Avrupa’nın Katalan Sorunu

Anayasa babalarının arasında Katalan temsilcisinin de bulunmasının, ayrıca Meclis’teki ilgili komisyona Bask Milliyetçi Partisi (PNV/ Partido Nacionalista Vasco) ile ETA kökenli Bask bağımsız Solu (Esquerra de Euskadi) adına bir parlamenterin (Prof. Francisco Letamendia) de katılmış olmasının anayasaya çevresel milliyetçilerin görüşlerinin de yansımasını sağladığını vurgulamak gerekir. 78 anayasası bu nedenle merkeziyetçi değil, Özerklikler Devleti (estado autonómico) olarak adlandırılan ademi merkeziyetçi bir devlet yapısı oluşturmuş bulunuyor. 

Avrupa’nın Katalan Sorunu

Akın Özçer


İspanya, General Francisco Franco’nun hayata gözlerini yumduğu 20 Kasım 1975’den önce siyasi belirsizliğe sürüklenmiş durumdaydı. İç savaşın ertesinde iktidara el koyan Nasyonal Katolik rejimin 1969’da Meclis’e (Cortes Generales) veliaht prensliğini onaylattığı Borbón Hanedanı’ndan Juan Carlos, 1947 tarihli Devlet Başkanlığı Veraset Yasası uyarınca Kral ilan edilmişti ama iç çalkantılar ve özellikle ayrılıkçı Bask terör örgütü ETA’nın tırmandırdığı eylemlerle sarsılan İspanya’da bir iktidar boşluğu oluşacağına inananlar da vardı. ETA’nın VI. Meclisi’nde benimsenen Herrikoi Batasuna başlıklı program, İspanya’dan kopulmasını ve geçici bir halk hükümeti aracılığıyla Euskadi Cumhuriyeti’nin kurulmasını öngörüyordu. Adı fazla duyulmayan terör örgütü Terra Lliure ise Katalanca konuşulan toprakların (Països Catalans) bağımsızlığını savunuyordu. 

Franco’nun tüm solcu ve çevresel milliyetçi partiler gibi İspanya karşıtlığını (Anti-España) temsil ettiği gerekçesiyle yurt dışına sürdüğü İspanya Komünist Partisi (PCE) de İspanya’da iktidar boşluğu oluşacağına inanıyor, bu boşluğun devrimci kopuşa yol açmasını umuyordu. PCE, bu politikasını ancak Juan Carlos’un parti Genel Sekreteri Santiago Carillo’ya demokratikleşme niyetini mektupla bildirmesinden ve Başbakan atadığı Adolfo Suárez’in Frankist Generalleri ikna ederek Meclis’ten geçirdiği Siyasi Reform Yasası çerçevesinde partiyi yasallaştırmasından sonra değiştirmişti. 

Yeni Anayasa ve “Herkese Kahve” Politikası 

Juan Carlos’un “demokrasiye geçiş” (transición democrática) olarak adlandırılan kademeli demokratikleşme sürecinin en önemli aşamasını PCE dâhil tüm siyasi partilerin katıldığı ilk demokratik genel seçimler oluşturdu. 15 Haziran 1977’te yapılan bu seçimlerden, Suárez’in kurduğu Demokratik Merkez Birliği (UCD/ Union de Centro Democrático) oyların yüzde 34,8’ünü, Temsilciler Meclisi’ndeki sandalyelerin yüzde 47’sini (165) alarak birinci parti çıktı. Salt çoğunluğa ulaşamadı ama bu sürece destek veren ve demokratikleşmenin “3. Adamı” olarak tarihe geçen Felipe González ’in Genel Sekreteri olduğu tarihi Sosyalist İşçi Partisi PSOE de (Partido Socialista Obrero Español) yüzde 29,4 oyla sandalyelerin yüzde 33,7 sini (118) almayı başardı.  

Juan Carlos, bu sonuçları dikkate alarak ilk demokratik Temsilciler Meclisi’ne “İspanyolları farklılıklarıyla kucaklayacak demokratik bir anayasa yapma” görevi verdi. Meclis, Senato ve ilgili komisyonlarında demokratik tartışmalar sonucu üzerinde mutabık kalınan ve 6 Aralık 1978’de kullanılan oyların yüzde 92’siyle halk tarafından benimsenen yeni anayasayı çeşitli partilerden 7 siyasetçi arasındaki mutabakatın belirlediği biliniyor. Anayasa babaları (Padres de la Constitución) olarak adlandırılan bu siyasetçilerden 3’ü UCD, 2’si PSOE, biri PCE, biri açılımcı Frankistlerin kurduğu Halkçı İttifak (AP/Alianza Popular) mensubuydu. Ama biri de tüm Katalan siyasi partilerini temsil eden, yeni adı Avrupa Demokratik Partisi (Pdecat/ Partit Demòcrata Europeu Català) olan Katalunya Demokratik Yakınlaşması (CDC/Convergència Democràtica de Catalunya) mensubu Miquel Roca i Junyent idi.  

Anayasa babalarının arasında Katalan temsilcisinin de bulunmasının, ayrıca Meclis’teki ilgili komisyona Bask Milliyetçi Partisi (PNV/ Partido Nacionalista Vasco) ile ETA kökenli Bask bağımsız Solu (Esquerra de Euskadi) adına bir parlamenterin (Prof. Francisco Letamendia) de katılmış olmasının anayasaya çevresel milliyetçilerin görüşlerinin de yansımasını sağladığını vurgulamak gerekir. 78 anayasası bu nedenle merkeziyetçi değil, Özerklikler Devleti (estado autonómico) olarak adlandırılan ademi merkeziyetçi bir devlet yapısı oluşturmuş bulunuyor. 

Aslında böyle bir devlet yapısı oluşturulmasında tarihi nedenlerin de rolü olduğunu kabul etmek gerekir. İspanya’da iç savaştan önceki II. Cumhuriyet döneminde (1931-36) Katalanlar ile Basklara verilmiş özerklik statüleri vardı. Katalunya’nın 1932’de fiilen edindiği, Baskların ise iç savaş başlarken kâğıt üzerinde kalan bu statülerinin yok sayılması mümkün değildi. 

Anayasa babalarının çoğu, özellikle AP’yi temsil eden Manuel Fraga İribarne, Katalanların 1934’te birkaç saat sürmüş olsa da bağımsızlık ilanına kalkışmış olduğunu, Katalan ve Bask milliyetçi partilerinin özerklikten bağımsızlığa giden bir siyasi strateji benimsediğini dikkate alarak, ülkenin siyasi birliği ve toprak bütünlüğünü sağlamak için “simetrik” bir özerklik sistemi öngörmüşlerdi. İdari birimlerin (provincia) üzerinde bazı yetkilerin devredilebileceği özerk bölgeler (región) oluşturulmalı, Katalunya ve Bask Ülkesi (Euskadi) de bunlar arasına sokularak bağımsızlık dürtüleri yumuşatılmalıydı. O yıllarda böyle bir simetriyi simgeleyen  “Herkese kahve” (Café para todos) metaforu benimsenmiş ve adeta propagandası yapılmıştı.    

Asimetriye Açılan Pencere ve Dengelenmesi

Çevresel milliyetçilerin, siyasi özerklik projelerini idarileştiren herkese kahve formülüne onay vermeleri mümkün değildi. Katalanlar ve Basklar, birer “millet” olduklarını savunuyor ve İspanya’nın idari bölgeleriyle aynı statüye konulmalarını kabul etmiyorlardı. Ama millet denilince “geleceğini belirleme” (otodeterminasyon) ve buna bağlı olarak da İspanya’dan ayrılabilme hakları gündeme geliyordu. Buna da sonuç itibariyle Fraga başta olmak üzere İspanya’nın birlik ve bütünlüğüne önem veren siyasetçiler karşı çıkıyorlardı.  

Sonuçta hem asimetriyi sağlayacak hem otodeterminasyon hakkının kullanılmasına engel olacak bir uzlaşı formülü bulundu. Anayasanın İspanyol ulusunun bölünmez birliği ve ülkenin toprak bütünlüğünün yanı sıra özerklik hakkını da güvence altına alan 2. maddesinde “bölge” (region) ve “milliyet” (nacionalidad) ayırımı yapıldı. Basklar, Katalanlar gibi arzu eden özerk topluluklar özerklik statülerinde kendilerini milliyet olarak tanımlayabileceklerdi. “Milliyet” kavramı, ayrı bir millet olduklarını savunan, İspanya’yı ise çok uluslu (plurinacional) konfederal bir devlet olarak görmek isteyen çevresel milliyetçi partileri tatmin etmiş değildi. Ama o günün şartlarında anayasal güvence altında geniş bir özerklik imkânından yararlanmak için bu uzlaşmaya karşı çıkmadılar. Sonuçta özerklikleri genişledikçe asimetriyi zorlayacak politikalar üretmeleri ve merkeze görüşlerini dayatmaları pekâlâ mümkün olabilirdi. 

Gerçi anayasa yapıcı, çevresel milliyetçi partilerin ileride asimetriyi kullanarak bir oldubittiye gitmelerinin önünü kesmek için bazı önlemler almıştı. Mesela anayasa referandumla ilgili 92. maddeyi özerk topluluklara sınırları içinde siyasi referandum imkânı tanımayacak şekilde düzenlemişti. Bu yetki, Temsilciler Meclisi’nin salt çoğunluğuna dayanan merkezi hükümete aitti. Anayasa ayrıca 155. maddesinde, anayasal yükümlülüklerini yerine getirmeyen özerk toplulukların bu yükümlülüklerini yerine getirmelerini sağlamak için “gerekli önlemleri” alma yetkisini de merkezi hükümete tanımıştı. 

Ayrılıkçı Girişimler ve Sistemi Güncelleme Çabaları   

Aslında asimetriye açılan pencere zaman içinde anayasa babalarının kafasındaki simetriyi yok etti. Katalunya ve Bask Ülkesi, bir ölçüde de Galicia, özerkliği hayata geçirmede İspanya’nın bölgelerinin çok önüne geçti. Öyle ki anayasa hukukçusu Eliseo Aja, 1999’da yayımlanan “El Estado Autonómico” başlıklı kitabında İspanya’nın son 20 yıl içinde Avrupa’nın en merkezi devletinden asimetrik temelde en ademi merkeziyetçilerinden birine dönüştüğünü, bu nedenle sistemin güncellenmesi gerektiğini vurguluyordu. 

 2004’de dönemin Başbakanı sosyalist José Luis Zapatero’nun ortaya attığı “Çoğul İspanya” (España Plural) projesi ve “alakart kahve” (café a la carta) modeli aslında “herkese kahve” projesinin güncellenmesi yolunda bir adımdı. Amaç özetle, otodeterminasyon hakkını içeren konfederal sistem talebini yineleyen çevresel milliyetçileri “daha fazla özerklik” öngören asimetrik alakart kahve modeli çerçevesinde gönüllü bir birliğe katılmaya ikna etmekti. Ama olmadı. Belki sistemin güncellenmesinde çok geç kalındığı, belki de çevresel milliyetçiler bağımsızlığa gidecek yolu zorlamak için geleceklerini belirleme referandumlarını devlete dayatmayı denemek istedikleri için.
 Bu yolda ilk denemeyi 2008’de dönemin Bask özerk hükümeti Başkanı (lendakari) Juan José İbarretche yaptı. Basklara “otodeterminasyon hakkı konusunda hükümetle müzakere edilsin mi?” sorusunun yöneltileceği bir referandum düzenlenmesi için düğmeye bastı. Bask özerk parlamentosundan bir referandum yasası geçirdi ama bu yasa Anayasa Mahkemesince (AYM) iptal edildi, referandum yapılmadığı gibi AYM bu konuda bir de içtihat oluşturdu. Özerk topluluklardan biri geleceğini belirleme referandumu yapmak istiyorsa, böyle bir referandum merkezi hükümetin onayıyla ancak tüm İspanya’da yapılabilirdi. Çünkü bir özerk topluluğun kaderi sadece oradakileri değil tüm İspanyolları ilgilendiren bir konuydu. 

Uluslararası Hukuk ve Kosova Örneği

Bask ve Katalan ayrılıkçıların 78 anayasasında gedik açma çabalarının uluslararası hukuktaki bazı gelişmelere paralel olarak gerçekleştiği görülüyor. Mesela Baskların referandum girişimi Kosova’nın bağımsızlığının ABD ve AB’nin büyük ülkelerince tanınmasının ardından gündeme geldi. Kosova önemli bir örnekti çünkü bağımsızlığının Sırbistan/ Karadağ’ın yanı sıra Rusya ve Çin’in itirazlarına karşın tanınması, BM Genel Kurulu kararları ve uluslararası belgelerde vurgulanan temel ilkeye aykırı olarak gerçekleşmişti.  

BM Genel Kurulu’nun 14 Aralık 1960 tarihli, 1514 sayılı “sömürge halklarına bağımsızlık bildirgesi” başlıklı kararı bu konudaki ilkeyi belirleyen temel metin kabul ediliyor. Buna göre, otodeterminasyon sömürge altındaki halklara mahsus bir hak. Çünkü bildirgenin “ulusal birliğin ve ülke bütünlüğünün kısmen ya da tamamen bozulmasını amaçlayan herhangi bir girişimin” BM Yasası’na aykırı olduğunu hükme bağlayan 6. maddesi son derece açık. Genel Kurul’un bu temel ilkeyi teyit eden birçok kararı daha var. Aynı ilke ayrıca Helsinki Nihai Senedi’nde, 1989 Viyana Belgesi’nde, 1990 Paris Şartı’nda ve 1991 Moskova Belgesi’nde de benimsenmiş bulunuyor. 

İlk Katalan Referandumu ve İskoçya Örneği     

Katalan özerk parlamentosu (Parlament) 2012’de, 135 parlamenterden 84’ünün desteğiyle o yıl yapılacak erken seçimlerde salt çoğunluğa ulaşılması halinde Katalunya’nın bağımsız olup olmaması konusunda istişari nitelikli bir referandum yapılmasını kararlaştırdı. Bu seçimlerden girişimin mimarı partiler, Yakınlaşma ve Birlik (CİU/Convergència i Unió) ve Katalunya Cumhuriyetçi Solu (ERC/ Esquerra Republicana de Catalunya) sırasıyla 50 ve 21 sandalye ile çıkınca, vaat edilen referandumun İskoç referandumundan sonra 9 Kasım 2014’de yapılması kararlaştırıldı. 

Katalan ayrılıkçıların ilk beklentisi İskoçya’da yasal olarak referandum yapılmasını örnek göstererek, İspanyol hükümetinin de Katalan referandumuna izin vermesini sağlamaktı. Ama BK ile İspanya ve İskoçya ile Katalunya arasında temel bir fark vardı. İskoçya ve İngiltere Krallıkları, iki tarafın parlamentolarının ayrı ayrı onaylamasıyla (The Acts of Union) hukuki olarak birleşerek Büyük Britanya Krallığı’nı oluşturmuştu. Orada otodeterminasyon hakkına sahip iki hukuki taraf vardı ve bunlardan birinin birleşme gibi ayrılma hakkı da bulunuyordu. Katalunya’nın anayasa ve özerklik statüsünden kaynaklanan hakları ise merkezden devredilen haklardı. 

Katalan ayrılıkçılar bu konuda özerk topluluk sınırları içinde referandum yetkisini anayasaya aykırı olduğu için alamayınca Parlament’den yetkisinde olmayan bir referandum yasası çıkartarak “yurttaşların Katalunya’nın geleceğine katılımı süreci” (procés de participació ciutadana sobre el futur polític de Catalunya) adını verdikleri süreci başlattılar. AYM’nin iptal kararına da aldırmadılar ve katılımın yüzde 37 dolayında kaldığı halk oylamasından yüzde 80,7 dolayında “evet” oyu çıktığını açıkladılar. 

Hukuki sonuç doğurmayan bu yasadışı referandum nedeniyle dönemin Generalitat Başkanı Artur Mas ile bakan arkadaşlarının Yüksek Mahkeme’deki (YM) davaları ise sürüyor. Mas ilk olarak iki yıl kamu haklarından yoksun bırakılmış bulunuyor.  

İkinci Katalan Referandumu

İkinci Katalan referandumu da ilkinde olduğu gibi, Parlament seçimlerinde bağımsızlığı savunan partilerin salt çoğunluğa ulaşması halinde referandum düzenlenebileceği gibi çarpık bir hukuk anlayışına dayanıyordu. Bu defa eski CİU’nun Convergència kanadı, yeni adıyla PdeCat, ERC ile birlikte oluşturduğu “Evet için birlikte” (JxSi /Junts pel Sí) listesiyle erken bir seçime gitmeyi kararlaştırıyordu. Parlament’te salt çoğunluğa ulaşılırsa anayasaya aykırı da olsa referandum düzenlenecek, ilkinden farklı olarak bunun gereği de yapılacaktı. 

27 Eylül 2015’te yapılan, katılımın yüzde 77,4 oranında kaldığı Parlament seçimlerine bu vaatle giren JxSi listesi, yüzde 39,5 oyla sandalyelerin 62’sini almayı başardı. Salt çoğunluk (68) için 6 sandalyesi eksikti ama bu eksiğini bağımsızlık yanlısı radikal Sol Halk Birliği Adaylığı’nın (CUP/ Candidatura d'Unitat Popular) yüzde 8,2 oyla aldığı 10 sandalye ile giderdi. Böylece bağımsızlık cephesi Parlament’in salt çoğunluğunu ele geçirmiş, uluslararası hukuka ve 78 anayasasına aykırı programını uygulamaya koyma imkânına kavuşmuş oldu.   

Bu bağlamda, Parlament ilk adımı, anayasal yetkisi olmadığı halde, Katalan halkının otodeterminasyon hakkını kullanması için bir referandum kanunu, ayrıca bağımsızlık opsiyonu kazandığında kurulacak Katalunya Cumhuriyeti’nin İspanya’dan kopuşunu düzenleyen “Hukuki Geçiş” yasasını (Ley de transitoriedad jurídica y fundacional de la república) çıkararak attı. Bu iki yasa da doğal olarak AYM tarafından iptal edildi. 

Ne var ki liderliğini PdeCat’ın yeni Başkanı Carles Puigdemont ile ERC Başkanı Oriol Junqueras’ın üstlendiği bağımsızlıkçılar, AYM kararının kendilerini bağlamadığını, sandık nasıl bir karar verirse bu kararı uygulama yükümlülüklerinin bulunduğunu savunmaya devam ettiler. Bu çerçevede başta AB olmak üzere Batı kamuoyuna yönelik propaganda yaptılar ve bunda da bir ölçüde de başarılı oldular. 

Batı medyasında, Newsweek’te olduğu gibi, İspanyol hükümetine referanduma izin vermesi, Katalan halkına da referandumda “hayır” oyu kullanmasını salık veren yazılar yayımlandı. Oysa bu konu İspanyol siyasetçilerin yetkisinde değildi. Yukarıda belirttiğim gibi, AYM’nin içtihadına göre, böyle bir referandum, merkezi hükümet izin verecek olsa bile ancak İspanya genelinde yapılabiliyor. 

Batı medyasında ayrıca Slate.fr’de olduğu gibi, Katalunya’nın İspanya’dan önce, Kastilya Krallığı döneminden bu yana Aragon Krallığı içinde özerk bir Prenslik olarak var olduğunu, dolayısıyla bağımsızlığın tarihi hakkı olduğunu ileri süren yazılar da yayımlandı. Aslında “Tarihi haklar” kavramı, çevresel milliyetçiliklerin bağımsızlık projelerini dayandırdığı argümanların başında gelir. İlk olarak yüzyıllar öncesinde yaşanmış “altın bir çağ” yaratılır. Ardından ya siyasetçilerinin başarısızlığına ya da düşmanlarının gaddarlığına bağlanan karanlık bir dönem betimlenir. Sonra o altın çağın yakalanması hedef olarak ortaya konulur. 

Katalan ayrılıkçıların da böyle bir öyküleri var. Generalitat’ın ilk kurulduğu 1359 tarihi sık sık referans alınır. Sonra özerkliğin kaybedilmesinden ilk özerklik statüsünün kazanıldığı 1932’ye kadar geçen karanlık bir çağ tasvir edilir. Nihayet iç savaş ve ardından Franco rejimi de İspanya’nın Katalunya’ya savaş açtığı bir dönem olarak aktarılır. 

155. Maddenin Uygulanması 

Puigdemont ve ayrılıkçı arkadaşları, yargının yasadışı seçim malzemelerine müdahale kararı almasına, oyların sayımını yapmak, itirazları değerlendirmek ve sonuçları ilan etmekle görevli bir seçim kurulu bulunmamasına karşın, 1 Ekim’de yarım yamalak bir referandum yapma yoluna gitti. Güvenlik güçlerinin bazı seçim bürolarına müdahalesi sırasında çıkan olaylarda 800 kadar kişi yaralandı ve tartışma referandumun geçerli olup olmadığından “orantısız güç kullanılması” konusuna kaydı. Bu da referandumun anayasaya aykırılığı hususunda haklı olan Rajoy hükümetinin AB ve Batı kamuoyunda eleştirilmesine yol açtı. 

Katalan ayrılıkçılar usulüne uygun yapılmadığı halde dayattıkları referandumun sonuçlarını da açıkladılar. Halkın güya yüzde 43’ü oylamaya katılmış, yüzde 90,2’si evet oyu kullanmıştı. Sayımın doğruluğu kabul edilse bile yüzde 57’nin çoğunluğu çekimser kaldıkları için değil referandumu yasadışı saydıklarından sandığa gitmemişlerdi. Ama Puigdemont bu konuda geri adım atmadı. 10 Ekim’de Parlament’te önce bağımsızlık ilan edip ardından askıya aldığını açıkladı ve Rajoy hükümetine diyalog çağrısında bulundu. Bu çağrıyı devlete karşı şantaj olarak niteleyen Başbakan Rajoy ise Puigdemont’a ültimatom vererek bağımsızlık ilan edip etmediğini açıklığa kavuşturmasını istedi ama süresi içinde hiçbir yanıt alamadı.    
Bir özerk topluluğun bağımsızlık ilanı, ülkenin siyasi birliği ve toprak bütünlüğünü güvence altına almış olan anayasanın 2. maddesini kuşkusuz ihlal ediyordu. Bu durumda, 78 anayasası ile ilgili bölümde işaret etmiş olduğum 155. maddenin uygulanması gündeme geliyordu. Bu madde, anayasadan ve yasalardan kaynaklanan yükümlülüklerini yerine getirmeyen özerk toplulukların bu yükümlülüklerini zorla yerine getirmelerini sağlamak için merkezi hükümete, Senato’nun salt çoğunluğunun onayıyla “gerekli önlemleri” alma yetkisi tanıyor. Bu önlemler konusunda ayrıntı verilmiyor, sadece maddenin 2. fıkrasında “bu önlemlerin uygulanması için hükümet tüm özerk toplulukların yönetimlerine talimat verebilir” deniliyor. 
Alman Temel Yasası’nın 37. maddesinden esinlenen bu madde, kimilerinin öne sürdüğü gibi, ayrılıkçı özerk topluluğun statüsünün iptalini öngörmüyor. Bu tür bir yorum öncelikle 78 anayasasının oluşturduğu ve çeşitli maddelerinde güvence altına aldığı Özerklikler Devleti’ne aykırı. Söz konusu madde buna karşılık merkezi hükümetin ilgili özerk topluluğa anayasaya uygun davranması için -ya da davranana kadar- müdahale etmesini öngörüyor. 

Bu bağlamda, PP hükümeti, ana muhalefetteki PSOE ve Katalan kökenli liberal Yurttaşlar Partisi Ciutadans (C’s) ile 155. maddenin uygulanmasına yönelik bir yol haritası üzerinde anlaştı. Bu yol haritasına göre, bağımsızlık ilan edildiği takdirde, özerk hükümet görevden alınacak ve 21 Aralık’ta Katalunya’da erken seçimlere gidilecekti. Görevden alınacak özerk hükümetin görevini ise erken seçimlerden çıkacak özerk hükümet devralana kadar merkezi hükümet üstlenecekti. 
Yol haritasının PP, PSOE ve C’s’ in 266 sandalyesinden 212’sine sahip olduğu Senato’ya onaylanmak üzere sunulduğu gün toplanan Parlament ise buna tepki olarak Katalunya’nın bağımsızlığını ilan etti.  Böylelikle Puigdemont, Junqueras ve arkadaşları sadece yol haritası uyarınca görevden alınmadılar. Ayrıca devlete karşı ayaklanma (rebelión) suçunu da işlemiş oldular.   

 Konunun Yargı Boyutu

 Devlet Başsavcılığı’nın (Fiscalía General del Estado) iddianamesi doğrultusunda Puigdemont, Junqueras ve 11 bakan arkadaşı, Parlament Başkanı Carme Forcadell ile bağımsızlık ilanını gündeme almış olan Başkanlık Divanı üyeleri hakkında devlete karşı ayaklanma suçunu düzenleyen Ceza Kanunu’nun 472. maddesi çerçevesinde dava açıldı. Forcadell ile Başkanlık Divanı üyelerinin davası dokunulmazlık zırhları olduğu için Yüksek Mahkeme’de (YM)  görevlerinden alındıkları için dokunulmazlıkları düşen Puigdemont ve bakan arkadaşlarının davası ise devlete karşı suçlarda yetkili kılınmış olan özel mahkeme Audiencia Nacional ’de (AN) görülmeye başlanacaktı. 

Ne var ki Carles Puigdemont tutuklu yargılanma olasılığını göze alamadı ve dört eski bakan arkadaşıyla Belçika’ya kaçtı. Brüksel’de medya karşısına çıkarak İspanya’ya dönmek için adil yargılanacağına ilişkin güvence verilmesini şart koştu. Sorun böylece Belçika’ya, dolayısıyla AB platformuna taşınmış oldu. Sadece Katalunya bağlamında değil, ayrıca AB üyelerinde bağımsızlık talebinde bulunan tüm bölgeler adına da. Örneğin Puigdemont’un kaçışının arkasında bulunan Charles Michel hükümetinin koalisyon ortağı Flaman ayrılıkçı parti Neo Flaman İttifak N-VA (Nieuw-Vlaamse Alliantie) Başkanı Bart De Wever’in de benzeri bir talebi var. Puigdemont ile “yakın ilişkileri” bulunduğunu itiraf eden De Wever, Flaman bölgesinin (Vlaams Gewest) AB içinde kalarak bağımsız olmasını savunuyor. Puigdemont ve arkadaşları gibi. Oysa AB kurucu anlaşmaları üye devletlerden ayrılan bölgelerin otomatik olarak Birlik dışında kalmasını öngörüyor. 

Öte yandan AN, ifadeye gelmeyen Puigdemont ve dört eski bakan arkadaşı hakkında Avrupa Yakalama ve İade Emri ODEE (orden de detención y entrega europea) çıkarttı. Bu talebi 60 gün içinde değerlendirecek olan yetkili Belçika mahkemesi de ifadelerini aldıktan sonra onları şartlı olarak serbest bıraktı. Mahkemeden iade yönünde karar çıkması halinde, Puigdemont ve arkadaşlarının temyize başvurma hakkı var. Dolayısıyla üst mahkemenin İspanya’ya iadeyi onaması halinde bile iade süresi 100 güne kadar uzuyor. Belçika mahkemesinin iadeyi çeşitli gerekçelerle geri çevirme olasılığı da bulunuyor elbette. Puigdemont’un avukatı Paul Bekaert, önceki yıllarda Bask terör örgütü ETA mensubu olan cinayet şüphelisi Natividad Jáuregui’nin İspanya’ya iadesinin üç kez reddolunmasını sağlamıştı.

İspanya’daki yargı sürecine gelince, AN, Junqueras ile 7 bakan arkadaşı hakkında tutuklu, biri hakkında kefaletle tutuksuz yargılama kararı verdi. Yüksek Mahkeme ise Parlament Başkanı ve Başkanlık Divanı üyelerinin kefaletle tutuksuz yargılanmasına hükmetti. Bu kararın gerekçesini adı geçenlerin mahkemeyle iş birliği yapmış ve anayasaya bağlılıklarını (155. madde dâhil) beyan etmiş olmaları oluşturuyor. YM, haklarında hüküm verilene kadar masuniyet karinesinden yararlanan bu politikacıların 21 Aralık seçim listelerinde partilerinden aday gösterilmelerinden ve mağduriyet edebiyatı yapmalarından ötürü siyasi gerekçelerle tutuksuz yargılamayı yeğliyor. YM ayrıca ayrılıkçı politikacılarla ilgili davaları, isnat olunan suçu birlikte işledikleri gerekçesiyle kendi bünyesinde birleştirmek niyetinde. Mahkemenin bu durumda Junqueras ve arkadaşlarının 21 Aralık’tan önce tutuksuz yargılanmaları yönünde bir karar alabileceği de söyleniyor.  

Katalan sorunu, görüldüğü gibi, İspanya’nın ve 1986’dan bu yana üyesi bulunduğu AB’nin ve uluslararası camianın tarihi sorunlarından biri. Katalunya’nın İspanyol anayasasına, AB’nin kurucu anlaşmalarına, BM kararlarına ve uluslararası sözleşmelere aykırı olarak tek yanlı bağımsızlığının tanınması, İspanya’da Bask, Avrupa’da Flaman sorunu başta olmak üzere daha birçok sorunu tetikleyebilecek bir nitelik taşıyor. Pandora’nın kutusunun bir kere açılmasının, sadece Avrupa’nın da değil, dünyanın birçok bölgesindeki benzeri talepler için ülke anayasalarının ve uluslararası anlaşmaların devletlere sağladığı güvenceleri ortadan kaldıran kötü bir emsal oluşturacağına kuşku yok.    

  
Akın Özçer kimdir ?

1952 İstanbul doğumludur. Ankara Üniv. Siyasal Bilgiler Fakülttesini bittirdiktten sonra 1978 yılında Dışişleri Bakanlığına girdi. 2 yıl Somali, Lyon, Strazburg Avrupa Konseyi, Urumiye Başkonsolosluğu, Madrid Müsteşarlığı görevlerinde bulundu.
İspanya konusunda uzman olan Özçer’in İspanya Siyasi Tarihinde Bask Milliyetçiliği isimli kitabı bulunmaktadır.
                       


 

Kaynak: Bilimevi Dış Politika Dergisi, Sayı: 3

Güncelleme Tarihi: 03 Ağustos 2018, 13:58
YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER