banner15

Yeni Soğuk Savaş’ın İlk Cephesi: Karadeniz-Kafkasya Hattı

Yeni Soğuk Savaş’ın İlk Cephesi: Karadeniz-Kafkasya Hattı

Ahmet Bahçeci

1917’deki Bolşevik Devrimi’nin ardından kurulan ve İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra oluşan çift kutuplu dünya düzeninin iki başat aktöründen birine dönüşen Sovyetler Birliği 1991 yılında tarih sahnesinden silindi. SSCB’nin dağılmasının ardından; birliğin dominant gücü, yönetim merkezi ve aynı zamanda mirasçısı olarak kabul edilen Rusya Federasyonu, 25 Aralık 1991’de bağımsızlığını ilan etti. Soğuk Savaş’ın bitmesiyle ortaya çıkan kaos orta- mında, büyük ölçüde tek başına hareket etmek zorunda kalan Rusya Federasyonu, öncelik- le jeopolitik bir kargaşayla karşı karşıyaydı. En temel soru, form değiştirerek yeniden teşek- kül ettirilen köklü bir devletin yüzünü hangi yöne çevireceğiydi. Aslında yapılan ilk deneme,
o günün psikolojik ortamı dikkate alındığında sürpriz değildi. 90’lı yıllarda Rus siyasetinde yön veren, Atlantikçi-Liberal bir eğilim oldu. Ancak benimsenen bu yol, Soğuk Savaş’ın sonunda çöken iktisadi yapıyı yeniden inşa etmeyi ve bu çöküşten kaynaklanan toplumsal çözülmeyi durdurmayı başaramadı. Rusya Federasyonu’nun ekonomik sorunlarını Dünya Bankası ve Uluslararası Para Fonu’ndan alınan kredilerle çözmeye çalışan Boris Yeltsin dö- nemindeki başarısızlık, bu kez Avrasyacı-Devletçi akımların güç kazanmasına yol açtı. Si- yasi algıların hızlı biçimde değişmesinde ekonomik kriz ve Çeçenistan’daki gerilim gibi çö- züm bekleyen sorunlar kadar dış dinamikler de etkiliydi. Kremlin koridorlarında paradigma değişikliğine yol açan dış etkenlerin başında ise NATO’nun genişleme stratejisi geliyordu.

Oysa Sovyetler Birliği’nin son lider Mihail Gorbaçov’un aktardığına göre, iki Alman- ya’nın birleştiği ve Soğuk Savaş’ın sona erdiği günlerde ABD yöneticileri, “NATO’nun do- ğuya doğru bir santim bile genişlemeyeceğine” dair söz vermişti. Ancak ABD’deki “yeni muhafazakâr” çevrelerin, çok geçmeden ulusal güvenlik stratejilerinde de belirleyici bir konuma gelmesiyle verilen bu söz havada kaldı. Çünkü yeni-muhafazakârlar, Amerikan dış politikasının ilk hedefini, “Eski Sovyet coğrafyasında veya başka bir yerde, Sovyetler Birliği tarzında bir tehdit oluşturacak yeni bir rakibin yeniden ortaya çıkmasını önle- mek” olarak belirledi. Bu hedefe ulaşmak için öngörülen askeri stratejinin başında ise NA- TO’nun genişleme süreci geliyordu. Bu stratejinin mimarlarından biri 1992 yılında Savun- ma Müsteşarı olan Paul Wolfofitz’di. George Bush döneminde adını daha sık duyuracak Wolfofitz’in Beyaz Saray üzerindeki etkisi henüz Bill Clinton döneminde başlamıştı. “Wol- fofitz Doktirini” olarak adlandırılan bu yaklaşım, ortak düşmanın ortadan kalkmasıyla varlığı tartışmalı hale gelen NATO’nun işlev ve görevlerinin yeniden tanımlanmasında da önemli bir dönüm noktası oldu.

Varoluş Krizinden Genişlemeye Nato

1949  yılında  Washington’da  imzalanan  Kuzey  Atlantik  Anlaşması  ile  kurulan  NATO’nun temel amaçlarından biri Avrupa’nın güvenliğinin sağlanması olarak belirlenmişti. Çünkü Avrupa, İkinci Dünya Savaşı’nın ardından ağır hava bombardımanlarının neden ol- duğu büyük bir yıkımla yüzleşiyordu. Henüz savaş bitmeden başlayan ideolojik kamplaşma ise önce bölünmüş bir Berlin, ardından da bölünmüş bir Avrupa’nın habercisiydi. İktisadi olarak kendi imkânlarıyla ayağa kalkması mümkün olmayan Avrupa’nın imdadına Truman Doktrini kapsamında gündeme gelen Marshall Yardımları yetişti. Dönemin Amerikan Dı- şişleri Bakanı General George Marshall tarafından hazırlanan plan, bir anlamda Avrupa’nın yeniden imarı için hazırlanmış bir kalkınma programıydı. Askeri boyutta ise Avrupa’nın güvenliği tümüyle NATO’ya devredilmişti. Ancak örgüt, 20. yüzyılın ikinci yarısında sadece Avrupa’daki askeri dengeler açısından değil, üye ülkelerin iç politikalarının şekillendirilme- si açısından da belirleyici bir roller üstlendi. İtalya, Türkiye ve Yunanistan gibi üye ülkeler- de yakın tarihte yaşanan tüm siyasi kırılma anlarında, NATO’nun gizli veya açık roller üst- lendiği bugün belgeleriyle birlikte hemen herkes tarafından kabul edilen bir gerçek.

90’lı yılların başında Sovyet tehdidin ortadan kalkması ve Avrupa Birliği’nin de aynı dönemde ekonomik bir işbirliği örgütünden, siyasi bir birlikteliğe evirilmesiyle, NATO’nun Avrupa’daki rolü sorgulanır hale gelmişti. Tam da bu dönemde Brüksel’deki NATO karargâhında ittifakın varlığını sürdürmesini meşru hale getirecek yeni kavramlar tartışılıyordu. Bölgesel çatışmalara karşı alan dışı müdahaleler, uluslararası terörizme karşı işbirliği gibi kavramlar masadaydı. Ancak genel bir ifadeyle, “yeni tehdit” olarak sunulan bu gerekçeler; Soğuk Savaş’taki Sovyet tehdidi gibi somut bir karşıtlıktan uzaktı. Yeni konsepte dair tartış- maların sürdüğü bu dönemde Balkanlar’da yaşanan istikrarsızlık ve eski Yugoslavya ülkele- rindeki etnik temelli anlaşmazlıklardan kaynaklanan çatışmaların daha geniş bir sahaya yayılmasından duyulan endişe, NATO’yu Avrupa’nın güvenliği açısından eldeki tek seçenek olarak ön plana çıkardı. NATO’nun 1999’da Sırbistan’a yaptığı müdahale hem örgütün alan dışı müdahalelerin fiili olarak başlangıcı, hem de Avrupa’daki etki alanını genişletmekten vazgeçmeyeceğinin de en somut göstergesiydi.

NATO’nun genişleme stratejisi şüphesiz ki tek yönlü bir adım değildi. Genişleme politi- kasındaki tetikleyici unsulardan biri de Soğuk Savaş boyunca Sovyet etkisi altında kalan ülkelerin, yeni dönemde yüzlerini tamamen Avro-Atlantik kurumları çevirmiş olmasıydı. Nitekim geçmişte Varşova Paktı üyesi olan orta ve doğu Avrupa ülkeleri hızlı bir şekilde ittifakın yeni üyelerine dönüştü.

Moskova’nın güdümündeki Varşova Paktı’nın komuta merkezine ev sahipliği yapan Po- lonya’nın yanı sıra Macaristan ve Çek Cumhuriyeti, 1999 yılında NATO’nun yeni üyeleri oldu. Böylece ittifakın üye sayısı 19’a yükseldi. Ancak bu, genişleme dalgasının sonu değil, henüz başıydı. 2002 yılının Kasım ayında yapılan Prag Zirvesi’nde aralarında Bulgaristan, Estonya, Letonya, Litvanya, Romanya, Slovakya ve Slovenya’nın yer aldığı yedi ülke daha üyelik görüşmelerine davet edildi. 2004 yılı Mart ayı sonunda ise bu ülkeler resmi olarak ittifaka katıldı. NATO, son olarak 2009’da Arnavutluk ve Hırvatistan ile 2017’de Karadağ’ın katılımıyla 29 üyeye ulaşmış oldu.

Karadeniz’in Değişen Haritası ve Ukrayna’nın Artan Önemi

Soğuk Savaş yıllarında Karadeniz, iki kutup arasındaki olası sıcak temas noktalarından biriydi. NATO üyesi Türkiye, Karadeniz’in güney sahilleri boyunca uzanırken, sahil şeridi- ne yerleştirilen füzeler konusu 1962 yılındaki Küba Krizi’nin çözümünde pazarlık masasın- daki konulardan birine dönüştü. Sonuç olarak Sovyetler Birliği Küba’daki füzelerini söker- ken, Amerikalılar da Sinop’taki Jüpiter füzelerini Türkiye’nin onayına sunmadan kaldırdı. Bu durum, Türkiye’de ABD ile kurulan müttefiklik ilişkisinin de ilk kez güçlü biçimde sor- gulanmasını beraberinde getirdi. Sadece 2 yıl sonra, Kıbrıs’taki Türklere yönelik baskıların arttığı bir dönemde, Türkiye’nin garantörlük haklarından doğan meşru müdahale talebine ket vuran Johnson Mektubu ile bu sorgulamanın boyutları daha da derinleşmişti.

Varşova Paktı dağılana dek, Türkiye sahilleri dışında kalan Karadeniz’in tüm kıyıların- da Sovyet hâkimiyeti vardı. Karadeniz’in doğusundaki Gürcistan ve kuzeyindeki Ukray- na, SSCB’yi oluşturan 15 cumhuriyet arasındaydı. Batı kıyılarında yer alan Romanya ve Bulgaristan ise Varşova Paktı’nın üyeleriydi. Sovyetler Birliği’nin dağılması ve hemen ar- dından gelen NATO’nun genişleme dalgasıyla Karadeniz’in bu görünümü köklü biçimde değişti. Romanya ve Bulgaristan’ın NATO’ya üye olmasıyla ile Karadeniz’in batı kıyıları resmen ittifakın etki alanına girmiş oldu. NATO, bu ülkelerde deniz ve hava üsleri tesis ederek Karadeniz çevresindeki gücünü artırdı. Gürcistan ve Ukrayna’nın da artık bağım- sız olduğu düşünüldüğünde, Rusya, Karadeniz’in kuzeydoğusunda yaklaşık 300 kilomet- relik bir sahil şeridini oluşturan Soçi-Novorossiysk hattına sıkışmıştı. Üstelik bu hatta derinliğin yetersiz olması, yüksek tonajlı askeri gemilerin söz konusu limanlara yanaşma- sını da güçleştiriyordu.

Rusya’nın Karadeniz’deki hareket alanın daralması, Kırım’ın stratejik önemini bir kat daha artırmıştı. Zira Kırım yarımadasındaki Sivastopol, 200 yılı aşkın bir süredir Rus do- nanmasının Karadeniz filosuna ev sahipliği yapmaktaydı. Bu üs, Soğuk Savaş boyunca 625 parçadan oluşan devasa bir filonun da merkezi konumundaydı. Bu yüzden, Sovyetler Birli- ği’nin dağılması sırasında Kiev ile Moskova arasındaki temel sorunlardan birini de bu do- nanmanın paylaşımı ve Sivastopol’ün statüsü konusu oluşturmaktaydı. Sovyet döneminde askeri açıdan taşıdığı önemden ötürü kent sakini olamayanların giremediği kapalı bir şehir olan Sivastopol, 1948 yılındaki bir yasayla “özerk ve özel” bir statü kazanmış, 1978 yılında ise Ukrayna’ya devredilmişti. SSCB’nin ardından bağımsızlığını kazanan Ukrayna’da 1991 yılında çıkarılan bir yasa ile Kırım Özerk Cumhuriyeti kuruldu. Ancak Sivastopol, bir par- çası olduğu Kırım yarımadasına kurulan bu özerk yapının dışında tutuldu. Ortaya çıkan tablo, bağımsızlığın ilk yıllarında Kiev yönetimini rahatsız ediyordu. Dönemin Devlet Baş- kanı Leonid Kravçuk, 11 Aralık 1992 günü Ukrayna parlamentosunda yaptığı konuşmada bu rahatsızlığı şu sözlerle dile getirmişti: “Ukrayna topraklarında yer alan Rus deniz üssü, Çarlık dönemine ait bir illettir.”

Kiev’in itirazları ile Rusya-Ukrayna ilişkileri gerildi. 1944 yılında bölgenin gerçek sahibi olan Kırım Tatarlarının, Stalin’in kararıyla topyekûn sürgüne gönderilmesinin ardından ya- rımadanın demografik yapısı da değişmiş ve çoğunluk Rusların eline geçmişti. Bunun da etkisiyle, özerk bir konumda bulunan Kent Konseyi, Ukrayna’ya ait gemilerinin Sivasto- pol’ü terk etmesi yönünde bir karar aldı. Dahası, Moskova’daki Duma da 9 Temmuz 1993 tarihli bir kararla, Sivastopol’ün Rusya Federasyonu’na ait bir kent olduğuna dair bir kararı onayladı. Dönemin Ukrayna yönetimi, bu kararın bir savaş ilanından farkı olmadığını du- yurdu. Nihayetinde taraflar sorunu çözmek için masaya oturdu. Toplamda 800 parçadan oluşan donanma iki ülke arasında paylaşıldı. 28 Mayıs 1997 tarihli bu anlaşmanın en önem- li maddesi ise Sivastopol’deki deniz üssünün yıllık 93 milyon dolarlık bir kira bedeli karşılı- ğında Rusya Federasyonu’na kiralanması oldu. Akabinde de dönemin Rusya Devlet Başkanı Boris Yetsin ve Ukraynalı mevkidaşı Leonid Kuçma, 31 Mayıs 1997 tarihli Dostluk, İşbirliği ve Ortaklık Anlaşması’na imza attı. Böylece Rusya, Soğuk Savaş’ın ardından önemli bir mevzi kaybı yaşadığı ve dar bir alana sıkıştığı Karadeniz’deki en önemli askeri üssü elinde tutmayı başardı. Rusya ile Ukrayna arasındaki ilişkilerde de yeni bir yumuşama dönemine girilmiş oldu.

Ukrayna’nın Bağımsızlığına Rusya’dan Bakış

Aslında Sovyet muhalifi pek çok Rus, Aleksander Soljenitsin de dâhil, SSCB’nin dağıl- masını desteklerken, Ukrayna’nın Rusya’dan kopuşuna sıcak bakmıyordu. İki toplum ara- sındaki kültürel bağlar ve yüzyıllar öncesinden gelen karma evlilikler örnek gösterilerek, Kiev ile Moskova için “et ve tırnak” benzetmeleri yapılıyordu.
 
Soljenitsin, Ukrayna’nın sınırlarını sorgularken, “Etnik dağılıma dayanmayan bu sı- nırlar Lenin döneminde yanlış çizilmiştir.” ifadelerini kullanmıştı. Soljenitsine’e göre Ukrayna’nın bağımsızlık hakkı sadece halkın Ukraynaca konuştuğu bölgeler için söz konu- su olabilirdi. Rusya’da jeopolitik kuramcıların en radikal temsilcilerinden Aleksander Du- gin de Ukrayna’nın Rusya için taşıdığı öneme şu sözlerle dikkat çekiyor: “Ukrayna’nın sı- nırları ve egemen devlet statüsü Rusya’nın jeopolitik güvenliğine en büyük tehdittir.  Bu nedenle, Ukrayna’nın yeni inşa sürecinde Moskova aktif bir biçimde yer almalıdır.” Ukrayna konusundaki en radikal yaklaşımlardan biri de Oleg Platanov’a aitti. Platanov’a göre; Ukrayna ve Belarus, yapay ve geçici karakterliydi. Bu devletlerin kuruluşunu Alman ve Avusturya istihbaratının faaliyetlerine bağlayacak kadar ileri giden Platanov, asıl amacın Rusya’yı parçalamak olduğunu ileri sürmekteydi. Ukrayna’nın bağımsızlığı konusunda Rus kamuoyunda oluşan algıyı özetleyen cümleler ise Michel İgnaiteff ’e ait: “Rusya, kendisini halen Büyük Rusya olarak gördüğü için, Ukrayna’nın bağımsızlığını tanımakta zor- lanmıştır.”

Ukrayna’nın bağımsızlığı konusu Rusya içindeki siyasi gruplar için de farklı anlamlar taşımaktaydı. Rus dış politikasında ekonomik çıkarları önceleyen liberal çevreler açısından Ukrayna, Rusya’ya olan doğalgaz borçları ve enerji bağımlılığı dolayısıyla önemliydi. Rus- ya’nın tarihsel açıdan taşıdığı büyük güç sıfatına öncelik verenler ise duruma daha çok gü- venlik perspektifinden bakıyordu. Ukrayna ile ilgili değerlendirmelerde sık sık Slav birliği vurgusuna rastlamak da mümkündü.
1991’de bağımsızlığını kazanan Ukrayna, Rus kamuoyundaki bu ve benzer değerlendir- melerden ötürü, 90’lı yıllar boyunca Moskova ile ilişkileri bir “beka sorunu” çerçevesinde sürdürdü. Bunun en somut örneklerinden biri de SSCB’nin dağılmasından sonra Ukrayna topraklarında kalan nükleer silahların akıbetine ilişkin tartışmalardı. Aslında Ukrayna’nın askeri strateji açısından bu silahlara ihtiyacı yoktu ve ülke bu silahların bakım masraflarını karşılayacak ekonomik güçten de mahrumdu. Kiev yönetimi tüm bunlara karşın, nükleer silahların devri konusunda ayak diredi. Üstelik bu tutum, Batı dünyasının da tepkilerine yol açıyordu. Bu eleştirileri göğüslemek için parlamento, 1993 yılında, Ukrayna’nın nükleer si- lah ve maddelerden arındırılmış bir ülke olmak istediği yönünde bir karar çıkardı. Ancak yine de topraklarında bulunan nükleer silahların mülkiyet hakkının Rusya’ya devredilmesi- ne karşı çıktı. Hem Batı hem de Rusya ile süren uzun müzakereler 1996 yılında varılan bir anlaşmayla son buldu. Bu anlaşma uyarınca Ukrayna, ABD ve Rusya’dan alacağı ekonomik yardımlar karşılığında sahip olduğu nükleer savaş başlıklarını Moskova’ya devretmeye razı oldu. Rusya ise bu adım karşılığında Ukrayna’nın toprak bütünlüğünü garanti ediyordu. İşte bu anlaşma, yıllar sonra Kırım’ın ilhakı için düzenlenecek referandumun da gayrimeşru olmasına yol açacaktı.

Karadeniz’deki Rekabetin Doğu Cephesi: Gürcistan

Soğuk Savaş’ın ardından Rusya’nın Karadeniz’deki etkinliğini sınırlandıran bir başka önemli gelişme de Gürcistan’ın bağımsızlığı oldu. Tiflis’in Moskova’dan kopuşu Karade- niz’in doğu kıyılarının da Rusya’nın kontrolünden çıkması anlamına geliyordu. Ancak Gür- cistan’ın toprak bütünlüğü konusunda yaşadığı sıkıntılar Rusya’nın elinde bir koza dönüştü.
 
Milliyetçi lider Zviad Gamsahurdia’nın bağımsızlığın ilk yıllarında, özellikle de anadilde eğitim konusunda izlediği politikalar, ülkedeki özerk yapılar Abhazya ve Güney Osetya’daki ayrılıkçı akımları körüklemişti. Her iki bölgede alınan tek taraflı bağımsızlık kararlarının ardından Kafkasya yeni bir çatışmaya sürüklendi. Bu çatışmalar sırasında ayrılıkçı gruplar, Rusya tarafından desteklendi. Bu desteğin bir sonucu olarak da Tiflis yönetiminin bu böl- gelerdeki kontrolü fiilen son buldu. Uzun yıllar süren çözüm arayışları sonuçsuz kalırken, Kafkasya’daki “dondurulmuş” sorunlara yenileri de eklenmiş oldu. Gürcistan’ın Abhazya sahillerinde kontrolü kaybetmesi, Karadeniz’de dar bir kıyı şeridine sıkışan Rusya tarafın- dan bir kazanım olarak görülüyordu.

Gürcistan, yaşanan toprak kayıplarının ardından siyasi bir kaosa sürüklendi. Bu kaos da çok geçmeden bir iç savaşa dönüştü. Milliyetçi lider Gamsahurdia yanlıları Karadeniz sahi- lindeki kentlere çekilirken, Tiflis’te bir yönetim boşluğu oluştu. Bu boşluğu dolduracak isimse Sovyetler Birliği’nin son dışişleri bakanı, tecrübeli siyasetçi Eduard Şevardnadze’ydi. Şevardnadze, 90’lı yılların ortalarında ülkesinde bir kurtarıcı olarak görülüyordu. “Beyaz Tilki” lakabıyla tanına Şevardnadze, bir yandan Rusya ile yaşanan gerilimi düşürme, diğer yandan da Batı ile ilişkileri geliştirerek Rusya’yı dengeleme yoluna gitti. Bu politikanın Gür- cistan açısından en önemli sonuçlarından biri, ülkede bulunan 4 önemli Rus üssünün kapa- tılması yönünde varılan mutabakat oldu. Karar, 1999 yılında İstanbul’da düzenlenen AGİT Zirvesi sırasında alındı ama uzun yıllar uygulanamadı. Gürcistan’daki Rus üslerinden biri başkent Tiflis’te, diğeri Ermeni nüfusun yoğun olarak yaşadığı Cavaheti bölgesindeydi. Di- ğer iki üs ise doğrudan Karadeniz’deki hâkimiyet mücadelesinin bir parçasıydı. Bu üslerden biri Abhazya’da, diğeri ise Acaristan Özerk Cumhuriyeti’nin başkenti Batum’daydı.

Karadeniz Çevresinde Renkli Devrimler

Rusya Federasyonu, SSCB’nin dağılmasından hemen sonra dış politikada “yakın çevre” adlı bir doktrini benimsedi. Bu doktrin temel olarak eski Sovyet coğrafyasında ve Sovyet etki alanındaki orta ve doğu Avrupa’da Rusya’nın etkinliğinin sürdürülmesini esas alıyordu. Ancak işler pek de Kremlin’in hesapladığı gibi gitmedi. Baltık Denizi kıyısındaki eski Sov- yet ülkelerinden Estonya, Letonya ve Litvanya’nın dâhil olduğu orta ve doğu Avrupa ülke- leri bir bir NATO üyesi oldu. Rusya’nın mevzi kaybı bununla da sınırlı kalmadı. Gürcistan ve Ukrayna’da 2003 ve 2005 yılında gerçekleşen renkli devrimler, Batı yanlılarını iktidara taşıdı. Aslında Batı yanlılarınca devrilen yönetimler tümüyle Rusya taraftarı değildi. Gerek Tiflis, gerekse Kiev’deki yönetimler bu renkli devrimlere kadar geçen sürede daha ziyade Rusya ile Batı arasında faydacı bir denge politikası izlemeyi tercih etmişlerdi. Ancak halk ayaklanmalarıyla başlayan renkli devrimlerden sonra işbaşına gelen isimler bu iki ülkenin yüzünü tümüyle Batı’ya çevirdi.

Gürcistan’daki Kadife Devrim ile cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturan Mihail Saakaşvili ile Ukrayna’daki Turuncu Devrim’in ardından cumhurbaşkanı olan Viktor Yuşçenko aynı zamanda Rusya’nın güney sınırlarında Kremlin karşıtı bir eksenin kurulmasına da önem vermekteydi. Bu nedenle, her iki lider de ülkelerinin uzun süredir gündemde olan NATO üyeliğini zaman kaybetmeden gerçekleştirme arzusundaydı. Moskova yönetiminin o güne kadar ki genişleme dalgaları karşısında sessiz kaldığını gören NATO içinde de Ukrayna ve Gürcistan’ın üyelik sürecinin tamamlanması için engel olmadığını düşünenlerin sayısı artmıştı. Böyle bir ortamda, 2008 yazının başında Romanya’nın başkenti Bükreş’te toplanan NATO Zirvesi’nde her iki ülkenin üyeliği için de yeşil ışık yakıldı. Ancak daha önceki genişleme dalgaları karşısında sessiz kalan Rusya bu kez sessiz kalmayacaktı.

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, sessizlik döneminin bittiğinin sinyalini 2007 yı- lındaki Münih Güvenlik Konferansı’nda vermişti. Putin, tarihi olarak nitelendirilen konuş- masında, ülkesinin bundan böyle tek taraflı adımları kabullenmeyeceğini şu sözlerle dile getirdi: “Tek egemenin, tek efendinin olduğu bir dünya, onu elinde bulunduranlar için de ölümcüldür. Çünkü onu içeriden yıkar. Tek taraflı ve gayrimeşru eylemler, hiçbir soruna çare olmamış; üstelik yeni insanlık trajedilerine ve gerilimlere neden olmuştur.”

Rusya’yı harekete geçiren bir başka gelişme ise Balkanlar’da yaşananlardı. Finlandiyalı tecrübeli diplomat Marti Ahtisaari tarafından BM misyonu çerçevesinde hazırlanan Koso- va planının çökmesiyle, Priştine yönetimi bağımsızlık karar vermiş ve Batılı ülkeler de Rusya’nın itirazlarına rağmen Kosova’nın bağımsızlığını tanımışlardı. Kosova’daki restleşme yeni bir dönemin de başlangıcı olacaktı.

Renkli Devrimlerin Rövanşı

Rusya, özellikle kırmızıçizgi olarak gördüğü Karadeniz-Kafkasya hattındaki gelişmelere artık sessiz kalmayacağını önce Güney Osetya’da gösterdi. Batı’nın desteğine güvenen Mi- hail Saakaşvili, 2008 yılının Ağustos ayında, 1991 yılından bu yana Tiflis’in kontrolünde olmayan Güney Osetya’ya yönelik bir harekâtın emrini verdi. Gürcü birlikleri kısa süre içinde başkent Şinvali’ye kadar ilerledi. Ancak Saakaşvili, Rusya’nın bu adıma vereceği karşılığı hesap edememişti. Rus birlikleri 24 saat içinde sınırı geçerek, Gürcü ordusunu Güney Osetya’dan çıkardı. Liman kenti Poti ve başkent Tiflis de Rus savaş uçaklarının hedefleri arasındaydı. Batı’nın, Rusya’nın bu hamlesi karşısında siyasi olarak desteklediği Saakaşvili’yi yalnız bırakması Gürcistan’da büyük bir hayal kırıklığına neden oldu. Hem Saakaşvili’nin savunduğu neo-milliyetçi politikalara olan destek azaldı, hem de ülkenin içinde bu- lunduğu ekonomik buhran büyüdü. Rusya, Güney Osetya’daki müdahalesiyle Tiflis’teki siyasi dengeleri de değiştirmişti. Nitekim 2012’deki seçimler, Saakaşvili’nin Gürcistan’daki siyasi kariyerinin de sonu oldu. İktidar, Saakaşvili muhaliflerini tek çatı altında toplamayı başaran “Gürcistan Rüyası” adlı koalisyona geçti. Bu koalisyonun arkasındaki güç ise dünyadaki en zengin Gürcü olarak tanınan Bidzina İvanişvili idi. İvanişvili’nin en büyük özelliği ise mal varlığının büyük bir bölümünün Rusya’da bulunmasıydı.

Güney Osetya müdahalesi ile Gürcistan’daki siyasi dengeleri değiştiren Rusya, Ukrayna’da ise enerji kartını açtı. Kremlin yönetimi, Ukrayna’yı doğalgaz borçları üzerinden sıkıştırırken, yaşanan ekonomik daralma Turuncu Devrim ile işbaşına gelen isimlere olan güvenin kaybolmasına neden oldu. Nitekim 2010’da yapılan seçimlerden, giderek daha fazla Rus yanlısı bir çizgiye geçiş yapan, Viktor Yanukoviç galip ayrıldı. Yanukoviç’in ilk icraatlarından biri, yukarıda değinilen Sivastopol’deki deniz üssünün kira sözleşmesini uzatmak oldu. Rusya ile imzalanan anlaşmanın süresi 2017 yılında dolacaktı ve Turuncu Devrim’in liderleri bu sözleşmeyi uzatmama konusunda kararlıydı. Rusya, renkli devrimlerin yaşandığı her iki ülkede de gidişatı tersine çevirmiş, bu ülkelerin NATO’ya üyelik süreçlerini de akamete uğratmayı başarmıştı. Tüm bunlar, Karadeniz-Kafkasya hattındaki küresel rekabetin giderek daha da sertleşeceğinin habercisiydi.

Rusya’nın ‘‘Fiili Durum’’ Yaratma Strateji

Rusya, Batı’nın renkli devrimlerle bölgeye daha fazla nüfuz etme girişimini karşı hamle- lerle bertaraf ettikten sonra, SSCB sonrası pek çok sorunlu bölgede uyguladığı “fiili durum yaratarak çözümsüzlüğe itme” stratejisini Gürcistan ve Ukrayna’da da uygulamaya koydu. İlk adım, Gürcistan’dan tek taraflı bağımsızlıklarını ilan eden Abhazya ve Güney Osetya’nın tanınması oldu. Rusya’nın dışında bu iki yapıyı tanıyanlar Venezuela ve okyanustaki bazı ada ülkeleriyle sınırlı kaldı. Elbette Kremlin, bu ülkelerin Batı’ya rağmen tanınmasını ve birer BM üyesine dönüşmesini beklemiyordu. Ancak bu bölgelerde yarattığı fiili durumla önemli kazanımlar elde etti. Bu kazanımlardan biri de Abhazya ile imzalanan bazı askeri anlaşmalar oldu. Bu anlaşmalar sayesinde Rusya, Karadeniz’in kuzeydoğusundaki askeri varlığına da kendince meşru bir zemin oluşturmuş oldu.

Küresel rekabet açısından daha belirleyici olan ise Ukrayna’da 2014 yılından sonra yaşanan gelişmelerdi. 2013’ün Aralık ayında Rusya yanlısı devlet başkanı Viktor Yanukoviç’in Avrupa Birliği ile imzalanacak Ortaklık ve Serbest Ticaret Anlaşması’nı imzalamaktan vazgeçmesi üzerine Batı yanlıları yeniden sokaklara döküldü. Kiev’deki gösteriler, güvenlik güçlerin müdahalesiyle birlikte sokak çatışmalarına dönüştü ve en nihayetinde Yanukoviç ülkeyi terk etmek zorunda kaldı. Yaşananlar kuşkusuz Turuncu Devrim’in yeni bir sürümüydü. Kiev’deki yeni yönetimin kullandığı dil tümüyle Rusya karşıtlığı üzerine kuruluydu. Ancak Rusya bu kez enerji kartını açmaktansa daha sert bir yanıt vermeyi tercih etti. 2014 yılanda düzenlenen gayrimeşru bir referandumla Kırım ilhak edildi. 1944’teki sürgün yüzünden kendi vatanlarında azınlık durumuna düşen Kırım Tatarları bu referandumu veto etti. Kırım’ın ilhakı, Karadeniz’deki jeopolitik dengelerin değişmesi anlamına da geliyordu. Batı dünyası, bu adıma Rus ekonomisinin can damarı olan sektörleri hedef alan yaptırım- larla yanıt verdi. Kırım, 19. ve 20. yüzyılın belirli dönemlerinde olduğu gibi bir kez daha küresel jeopolitik mücadelenin düğümlendiği noktalardan birine dönüştü.

Kırım’ın ilhakı, Ukrayna’daki hesaplaşmada son hamle değildi. Son 20 yıldır seçim ha- ritalarına yansıyan siyasi bölünmüşlük de aynı yıl içinde bir iç savaşa dönüştü. Ülkenin doğusundaki Lugansk ve Donetsk gibi kentlerde Rusya yanlısı ayrılıkçılar tıpkı Gürcistan örneğinde olduğu gibi tek taraflı bağımsızlıklarla sözde devletler ilan etti. Rusya, bu yapıların bağımsızlığını tanımasa da Kiev yönetimi ve Batı dünyası Kremlin’in bu bölgelerdeki ayrılıkçı gruplara güçlü bir askeri destek verdiği konusunda hem fikir. Sorunun çözümü için AGİT’in gösterdiği çabalar ve Normandiya Dörtlüsü’nün faaliyetleri ise çözüm üret- mekten uzak. Oluşturulan mekanizma bu yönüyle, Dağlık Karabağ sorunun çözümü için kurulan AGİT Minsk grubunun işlevsizliğini hatırlatıyor. Aslında Rusya, krizi diplomasi masasına taşıyarak çözümsüzlüğe itmekten şikâyetçi değil. Çünkü ortaya çıkan fiili durum Rusya açısından Ukrayna’nın NATO üyeliğinin uzunca bir süre daha rafa kaldırılması anlamına geliyor.
 
Ukrayna’daki iç savaş, hem Batı hem de Rus kamuoyunda yeni bir Soğuk Savaş’ın habercisi olarak da görülüyor. Özellikle Rusya’nın son yıllarda giderek tavizsiz hale gelen dış politika anlayışını kendileri için bir tehdit olarak gören Polonya gibi ülkeler, NATO’nun ve ABD’nin orta ve doğu Avrupa’daki askeri varlığını artırmasını talep ediyor. Ukrayna bir tampon bölge olarak düşünülürse, bu tampon bölgenin her iki tarafı da peş peşe düzenle- nen devasa tatbikatlara sahne oluyor. Yani hem Rusya hem de NATO, karşılıklı tatbikatlar- la birbirlerine gözdağı veriyor. Bu tatbikatların, Soğuk Savaş yıllarında bile görülmeyen büyüklükte olması gerilimin sıcak bir çatışmaya dönüşme riskine de işaret ediyor.

Karadeniz’in Suları Isınıyor

2018’in Kasım ayında yaşananlar ise sıcak çatışma riskinin sanıldığı kadar uzak olmadığını ortaya koyuyor. Rus donanmasına bağlı sınır güvenliği gemilerinin, karasularını ihlal ettiği gerekçesiyle Ukrayna’ya ait bir savaş gemisini mahmuzlaması ve silahla ateş açması geride kalan yılın son günlerinde Karadeniz’de sıcak saatler yaşanmasına neden oldu.  Saldırıya  uğrayan  Ukrayna  filosu,  Odessa’dan  hareket  ederek  Azak  Denizi’ndeki Mariupol’a ulaşmak üzere yola çıkmıştı. Rusya Federal Güvenlik Servisi, gemilere Kara- deniz’i Azak Denizi’ne bağlayan Kerç Boğazı’na ulaşmadan müdahalede bulundu. 3 Ukrayna gemisine el konuldu, 24 Ukraynalı denizci gözaltına alındı. Rus makamları, müdahalenin sınır ihlali gerekçesiyle yapıldığını duyurdu. Ancak Ukrayna, söz konusu deniz sahasının kendi karasuları içinde yer aldığını savunuyor. Yaşanan gerilim, bir süredir küresel rekabette Suriye’deki gelişmelerin gölgesinde kalan Kırım’daki anlaşmazlığın yeniden gündeme gelmesine de vesile oldu. Rusya’nın Kırım ile kara bağlantısını kurmak için inşa ettiği Kerç Köprüsü’nün ise Ukrayna limanları arasındaki deniz trafiğini kesintiye uğratabileceği de somut olarak görüldü. Gerilimin ardından Ukrayna Ulusal Güvenlik ve Savunma Konseyi, Cumhurbaşkanı Petro Poroşenko başkanlığında toplandı. Uluslararası haber ajanslarının “savaş kabinesi toplandı” başlığıyla duyurduğu toplantının ardından kameraların karşısına geçen Petro Poroşenko, NATO’yu yardıma ikna etmek için “şaka değil savaş kapıda” ifadelerini kullandı. Ertesi gün de parlamento kararıyla Ukrayna’da bir ay süreyle sıkıyönetim ilan edildi.

Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov’a göre yaşananlar, Ukrayna yönetimi tarafından önceden planlanan bir provokasyondu. Rus medyası da bu provokasyon iddiasını yaklaşan seçimlerle ilişkilendirdi. 31 Mart 2019’daki seçimler öncesi anketlerdeki durumu pek par- lak görünmeyen Poroşenko’nun, hem Batı’ya hem de ülkesindeki iç kamuoyuna “Rusya’ya kafa tutan adam” profili çizmek istediği düşünülebilir. Tansiyonun nereye evirileceğini ise büyük oranda NATO’nun yakın gelecekteki tavrı belirleyecek. Bugüne dek Ukrayna ve Gürcistan’da yaşananlar karşısında sözlü destekle yetinen NATO için karar anı giderek yaklaşı- yor. Sözlü destek açıklamalarının ardından Ukrayna ve Gürcistan’daki Batı yanlılarının sa- hada Rusya’ya karşı tek başlarına bırakılmaları, bu ülkelerde beklenmedik siyasi tepkilere yol açabilir. NATO’nun sahaya inmesi ise bölgesel değil küresel ölçekte bir çatışmanın fitilinin ateşlenmesi ile sonuçlanabilir.

Ukrayna’da Mart ayı sonunda yapılacak seçimler bu açıdan da ayrı bir önem taşıyor. Benzer bir seçim geçtiğimiz Kasım ayında Kafkasya-Karadeniz hattının diğer kilit ülkesi Gürcistan’da yaşandı. Eski Sovyet coğrafyasında seçimler kişisel mücadelelerin ve özellikle Batı ile Rusya arasındaki stratejik anlaşmazlığın bir parçası olarak görüldüğü için, Gürcistan’daki seçimlerin de bunun dışında kalması pek mümkün olmadı. Seçim, aslında perde arkasındaki iki güçlü siyasi figürün vekilleri arasındaydı. Başa baş geçen ilk turun ardından ikinci turda; vatandaşlıktan çıkarılan Mihail Saakaşvili’nin partisi Birleşik Ulusal Hareket ve müttefikleri tarafından desteklenen Grigol Vaşadze ile iktidardaki Gürcü Rüyası Koalisyonu tarafından desteklenen “bağımsız” aday Salome Zurabişvili yarıştı. Seçimin galibi, Rusya ile dengeli bir siyasetten yana olan ve perde arkasında kalmayı yeğleyen ülkenin en zengin işadamı Bidzina İvanişvili’nin desteklediği kadın aday Salome Zurabişvili oldu. Ortaya çıkan tablo, Saakaşvili’nin ülkeye dönme hayallerine son verirken, Batı’nın da bölgede yaşadığı güven kaybının fotoğrafı oldu.

Türkiye’nin  Önceliği İstikrar

Karadeniz-Kafkasya hattında yaşanan küresel rekabet kuşkusuz ki Türkiye’yi de yakından ilgilendiriyor. Çünkü Türkiye’yi bir enerji koridoruna dönüştüren projelerin geleceği büyük oranda bu bölgedeki istikrarın korunmasına bağlı. Karadeniz’in kuzeyindeki krizin sıcak bir çatışmaya dönüşmesi, Türk Akımı projesi için bir risk teşkil ediyor. Aynı şekilde, Ermenistan ile yaşanan sıkıntılardan ötürü Tiflis, uzun zamandır Hazar’daki kaynakların Anadolu üzerinden dünya pazarlarına açılmasını sağlayan projelerde bir dirsek konumunda. Gürcistan’da yaşanabilecek bir istikrarsızlık, Bakü-Tiflis-Ceyhan ve yakında açılması planlanan TANAP gibi petrol ve doğalgaz boru hatlarındaki akışı sekteye uğratabilir.

Türkiye için kritik başlıklardan birisi de gerilimin daha da artmasıyla Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nin yeniden tartışmaya açılması ihtimali. Montrö Boğazlar Sözleşmesi, barış dönemlerinde ticari gemiler için serbest geçiş özgürlüğü getiriyor. Buna karşılık savaş gemileri için getirdiği geçiş rejimi kısıtlayıcı. Montrö’de her şeyden önce Karadeniz’e kıyıdaş ve kıyıdaş olmayan ülkeler ayrımı var. Sözleşme, Karadeniz’e kıyıdaş olan ülkelere boğaz- lardan geçişte daha fazla hak tanıyor. Kıyıdaş olmayan ülkelerin savaş gemileri için getirilen kısıtlamalar ise çok daha fazla. Rusya bu sözleşmenin taraflarından biri. ABD ise Montrö Boğazlar Sözleşmesi’ne taraf değil. Bu nedenle ABD’nin sözleşmeyle ilgili sıkıntıları olduğu biliniyor. Türkiye ise Montrö’nün bugün için de ihtiyaçları karşıladığını, Karadeniz’deki istikrara katkı yaptığını ve yürürlükte kalması gerektiğini savunmaya devam ediyor.

Ahmet Bağçeci kimdir?

1977 yılında İstanbul’da doğdu. Galatasaray Üniversitesi’nde İletişim ve Uluslararası İlişkiler alanlarında lisans ve yüksek lisans eğitimi aldı. SkyTürk ve DHA’da dış haberler editörlüğü görevlerinde bulundu. Yaklaşık 10 yıldır TRT’nin çeşitli kanallarında yayınlanan “Dünyamız Detay”, “Dünya Gündemi”, “Dünya Raporu”, “Balkan Dosyası”
ve “Hattı Müdafaa” gibi televizyon programlarında editörlük görevini sürdürüyor.

Kaynak: Bilimevi Dış Politika Dergisi sayı 7
 

Güncelleme Tarihi: 26 Haziran 2019, 15:40
YORUM EKLE

banner39

banner36

banner37

banner35