Avrupa Birliği’nde (AB) Ayrılıkçı Hareketler 

Avrupa, 1789 Fransız İhtilali ile bu milliyetçilik olgusunu kendi coğrafyası dışına da ihraç ederken;  kendi içerisinde çevre diye tabir edilebilecek alt kimlikler üzerinde merkez kimliğin baskınlığını pekiştirerek bir ulus inşası ve ulus devlet anlayışı meydana getirmiştir.

Avrupa Birliği’nde (AB) Ayrılıkçı Hareketler 

Deniz Demir

İspanya’da görülen Katalonya’nın bağımsızlık girişimi aslında Avrupa’da her zaman varlığını sürdürmüş olan mevcut bir durumun, bulduğu ilk fırsatta gündeme gelmesi olarak nitelendirilebilir. Avrupa’da son olarak Katalonya’da örneğini veren bu mevcut durum, ayrılıkçı hareketler veya milliyetçi hareketler olarak tanımlanmaktadır. Bu tanımdan hareketle kimlik, ulus inşası ve Avrupa siyasi tarihi gibi göz önüne alınması gereken önemli bazı kavram ve olguların varlığı söz konusudur.

Avrupa; tarih boyunca çeşitli imparatorluklardan feodal yapılara, savaşlardan doğal afetlere, Rönesans ve Reform hareketlerinden Aydınlanma ve Sanayi Devrimi’ne, göçlerden kitlesel hareketlere ve etnik çatışmalara kadar çok çeşitli faktör ve süreçlere ev sahipliği yapmış bir kıtadır. Bu kıta merkezinde gelişen milliyetçilik olgusu ise Avrupa Siyasi Tarihi’nin bir ürünü olmuştur. Avrupa, 1789 Fransız İhtilali ile bu milliyetçilik olgusunu kendi coğrafyası dışına da ihraç ederken;  kendi içerisinde çevre diye tabir edilebilecek alt kimlikler üzerinde merkez kimliğin baskınlığını pekiştirerek bir ulus inşası ve ulus devlet anlayışı meydana getirmiştir. Bu baskılamanın sancıları zaman zaman görülse de Avrupa toplulukları ekonomik ve politik manada birlikte yaşama düşüncesinin somutlaştığı Avrupa Birliği (AB) projesini ortaya koymayı başarmıştır. Kabul edilmelidir ki Avrupa Birliği projesi farklı ve çok çeşitli etnik yapılara sahip olan Avrupa topluluklarını bir arada tutabilme yönünde önemli bir aşama olmuştur. 

Supranasyonel diye tabir edilen ulus-üstü bir yapı olarak AB’nin özellikle 1985 tarihli Avrupa Nihai Senedi’nden itibaren Avrupa’daki entegrasyon ve uyumun yegane kurumu olarak faaliyet gösterdiğini görmekteyiz. AB tarafından sürdürülen entegrasyon süreci, devlet kavramının işlevini değiştirirken; devlet için vazgeçilmez olan egemenlik içinde bir dönüşümü hayata geçirmiştir. Bu doğrultuda merkezi iktidarın sahip olduğu yetkilerin önemli bir kısmı AB lehine kısıtlanmış, AB hukuku üye devletleri bağlamış, Avrupa Adalet Divanı üyeler için üst ve bağlayıcı bir hukuk kurumu olarak hayata geçirilmiş, Avrupa Komisyonu ve Avrupa Parlamentosu gibi kurullar oluşturulmuştur. AB kapsamında egemenliğin dönüşümü hususunda önemli bir adımda üye ülkeler arasında sınırların açılması olmuştur. Bu gelişmeler Avrupa’da ulusal kimlik algısına yönelik yeni yaklaşımları beraberinde getirip, Avrupa vatandaşlığı ve Avrupalılık gibi kavramların tartışılmasına yol açmış olsa da; AB içerisinde kimlik algısına yönelik değişim ve dönüşümü gerçekleştiren ve alt kimlikleri daha çok ilgilendiren gelişme ise AB kapsamında bölgesel politikaların dönüşümü ve dolaylı yönetim anlayışının benimsenmesi olmuştur. Bu doğrultuda bölgelerin artan ekonomik rolü ön plana çıkmış ve bu süreçte Birlik üyesi ülkeler idari yapılarında birtakım düzenlemelere gitmiş ve ‘‘yetki devrini’’ uygulamaya koymuştur. Böylece Birlik üyesi devletler yerel unsurlarla iş birliği modellerini hayata geçirerek bölgesel kalkınma planları hazırlayıp uygulamıştır.  Bu durum da ulusal azınlıklar açısından hâkim olunan ve genelde özerk nitelik taşıyan bölgelerde ülkenin diğer unsur ve alanlarına göre daha fazla refahı ve ulusal ekonomiye daha fazla katkı imkânını doğurmuştur. AB içerisinde gelişen insan ve azınlık hakları söylemleri doğrultusunda uygulamaya konan yasal düzenlemelerle birlikte kimlik politikasının siyasetin temel söylemi haline gelmesi süreci de ulusal azınlıkların etkinliklerinin artması doğrultusunda önemli bir aşama olmuştur. 
Yaşanan tüm bu gelişmeler, Avrupa’da varlığını sürdürmekte olan ulusal azınlıkların tarihi ve siyasi geçmişlerinin/geleneklerinin şekillendirdiği baskılanmış milliyetçi zihinleriyle birlikte bir reaksiyon durumunu veya bir sosyo-politik birikimi oluşturmuştur. AB’deki bu reaksiyon veya birikim tepkimelerine İspanya’da Katalonya, Fransa’da Korsika, İtalya’da Veneto ve Lombardiya, Belçika’da Flaman Bölgesi’nde rastlamaktayız. Elbette Avrupa’da görülen ayrılıkçı ya da milliyetçi bu hareketleri çoğaltmak mümkündür. Lakin bu çalışmada özellikle son dönemde yaşanan Katalonya gelişmesi doğrultusunda gündeme gelen yukarıda zikredilen hareketlere yer verilecektir. İngiltere’nin Brexit sürecinde olması ve bu ülkedeki ayrılıkçı hareketlerin oldukça hacimli olması hasebiyle tamamen kendine özgü bir çalışmada daha sağlıklı ele alınmasının faydalı olacağı düşüncesi AB ülkelerinde görülen önemli ayrılıkçı hareketlerin ele alındığı bu dosyada İngiltere’ye yer verilmemesinin temel sebebi olmuştur.  Çalışmada ayrıca alanında uzman iki değerli akademisyenle gerçekleştirilen röportajlara yer verilmiş ve bu röportajların hem konuya yönelik hem de gündeme yönelik içerikleri hasebiyle çalışmanın nihai sonuç ve değerlendirmeleri olarak dikkate alınması beklenmiştir.  

Fransa: Korsika Sorunu

Başkenti Napolyon’un da doğduğu yer Ajaccio olan; Sicilya, Sardunya ve Kıbrıs’tan sonra Akdeniz’’in en büyük dördüncü adası konumunda bulunan ve bugün Fransa’ya bağlı bir siyasi yapı olarak gördüğümüz Korsika, Avrupa’nın ayrılıkçı hareketlerinin görüldüğü coğrafyalardan biri olmuştur. Ada’da Korsika kimliğinin ve Korsika milliyetçi hareketinin oluşması sürecine olumlu ya da olumsuz denebilecek şekilde etki eden beş temel faktör söz konusudur: Korsika dili, coğrafya, işgaller, göç ve feodal yapı.

Korsika dili bir Korsikalı kimliğinin oluşması noktasında en önemli etken ve tüm Korsika çevrelerince bağımsızlık ve milliyetçilik noktasında paylaşılan ortak bir değer olmuştur. Coğrafi açıdan Korsika’nın dağlık bir yapıya sahip olması tarım alanlarını kısıtlarken; deniz ticaret yolları üzerinde yer alması adanın işgallere maruz kalmasına yol açmıştır. İşgaller adanın sırasıyla Fenike, Roma, Vandal, Ostrogot, Bizans, Lombardiya, Pisa, Ceneviz ve Fransa hâkimiyetine girmesine yol açarken; halkın kıyılardan iç bölgelere çekilmesini doğurmuştur. Ancak burada dikkat çekici bir şekilde bu işgallerin halkın milliyetçi birlikteliğini güçlendirmediğini; bununda Korsika’da hâkim olan feodal aşiret yapılarının varlığından kaynaklı olduğu görülmüştür. Dolayısıyla Korsika dilinin birleştirici özelliğine karşın adanın feodal yapısı Korsika’nın milliyetçi hareketleri için ortak adımların atılması yönünde engelleyici bir durum teşkil etmiştir. Denizcilik faaliyetleri, işgaller ve ilerleyen süreçte özellikle turizm alanında yaşanan gelişmeler adaya dönük göçlerin yapılmasını doğurmuş; göç olgusuyla birlikte adaya gelenlerin, adanın ekonomik avantajlarından ve merkezi hükümetin adaya yönelik yatırımlarından daha fazla pay alması Korsika yerlileri arasındaki bağın yabancılara karşı güçlenmesini ve Korsikalı kimliğinin daha çok sahiplenilmesini doğurmuştur. Korsika’daki yerel halkın İber ve Kelt-Ligurian kökenli olduğu düşünülmektedir.  Ancak adaya yönelik işgallerle birlikte Korsika; Roma, Ceneviz (İtalyan) ve son olarak Fransa’dan etkileşimlere maruz kalmıştır. Bu etkileşimler genel olarak şehirlerde eğitim, dil ve kültür alanında gerçekleşirken; dağlık alanlarda ve köylerde yaşayan Korsikalıların kendi ulusal yapılarını korudukları görülmüştür. Köy ve dağlık alanlarda görülen bu durum, özellikle Fransa hâkimiyetinde, Korsika dilinin merkezi hükümet tarafından ulusal birliğe karşı bir tehdit olarak algılanmasına ve aşağılanmasına neden olmuştur. Keza bu algı ve sonuçlarına bir tepki olarak özellikle Korsika’nın köy ve dağlık alanlarında yaşayıp ulusal benliklerini korumaya çalışanlarca da Fransa; Korsika’yı modernleşen Fransa ve Avrupa içerisinde kasıtlı olarak geri bırakılmışlığa terk edip, ötekileştiren olarak algılanmıştır.

Korsika siyasi tarihinde hâkim yapıya karşı ilk önemli direniş 1420 yılında Aragon Krallığı’nın desteğiyle Cenevizlilere karşı yapılmış ancak başarısız olmuştur. Nihayetinde uzun soluklu bir kaotik süreçten sonra 1755 yılında Korsika halkı hala Korsika milliyetçiliğinin en önemli figürlerinden biri olarak görülen Pasquale Paoli önderliğinde Korsika Cumhuriyeti’ni kurmayı başarsa da 1768 yılında Ceneviz’in adadaki haklarını satın alan Fransa, Korsika Cumhuriyeti’nin sonlandırmış, 1789’da da adayı resmen ilhak etmiştir. Bu tarihte Fransa’da yaşanan devrimin hemen ardından Fransa Ulusal Meclis’i, Korsika’yı Fransa’nın bir ili olarak kabul etmiş ve Korsika, Ulusal Meclis’e temsilci göndermeye başlamıştır.  

Bir Korsikalı olan ve Fransa’da hâkimiyet elde eden Napolyon ile birlikte Ada’da bir olağanüstü hal ilan edilmiş ve Napolyon’un tüm baskıcı politikalarına bir zemin hazırlanmıştır. Korsika’nın olası bir bağımsızlığına şiddetle karşı çıkan Napolyon, bir taraftan da uyguladığı baskılara karşı herhangi bir karşı hareketin doğmaması için adli ve idari mekanizmalarda Korsika’ya kendine özgü bir statü verirken; karar mekanizmalarında ise hiçbir Korsikalıya yer vermemiştir. Korsikalıların ilk kez merkezi hükümetin denetim ve gözetimine tabi tutulduğu dönem Üçüncü Cumhuriyet Dönemi olmuştur. Bu dönemde Fransa özellikle Korsikalı köylüleri bir vatandaşa dönüştürmeye çaba sarf etmiştir.  Bu dönemde uygulanan eğitim politikalarının bir sonucu olarak ortaya çıkan azda olsa eğitimli genç kuşak Korsika’da ulusal bir kimlik mücadelesinin ilk örneklerini vermeye başlamıştır. Özellikle 1. Dünya Savaşı’ndan sonra biraz daha güçlenmeye başlayan bu milliyetçi çalışmalar sonucunda 1920’de A Muvra adlı bir gazete çıkarılmış, 1922’de Korsika’da ilk özerklik yanlısı hareket olan Korsika Eylem Partisi, ardından da 1927’de Korsika Özerklik Partisi kurulmuştur. Tüm bu oluşumlar savaş sonrası Alsas Loren’e verilen imtiyazların Korsika’yada verilmesini talep etmiştir.  

İkinci Dünya Savaşı’nın çıkması Korsika’da görülen bu özerklik yanlısı milliyetçi hareketlerin sona ermese de deyim yerindeyse ertelenmesine neden olmuştur. Zira 1940’ta Ada İtalya tarafından işgal edilmiş ve İtalyanlara karşı Fransa ile birlikte bir direniş başlamıştır. 5 yıllık bir mücadelenin sonucunda ise 1945’te Ada, tekrar Fransa hâkimiyetine geçmiştir.  Ancak 1960’larla birlikte merkezi hükümetin Korsika’nın sorunlarına karşı ilgisiz kaldığına yönelik başlayan hoşnutsuzluk yeniden milliyetçi hareketlerin hız kazanmasına yol açmıştır. Bu doğrultuda Korsika Bölgesel Hareketi (Action Regionaliste Corse-ARC) ve Korsika Bölgesel Cephesi (Front Regionaliste Corse-FRC) kurulmuştur. Her ne kadar Korsika’da Fransa merkezi hükümetine karşı ilk gösteriler 1959’ da görülmeye başlansa da ARC’nin ilan ettiği Autonomia Belgesi’nden sonra yasa dışı ilan edilmesi Korsika’da ayrılıkçı milliyetçiliği güçlendirmiş ve sokak olaylarını arttırmıştır. Belge Korsika’nın özerkliğini ve merkezi hükümetin Korsika halkını tanımasını talep etmiştir. 

1976 yılında radikal ve ayrılıkçı Korsika Ulusal Kurtuluş Cephesi (Le Front de Liberation Nationale de la Corse-FLNC) kurulurken; 1 yıl sonra özerklik yanlısı Korsika Halk Birliği ( L’Union du Peuple Corse-UPC) kurulmuştur. Böylece Korsika milliyetçileri de ayrılıkçılar ve özerklik isteyenler olarak iki ayrı hizibe ayrılmıştır. FLNC’nin varlığı merkezi hükümetin Korsika’ya bir terör sorunu olarak yaklaşmasını doğurmuştur. Ancak 1980’li yıllarla birlikte Fransa’nın Korsika konusunu yavaş yavaş bir terör sorunu olmaktan çıkarmaya ve AB müktesebatları doğrultusunda yerelliğe önem vererek, bu konuyu çözüme dönük bir şekilde ele almaya başladığı görülmüştür. Bu doğrultuda üç önemli süreç yaşanmıştır. Bu süreçlerden ilki olan 1982 Statüsü ile Korsika’ya sınırlı bir idari özerklik verilmişse de bu kez Korsika içerisinde feodal aşiretler ile ayrılıkçı FLNC arasında anlaşmazlıklar yaşanmış; FLNC’nin şiddet olaylarını arttırmasıyla Fransa bu örgütü yasa dışı ilan etmiştir. Korsika içerisinde gelişen şiddetin halkın temel geçim kaynaklarından olan turizmi olumsuz etkilemesi de halkta FLNC’ye ve özerkliğe karşı bir tutum geliştirmiştir. Bu tepkiler FLNC’nin stratejik bir hamle sonucu A Cuncolta Naziunalista ismiyle siyasi arenaya girmesiyle sonuçlanmıştır. 

1991 Statüsü ile Korsika, ‘‘Cumhuriyet’in ülkesel yönetimi olan Korsika Bölgesi’’ olarak nitelendirilir. Bu durum Korsika için özerklik yolunda önemli bir adım olsa da Korsika’da milliyetçileri tatmin etmemiştir.  1982 ve 1991 Statüleri anayasa içerisinde yer alan Korsika’yı özerkliğe götürecek adımların yasal temelleri olması açısından önemlidir. Bu düzenlemeleri Korsika’da serbest ekonomik bölgenin oluşturulması, bazı ürünlerin vergi gelirlerinin doğrudan Korsika’ya aktarılması, Korsika’da çift dilli eğitime geçilmesi, devlet yardımı ve AB fonlarının Korsika’ya tahsis edilmesi gibi süreçler izlemiştir.  Bu gelişmeler FLNC’nin dağılmasını doğururken FLNC’den ayrılarak kurulan çok sayıda milliyetçi örgütü doğurmuştur. Korsika’nın feodal yapısına benzer şekilde milliyetçi unsurlar arasında görülen bu dağınıklık Fransa’nın İngiltere’nin IRA ile yaptığı gibi tek bir muhatapla süreci yönetmesinin önünde engel olurken; Korsika’nın bağımsızlığı veya özerkliği noktasında da bir organizasyonel kopukluğun yanında eylem farklılaşmasını ve dağınıklığı beraberinde getirmiştir.
Matignon Süreci ve sonrasında yaşanan gelişmeler sonucunda ise anaokullarında ve ilkokullarda Korsika dilinin normal ders saatlerinde kullanılması kabul edilmiş; Korsika ekonomisinin canlandırılması amacıyla bazı alanlarda vergi indirimlerine gidilmiş, sınırlı da olsa Korsika Meclisi’ne yasama yetkisi verilmiş, Korsika Fransa’ya bağlı özerk bölge olarak değerlendirilmiştir.

Ada’da hala çeşitli silahlı gruplar olsa da bunların sık bir eylem profili çizmediği görülmektedir. Bu gruplardan olan Korsika Ulusal Kurtuluş Cephesi bağımsızlık konusunda hala ısrarcı olsa da 2013 Haziran ayı itibariyle bu örgüt silah bıraktığını açıklamıştır.  

AB 1999’da Ada’nın GSH’sının AB ortalamasının üstünde olduğunu iddia edip Korsika’ya fonlarını kesmiş olsa da Korsika bugün Fransa’nın en düşük yoğunluklu nüfus bölgesidir ve ulusal ortalamaya göre düşük bir ekonomik yapı göstermektedir. Ayrıca iş alanlarının kısıtlı olduğu bölgede işsizlik büyük sorunlardan biridir ve suç oranının yüksek olmasının en önemli nedenidir. Ada yıllardır olduğu gibi turizmden dolayı göç almaya da devam etmektedir. Fransa içerisinde en geniş özerk yapının sahibi olan Korsika’da milliyetçi hareketler; AB’nin getirdiği yerelleşme reformunun doğurduğu düzenlemeler ve Fransa iç siyasetinin konuya çözüm odaklı yaklaşımı ile ekonomik ve demografik sorunların ön plana çıkması sonucu tamamen bitmese de varlığını korumaya devam etmektedir. Nitekim 2014 yılına kadar Korsikalı milliyetçilerin Fransa’ya yönelik saldırıları devam etmiştir. Mevcut Fransa Parlamentosu’nda da 3 Korsika milliyetçisinin var olduğu bilinmektedir.  Son olarak Katalonya’nın bağımsızlığını tanıyan tek aktör olarak konuşan Korsika Meclis Başkanı Jean-Guy Talamoni  “Bağımsızlık destekçileri ile çok derin ve eski dostluğumuz var. Fakat biz Katalonya’ya göre çok gerideyiz, ekonomik ve kurumsal olarak bağımsızlığa henüz hazır değiliz fakat birkaç yıl sonra ulaştığımızda bağımsızlığı Korsikalılar isterse masaya yatıracağız.” ifadelerini kullanırken Korsika'nın bağımsızlığını demokratik yollardan başka bir yol ile alamayacağını belirtmiştir. 

İtalya: Kuzey Ligi Hareketi-Lega Nord

İtalya’da ayrılıkçı söylemleri ön plana çıkaran yapı olan Kuzey Ligi (Lega Nord), Katalonya’daki bağımsızlık referandumundan hemen sonra Lombardiya ve Veneto’da daha fazla özerklik için gidilen referandumda üstlendiği öncü rolle adını bir kez daha duyurmuş oldu. İtalya’da Lega Nord önderliğindeki ayrılıkçı söylemler her ne kadar 1990’lı yılların başında ön plana çıkmaya başlamışsa da Lega Nord’un da temelini oluşturan ayrılıkçı veya özerklik yanlısı gruplar İtalyan siyasi tarihinde daha öncede var olmuştur. Lega Nord’un siyasi gelişim süreci içerisinde ele alınacak olan bu unsurlar hakkında bilgi vermeden önce Lega Nord’u İtalyan siyasetinde ön plana çıkaran özellikleri ve Lega Nord’un bu siyasi yapı içerisinde nasıl tanımlandığı konusunda bir değerlendirmede bulunmanın hem Lega Nord’un hem de İtalyan siyasetine etkisinin anlaşılması için daha doğru bir yaklaşım olacağı kanısındayım.

Öncelikle Lega Nord’a yönelik birden fazla tanımlamanın yapıldığı görülmektedir. Bu tanımlamaların her biri aslında bu hareketin bir yönünü yansıtmaktadır. Bu doğrultuda Lega Nord; İtalya siyasi sisteminin kırılgan ve istikrarsız yapısını seçim pazarlıklarında kullanmasından dolayı fırsatçı, halkın İtalyan siyasi yapısından kaynaklı istikrarsızlığa yönelik tepkilerini en üst perdeden radikal söylemlerle dilendirmesinden dolayı popülist, siyasi tarihi boyunca farklı ideolojik düşünceye sahip parti ve gruplarla koalisyonlar oluşturması açısından pragmatist, ülkenin zengin kısmı olan kuzeyin -iyi değerlerle özdeşleştirip- Avrupalı; ülkenin fakir kısmı olan güneyin ise -kötü ve geri değerlerle nitelendirip- Akdenizli olduğunu iddia edip bu temelde ayrılma yanlısı bir politika gütmesinden dolayı ayrılıkçı, yabancılara karşı takındığı katı karşıt görüşle ırkçı, kuzeyin zengin iş dünyasına hitap eden serbest piyasa ve özel teşebbüs gibi fikirleriyle liberal, aslında pek bir tarihi derinliği olmayan ve üstelik sınırları da tam olarak belli olmayan bir alanda -ülkenin kuzeyinde İtalyan Rönesansı’nın şehri Torino’yu da kapsayacak şekilde İtalya’nın kuzeyini içerisine alan ve Padanya olarak nitelendirdikleri bölgede- ortak tarih, ortak semboller hatta ritüeller kurgulayarak yeni bir ulus inşa etmeyi ön görmesiyle  sanal milliyetçi bir oluşum olarak tanımlanmıştır.

Lega Nord’un hareket tarzı incelendiğinde iki temel noktadan beslenerek siyasi yönelimlerde bulunduğu görülmüştür. Bunlar; ülkedeki siyaset merkezinin hedefe konulması ve bunun üzerinden argümanlar üretilmesi ile argümantasyonda kullanılan radikal üslup ile depolitizasyonlaşmanın görüldüğü İtalyan seçmen üzerinde dikkat ve heyecan uyandırılmasıdır. Lega Nord ayrıca küreselleşme ve Avrupa bütünleşmesinin getirdiği değişim ve dönüşümleri de bir fırsat olarak görmüş; bu durumu siyasi reflekslerine yansıtmıştır.

Lega Nord’a getirilen en büyük eleştiri ise bünyesinde birden fazla yapıyı barındırmasının aşağıda örneği verileceği gibi farklı hiziplerin doğmasıyla kolayca ayrılabilecek bir dezavantajı içermesi olmuştur.
Lombard Ligi ile Fransa ve İsviçre sınırına yakın ve çoğunlukla Fransızca’nın konuşulduğu Aosta Vadisi’nin özerkliğini hatta Fransa’ya ilhakını savunan  Aosta Vadisi Birliği’nin (UV) Lega Nord’un kökenleri olduğunu söyleyemesek de bu hareketlerin Lega Nord’un kökenlerini etkilediğini söylemek yanlış bir ifade olmayacaktır. Zira UV’nin tüm özerklik yanlısı grupları etrafında toplayarak oluşturduğu Özerklikler Avrupası İttifakı (Europa delle Autonomie) Lega Nord’u hayata geçirecek siyasal anlayışın temeli olurken; Lega Nord’un lideri olacak ismin yani Umberto Bossi’nin de özerklik yanlısı gruplarla hareket ettiği ilk yer olmuştur.  Umbetto Bossi 1979 yılına gelindiğinde özerklik yanlısı olan Kuzeybatı Lombard Birliği’ni (Unione Nord Occidentale Lombarda per l’Autonomia-UNOLPA) kurmuştur. UNOLPA 1984 yılında Lombard Ligi’ne (Lega Lombarda-LL) dönüşmüş; 1987 seçimlerinde parlamentoda 1 milletvekili ve bir senatör ile temsil hakkı elde ederken, 1990 yılında Kuzey İtalya’daki diğer bazı liglerle de bir araya gelerek Kuzey Ligi yani Lega Nord adını almıştır. 
1990’lı yıllarda İtalya’da siyasi ve idari krizin tüm etkilerini göstermesi ve ülkenin kuzeyinde oluşan tepkilerin artması sistem muhalifi olan Lega Nord’unda da güçlenmesine yol açmıştır.  Nitekim Lega Nord, ilk defa 1996 yılında ayrılıkçı fikrini resmen İtalyan siyasetinin gündemine taşımış ve Padanya adını verdiği devletin kurulmasını talep etmiştir. Ancak bu radikal söylemin Lega Nord yönetiminde ve tabanında özerklik yanlıları ve ayrılıkçılar olmak üzere bir hizipleşmeye yol açtığı ve girilen seçimlerin sonunda -çeşitli koalisyon hükümetlerinin içerisinde yer alınsa da- alınan oy oranlarının düşmesini doğurduğu görülmüştür. 2000’li yıllarda girilen seçimlerde ise genel olarak özerklik tezine geri dönülmesiyle tekrar oy oranlarının yükselişe geçtiği ve Lega Nord’un oluşturulan koalisyon hükümetlerinde yer alarak İtalyan merkezi siyasetindeki etkisini sürdürdüğü görülmüştür.

Son olarak -Katalonya Referandumu’ndan sonra- güney İtalya’nın ekonomik yükünü daha fazla taşımak istemediklerini söyleyen  İtalya’nın kuzeyindeki iki zengin bölge Lombardiya ve Veneto halkı da Lega Nord’un öncülüğünü yaptığı bir referandumla daha fazla özerkliğe evet dedi.  Bu tarz müzakere ve referandumlar İtalya’da anayasal bir hak olarak görülmesine rağmen toplamda 64 milyon Euroluk bir harcama yapılarak referanduma gidilmesi, Lega Nord’un gelecek seçimlere yönelik bir güç gösterisi olarak yorumlanmış; Avrupa’da ayrılıkçı hareketlerin bir domino etkisi yapabileceği ihtimalinin konuşulmasına yol açmıştır.

Belçika: Flamanlar

 Avrupa’da görülen ayrılıkçı hareketlerin kıta ve Birlik açısından yakinen takip edilecek kadar öneme sahip olduğu gerçeğine ek olarak Belçika’nın Avrupa için üstlendiği rol burada görülen ayrılıkçı talebin/taleplerin ön plana çıkmasına yol açmıştır. Zira uzun yıllar barış ve istikrarın sembolü olarak nitelendirilen Belçika’nın başkenti olan Brüksel, AB’nin başkenti sıfatının yanında; NATO’nun da merkez karargâhına ev sahipliği yapmaktadır. Avrupa’nın bu önem arz eden ülkesinde görülen ayrılıkçı söylemin, ülkede gerek sayısal açıdan gerekse ekonomik açıdan üstünlüğü ellerinde tutan Flamanlar tarafından dillendirildiği görülmektedir. Ancak bu ayrılıkçı hareket, karşı hareketlerinde doğmasına yol açmış ve nihayetinde Valonlar diye tabir edilen grup mevcut sistemin devamından yana tavır alarak Flamanların ayrılıkçı söylem ve hareketlerine karşı çıkmıştır. Bu hizipleşme Belçika siyasetinin şekillenmesinde de etkili olmuştur. Aslında Belçika’da görülen ayrılıkçı söylemlerin ve bu söylemler doğrultusunda şekillenen Belçika siyasetinin hizipleşmiş yapısı Belçika’nın kuruluşundan bugüne süregelen bir durum olarak karşımıza çıkmaktadır. Flaman ayrılıkçılığının siyasi sürecinin incelenmesiyle bu durumun net bir şekilde anlaşılacağı düşünülmektedir. Flaman Ayrılıkçı Hareketi’ni ortaya çıkaran temel etkenin ise dil ve kültür olduğu; bu hareketi besleyen unsurların da siyasi ve ekonomik kazanımlar olduğu görülmüştür. 

Belçika tarih boyunca Roma, Hollanda, Avusturya ve Fransa egemenliklerinde kalmıştır. Özellikle Fransa egemenliği, Belçika’da Fransızca ve Fransız kültürünün yoğun yerleşiklik edindiği bir süreç olmuştur. Yine ülkenin, bağımsız Belçika’nın eyaletlerinin çekirdeğini oluşturacak yönetim birimlerine de Fransa egemenliğinde ayrıldığı gözlemlenmiştir. Napolyon’un Waterloo’da aldığı yenilgiden sonra Fransa’da imparatorluğun dağılması, Belçika’da Hollanda egemenliğini doğurmuştur. Ülkede Hollanda’ya karşı verilen bağımsızlık mücadelesi 1830’da Belçika Devrimi ile başarıya ulaşmıştır. Ancak henüz sosyo-politik düzeni oturmamış Belçika’da 1831 yılında Fransızcanın tek resmi dil olarak ilan edilmesi Flamanlarca tepkiyle karşılanmıştır. Böylece yeni bağımsız Belçika’da ulusun inşasında kültürlerinin ve kimliklerinin yok sayıldığını düşünen Flamanlar arasında Flaman milliyetçiliği ortaya çıkmış ve hızla yükselişe geçmiştir.  Flaman Hareketi’nin ilk siyasi eylemi de 1840 yılında Flamancanın ülkenin resmi dili olan Fransızca ile birlikte eğitimde, yerel idarede ve mahkemelerde kullanılmasını talep eden 13 bin adet dilekçenin toplanması ile gerçekleşmiştir.  Nitekim 1873 yılında Belçika’da ilk dil yasası çıkarılarak; Flamanların bu talepleri karşılanmıştır.  
Birinci Dünya Savaşı sırasında Almanya’nın işgaline uğrayan Belçika’da Almanya’nın ülkeyi dil eksenli olarak bölmesi, Belçika ordusu içerisinde savaşa katılan askerler arasında dil eksenli ayrımcılıkların olması, ülkede yapılan reformlarla reşit olan erkeklere oy hakkının tanınması Flaman milliyetçiliğinin siyasallaşmasını hızlandırırken; İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra sanayi ve ticaret alanında görülen kriz, değişim, gelişim ve dönüşümlerin yanı sıra ülkenin kuzeyindeki önemli limanlara sahip olunmasının Flaman bölgesini ekonomik açıdan kalkındırmaya başladığı görülmüştür. Buna karşın ayrılık karşıtı güneydeki Valon bölgesinde ise ekonomik durgunluğa müteakip bir gerileme başlangıcı söz konusu olmuştur.

1960’lı yılların sonu ve 1970’li yılların başlarında ise Belçika’da siyasi istikrarsızlıklar döneminin yaşandığı gözlemlenmiştir. Bu dönemde Belçika Halk Birliği, Fransızca konuşulmayan tüm eyaletlerde her şeyin Flamanlaştırılmasını ve merkeziyetçiliğin esnetilerek ülkede federal bir yapının oluşturulmasını talep etmiş ve radikal Flaman söylemlerini Belçika siyasetinin merkezine taşımıştır. Bundan sonra çeşitli yasal ve anayasal düzenleme ve reformlarla ülkenin federal bir zemine doğru yol aldığı süreç başlamıştır. Bu süreçte ilk kez 1963 yılında çıkarılan yasa ile ülke bugünkü bölünmenin temelini oluşturacak şekilde dil sınırlarına ayrılmıştır. 

1970 yılında yapılan anayasal reform ise Belçika’nın federal sürecinde atılan ilk geniş çaplı somut adım olmuştur. Bu reform ile topluluklara (Fransızca konuşanlar, Flamanca konuşanlar ve Almanca konuşanlar) kültürel ve sosyo-ekonomik özerklikler verilmiştir.

Belçika federalizminin bel kemiğini oluşturacak olan reformlar ise 1980 yılında gerçekleştirilen anayasal düzenlemeyle olmuştur. Bu doğrultuda ülke; Flaman ve Valon olmak üzere iki bölgeye, Flaman, Valon ve Almanca konuşan olmak üzere üç topluluğa ayrılmıştır. Bölge ve topluluklara; sağlıktan turizme, sosyal güvenlikten kalkınmaya birçok alanda özerk yetkiler verilmiş; ayrıca olası uyuşmazlıkları çözmek içinde Tahkim Mahkemeleri kurulmuştur. 

Hayata geçirilen 1989 reformuyla da bölge ve toplulukların özerklik dereceleri arttırılmış ve merkezden bölgelere yetki devri ön görülerek hayata geçirilmiştir. Bu reformla ayrıca Brüksel Başkent Bölgesi üçüncü bir bölge olarak kabul edilmiştir.

Üniter Belçika’dan federal Belçika’ya geçişin hukuki niteliğini oluşturan düzenlemenin ise 1993 yılında yapılan ve yönetimi; federal, bölgesel ve dilsel topluluklar düzeyinde parçalayan reform ile hayata geçirildiği görülmüştür. Böylece Belçika Anayasası’nın 1. Maddesine Belçika’nın federal bir hükümet olduğu ibaresi resmen eklenmiştir. 

Son olarak ülkede 2001 ve 2011 yıllarında gerçekleştirilen reformlar ile özerklikler daha da güçlendirilerek Belçika’da kendine özgü bir federal sistem oluşmuştur. 
Bu genel siyasi süreç ve doğurduğu federal sistem aslında Flamanların ayrılıkçı taleplerini kesin olarak çözmemiş; sadece bu talepleri doğduğu dönemde dondurmuş ve ertelemiştir. Ayrılık taleplerinde herhangi bir şiddet unsuruna başvurmayan Flamanlar, siyaset ve diyalog zemininde taleplerini yinelemeye devam etmiş ve her reform düzenlemesi sonunda edinimlerini arttırmasını bilmiştir.  

Katalonya referandumu sonrası Katalan lider Puigdemont’un Belçika’ya sığınması da bir kez daha gözleri Belçika’ya çevirmiştir. Bu süreçte Belçika’da hükümet ortağı olan Flamanlar, Katalonya’daki bağımsızlık hareketine sempati duyduklarını açıklamış, Başbakan Michel ise bakanlara bu konuda temkinli olma çağrısında bulunmuştur.  Ancak yine de Puigdemont ve arkadaşlarına Brüksel’de, Katalan ayrılıkçılar gibi, AB içinde kalarak Belçika’dan bağımsız olmayı savunan Charles Michel hükümetinin koalisyon ortağı Neo Flaman İttifak N-VA (Nieuw-Vlaamse Alliantie) ev sahipliği yapmıştır. Puigdemont ile ilişkileri olduğunu saklamayan partinin Başkanı Bart De Wever, Katalonya’nın bağımsız bir cumhuriyet olmasının, bağımsız Flamanya (Flandre) için emsal oluşturacağının bilinciyle ayrılıkçı Katalan siyasetçilere destek vermiştir.  Partinin üyesi ve Belçika İçişleri Bakanı olan Jan Jambon da Katalonya’daki bağımsızlık girişiminin ardından Madrid yönetiminin attığı adımların çok ileri gittiğini ve barışçıl insanların cezalandırıldığını söyleyerek AB’nin sessiz kalmasını eleştirmiştir.  

İspanya: Katalonya Sorunu

Geçtiğimiz günlerde sadece Avrupa’da değil dünya siyasetinin ana gündem maddelerinden birini oluşturmuştu Katalonya. Bu yazının kaleme alındığı günlerde de hala artçıları diye tabir edilen gelişmeleri yakından takip edilmeye devam ediliyor. Katalonya Sorunu’nu bu kadar ön plana çıkaran etken bir ayrılıkçı hareket olmasının yanında; bu sorunun AB gibi hayata geçirilmiş bütünleşik bir projenin içerisinde bağımsızlık ilanına varacak kadar ileri gitmesi oldu.  Hemen hemen aynı dönemlerde Kuzey Irak’tan gelen referandum hamlesi de gündemin bir anda ayrılıkçı hareketlere endekslenmesine yol açtı. Yaşanan gelişmeler gözlerin bir anda İspanya’ya ve Avrupa kıtasına çevrilmesine yol açsa da aslında Katalonya Sorunu ani gelişen birtakım olayların sonucu olarak değil sahip olduğu tarihsel bir süreç ve birtakım dinamikler sonucunda ortaya çıkmıştır. Bu süreç ve dinamikler hakkında bilgi vermeden önce Katalonya’nın coğrafi, demografik ve ekonomik yapısı hakkında bilgi vermenin bağımsızlık ilanına dek giden bu ayrılıkçı sürecin nedenlerinin ve etkilerinin anlaşılması için faydalı olacağı düşünülmektedir.

Katalonya, bugün İspanya’da İber Yarımadası’nın kuzeydoğusunda bulunan ve Barselona, Girona, Lleida, Tarragona, Manresa, Igualada, Terrassa ve Sabadell şehirlerini kapsayan yaklaşık olarak 7,5 milyonluk nüfusa sahip özerk bir bölgedir. Bu nüfus oranı ile Katalonya dünyanın en büyük özerk bölgesi sıfatını kazanırken; Katalanlar da Avrupa’da devleti olmayan en büyük topluluk olmuştur.  Endüstri ve turizm ile ön plana çıkan Katalan özerk bölgesinin İspanya ihracatı ve turizmi içerisindeki payı son verilere göre yüzde 25’lik bir orana tekabül ederken; Katalonya GSMH’sının İspanya GSMH’sı içindeki oranı da yüzde 20’lik bir orana tekabül etmiştir. Bu oransal göstergeler bölgenin İspanya için ekonomik önemini ifade etmesi bakımından son derece önemlidir. Bu veriler dışında özellikle Katalan ayrılıkçılığının nedenlerini irdelerken göz önüne almamız gereken önemli bir ekonomik gösterge de İspanyol hükümetinin son verilerini açıkladığı 2014’te Katalanların bölgeye harcanandan 10 milyar Euro daha fazla vergiyi İspanyol Hükümeti’ne ödemiş olmasıdır. 
Katalonya’da ayrılıkçılığın temel nedeni etnik kimlik ve dil unsuru olurken; ekonomik nedenler bu ayrılıkçılığı yer yer hızlandıran ve yer yer şiddetlendiren birer faktör olmuştur. Bu doğrultuda Katalanlar, özellikle İspanyol hükümetinin yaşamış olduğu son ekonomik krizde olduğu gibi, İspanyol ekonomisinin yükünü daha fazla sırtlamak istemediklerini her fırsatta dile getirmiş; zaman zaman özerkliklerinin genişletilmesini istemiş; zaman zaman da son yaşanan süreçte olduğu gibi bağımsızlık talebinde bulunmuştur.

Katalonya, Aragon Kralı Ferdinand ile Castilla Kraliçesi İsabella’nın evlenmesi ile 15. yy.dan itibaren İspanya’nın bir parçası olarak anılagelmiştir. 1714 yılında ise 5. Felipe liderliğindeki İspanya tarafından Katalonya işgal edilmiş ve Katalan parlamentosu olan Generalitad dağıtılmış, Katalanca dilinin kullanılmasına yasak getirilmiştir. Bu durumu ileriki yıllarda Franco ile görülecek katı Katalan karşıtlığının ilk örneği olarak göstermek mümkündür.

Katalanlara yönelik bu baskı yine de bölgede köklü bir kültürel geçmişe sahip Katalanları sindirmemiş; 1900’lü yılların hemen başında tamamen sağ ideolojiye yaslanmış olan ilk Katalan partisi Liga Regionalista kurulmuş ve bu parti Katalan milliyetçiler için bir sığınak haline gelmiştir. 1931 yılında gerçekleştirilen seçimler sonucunda ise Katalanlar, Fransec Macia liderliğinde Katalan Cumhuriyeti’ni ilan edip ilk özerkliklerini elde etmiştir.   

İspanya’da liderliğin Franco’nun eline geçmesiyle Katalanlar bu özerkliklerini kaybetmiş ve tarihsel süreçlerindeki ağır baskı ve sindirilme dönemlerinden birini daha yaşamışlardır. Ancak Franco’nun ölümü ve sonrasında 1978 yılında hayata geçirilen yeni anayasa ile birlikteyse Katalanlar yeniden özerklik statülerini elde etmiştir. 

1978 İspanya Anayasası’na göre Katalonya, Galiçya ve Bask ülkesi ile birlikte özerk alan olarak belirlenmiş ve Katalanlar tarihsel milliyet olarak adlandırılmıştır. Bu statü uyarınca Katalan dili de Kastilya diliyle birlikte bölgenin ikinci resmi dili olarak kabul edilmiştir. Bu tarihten sonra Katalan siyaseti 2000’li yıllara dek özerklik yanlısı olan Uyum ve Birlik Partisi (Convergencia i Unio-CİU) tarafından domine edilmiştir.  
2000’li yılların başlarıyla birlikte ise Katalonya’da artık bağımsızlık taleplerini ön planda tutan hareketlenmeler gözlemlenmiştir. Katalan siyasetinin özerklikten bağımsızlığa evrilmesinde iki ana etkenin ön planda olduğunu söylemek mümkündür. Bunlardan ilki 2006 yılında yenilemeye tabi tutulan Katalonya Özerklik Statüsü’ne merkezi İspanya Hükümeti’nin Anayasa Mahkemesi yoluyla müdahale etmesi olurken; ikincisi 2008 yılıyla birlikte etkisi her geçen gün artan ekonomik kriz olmuştur.

Katalonya’da bağımsızlık taleplerinin görülmeye başlandığı 2000’li yılların başında iktidara daha geniş özerklik vaatleriyle Halkçı Parti’nin (Partido Popular-PP) gelmesi ve dönemin İspanya Başbakanı Zapatero’nun da özerklik haklarının genişletilmesine sıcak bakması üzerine Katalonya Parlamentosu, yerel anayasa taslağına Katalonya’nın bir ulus ve Katalan dilinin de bölgenin öncelikli dili olduğunu eklemiş ve geniş bir özerklik statüsü çizmiştir. Yapılan bu değişiklik İspanyol meclisinden geçmiş, Katalonya’da yapılan halkoylamasında da kabul edilmiştir. Ancak dönemin İspanyol ana muhalefet partisi olan Halk Partisi’nin konuyu İspanya Anayasa Mahkemesi’ne taşıması üzerine; Mahkeme bu değişikliğin anayasaya aykırı olduğunu belirterek yapılan yeni değişiklikleri iptal etmiştir.  İptal kararının ardından toplanan Katalanlar, Barselona’da tarihlerinin en kalabalık protesto gösterisini gerçekleştirmiştir. 

Bu iptal kararı, Katalanların bağımsızlık isteklerinin önüne bir set olmaktan ziyade bu isteklerinin her geçen yıl daha çok artmasına yol açmıştır. Nitekim iptal kararının ardından Katalanların milli günü olan 11 Eylül’de (La Diada) bu bağımsızlık talepleri her defasında daha çok insan tarafından daha ateşli bir şekilde dillendirilmeye başlanmıştır. 

Bundan sonra Katalonya’nın farklı şehirlerinde çeşitli gayrı resmi bağımsızlık referandumları yapılagelmiş, çeşitli yerleşim birimleri bağımsız Katalan toprağı olarak nitelendirilmiş,  önce yerel itaatsizlik sonrasında da Katalanlara self determinasyon hakkının verilmesini öngören Katalan Egemenlik Deklarasyonu ilan edilmiştir. Ne ki bu deklarasyonda İspanyol Anayasa Mahkemesi tarafından anayasaya aykırı bulunarak iptal edilmiştir. Katalanların buna cevabı ise 2014 yılı La Diada’sında en büyük katılımlarından birini sağlayarak ‘‘Bağımsızlık için Katalan Yolu’’ sloganını kitlelere ezberletmek olmuştur. 

2014 yılında Katalonya’da gerçekleştirilen referanduma düşük bir katılım olmasına rağmen bağımsızlık kararının ezici çoğunlukta çıkması İspanyol Anayasa     Mahkemesi’nin bu referandumu yasa dışı ilan etmesini engellememiş, Katalan Hükümeti’ne milyon Euroları bulan bir para cezası verilmiştir. 

2016 yılında Katalonya’da özerk yönetimin başbakanlığı görevini üstlenen Charles Puigdemont, Katalonya’da referandumun yapılması ve Katalonya’nın bağımsızlığını kazanması gerektiğini savunan bir profil sergilemiştir. Puigdemont, bağımsızlık yanlısı STK’larında desteğini almış; böylece bölgede önemli bir kamuoyu oluşmasının da önünü açmıştır. Nitekim Mayıs 2017’de Katalan yetkililer -geçtiğimiz- Ekim ayında bağımsızlık amacıyla bir referanduma gidilmesini kararlaştırınca İspanya’da referandum gerginliği resmen başlamıştır. İspanyol hükümetinin bu kara tepkisi, referandumun yasa dışı olduğunu belirterek müdahale edileceğini açıklaması olmuştur. Referandum konusunu görüşen İspanyol parlamentosu da bu konuyu ezici çoğunlukla ret etmiştir. 

1 Ekim’de gerçekleşecek referanduma yaklaşırken taraflar arasında gerilim artmaya devam etmiş; çok sayıda Katalan yetkili gözaltına alınmış, Katalan hükümetine ait çok sayıda bankaya baskınlar düzenlenmiş, referandum afiş ve pusulaları toplatılmıştır. Katalanların bu müdahalelere cevabı ise geniş çaplı protestolar düzenleyerek üniversite işgalleri gerçekleştirmek ve bu konunun artık AB’nin bir konusu olduğunu dile getirmek olmuştur.

Tüm itiraz ve engelleme uyarılarına rağmen Katalanlar referanduma gitmiş ve İspanyol hükümetinin buna cevabı sert müdahalelerde bulunmak olmuştur. Buna rağmen gerçekleştirilen referanduma katılım yüzde 43 olmuş ve sandıklardan yüzde 90 oranında bağımsızlığa evet kararı çıkmıştır. 

İspanya ise bu referandumun geçersiz olduğunu ilan etmiş, Katalan hükümetini feshetmiş ve Katalan liderler hakkında tutuklama kararı çıkarmıştır. Bu tutuklama kararını kırmızı bülten ilanı takip etmiş; Belçika’ya giden Katalan Başbakanı Puigdemont ve beraberindeki bakanlar Belçika polisine ifade vermiş daha sonrasında yurt dışına çıkış yasağı konularak serbest bırakılmıştır. 

Son olarak Belçika basınına konuşan Katalonya Özerk Yönetimi'nin eski Başkanı Carles Puigdemont, İspanya ile müzakereler edilerek bağımsızlık dışında bir çözüm bulunabileceğini ve bu doğrultuda atılacak adımlara katkı sunmaya hazır olduğunu açıklamıştır. 

AB ise başta nispeten sessizce takip etmeyi tercih ettiği Katalan referandum sürecine yönelik olarak daha sonra yaptığı açıklamalarda -bağımsızlık ilanını askıya alan Katalonya yönetimine İspanya Anayasası’na saygı göstermesi çağrısında bulunmuştur.


Prof. Dr. Beril Dedeoğlu
Galatasaray Üniversitesi Öğretim Üyesi

Avrupa’da son günlerde özellikle Katalonya ile ön plana çıkan ayrılıkçı trendlerin nedenini nasıl açıklayabiliriz?

Avrupa’nın geçirdiği ekonomik kriz, AB’nin göçmen ve “derinleşme” politikası, Avrupa’da yaşanan terör eylemleri üye ülkelerde merkezkaç eğilimlerin güçlenmesinde önemli rol oynadı. Ayrıca hem Avrupa ülkelerinde hem de AB’de vizyoner siyasi lider eksikliğinin de bu süreçlerin yönetilememesinde etkisi oldu. Gayet tabi, Brexit’in de çözülme eğilimlerini tetiklediği hatırlatılmalı. 

Avrupa’da görülen ayrılıkçı hareketlerin ortak özellikleri diye nitelendirebileceğimiz değerlendirmeler mümkün müdür?

Öncelikle belirtmek gerekir ki bazı ayrılma yanlısı bölgeler, bulundukları ülkenin en zengin yerleri. İtalya’nın ve Almanya’nın Kuzeyi, İspanya’nın Katalon ve Bask bölgeleri bu çerçevede örnek verilebilir. Ancak istisnai olarak Korsika ya da Sicilya gibi yerlerde de ayrılıkçı eğilimlerin olduğu söylenebilir. Bir diğer ortak yön, ayrılmak isteyenlerin merkezi hükümetin kendilerine yeterince “yatırım” yapmadıklarını, ayırımcılık uyguladıkları iddialarının bulunması. Ayrıca, hemen her ayrılmak isteyen taraf, merkezi hükümetin göçmen ve yabancılar politikasını, ekonomik önceliklerini, AB politikalarını eleştiriyor; bütünün yükü ya da sorunlarını sırtlamak istemediklerini dile getiriyorlar. 

Ayrılmak isteyen hemen her bölge, ya eyalet ya özerk bölge ya da benzeri bir yönetime sahip; tümüne yakını, ülkelerindeki farklılıklarını “dil” özelliğini öne çıkararak ifade ediyorlar. Dolayısıyla farklı dil, farklı etnisite ve kültür anlamına geliyor. Bu da bir milliyetçiliğin başka bir milliyetçilikle, yerel milliyetçilikle ret edilmesi anlamına geliyor.

Avrupa’daki ayrılıkçı hareketlerin AB’ye yaklaşımı hakkında neler söylenebilir?

Ayrılıkçı hareketlerin büyük çoğunluğu, bağımsızlık sonrasında yeni bir devlet olarak AB’ye üye olmak istediklerini ifade ediyorlar. Bu, bağımsızlıklarının tescil edilmesi arayışı olarak görülebilir. Ancak bu aynı zamanda ayrıldıkları ülkenin kendileri aleyhine kararlar almasına engel olma arayışı anlamına da geliyor. Bununla birlikte, AB’nin ortak para ve maliye politikasına, güvenlik ve dış politikasına, göçmen politikasına son derece mesafeli bakıyorlar.

AB içerisinde yaşanan Brexit sürecini de aslında AB için bir ayrılıkçı hareket olarak nitelendirebilir miyiz? Brexit sürecinde gelinen noktaya ve Brexit’in AB ve İngiltere için muhtemel sonuçlarına yönelik bir değerlendirme yapmanız mümkün müdür?

Brexit, AB’ye olan güvenin sarsılması ve kredisinin azalması anlamına geldi. Ayrıca, AB’den ayrılabilirlik durumunu tartışmaya açtı. Bununla birlikte esas sorun, AB’nin Almanya kaptanlığına fazlasıyla girecek olması olarak görüldü. Tek bir devletin tüm AB meselelerinde diğerlerine oranla daha fazla ağırlık kazanması, ayrılıkçı eğilimleri tetikledi. İngiltere’yi bile memnun edemeyen bir AB durumu ortaya çıktı, Brüksel nezdinde fazla merkezileşme, merkezden uzaklaşma eğilimini besledi. 

Bununla birlikte, Bexit kendi başına bir ayrılıkçı eğilim olarak görülemez. Ancak İskoçya gibi bölgelerin bu süreçte bağımsız olarak varlık göstermeleri söz konusu olursa, Birleşik Krallık’ın ayrışması türünden bir gelişme söz konusu olur ve bu da bugün kısmen bastırılmış olan ayrılıkçı eğilimleri daha da cesaretlendirir.

Biraz da gündeme dönecek olursak; Türkiye-Almanya ilişkilerinde yaşanan gerilimin nedenlerini nerede aramak gerekiyor? Özellikle FETÖ ve PKK konularında Türkiye’nin beklentilerini de göz önüne alırsak bundan sonraki süreçte ilişkiler için nasıl bir gelecek ön görmek mümkün?

Almanya-Türkiye geriliminin sadece iki ülke ilişkileriyle açıklamak kolay değil. Öne çıkan gerekçelerden biri, Almanya’nın iç siyasetiyle ilgili. Almanya, Türkiye’nin AB üyeliğini destekler gibi gözüken ama en fazla karşı çıkan ülke oldu. Ancak Türkiye müzakere süreci çerçevesinde AB’ye epeyce yaklaşmıştı. Bu dönemde Merkel Türkiye’yi Avrupa’ya taşımakla epeyce suçlanmıştı. Ardından göçmen krizi sırasında yine Merkel Türkiye’ye ödün vermekle eleştirildi. Bu ortamlarda “oy” kaygısıyla Merkel, Türkiye karşıtlığını siyaseten epeyce diri tuttu; ardından da “halkın istemediği” gerekçesini kullandı. 

Almanya’nın Türkiye’yi AB’de görmek istememe politikasının Türk ve İslam karşıtlığı ile olan ilişkisi de malum. Ancak en az bunun kadar önemli olan konu, iki ülke arasındaki stratejik tercih farklılıklarında. Almanya, İran, Kafkasya, Ortadoğu ve hatta Rusya ilişkilerini “Türkiye’ye rağmen” şekillendirmeyi tercih etti; bir anlamda Türkiye’yi by-pass etmeyi, kendi başına faaliyet göstermeyi yeğledi. Bu bağlamda da Türkiye’yi yıpratacak her girişimin, her grubun, FETÖ ve PKK da dahil olmak üzere hemen her örgütün faaliyetine arka çıktı. Dolayısıyla Türkiye, Almanya’nın oyununu bozdu, Almanya da Türkiye’nin özellikle de siyasi iktidarın düşmanlarını destekledi. Gayet tabi Almanya’nın oyununu bozarken, Türkiye’nin Birleşik Krallık ve Fransa ile ilişkileri geliştirmesi, Rusya ile ilişkilerini normalleştirmesi söz konusu oldu ve bu da Almanya tarafından bir tür çevrelenme olarak görüldü. Dolaysıyla ikili ilişkilerin stratejik tercihlerde ortak noktalar bulunmadığı sürece düzelmesi kolay olmayacak denebilir.

Türkiye-AB ilişkilerine yönelik olarak geçtiğimiz günlerde Cumhurbaşkanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın ‘‘Diyorum ki almayacaksanız açıklayın şu işi, bilelim. Ne biz sizi meşgul edelim ne de siz bizi meşgul edin işi bağlayalım. Bunun da kararını vermiyorlar. Minderden kaçan biz olmayacağız. Onların kararını bekliyoruz.”  yönünde açıklamaları oldu. Gelinen noktada Türkiye-AB ilişkilerinin geleceği için neler söylenebilir?
Sayın Cumhurbaşkanı’nın açıklaması, “karşındakini masadan kaçır” oyunu oynandığının ifşa edilmesi anlamına geliyor, ki gelinen aşamayı en iyi ifade eden durum da bu. Açılabilecek fazla müzakere başlığı bulunmuyor, dolayısıyla teknik anlamda yol alma imkanı sınırlı. Bu durum, ortada üyelik açısından bir irade olmamasından kaynaklanıyor. Öte yandan 15 Temmuz darbe girişimi sonrasında Türkiye’nin siyaseten nasıl zor bir evreden geçtiğini anlama eğilimi de son derece zayıf; aday bir ülkenin geçirmekte olduğu bu sarsıntılı evreye katkı vermek yerine, yapıcı eleştirilerde bulunmak yerine yıkıcı eleştiriler yapılması söz konusu. Bu da Türkiye’yi havlu atan taraf haline sokma girişimi olarak görülebilir.

Bununla birlikte, AB’nin Türkiye’yi tümüyle dışlamak istemediğini de belirtmek gerekir. Ne içeride-ne dışarıda denen bir pozisyonda kalması tercih ediliyor, Türkiye’de de şimdilik bu durumdan fazla rahatsız olunacak koşullar yok. Zira karşılıklı güvensizlik o kadar arttı ki Türkiye’deki siyasi partilerin seçmenlerine AB lehine öneri sunmaları son derece zor. 

Tüm olumsuzluklara rağmen, iyimser açıdan bakılırsa, Türkiye’nin siyasi yeniden yapılanması demokrasi ve hukuk devletinin güçlendirilmesi biçiminde ilerlediğinde, tutumların değişeceği öngörülebilir. Bugün pek farkında olunmasa da ırkçılık ve yabancı düşmanlığına bağlı risklerin ve yeni güvenlik tehditlerinin bertaraf edilmesi bakımından Türkiye-AB ilişkisi bir sigorta işlevine sahip.

Prof.Dr. Kemal İnat
Sakarya Üniversitesi Öğretim Üyesi

Avrupa’da son günlerde özellikle Katalonya ile ön plana çıkan ayrılıkçı trendlerin nedenini nasıl açıklayabiliriz?

Avrupa’da ayrılıkçı trendler aslında her zaman var oldu. Kuzey İrlanda, Bask Bölgesi ve Korsika gibi şiddete dayalı ayrılıkçı hareketlerin geçmişi çok eski değil, hatırlayabileceğimiz gibi. Bunun yanında yakın zamana kadar şiddet içermeyen ayrılıkçı hareketler de sürekli gündeme geliyordu. İskoçya’da 2014 yılında yapılan bağımsızlık referandumunda Birleşik Krallık’tan ayrılmak isteyenlerin oranı yüzde 45’i bulmuştu. Belçika, İtalya, Romanya, İspanya gibi ülkelerde de ayrılıp kendi devletlerini kurmak isteyenler söz konusu. Bu ayrılık isteklerinin bir kısmının etnik, bir kısmının mezhep, bazılarının ise ekonomik temelli olduğunu görüyoruz. Mesela İtalya’da ayrılmak isteyen kuzeydeki zengin bölgeler artık güneyin yükünü çekmek istemediklerini söylüyorlar ve Lega Nord çatısı altında hem İtalya Parlamentosu hem de Avrupa Parlamentosu çatısı altında temsil ediliyorlar. Aynı şekilde Belçika’daki Flamanlar da kendi devletlerini kurmak istiyorlar ki bu Belçika devletinin ortadan ikiye bölünmesi anlamına gelecektir.

Yani Avrupa’da ayrılıkçı hareketler yeni değil, zaman zaman bu tür taleplerin alevlendiği görülüyor. Son dönemde özellikle İspanya’da Katalonya ile ayrılıkçılık rüzgarının ise güçlenmesini bence Avrupa Birliği’nin krizleriyle açıklamak gerekir. Bildiğimiz gibi Euro Krizi olarak adlandırılan ekonomik krizden en fazla etkilenen ülkelerin başında İspanya geliyor. Kriz öncesinde de Avrupa Birliği içerisinde en yüksek işsizlik rakamlarına sahip olan İspanya’da ekonomik krizle birlikte işsizlik oranının yüzde 26’yı bulduğu görüldü. Genç nüfus arasındaki işsizlik oranının yüzde 50’lere yaklaşması ise ekonomik krizin İspanya’nın sosyal dokusunda yol açtığı tahribatı gösteren önemli bir göstergedir. Krizin sosyal ve ekonomik maliyetinin iyice artmasının, zengin Katalonya bölgesinin İspanya’nın fakir bölgelerinin yükünü daha fazla çekmemek için bağımsızlık taleplerinin artmasına yol açtığını söyleyebiliriz. 


Bu durumu AB’nin geleceği açısından nasıl yorumlayabiliriz?

Avrupa Birliği’ni, sınırların kaldırılmasını, milliyetçiliğin törpülenmesini ve etnik, mezhepsel ve sınıfsal çatışmaların önlenmesi yoluyla Avrupa’ya barış getirilmesini amaçlayan bir girişim olarak nitelendirirsek, etnik ayrılıkçılığın tırmanışının Birliğin geleceğini çok olumsuz etkileyeceğini söylememiz gerekir. Katalonya’da yapılan bağımsızlık referandumu ile birlikte AB birkaç açıdan zor durumda kalmıştır. İlk olarak, Avrupa’nın bütünlüğü ve istikrarını önceleyen AB tutumu bazı kesimlerde demokrasi ve insan haklarının göz ardı edilmesi olarak yorumlanmış, bağımsızlık yanlısı Katalan siyasetçilere yönelik davalara tepki gösterilmemesi eleştirilmiştir. Belçika’daki ayrılıkçılar ülkelerine sığınan Katalan Başkan Carles Puigdemont’a destek verirken birlik yanlıları onun İspanya’ya teslim edilmesinden yana oldular. Yine insan hakları perspektifiyle yaklaşan sol ve liberal kesimler de Puigdemont’un desteklenmesi görüşündeler. Bu meselenin büyüyerek Belçika’da olduğu gibi diğer AB ülkelerinde de ayrılıklara yol açma ihtimali söz konusudur.
İkinci olarak, Avrupa Birliği kuruluşundan itibaren mevcut sınırları kaldırmaya ve üye devletlerin yetkilerini ulusüstü bir otoriteye devretmelerini sağlamak suretiyle dış dünyaya karşı tek vücut hareket etmeye çalışırken, otoritenin daha da bölünmesi anlamına gelen mikro milliyetçi ayrılıkçı hareketler, Birliğin bu anlamdaki kazanımlarının kaybedilmesi riskini ortaya çıkarmaktadır. Yani, AB Katalonya’daki ayrılıkçı hareketin başarılı olmasını ve bütün Avrupa’ya yayılan bir dalgaya dönüşmesini engelleyemezse bu sürecin sonunda ortada Avrupa Birliği diye bir şey kalmayabilir. Bu yüzden Madrid hükümetine kararlı bir destek verdiler.

AB içerisinde yaşanan Brexit sürecini de aslında AB için bir ayrılıkçı hareket olarak nitelendirebilir miyiz? Brexit sürecinde gelinen noktaya ve Brexit’in AB ve İngiltere için muhtemel sonuçlarına yönelik bir değerlendirme yapmanız mümkün müdür?

Evet, aslında Brexit ile başlayan AB’den ayrılma sürecinin de yukarıda değindiğim ayrılıkçılık dalgasına benzer bir dalga oluşturması riski uzun süre konuşuldu. Özellikle bu yıl içerisinde Hollanda ve Fransa’da yapılan seçimleri AB ve yabancı karşıtı partilerin (Hollanda’da Özgürlük Partisi ve Fransa’da Ulusal Cephe) kazanması durumunda bu partilerin ülkelerini AB’den ayırmayı hedefledikleri biliniyor. Amerikan seçimlerinde bir başka popülist siyasetçi Donald Trump’ın kazanması bu yabancı düşmanı partilerin yelkenlerini rüzgâr ile doldurmuştu. Ancak AB taraftarlarının yoğun çalışmaları söz konusu partilerin iktidara gelmelerini engelledi ve en azından şimdilik Hollanda ve Fransa’nın AB üyeliğinden ayrılması ihtimali ortadan kalktı. 

Ancak yine bu yıl içinde yapılan seçimlerde yabancı düşmanı söylemleriyle bilinen bir başka parti olan Avusturya Özgürlük Partisi’nin (FPÖ) Avusturya parlamento seçimlerinde yüzde 27’nin üzerinde oy alması Avrupa Birliği’ndeki aşırı sağ rüzgarın kolay dinmeyeceğini gösterdi. Aşırı sağın iktidara gelme ihtimali her zaman bütün Avrupa ülkelerinde AB karşıtı bir havanın esmesine ve Brexit’in ardından AB’den yeni ayrılmalara yol açabilir.

Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron,  geçtiğimiz günlerde Sorbonne Üniversitesi’nde yaptığı bir konuşmada Avrupa Birliği'nin (AB) bugün çok zayıf, çok yavaş ve çok etkisiz olduğunu ifade etti. Fransa’dan AB’ye yönelik gelen bu eleştiriyi nasıl yorumlayabiliriz?

Doğru bir tespit yapmış. Zira bugün Avrupa Birliği denilince aklımıza hep krizler geliyor. Hala bazı AB üyelerinin atlatamadığı Euro krizi, mülteci krizi, aşırı sağ ve yabancı düşmanlığının yükselişi krizi, Brexit krizi, Katalonya ve ayrılıkçılık krizi, ABD ile ilişkilerde yaşanan güven bunalımı, Türkiye ile ilişkilerde yaşanan kriz, Rusya-Ukrayna krizi ve artan terör saldırıları. Bütün bu krizler başta Makron ve Merkel olmak üzere AB liderlerinin uykularını kaçırıyor. Özellikle aşırı sağın yükselişine karşı önlem almakta yetersiz kalmaları ciddi bir sorun oluşturuyor. Merkez sağ ve merkez sol siyasetçilerin yabancı düşmanı ve AB karşıtı partilerin argümanları karşısında AB’nin geleneksel çoğulculuğu ve demokrasiyi savunan tezlerini savunmak yerine, bu aşırı sağ partilerin mülteci ve Müslüman karşıtı tezlerine sarılmaları ve bu şekilde oy oranlarını koruyacakları düşüncesi Avrupa’da yükselen aşırı sağ krizini derinleştiriyor.

2014 Avrupa Parlamentosu seçimlerinde Fransa, İngiltere ve Danimarka gibi ülkelerde birinci olan yabancı düşmanı partiler, 2017 yılında Hollanda, Fransa, Almanya ve Avusturya’da oylarını ciddi oranda artırdılar. Hollanda, Fransa ve Avusturya seçimlerinde ikinci parti olan bu aşırı sağcı partiler, Almanya’da da ilk defa üçüncü parti olmayı başararak Federal Meclise 94 milletvekili sokmayı başardılar. Fransa’da geleneksel merkez sağ ve merkez sol partiler erirken cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ikinci turu aşırı sağ Ulusal Cephe’nin adayı Merine Le Pen ile bağımsız aday Emmanuel Macron arasında gerçekleşti. Avrupa’da geleneksel merkez partilerinin yaşadığı bu erime AB için çok büyük bir soruna işaret ediyor.

Deniz Demir kimdir?

Akdeniz Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümünden yüksek onur derecesiyle mezun oldu. Polis Akademisi Güvenlik Bilimleri Enstittüsü Uluslararası Güvenlik Ana Bilim Dalında “Doğu ve Batı Siyaset Düşüncesinde Devlet Anlayışı ve Güvenliğinin Kınalızade ve Machiavelli’de Mukayeseli incelenmesi” başlıklı yüksek lisans tez çalışmasını sürdürmektedir. Dışbasın, uluslararası ilişkiler ve güvenlik konularında danışmanlık yapmaktadır.
 

Kaynak: Bilimevi Dış Politika Dergisi Sayı:3

YORUM EKLE

banner33

banner37