banner15

Alman siyasetinin agresif dönemi

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Türkiye düşmanlığı yapan Alman siyasetçilere, Almanya’da yaşayan Türk vatandaşlarının oy vermemesine yönelik yaptığı çağrı da Alman siyasetinde büyük bir etki oluşturdu. Henrich Böll Vakfı Türkiye Direktörü Kristian Brakel yaptığımız röportajda benzer bir müdahalenin, Türkiye referandumun da Alman yetkililer tarafından yapıldığını söyledi.

Alman siyasetinin agresif dönemi

Büşra Akın Dinçer

AB ve Türkiye İlişkileri

Almanya’nın ilk kadın şansölyesi Angela Merkel, dördüncü kez ülkesine liderlik etmek için Eylül ayı sonunda yapılacak genel seçimlerde aday olacağını açıkladı. İlk kez 2005 yılında koltuğa gelen Alman fiansölye, geçtiğimiz 12 yılın ardından bugün çok farklı bir Almanya ile karşı karşıya. 62 yaşındaki Alman lider, 2005 yılında göreve geldiği tarihte henüz Suriye’de yaşanan iç savaşın gerçekleşmesine 5 yıldan uzun bir süre vardı. Bununla birlikte Almanya, gerek Sovyetler birliği zamanında, gerekse Avrupa Birliği döneminde birçok kez karşı karşıya geldiği Rusya ile henüz Ukrayna krizini de yaşamamıştı. Ekonomik bağlarının temelini oluşturan Avrupa Birliği ile henüz sorunlar yaşamaktan uzak olan Almanya, İngiltere’nin Brexit kararı ile birliğin bütünlüğünü bozan bir tehditle de karşı karşıya değildi. Ne mülteci sorunu vardı ne de Avrupa’da terör saldırıları. Almanya her ne kadar Amerikan Eski Başkanı Barack Obama döneminde, ABD-Almanya ilişkilerinde zayıflamaya gitse de iki ülke arasında henüz Donald Trump liderliğindeki bir ABD’nin getirdiği belirsizlik de yoktu. Ama bunların hepsinden öte 2005 yılında Alman fiansölye, Ortadoğu, Asya ve Avrupa’yı birbirine bağlayan dünyanın en önemli jeopolitik noktasında, Türkiye gibi yükselen bir güç ile karşı karşıya değildi. Evet, 2005 yılından bu yana dünya siyasetinde çok şey değişti ve Alman fiansölye’de bunun farkında. 

2005 yılından bu yana Türkiye de siyasi tarihinde milat denebilecek gelişmeler yaşadı. 2002 yılında ilk kez yönetime gelen AK Parti hükümeti, 3 Ekim 2005’te Avrupa Birliği ile tam üyelik müzakerelerini başlattığında henüz Avrupa ile güven ilişkisinde dibe vurmamıştı. Türkiye, 2011 yılında Suriye’de başlayan iç savaş ile birlikte Dünya’da en çok mülteciye ev sahipliği yapan ülke oldu. Bu arada Gezi protestoları sürecinde ülkede ciddi bir tehlike atlatıldı. Ancak hepsinin üstünde Türkiye, 2016 yılının 15 Temmuz’unda en karanlık gecelerinden birini yaşadı. Fetullahçı Terör Örgütü’ne karşı Türkiye, tarihe yazılan bir demokrasi mücadelesi verdi. Bir taraftan sınırlarının içinde ve dışında, PKK ve DAEŞ terör örgütleri ile mücadele eden Türkiye, bu sefer kendi içinde bir paralel yapılanmanın hedefi haline gelmişti. Türk Silahlı Kuvvetleri içinde yerleşmiş bir grup subay tarafından başlatılan darbe girişimi, o gece Türk halkının ve TSK mensuplarının Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan liderliğinde kahramanca verdiği mücadele ile püskürtüldü. Verilen bu kurtuluş mücadelesinde, 250 Türk vatandaşı şehit, 2200’den fazla kişide gazi oldu. Türkiye Cumhuriyeti, kendi tarihindeki en büyük toplumsal travmalardan birini yaşadı. 

Yakın tarihte, Türkiye’nin, Avrupa’ya ve Batı’ya olan güveni, mülteciler noktasındaki eksiklikler ve insanlık dışı tutumlarıyla, Türkiye’yi maddi ve manevi olarak yapayalnız bıraktıklarında ilk sarsılmayı yaşamıştı. Ayrıca Gezi eylemlerinde provokatörlere gerek Batı medyasının gerekse yetkililerin sözde-demokrasi söylemleriyle verdikleri destek, Türkiye’nin güvenini bir kez daha zedelemişti. Ancak Türkiye, Avrupa ülkelerine karşı en büyük hayal kırıklığını, 15 Temmuz sonrası yaşadı ve bu ülkelerin başında ise ALMANYA geliyor. Peki, 3 milyondan fazla Türk nüfusu ile Türkiye’nin en büyük diasporasının bulunduğu Almanya, İkinci Dünya Savaşı sonrası ülkenin kalkınması ve yeniden inşa edilmesinde belki de en önemli katkıda bulunan Türkleri neden hedef alıyor? Almanya başta Türkiye olmak üzere niçin dünya siyasetinde “agresif” bir politika izliyor?

AVRUPA BiRLİĞİNDE KIRILMA VE ALMANYA’NIN DURUMU

Avrupa, İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana en zorlu zamanlarından birini yaşıyor. Fransa ve Almanya arasındaki ihtilafı minimuma indirmek ve kalkınmak için maksimum ekonomik işbirliği sağlamak üzere kurulan Avrupa Birliği, savaş sonrası ülkeler arasında barışın sürdürülebilmesi için tek yol olarak görülüyordu. Birleşmiş bir ekonomik pazar, paylaşılan ülke sınırları ve uluslararası ortak bir yasal sistem, ülkelerin sadece kalkınmasına değil, ABD, Çin ve Rusya’ya karşı bir güç olarak ayakta durabilmesine de olanak verecekti. Ancak Avrupa Birliğini inşa eden liderler, bir faktörü hesaba katmayı unutmuşlardı. Ekonomik ve politik birliğin önemine yoğunlaşan yetkililer, Avrupa ülkeleri içindeki ruhsal birlikteliği ve milletler arasındaki yapısal farklılıkları gözden kaçırdılar. Bu durum daha sonra Avrupa içerisinde aşırı sağ ve milliyetçi söylemlerin prim yapmasına ve kriz zamanlarında çözümsüzlüğe sebep olacaktı. 

Avrupa Birliği’nin bütünlüğünü sınayan olaylar silsilesi ise ilk olarak 2014 yılında, Rusya’ya yakınlığıyla bilinen Ukrayna Cumhurbaşkanı Viktor Yanukoviç’in, Ukrayna’nın, AB ile Ortaklık ve Serbest Ticaret Anlaşması’nı imzayı ertelemesi ile başladı. Bu olay Ukrayna’da ayaklanmanın ve Rusya ile AB arasındaki gerginliklerin kıvılcımı oldu. Ukrayna’nın Avrupa Birliği ile yakınlaşmasından hoşlanmayan Rusya, baskılarını iyice artırdı ve çok geçmeden Kırım’ı işgal etti. Rusya aynı zamanda Ukrayna’ya da askerlerini gönderdi ve Avrupa uzun bir sürenin ardından ilk kez kendini Rusya ile bir krizin ortasında buldu. Sınırları ötesindeki Ukrayna krizini aşmaya çalışırken, 2011 yılından beri gözlerini kapadıkları Suriye’deki iç savaşın acı gerçeği ile de yüzleşmek durumunda kaldı Avrupa, Suriyeli mültecilerin akınına uğramaya başladı. Türkiye’nin Avrupa’yı defalarca uyarmasına rağmen mülteci krizine sırtını dönen Avrupa, şimdi sınırlarında Akdeniz’den gelen mülteci akını ile yüzleşmek durumundaydı. Avrupa içerisinde zaten mevcutta bulunan aşırı sağcı söylemlerin güçlenmesi, milliyetçilik ve ülkeler arasındaki görüş farklılığı mülteci krizi noktasında patlak verdi. Aynı dönemde ise Türkiye, mülteciler için 4 milyar dolardan fazla insani yardım sağlamış ayrıca 2 milyondan fazla mülteciye de ev sahipliği yapmaktaydı. Tam da o yıllarda İngiltere’de Oxford Üniversitesi Zorunlu Göç ve Mülteci Çalışmaları Bölümü Başkanı Prof. Dawn Chatty ile Londra’da yaptığımız görüşmede kendisi şunu dile getiriyordu: 

“Siyasiler, halkın korkularına göre karşılık veriyor ve şu anda toplumda ciddi bir mülteci karşıtı hava hâkim, politikacılar da bu sebeple daha fazla mülteciye destek verip ülkeye almaktan korkuyorlar. Sınırlar ötesinde para yardımı yaparak mültecileri uzak tutabileceklerini düşünüyorlar ki bu çok uygunsuz bir hareket.” 

Prof. Chatty, ayrıca Türkiye’nin o dönemde mülteci kamplarını ziyaret ettiğini belirterek kampların ‘beş yıldızlı’ olarak nitelendirilebileceğini ve Türkiye’nin ‘mültecilerin onurunu’ koruduğunu belirtiyordu. (Akın, 2014)
Avrupa genelinde mülteci krizi ile birlikte yabancılar ve azınlıklar karşıtı söylemler ortaya çıkmaya başladı. Artık aşırı sağ partiler ve fikirler, halkta ciddi bir karşılık buluyordu. Bu noktada zaten kendini her zaman Avrupa Birliği içinde farklı bir yere konumlandıran İngiltere, Brexit ile AB’den ayrılmak isteyen ilk ülke olarak tarihe geçti. Ukrayna, Rusya, mülteci krizi derken Avrupa’nın bütünlüğü şimdi Brexit ile sınanıyordu. Ancak Avrupa Birliği içerisindeki bu kırılma sadece üye ülkeleri etkilemiyordu.1959 yılından buyana AB üyeliği için müzakerelerini sürdüren Türkiye, kendini birden bire Brexit tartışmalarının içinde buldu.

Avrupa’da seçimler öncesi baş gösteren yabancı düşmanlığı, genel olarak Müslümanlar üzerinden kamuoyunu korkutmak ve ülkenin İslâmî değerler üzerinden dejenere olacağı endişesi ile halkı telaşa vermek üstüne kuruluyor. Avrupa’da son 3 yılda ise böyle karşıtı kampanya sürdürmek oldukça kolay. Zaten mülteciler konusunda tedirginlik yaşayan Avrupa ülkeleri, aşırı sağ partilerin kolayca manevra yapabileceği siyasi platformlar haline geldi. 2016 yılında İngiltere’nin AB’den ayrılmak için sürdürdüğü referandum kampanyaları da bu söylemler üzerinden devam etti. 

Avrupa’da Müslümanlar denilince, Birliğe üyelik müzakereleri süren Müslüman profiline sahip olan tek ülke Türkiye de otomatik olarak hedefe kondu. Aslında Türkiye’nin, Birliğe üyeliği noktasında genel tutumunda pozitif bir politika izlemiş olan İngiltere, kendi iç siyaseti söz konusu olduğunda Türkiye’nin üyelik sürecini malzeme olarak kullanmaktan çekinmedi. 
Dönemin Başbakanı David Cameron, İngiliz vatandaşlarını Avrupa Birliği içinde kalmaya ikna etmek için İngiliz Sky News kanalına verdiği bir röportajda “Türkiye’nin AB’ye üye olması on yıllar boyunca mümkün görünmüyor” değerlendirmesinde bulundu. Cameron, şunları söyledi: 

“1987’de başvurdular, 35 faslı tamamlamalılar, 3000 yılında katılabilirler. Şu veya bu yönde oy kullanabilirsiniz ama Türkiye, yakın bir zamanda AB’ye üye olmayacak. Avrupa sınırlarının güvenliğini sağlamak için elimizden geleni yapmalıyız, sığınmacı sorununu halletmeliyiz. Bunun için de evet, Türkiye ile iş birliği yapmalıyız. Ama bu Türkiye’nin yakın bir zamanda AB üyesi olması ile aynı şey değil,” dedi.1
Başbakan David Cameron, aslında bu analizinde çok da haksız değildi. Çünkü Türkiye’nin AB süreci yıllardır şu ya da bu nedenle sekteye uğratılıyordu. Yeni kriterler, AB-Türkiye arası stratejiler, ilerleme raporları, müzakereler derken yıllar geçip gidiyordu. Türkiye’nin AB müzakere sürecini çok yakından takip eden Avrupa Parlamentosu’nun tecrübeli isimlerinden Lord Richard Balfe, İngiltere Parlamentosu Lordlar Kamarasında kendisiyle yaptığımız röportajda o dönemde şunları dile getiriyordu:

“AB-Türkiye arasındaki ilişkiler her zaman çok zor oldu, çünkü Avrupa Birliği, Türkiye’ye hiçbir zaman dürüst davranmadı. 1960’ta birlik anlaşmasını imzaladığımızda kimse gerçekten neyin altına imza attığını bilmiyordu. 
Muhtemel üyelik dendiğinde kimse bunu ciddi anlamda düşünüp, söylemiyordu. Ve gittikçe ciddiye binmeye başladığında Türkiye’nin, AB’de olmaması için her türlü mazereti ortaya koymaya başladılar.”
Lord Balfe, Avrupa Birliği’nin hiçbir zaman Türkiye’ye dürüst davranmadığını ve müzakerelerde ‘saçma’ maddelerle üyeliğin önüne geçmeye çalıştıklarını da ifade etti. 
“Her zaman, eğer şu ya da bu problem çözülürse Türkiye’nin üye olabileceği izlenimini verdiler. Hatırlıyorum, onlara, ‘Türkiye’deki arkadaşlarımı bu maddeleri kabul etmeye ikna edersem oyunuzu Türkiye’nin lehine kullanacak mısınız? Diye sorduğumda bana ‘Ama Şu da var bu da var’ diye mazeret uydururlardı. Neden sadece dürüst olmuyorsunuz? Neden bu yasa tasarılarına bu saçmalıkları koyuyorsunuz. Bu maddelerin Türkiye’nin AB’ye girmesiyle hiçbir alakası yok.” (Akın, 2015) 

Lord Balfe, kendisine bunun sebebinin ne olabileceğini sorduğumuzda ise aslında büyük resmin tamamını yansıtan şu cevabı verdi.
“Çünkü Almanya, Avrupa Birliği içerisinde başka büyük bir ülke istemiyor.” 
(Akın, 2015) 

İşte AB içerisindeki Almanya’nın yükselen Türkiye’ye yönelik karşıtlıkların temelinde yer alan nedenlerden biri de buydu. 
Almanya, tarih boyunca Avrupa’nın liderliği görevini üstlenmeye çalıştığı, ancak şimdiye kadar hiç bu kadar ciddi olmamıştı. Bu durumu Amerikan Eski Dışişleri bakanı Henry Kissinger şu sözlerle ifade ediyor. 

“Zavallı Almanya, Avrupa için çok büyük, Dünya içinse çok küçük.” 

Evet, Avrupa’ya kendini fazla gören Almanya, dünya güçleri ile karşı karşıya geldiğinde ise Avrupa Birliği’nin gücünden faydalanarak kendine bir yer edinmeye çalışıyordu. Ancak İngiltere’nin Brexit süreci ile birlikten çıkma kararı almasıyla tehdit altına giren bloğun bütünlüğünü korumak görevini üstlenmek durumunda kaldı. Çünkü dünyaya kafa tutması için bu birliğe, her şeyden çok ihtiyaç duyduğu bir zamandan geçiyordu. Ancak, Avrupa ülkeleri Almanya’nın liderliği altına girmek, Almanya yönetiminde bir Brüksel ile yola devam etmek istemiyordu. Kendi içlerinden birlik kararlarından bağımsız bir şekilde, ülke çıkarları doğrultusunda, ikili ilişkiler kurmak isteyen Avrupa ülkeleri, bunun ilk örneğini Brüksel’in koyduğu mülteci kotalarına karşı durarak gerçekleştirdi. Birlik içinde bir nevi ittifak kuran Hollanda, Polonya ve Çek Cumhuriyeti gibi ülkeler Avrupa Birliği’nin koyduğu mülteci kotalarını kabul etmeyerek, sınırlarında insanlık dışı katı önlemler almaya başladı. Almanya merkezli Henrich Böll Vakfı Türkiye direktörü Kristian Brakel de kendisiyle yaptığımız röportajda Almanya’nın, AB ülkelerini bir arada tutmakta zorluk çektiğinin altını çizdi.  

“Angela Merkel, diğer AB üyelerini yanına çekmek için daha açık olsa da bu şimdi Hollanda ve Macaristan gibi ülkelerle daha zorlaştı. Bence, Almanya için Avrupa Birliği her zaman dış şekillendirmesinde bir çıkış noktası olarak yer alıyor. Diğer AB üyeleriyle birlikte hareket etmek her zaman Almanya’nın önceliği olacaktır.” 

Birliğin bütünlüğünün ve Almanya’nın dış politikasındaki değişimde, Brexit kararının etkenlerden biri olduğunu daha önce belirtmiştik. Ancak son dönemlerde Almanya, Rusya ve Amerika ile ilişkilerinde de şansız gelişmeler yaşıyor bu ülke. ABD’de Kasım ayında tartışmalı seçimlerle Başkanlık koltuğuna oturan Donald Trump ile olan ilişkiler, Almanya’yı şimdiden çok etkiledi. İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana transatlantik ilişkilere en büyük önemi veren Almanya dış politikası için bu ciddi bir sorun teşkil ediyor. Çünkü AB ile sorunlar yaşayan ve Rusya ile tehdit altında olan Almanya, şimdi de savunma noktasında AB’ye alternatif olarak görebileceği NATO’da belirsizlikle karşı karşıya. 
Konuya ilişkin görüştüğümüz Henrich Böll Türkiye Direktörü Kristian Brakel’e göre Almanya ABD’ye tamamen güvenemeyeceğini biliyor ancak ikili ilişkilere mahkum olduğunun da farkında. 
“Alman dış ilişkileri her zaman ABD yönlü olmuştur. Ancak Almanya için şu an en büyük soru işareti ABD’nin NATO ile olan belirsiz ilişkisi. Almanya, ABD ile olan ilişkisini iyi tutmaya zorunlu. Çünkü NATO içinde ABD’nin yerini alabilecek bir alternatif askeri gücü yok. Ancak Almanya sadece ABD’ye bel bağlayamayacağının da farkında.” 

ALMANYA’NIN SİYASET ROTASI: SEÇİMLER

30 Ağustos 2005’te Almanya’da yine bir genel seçim çalışmaları öncesi Almanya Dışişleri Bakanı Joschka Fischer, Berlin’de düzenlenen bir mitingde yaptığı konuşmada, CDU Genel Başkanı Angela Merkel’in “Avrupa, kapısını Türkiye’nin yüzüne kapatmalı” şeklindeki ifadesini hatalı bulduğunu belirterek, bunun Almanya’nın güvenlik çıkarlarını dikkate almadığı anlamına geldiğini söylemişti. Fischer, seçim kampanyası sırasında yaptığı açıklamada, muhafazakâr Hıristiyan Demokrat Parti lideri Angela Merkel’i, Türkiye konusunda kör olmakla suçlayarak, “Türkiye, Soğuk Savaş döneminde de önemli bir ülkeydi. Şimdi ise güvenliğimizin merkezinde yer alıyor” dedi.

Almanya, 12 yılın ardından yeniden Merkel’in aday olduğu bir seçim yaptı. Eylül sonunda yapılan genel seçimler öncesi meydanlarda ve ekranlarda boy gösteren Angela Merkel’in gündeminde ise değişmeyen tek konu yine Türkiye’ydi.
Avrupa ülkeleri genelinde siyasi iklimde seçimler öncesi azınlık karşıtlığı ve bu kapsamda Türkleri ve Türkiye’yi hedef alan söylemlerin halk nezdinde prim yaptığı Brexit sürecinde net olarak görüldü. Ancak 2016 ve 2017 yılı sadece Avrupa ülkelerinin değil Türkiye’nin de kendi iç siyasetinde önemli bir seçimine şahit oldu. Türkiye’de 18 maddelik Anayasa değişikliğinin ardından, Türkiye’yi Başkanlık sistemine götüren referandum kampanyası başladı. Türkiye’de istikrar getirecek değişimlerin rahatsızlığını yaşayan Avrupa ülkeleri, Türk diasporasına hitap etmek isteyen Türk yetkililere engel olmaya başladı. Bu ülkelerin başında kendisi de bir seçim arefesinde olan Hollanda geldi. Hollanda, önce Türk Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun uçağına iniş izni vermedi.  Daha sonra ise kara yoluyla ülkeye giren ve Türkiye’nin kendi toprakları sayılan Rotterdam Başkonsolosluğunda Türk halkı ile buluşmak isteyen Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Fatma Betül Sayan Kaya’yı, polis engeliyle sınır dışı ederek, Türklerin tepkisini topladı. Hollanda’da yaşayan Türkler ise sokağa çıktıklarında koruma köpekleriyle kendilerini bekleyen Hollanda polisinin saldırılarına maruz kaldı. Hollanda polisi ile Türkler arasında çıkan çatışmalar, ülkede seçimler öncesi göç karşıtı popülist liderlerin işine yarayacaktı. Alman Der Spiegel dergisinin internet sitesinde yayınlanan yazıda bu durum şöyle özetlendi. 

“Hollanda Başbakanı Rutte de ülkesini koruyan ve tehdide boyun eğmeyen güçlü adam rolünde. Peki, ya İslâm düşmanı Wilders? O da Rotterdam sokaklarında ortalığı birbirine katan yabancı kökenli güruhun görüntülerini kendi çıkarları için kullanıp Müslümanlara yönelik nefreti tetikleme çabalarına devam edecek.”

Hollanda'daki Mark Rutte hükümetinin amacı, Türk karşıtlığını kullanarak Türkiye’deki seçimlere müdahalesi ile bir taşla iki kuş vurmaktı. Hem Türkiye’deki referandum sürecine müdahale ederek referandum sonuçlarını etkilemek hem de kendi iç siyasetinde Türkler ve azınlıklar üzerine oynayarak seçmenlerinden oy kazanmayı hedefliyordu. Popülizme hizmet eden bu tutum seçimler öncesi Avrupa ülkelerinde bir gelenek haline geldi. 
Son günlerde açıkça gördüğümüz şekilde Alman siyasetinde de bu durum kendini göstermeye başladı. Alman siyaseti de son yılların yükselen trendi olan aşırı sağcılık ve milliyetçilik kavramları üzerinden şekillenmeye başladı. Bu noktada hedefe konulabilecek en temel ülke Türkiye olarak karşıtlarına çıkıyor. Öyle ki Alman siyasetinde son yılların en ilginç dönemine şahit oluyoruz. Başta Hıristiyan Demokrat Partinin lideri mevcut Başbakan Angela Merkel olmak üzere Sosyal Demokrat Parti lideri Martin Schulz’un da gündeminde sadece Türkiye var. 

Seçimler öncesi kameraların karşısına geçen iki adayın 4 kanaldan ortak yayınlanan münazara boyunca en çok konuştuğu konu ne Alman ekonomisi ne gelecek planlar ne de ülkedeki vatandaşları yakından ilgilendiren bir konuydu. İki isim de program boyunca Türkiye ile üyelik müzakerelerinin sona erdirilmesini, Avrupa Birliği’nin gündemine getirmek istediklerini ifade ettiler. Shulz durumu “Ben Başbakan olursam Türkiye ile AB üyelik müzakerelerini sona erdiririm. Artık kırmızıçizgi aşıldı” şeklinde ifade ederken, Merkel de müzakerelerin şu anda zaten devam etmediğini ifade etti.

Türkiye karşıtlığı üzerinden kurulan Alman siyasetinin temelinde ise aslında uzun süredir devam eden mülteciler konusu, Almanya-PKK ilişkisi, FETÖ iltica talepleri gibi iki ülkeyi yakından ilgilendiren konular var. Ancak Almanya’nın Türkiye karşıtlığı siyasetini çok sürdürülebilir olması mümkün görünmüyor. Zira Almanya’nın Türkiye ile ilişkileri herhangi bir Avrupa ülkesinin ilişkileri gibi olamaz. Almanya’nın en büyük Büyükelçiliğine ev sahipliği yapan Türkiye, ayrıca 1.4 milyon Türk seçmeniyle Alman siyasetinde etkili bir diasporaya sahip. Bunun yanı sıra Türk diasporasının sadece siyasi arenada değil sokakta da etkisi oldukça fazla. Bugüne kadar Almanya’da ayaklanma veya eyleme kalkışmayan Türkleri tahrik etmek, Almanya için sıkıntılı bir süreç doğurabilir.

İşte bu noktada da mevcut Başbakan Angela Merkel’in Türkiye’ye tutum konusunda ciddi bir ikilemde olduğunu görmek mümkün. Zira Suriye’de yaşanan mülteci krizi sonrası sorunun çözümü için kendini Avrupa içinde ortaya atan Almanya, o dönem Türkiye ile önemli bir işbirliği başlatmıştır. NATO müttefiki olan Almanya-Türkiye arasındaki ilişkiler, Suriye Mülteci krizinde bir ortaklığa dönüşmüştü. Almanya’nın liderliğinde, Avrupa ile yapılan mülteci anlaşmasında Türkiye masada etkin taraf olarak yer aldı. Mültecilerin Avrupa’ya geçişini sınır kontrolleri ile azaltan Türkiye, Geri Kabul Anlaşması kapsamında üzerine düşen sorumlulukları yerine getirmesine rağmen Almanya öncülüğündeki AB, sözünde durmamakta ısrar etti ve bu ısrarını sürdürüyor. Türkiye’nin ortaya koyduğu rest ise Almanya’ya ciddi bir rahatsızlık veriyor. Mülteciler konusunda Türkiye gerçekliğinin farkında olan Angela Merkel de bir yandan sert bir politika sürdürürken diğer yandan da içinde bulunduğu ikilemi seçim kampanyalarında dile getiriyor. Merkel seçim öncesi katıldığı münazarada “Sığınmacı sorununa daha önceden eğilmememiz bir hataydı. Türkiye’de 3 milyon mülteci var ve onlara destek verilmesi ile yeterince ilgilenmedik” şeklinde açıkladı. 

AB üyelerinin mutabakat kapsamında Türkiye’deki mültecilerin barınması ve eğitimi gibi kalemler için 2018 yılına kadar taahhüt ettiği 6 milyar euroluk rakam ile ilgili hala adım atılmaması da Türkiye’nin sabrını taşıran durumlardan biri. Ayrıca Türkiye’nin şart koyduğu ve önemle üzerinde durduğu vize muafiyeti konusunda da herhangi bir adım atılmış değil. Bununla birlikte Avrupa’nın güvenliği noktasında kritik bir rolü olan Türkiye’nin mülteci anlaşmasını her an feshedebilecek durumda olması Türkiye karşıtlığı ile yürütülen Alman seçimlerinde Merkel’in denge arayışlarını zorlaştırmıştır.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Türkiye düşmanlığı yapan Alman siyasetçilere, Almanya’da yaşayan Türk vatandaşlarının oy vermemesine yönelik yaptığı çağrı da Alman siyasetinde büyük bir etki oluşturdu. Henrich Böll Vakfı Türkiye Direktörü Kristian Brakel yaptığımız röportajda benzer bir müdahalenin, Türkiye referandumun da Alman yetkililer tarafından yapıldığını söyledi.

“Yapılması hoş bir şey olmasa da Alman siyasetçilerin Türk referandumu sırasında benzer şeyler yaptığını gördük. O yüzden Erdoğan’a bir şey diyemeyiz. Ancak Erdoğan’ın bu çağrısı Alman politikacılar için bir uyanış olmalı ve Türk diasporasıyla diyalog içinde daha kapsamlı bir ilişki geliştirmelerinin farkına varmalılar.”

Aslında, Türkiye’ye karşı ağır ithamlarda bulunan Alman siyasetçiler, ülkelerinde yaşayan Türklerin potansiyelinden vazgeçemeyeceklerinin de farkında. Ancak ikilemler süreci Alman siyasetinin kafasını karıştırıyor. Zira Türkiye’nin her seçimden daha da güçlü çıkan partisi olan AK Parti, son referandum da Almanya’nın başkenti Berlin’de yaşayan Türklerden de % 63.1’lik bir oy aldı. Almanya’nın merkezindeki Erdoğan popülasyonu ve desteği arttıkça haliyle Alman siyasetinin merkezi de Türkiye ve Erdoğan üzerinden şekillenen bir sürece giriyor.

BERLİN’İN RAHATSIZLIĞI: MOSKOVA-ANKARA HATTI

İki ülkenin ilişki ağını belirleyen en temel unsurların başında ekonomik çıkarlar gelir. Ekonomisi güçlü olan ülkeler, dünya siyasetinin şekillenmesinde söz sahibi olur ve etki alanını geniş bir coğrafyaya yayar. Türkiye de bu kapsamda attığı birçok adımda her ülkenin, yaşayacağı temel problemleri yaşamış bir ülkedir. Siyasi gelişmeler çoğu kez Türkiye’nin ekonomik ilişkilerine derin darbeler vurmuştur. Ya da siyaset içindeki gelişmeler, zaman zaman farklı birlikteliklerin ve yeni ekonomik işbirliklerinin doğmasını sağlamıştır. Bunun en temel örneği ise şu günlerde Türkiye-Rusya- Almanya hattında yaşanmaktadır. Türkiye-Rusya ilişkileri 2015 yılında “uçak düşürme krizi” ile tarihinin en derin sarsıntılarından birini yaşadı. Bu sarsıntı, ilerleyen aylarda iki ülkenin siyasi ve ekonomik ilişkilerinde bir dizi artçı depremlerin yaşanmasına neden oldu. 2010 yılında Türkiye’ye gelen Rus turist sayısı 3.7 milyon iken 2015 sonrası bu rakam 2.8 milyona kadar inmişti. Türk müteahhitlerinin Türkmenistan’dan sonra en çok iş aldığı ülke Rusya’ydı. Rusya bir dizi ambargo kararları aldı. Bununla birlikte Rusya’nın enerji ihracatında en temel ülkelerin başında Türkiye geliyordu. Türkiye o dönem kullandığı doğalgazın yarısından fazlasını Rusya’dan ithal ediyordu. Tüm bunlar Ortadoğu’daki savaş ortamlarından kaynaklı istikrarsızlık içinde her iki ülkenin önemli pazarlarını kaybettiğinin açık bir göstergesiydi. Türkiye-Rusya ilişkilerinin bu dönemi hiç kuşkusuz başta Almanya olmak üzere AB ülkelerini sevindiren bir seyir izliyordu. Zira siyasi aksiyonlar açısından birliktelik sağlandığında birçok dengeyi etkileyebilecek olan Rus-Türk ilişkilerinin iyi bir boyuta ulaşması, dünya siyasetinin dinamosu olan “ekonomik” planlar› alt üst edebilirdi. Rusya’da ortalama 10 milyar dolar civarında yatırımı bulunan Türk şirketler ve yine Türkiye’ye turizm başta olmak üzere çeşitli alanlarda 10 milyar dolar yatırım yapan Rus şirketler bu süreçlerden çabuk etkilendi. Çünkü her iki ülkenin de duygusal ve sert politikaları bu durumu doğurdu.

Tüm bu gerçekler içerisinde hem Türkiye hem de Rusya iki ülkenin birbirlerini gözden çıkaramayacağını ve çıkarmaması gerektiği gerçeğini hızlı bir Şekilde kavradı ve ilişkilerde düzelme süreci, bozulma sürecinde olduğu gibi hızla şekillendi. 9 Ağustos 2016 tarihinde St. Petersburg’da Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Rusya Devlet Başkan› Putin, beraberlerindeki üst düzey heyetlerle bir araya gelerek iki ülkenin normalleşmesi yönünde önemli adımlar attılar. Ankara’nın Cumhurbaşkanı Erdoğan öncülüğünde attığı adımlar Rusya’da Başkan Putin tarafından aynı doğrultuda karşılık buldu ve iki önemli siyasi lider “Ortak Pazar” alanlarını genişletmenin yollarını masaya koydu. Masada ortaya çıkan ve iki ülkenin de mutabakata vardığı en önemli karar, ilişkilerin uçak krizinden önce olan boyuttan daha da ileriye taşınmasıydı

Adımlar hızla atıldı. En önemli çalışmalar ise ekonomi alanında yapıldı. Rusya, doğalgazını Türkiye üzerinden Avrupa’ya taşıyacak olan “Türk Akımı Doğalgaz Boru Hattı Projesi” için 10 Ekim 2016 tarihinde hükümetler arası bir anlaşma imzalandı.

İki ülkenin birbirine tarihsel boyutta zirve denebilecek yakın ilişki kurmasında ise temel bir sebep vardı. O da Almanya’nın başını çektiği AB ülkelerinin Türkiye ve Rusya’ya olan tutumlarıydı. 2014 yılında meydana gelen Ukrayna kırım olaylarından sonra, AB’nin Rusya’ya karşı uyguladığı politikalar ve yaptırımlar Rusya’nın siyasi yol haritasında kırılmalar yaşamasına neden oldu. Rusya, Almanya’nın tutumuna siyasi arenada sert yanıtlar verdi. 2016 yılında Almanya’nın AG‹T başkanlığını uzlaşmaya varıldığı halde devralmasına rağmen Rusya, Alman siyasetçinin AGIT başkanı olmasını veto etti.

Rusya bu noktada ekonomik manevralarını da arttırdı ve en uygun ortamın Türkiye olduğunun farkındaydı. Türkiye ise AB ile olan ilişkilerini sorguladığı, gerek Almanya gerekse AB ülkeleri ile sıkıntıların artış gösterdiği bir dönem yaşıyordu. 
iki ülkeye karşı uygulanan siyasi politikalar ve AB’den uzaklaştırma planlarının bir karşılığı olarak Türk-Rus ilişkisinde ticari ve siyasi ortaklıklarının artması sonucu ortaya çıktı.

Türkiye ve Rusya arasında ortaya konan başta enerji olmak üzere askeri alandaki işbirlikleri en çok Almanya’yı rahatsız etmeye başladı. Bu rahatsızlık her geçen gün artmaya da devam ediyor. Çünkü AB ülkelerinde yaşanan ekonomik girdabın farkında olan Almanya, Rusya pazarını, güçlenen ve bölgesel aktörlüğü her geçen gün artan Türkiye’ye kaptırmak istemiyor. Almanya, Rusya ile arasında var olan yıllık 80 milyar avroluk ticaret hacmini kaybetmek istemiyor. Öte yandan Almanya, NATO ülkesi bir Türkiye’nin Rusya ile derin ilişkiler içinde olması ve iki ülke arasında devam eden S-400 füze sistemi çalışmalarının çok önemli mesajlar içerdiğinin farkında. Zira Türkiye, 2015 yılında Çin’in kazandığı uzun menzilli füze ihalesini iptal etmiş ve yönünü Rusya’ya çevirmişti. 3 milyar 400 milyon dolar değerindeki bu anlaşma, Türkiye tarihinin en büyük savunma ihalesi olarak kayda geçiyor. Rusya ile ekonomik genişletmek isteyen Almanya ise işte tam da böyle bir tablonun içinde Türkiye-Rusya ilişkilerine yavaşlatma getirecek çalışmalar yürütüyor.

Rusya ile ekonomik anlamda özel bir ilişkiye sahip olan Almanya’nın ticari hacmini genişletmek için yürüttüğü en önemli projelerin başında, Rus doğalgazını doğrudan Almanya’ya aktaran Kuzey Akım hattının ikincisinin yapılması geliyor. Bu proje için atılan önemli adımları ve kazanımları kaybetmek istemeyen Almanya, düne kadar yaptırımlar ve eleştiriler getirdiği hatta siyasi krizler yaşadığı kırım konusunda bugün Rusya ile Ukrayna arasında arabuluculuk görevini üstlenmiş durumda.

Öte yandan Alman siyasetinin Türkiye-Rusya arasında şekillenen ilişkilerden rahatız olup, Rusya’ya karşı olan siyasi duruşunu tam tersine değiştirdiği gösteren önemli olaylardan biri de ABD Kongresinin Rusya’ya karşı yaptırımlara devam kararı almasından sonra yaşandı. Kongrenin yaptırım kararına ilk karşı çıkan ülke Almanya oldu. Bu siyasi manevra Almanya’nın Rusya ile devam den Kuzey Akım 2 projesinin gerginliklerden etkilenmesini istemediğinin açık bir göstergesi şeklinde okunabilir.

Gelinen noktada Erdoğanlı Türkiye’nin Putinli Rusya ile olan ekonomik ilişkilerinin daha da artacağını siyasi atmosfer içinde ön görmek mümkün. Tüm bunlar yaşanırken Merkelli ya da olası Schulzlu Almanya’nın ekonomide, Rusya koridorunda ayağına takılan en büyük engel ise Türkiye. 

ÖNCELİK GÜVENLİKİ: ALMANYA’DA TERÖR YAPILANMASI

Sınırları içinde ve dışında terörle mücadele eden Türkiye, bu süreçte ülkesinin güvenlik politikasını adeta yeniden inşa etti. Kararlı ve etkin bir terörle mücadele süreci yaşayan Türkiye, ulusal birlikteliği için büyük bir problem olarak karşısında duran Fetullahçı Terör Örgütü ve on yıllardır süren PKK ile amansız mücadelesine devam ediyor. Bu noktada Türkiye’nin uluslararası müttefiklerinden istediği tek şey ise geçmişten bugüne devam eden ikili anlaşmalar kapsamında ülkelerinde bulunan ve Türkiye için “terörist” kapsamında olan kişilerin iade edilmesi. Fakat bu noktada uluslararası anlamda beklediği desteği göremeyen Türkiye, kartlarını açıkça ortaya koyarak dünya düzeninde alışık olunmayan sert eleştirilerini her platformda dile getiriyor.

FETÖ ile ilgili en kritik süreç ise zaten birçok konuda ilişkilerin gerildiği Almanya ile yaşanıyor. Alman hükümeti demokrasi mücadelesi veren Türkiye’nin taleplerine kulağını kapatmakta ısrar ediyor. Almanya’da geniş bir ağa sahip olan FETÖ’nün ülke genelinde 24 okul, yaklaşık 300 dernek ve 150 kursu bulunuyor.

Baden-Württemberg Eyaleti Anayasayı Koruma Dairesi’nin 2014 yılında uzmanlardan aldığı bilgilerle hazırladığı rapora göre ‘ışık evleri’ olarak nitelendirilen, üniversiteye giden öğrencilerin kaldığı çok sayıda apartman dairesi de Almanya’da faaliyet gösteriyor.5 Ayrıca rapora göre, 2012’de Berlin'de kurulan ve 2014’te resmen çalışmalarına başlayan ‘Stiftung Dialog und Bildung’ (Diyalog ve Eğitim Vakfı) bu örgütün lobi ve halkla ilişkiler çalışmasını yapıyor. Vakfın, 74 kişinin 160 bin avro vererek kurulduğu belirtiliyor. 15 Temmuz başarısız darbe girişiminden bu yana Türkiye’den Almanya’ya yaklaşık 4000 den fazla FETÖ şüphelisi geçiş yapmış bulunuyor.

Öte yandan Nisan ayında 80 kişilik bir listeyi Almanya’ya gönderen Türkiye’nin FETÖ mensuplarının malvarlığının dondurulmasına ilişkin talebi de karşılıksız kalmış durumda. Almanya, Türkiye’nin FETÖ ile ilgili taleplerini iki ülke ilişkilerindeki bozulmanın hızlanmasına neden olacak bir politika ile yürütmekte ısrar ediyor.

Siyaset, Ekonomi ve Toplum Araştırmaları Vakfı (SETA) tarafından hazırlanan FETÖ raporlarına göre Almanya, Fetullahçı Terör Örgütü’nün merkez üslerinden biri haline dönüştü. “Almanya’da FETÖ yapılanması ve Almanya’nın FETÖ politikası’’ başlıklı raporda Almanya’da 3 milyon civarındaki Türk vatandaşı bulunmasının, örgüt tarafından “eleman ve finansal destek kazanmak” için fırsat görüldüğü vurgulanıyor.

Ancak FETÖ, Almanya’da nihai hedeflerine medya ve Alman siyaseti üzerinden ulaşmayı hedefliyor. FETÖ’ye ait Offenbach merkezli World Media Group AG ile geleneksel medya üzerinden propaganda yürüten bu yapı ayrıca sosyal medyayı da aktif olarak kullanıyor.

Almanya’da 2009 yılında FETÖ tarafından kurulan Girişimciler Derneği Federal Birliği isimli yapının altında 20’den fazla dernek ve 3 binden fazla işletme temsil ediliyor.

Örgüt yöneticilerinin, alt tabakasında yer alan üyelerine sık sık Sosyal Demokrat Parti, Hristiyan Demokrat Parti ya da Yeşiller’e üye olmaları noktasında telkinlerde bulunduğu biliniyor. Tüm bunların yanı sıra FETÖ’nün bel kemiği olan okullarına ilişkin Alman hükümetinin geniş imtiyazlar tanıdığını da ifade etmemiz gerekir. Okulları ve etüt merkezi ile Almanya’da varlığını sürdüren FETÖ, kendine sığınacak önemli bir liman bulduğunun farkında. Almanya ise FETÖ’yü Türkiye planları kapsamında önemli bir kart olarak görüyor. Öyle ki FETÖ yapılanmasının kilit isimlerinden olan eski savcılar Zekeriya Öz ve Celal Kara gibi önemli isimlerin iadesi, Türkiye’nin ısrarlı taleplerine rağmen yok sayılıyor.

Tüm bu gelişmelerin Türkiye’nin Almanya ilişkilerini gözden geçirmesine ve yeni politikalar üretmesine neden olduğunun en net göstergesi ise İncirlik üssü geriliminde yaşandı. NATO’nun merkez üslerinden biri olan İncirlik’te varlığı bulunan Almanya, Türk hükümeti tarafından sorgulanır hale geldi. 

Türkiye, incilik Askeri Hava Üssü’nü ziyaret etmek isteyen Alman vekillere izin vermedi. Almanya’nın tepkisi “kabul edilemez” şeklinde olsa da Türkiye, kararının arkasında durdu. Almanya’nın yıllardır devam eden PKK destekleri ve FETÖ yapılanmaları ile ilgili tutumları, Türkiye’nin beklenmedik İncirlik yaklaşımını ortaya çıkardı. Türkiye’nin sert politikasının farkında olan Almanya ise İncirlik’e alternatif olarak Ürdün’e askerlerini çekti. Daha önce Patriot füze bataryalarının Türkiye’den kaldırılması örneğinde de olduğu gibi bu akıllıca bir hareket olarak görünmüyor. İncirlik Hava Üssü’nde görev yapan 200’den fazla Alman askerinin Ürdün’e alınması, operasyonel açıdan bir şey kaybettirmiyor olabilir. Ancak bölgede istikrarın Türkiye olmadan sağlanamayacağını bilen Almanya, Avrupa’nın güvenliğinde kritik rol oynayan ve NATO içinde en güçlü ordulardan birine sahip Türkiye’ye iyi niyet göstergesi olarak bu adımları atmak zorunda. Ancak Almanya başta olmak üzere uluslararası yapıların DAEŞ konusunda sergilediği tutumlar, FETÖ ve PKK süreçlerinde yalnız bırakılmalar sabrı taşan Türkiye’nin evrensel dengeleri etkileyecek adımlar atmasını zorunlu kılıyor. 
Bu siyasi kırılmalar, Türkiye’nin iç meselelerini ilgilendiren ancak Almanya’nın doğrudan müdahil olduğu farklı süreçlerle de artmış durumda. Türkiye-Almanya arasındaki siyasi gerilimlerin yükselmesine neden olan bir diğer konu ise Türkiye’nin ulusal güvenlik gerekçesi ile bazı Alman vatandaşlarını tutuklaması ile yaşandı. 

Türkiye, 15 Temmuz Darbe Girişimi’nden bugüne kadar 2’si kadın 7’si erkek toplam 9 Alman vatandaşını tutukladı. FETÖ örgütü ve PKK ile ilişkileri tespit edilen bu kişilerin tutuklanması, Alman siyasetinde agresif tutumların artmasına neden oldu. 

Özellikle 27 Şubat 2017 tarihinde tutuklanan Die Welt Gazetesi temsilcisi Deniz Yücel ile ilgili Alman kamuoyunda “baskıcı ve diktatör Türkiye” algısı yerleştirilmeye çalışılıyor. Bugüne dek Türkiye’de tutuklanan gazetecilerin tutuklanma sebeplerini sadece “Erdoğan karşıtlıkları” olarak savunan Alman siyasiler, tutukluların terör örgütleri ile olan ilişkisini görmezden geliyor. Tüm bu süreçler içinde Deniz Yücel’in serbest bırakılmasını isteyen Alman Başbakan Merkel’e, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yanıtı çok net olmuştu. Erdoğan, Yücel’in “ajan terörist” olduğunu ifade ederek iadesinin mümkün olmadığını Merkel’e iletmişti. 

25 Aralık 2016 ile 13 Şubat 2017 tarihleri arasında polis tarafından Türkiye’de aranan Deniz Yücel’in Alman Büyükelçiliği tarafından saklandığı tespit edilmiş ve Almanlar, Türk yetkililerin ısrarı üzerine Yücel’in polise teslim etmek zorunda kalmıştı. Deniz Yücel, PKK terör örgütünü legalleştirmeye çalıştığı ve ayrımcılığı körükleyici yazıları nedeniyle “terör örgütü propagandası yapmak” suçundan tutuklanmıştı.

Büşra Akın Dinçer kimdir?

Uluslararası gazeteci olan Akın, üniversite eğitimini ABD’de Texas Houston Üniversitesinde Televizyon Gazeteciliği alanında tamamlamıştır. Londra’da SOAS üniversitesinde medya ve Ortadoğu alanında yüksek lisans yapmış ayrıca Oxford Üniversitesinde mülteciler ve zorunlu göç üzerine eğitim almıştır. Ulusal ve uluslararası birçok kurumda görev alan Akın, dış politika ve mülteciler üzerine çalışmaktadır.

Kaynak: Bilimevi Dış Politika Sayı:2

Güncelleme Tarihi: 05 Ekim 2018, 09:11
YORUM EKLE

banner39

banner50

banner47

banner48