı üyelerini inceleyen grup, üyelerin orta yaşlarda, orta-üst sınıfta, İsviçre veya Kanada vatandaşları olduklarını gözlemlemişlerdir.
Bazı üyelerin bölgelerinde tanınan saygın işadamlarından oldukları aktarılmaktadır. Mesela grup liderlerinden Camille Pilet, uluslararası bir İsviçre saat firmasının direktörü ve uluslararası satış müdürü olarak görev yapmaktaydı. Bir başka üye de Quebec (Kanada) Finans Bakanlığında üst düzey bir memur olarak çalışmaktaydı. Introvigne ve Mayer kült üyeleri için “gündüz tam anlamıyla işadamları gece ise kült efendisinin hizmetçileriydi” diyor(Introvigne & Mayer, 2004, s. 176). 

Uzmanlar, kültlerin ilahiyat yönünün ağırlıkta olmasına rağmen bu tür tarikatların para aklayan ve büyük ticari ilişkilerin döndüğü organizasyonlar olduklarının da altını çizmektedir. Ancak kült üyelerinin genel profilleri sınıflandırıldığında ise “zayıf, marjinal, naif, koyun ve kolayca kanan” gibi vasıfların öne çıktığı aktarılmaktadır(Introvigne & Mayer, 2004). 

Kült ve Şiddet 

Başlangıcında masum söylemlerle insanların karşısına çıkmış olsalar da tüm ölümcül kültlerde hoşgörü/barış ile şiddet –hatta terörizm- arasında ince bir çizginin olduğu genel kabul gören bir argüman olmuştur (Melton & Bromley, 2004)(Mayer, 2001). Örneğin, Di Mambro ve takipçilerinin kriminal geçmişleri incelendiğinde minör hataların ötesinde önemli bir kriminal sicil bulunamamıştır. Tarikat üyelerinin saygın işadamları olmalarının ötesinde birçoğunun da devlet bürokrasisinde çalışıyor olmaları kült yapıların kamufle yeteneği hakkında da önemli bilgiler vermektedir(Introvigne & Mayer, 2004). Mesela, Güneş Tapınakçıları için “bu grup kesinlikle kriminal bir cemaat değildi” yargısı dikkate değer bir uyarıdır(Introvigne & Mayer, 2004, s. 179).909 müridini katletmeden önce Jim Jones’un ırkçılık karşıtı vaazları ile ün yapması da tesadüf değildir. Hatta grubun önemle üzerinde durduğu ‘şeref, barış ve nur’ söylemleri FETÖ kültü için çok yabancı kavramlar değildir. Tüm dinlerin barışçıl söylemlerini indoktirine etmiş ve oryantal meditasyonu bir ibadet şekli olarak benimsemiş Aum Shinrikyo tarikatı ise ilk cinayetlerine tarikatın sırlarını ifşa edebilecek üyelerin ortadan kaldırılmasıyla başlamıştır. Tarikat, inanmayanları ve tarikata ihanet edenleri öldürmekte hiçbir beis görmemiştir. Acaba hiçbir ayrım yapmadan sofistike bombaları vatandaşlarının üzerine boşaltan FETÖ fedaileri, nasıl bir manipülasyon ve kült doktrinin etkisinde olmuştur, hiç kuşkusuz daha kapsamlı bir çalışmanın konusudur.

Yrd. Doç. Dr. Necati Anaz kimdir?

İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Kamu Yönetiminden mezun oldu. Yüksek lisansını Wilmington Üniversitesi Kamu Yönetiminde, doktorasını ise Oklahoma Üniversitesinde tamamladı. Necmettin Erbakan Üniversitesi Uluslararası İlişkiler ve Polis Akademisi Uluslararası Güvenlik bölümlerinde öğretim üyeliği yaptı. Halen, İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümünde öğretim üyesi olarak görev yapmaktadır.

Kaynak: Bilimevi Dış Politika Dergisi, Sayı:2

Güncelleme Tarihi: 24 Eylül 2018, 15:41
YORUM EKLE

banner26

banner25