Çocuksuz Liderlerin Kıtasında “Göçmen İstilası” Korkusu

Avrupa kıtasının yok oluşu, göçmenlerin ve Müslümanların kıtayı fethedişi gibi resmediliyor ve Avrupalılara “değerlerine sahip çıkma cesaretini gösteremezse, dünyanın tanıdığı en aydınlık medeniyet olan Avrupa’nın, kendisinden önceki birçok uygarlık gibi yok olacağı” uyarısında bulunuluyor.

Çocuksuz Liderlerin Kıtasında “Göçmen İstilası” Korkusu

Ömer Faruk Görçin

Avrupa’nın en büyük üç ekonomisi, ilk bakışta göze çarpmayan bir ortak özelliği bulunan üç lider tarafından yönetiliyor. Almanya Başbakanı Angela Merkel’in, İn- giltere Başbakanı Theresa May’in ve Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un çocukları yok. Örnekleri, Avrupa tarihinde daha önce hiç görülmemiş bir biçimde çoğaltabilmemiz mümkün.

İtalya Başbakanı Paolo Gentiloni, Hollanda Başbakanı Mark Rutte, İsveç Başbaka- nı Stefan Löfven, İskoçya Başbakanı Nicola Sturgeon, Avusturya’nın genç başbakanı Sebastian Kurz, Litvanya’nın iki dönemdir cumhurbaşkanlığını yapan Dalia Grybaus- kaite, Slovakya Başbakanı Peter Pellegrini, 18 sene Lüksemburg Başbakanlığı yaptık- tan sonra Avrupa Komisyonu Başkanlığı koltuğuna oturan Jean-Claude Juncker… Bu isimlerin özel hayatlarını incelemek, çocuk sahibi olmama sebeplerine tek tek odak- lanmak, mütecaviz yorumlara ve bizi pek de ilgilendirmeyen meselelerin gündeme gelmesine neden olabilir. Birçok saygın gazeteci ve araştırmacı de öyle yapmış ve as- lında gözümüzün önünde duran bu konuyu pek gündeme getirmemiş. Şimdiye kadar bu konuyu gündeme getirenler de ırkçı saiklerle ve “Avrupa’yı Müslümanlardan ve göçmenlerden koruma” iç güdüsüyle hareket eden kişiler olmuş.

Fakat her şeye rağmen, bu tesadüften yola çıkarak şu soruları gündeme getirme- miz mümkün: Avrupalı liderlerin genellikle çocuksuz olması bir tesadüf mü yoksa kıtadaki genel trendin bir göstergesi mi? Liderlerin bireysel psikolojileri, ülkelerin ve nihayetinde Avrupa kıtasının politikalarını etkileyebilir mi? Avrupa’daki nüfus soru- nu, ne gibi sosyal ve ekonomik sıkıntıları tetikliyor? İslam ve göçmen karşıtı hareket- lerle bu Avrupalı beyaz nüfusun azalması arasında bir ilişki var mı?
Durumu güzel özetleyen bir alıntıyı Guardian gazetesinden yaparak konuya gire- lim: Avrupa, sağlık sistemini yürütecek, kırsal alanlarında yaşayacak ve yaşlı nüfusu taşıyacak genç bireylere ümitsiz bir biçimde ihtiyaç duyuyor, zira kendi nüfusu artık sürdürülebilirliğini yitirmiş durumda.1 İstatistiklere baktığımızda Avrupa ülkeleri- nin, ya nüfus artış hızlarının yavaşladığını ya da nüfuslarının gerilemeye başladığını görüyoruz. Nüfus tahminlerinde Avrupa’nın 741 milyonluk nüfusu, 2050’de 706 milyona, 2100’de ise 645 milyona kadar geriliyor. 

Büyük ülkelerden, nispeten istisna olan Fransa’nın 67 milyon olan nüfusu 2050’de 71 milyona, İngiltere’nin 65 milyon olan nüfusu yine aynı yılda 75 milyona ulaşacak.
Ancak 82 milyonluk Almanya, 2050’de 74 milyona 2100’de ise 63 milyona düşe- cek. İtalya’nın 60 milyonluk nüfusu 2050’de 56 milyon, 2100’de 49 milyon olacak. İspanyollar 46 milyondan 38 milyona, Portekiz 10 milyondan 7.5 milyona düşecek. Şu sıralar nüfusları 40 milyona dayanan ve Avrupa’nın ara eleman deposu olarak öne çıkan Polonya’nın nüfusunun 2100’e gelindiğinde, yaşlı ağırlıklı 22 milyon olacağı dikkat çekiyor.
Tahminlere göre bu düşüşü en dramatik biçimlerde yaşayacak olan Doğu Avru- pa’da 1990’larda 310 milyonu bulan nüfus, 2100’de 208 milyona düşecek.

İstatistikleri bir kenara bırakıp, istatistiklerin işaret ettiği noktaya odaklanırsak, Avrupa basınında “Avrupa nüfusunu ancak göçmenler kurtarabilir", “Nüfus felaketinden kaçmak için Avrupa’nın daha fazla bebeğe ihtiyacı var”, “Katolikler Avrupa nüfusunun çökeceği uyarısında bulunuyor” gibi başlıklar görüyoruz.

Bu makalelerin bir kısmı göçmenlere yönelik açık kapı politikalarını destekler- ken bir kısmı da ‘nüfus teşviği’ adı altında açık ve net bir biçimde yabancı karşıtı görüşlere yer veriyor. Müslümanların Avrupa’yı ele geçireceği kehanetinde bulunup “Avrupa’nın yerli halkları, bu istilaya karşı silkinip ayağa kalkmalı!” çağrısını dile getiren çok sayıda makale, Avrupa basınında, internet forumlarında ve sosyal med- yada paylaşıma sokuluyor.

“Daha Çok Başörtüsü, Daha Az Karikatür”

ABD’li yazar, Katolik aktivist, politik yorumcu ve 18 fahri doktora sahibi George Weigel, 2017 Mayıs’ında kaleme aldığı yazısında konuşma yapmak üzere davet edildi- ği Avrupa Parlamentosu’nda, nüfus konusu tartışılırken yaşadıklarını anlatıyor. Bürk- sel’deki parlamentoda karşılaştığı bir İtalyan vekilden aktardığı şu cümleler oldukça vurucu: “Bakın, bitik olduğumuzu biz de biliyoruz. Ancak yatağımızda rahat bir biçimde ölebilelim diye işleri ayarlamaya çalışıyoruz. Onun  için  siz  Yankiler,  buraya gelip işleri kızıştırmayın.”

Örnek olarak gösterebileceğimiz makaleler arasında en çarpıcı olanı, geçtiğimiz haftalarda ABD Başkanı Donald Trump’ın Ulusal Güvenlik Danışmanlığı görevine atanan John Bolton’un, 2013 ila 2018 yılları arasında başkanlığını yaptığı “Gatestone Intstitute” tarafından yayımlanan bir araştırma. “Europe: Safeguard Values or Di- sappear” (Avrupa: Değerleri Korumak ya da Yok Olmak) adlı araştırmanın tanıtım metninde “Artık nüfusumuzu yenileyemiyoruz; bunun  yerine  doğum sayısında- ki eksiklerimizi göçmenlerin kapatmasına güveniyoruz. Bu göçmenlerin büyük kısmı da Müslüman; dolayısıyla nüfusumuzdaki düşüş ‘Avrupa’nın İslamlaşması’ anlamına geliyor” ifadeleri dikkat çekiyor.6
İfadeler daha da sert ve ilkel hale geliyor: “Siyasilerin bu konudaki tepkisi, en azından İtalyadakilerin, omuz silkmek ve ‘E ne olmuş?’ demek olabilir. Ve bu ki- şiler dinin özel bir mesele olduğunu düşünebilirler. Fakat Müslümanların çoğu, dinin özel bir mesele olduğuna inanmıyor. Bunların bir kısmı da şeriat kuralları tarafından yönetilen bir devlet kurmak için sıkı bir biçimde  çalışıyor.  Bunun etkisi halihazırda Avrupa kıtasının dört bir yanında hissediliyor. Artık daha çok İslami örtülerimiz ve camilerimiz ve daha az Muhammed karikatürlerimiz var”.

Giulio Meotti imzalı çalışmada Avrupa kıtasının yok oluşu, göçmenlerin ve Müslümanların kıtayı fethedişi gibi resmediliyor ve Avrupalılara “değerlerine sahip çıkma cesaretini gösteremezse, dünyanın tanıdığı en aydınlık medeniyet olan Avrupa’nın, kendisinden önceki birçok uygarlık gibi yok olacağı” uyarısında bulunuluyor.

Sleepwalking Us to Disaster) başlıklı araştırma da göçmen karşıtlığı konusunda aynı sığlığı yakalamayı başarmış. Yazının başında zikrettiğimiz mütecaviz yorumları kullanmaktan çekinmeyen Meotti, “Avrupalı liderler çocuk sahibi olmadıkları için kıtanın geleceği hakkında endişelenecek bir sebep sahibi de  değiller” ifadeleri-ni rahatlıkta kullanmış. Hatta durumu kişiselleştirerek “Angela Merkel, ülkesinin demografik kışının önüne geçmek için ölümcül bir hata yaptı ve Almanya’nın kapılarını bir buçuk milyon göçmene açtı. Çocuksuz Merkel’in ‘göçmenlerin müşfik annesi’ lakabını alması hiç de tesadüf değildir. Bariz bir biçimde görülüyor ki akın akın gelen göçmenlerin Alman toplumunu muhtemelen sonsuza dek değiş- tirmesi Merkel’in hiç de umrunda değil” satırlarını yayımlamış.

Böylesine marjinal ve göçmen karşıtı fikirleri yayımlayan Gatestone Institute’ün, Avrupa’da kuvvetli bir karşılığının olmamasını bekleyebiliriz. Ancak John Bolton, bu düşünce kuruluşundaki tek meşhur ve saygın kişilik değil. Nazi rejiminin toplama kamplarını tecrübe ettiği için toplumdaki ayrışmaların ne gibi insanlık suçlarına ne- den olacağının farkında olmasını beklediğimiz Nobel ödüllü yazar Elie Wiesel de bu kurumun danışmanlar listesinde yer alıyordu. Kar amacı gütmeyen kurumun bir diğer danışmanı da Eski CIA Direktörü James Woolsey idi.

Bakın, kağıt üstünde pek bir saygın görülen bu kişilerin yer aldığı Gatestone Institute, ne gibi işlere imza attı:

Gatestone Institute, “Kur’an-ı Kerim’i yasaklamak” ve  “camileri  kapatmak” gibi seçim vaatleriyle dikkat çeken Hollandalı muhalif parti lideri Geert Wilders ve benzerlerinin  konuşması  için  organizasyonlar  düzenledi.  Avrupa’da  kimsenin  gü- venle gezemediği Müslüman mahalleleri bulunduğuna dair raporlar yayımlayan sivil toplum kuruluşu, Londra’nın hızla ve devlet eliyle Müslümanlaştırıldığı iddiasını gündeme getirdi. Almanya’daki boş evlerin hükümet tarafından Afrikalı Müslüman göçmenlere tahsis edildiği gibi yalan ve çarpıtma dolu raporlar yayımladı.

New York merkezli Gatestone Institute’ün, Avrupa’da Müslüman ve göçmen kar- şıtı nefret tohumları ekmeye çalıştığı ve halihazırda toplumda bulunan bu duyguları kışkırtma görevini üstlendiği açık ve net bir biçimde görülüyor. Ancak Gatestone, bu konuda yalnız değil. Bunların en tehlikelilerinin başında geleni, basında ve toplumda da karşılık bulanı PEGIDA.

Pegida

Son olarak Ramazan ayında Hollanda’nın Utrecht şehrindeki Ulu Cami’nin karşı- sında domuz çevirme etkinliği düzenleyip parti vermek istediği için Türk basınında adını tekrar duyduğumuz PEGIDA’nın açılımı: Batı’nın İslamlaşmasına Karşı Vatan- sever Avrupalılar (Patriotische Europäer Gegen die Islamisierung des Abendlandes). Kuruluş ve faaliyet amacını isminden anlayabileceğimiz bu örgütü diğerlerinden ayıran en önemli özelliği aktivist olmaları. Göçmen ve İslam karşıtı eylemler düzenle- yen PEGIDA üyeleri bir yandan siyasi partilerde etkin görevler alıyor, bir yandan da halkın nefretini körüklemeyi hedef alan organizasyonlar düzenliyor.

2014 yılında Almanya’nın Dresden kentinde birkaç yüz kişinin katılımıyla başlayan PEGIDA gösterileri, bir çığ gibi büyüdü ve ertesi sene 30 bin kişinin yabancı karşıtı sloganlar haykırdığı ayinlere dönüştü. Geçmişinde uyuşturucu, gasp ve hır- sızlık gibi sabıkalar bulunan Lutz Bachmann tarafından kurulan örgüt, Avrupa’nın Müslümanlar ve göçmenler tarafından istila edildiğini, Avrupalı politikacıların ise bu konuda gerekli adımları atmaktan aciz olduğunu savunuyor. Özellikle Fransızların meşhur mizah dergisi Charlie Hebdo’ya düzenlenen terör saldırısından sonra yük- selen göçmen ve İslam karşıtı dalgayı yakalayıp, bu duyguları kendi lehine kullanan örgüt; Norveç’in başkenti Oslo, Danimarka’nın başkenti Kopenhag, İspanya’nın başkenti Madrid’in yanı sıra Kanada, Avusturya ve İngiltere’de de takipçilerini sokağa çıkarmayı başardı.

Çeşitli nedenlerle sokağa çıkamayan ancak PEGIDA’yı ve benzeri örgütleri des- tekleyenleri de kamuoyu yoklama şirketleri sayesinde yakalayalım. Almanya’da yayımlanan Stern dergisi, tam da bu soruyu yönelttiği 1006 kişinin yüzde 13’ünden, “PEGIDA, evime yakın bir yerde eylem düzenlese kesinlikle katılırım” cevabını almış. Açık bir biçimde İslamofobi bayrağı açıp, ırkçı söylemler dile getiren bu örgüte karşı, yetkililerin ‘skandal’ denilebilecek düzeyde bir hoşgörü sergilemesi de dikkatlerden kaçmıyor. PEGIDA üyelerinin ve benzeri ırkçı grupların nasıl hareket ettiklerini ve güvenlik güçlerinin bu konuda bilerek ya da bilmeyerek nasıl etkisiz kaldığını birkaç gazete haberiyle örneklendirelim.

21 Şubat 2016 tarihinde Almanya’nın Saksonya eyaletindeki Bautzen kentinde eski bir otel binasında yangın çıktı. Otel, göçmenleri ağırlama merkezine dönüştürülmüştü. İtfaiye, yangına müdahale ederken bir grup göçmen karşıtı da olay yerine sökün etti. Görgü tanıklarına göre bu kişiler memnuniyetlerini açıkça belirten sloganlar attı. Medya ve yetkililer, olayın büyük ihtimalle kundaklama olduğunu söylese de oteldeki yangını başlatan kişi ya da kişiler hiçbir zaman bulunamadı.9 Almanya’nın Die Zeit gazetesinde 2015 yılının Aralık ayında çıkan bir diğer habere göre, Almanya’da göç- men ve mültecilerin yaşadığı evlere yönelik 222 kundaklama olayı yaşandı. Üstelik bu olayların yarısı, kundaklanan binaların içinde insanlar varken molotof kokteyli gibi silahlarla gerçekleştirildi. Buna rağmen bu 222 vakadan sadece 4’ünde suçlular ce- zalandırılabilindi. 2015 yılı geneli dikkate alındığında ise İsveç’te kundaklanan bir camiye dair haberi paylaşan PEGIDA’nın Norveç kolunun Facebook sayfası ‘Pegida Norge’ ise “İsveç yeter dedi. İki hafta içinde üçüncü cami yakılıp yıkıldı. Mesaj net; İslam, beyazların topraklarından sökülüp atılmalı” ifadelerinin yer aldığı bir paylaşımda bulundu. Olayla ilgili herhangi bir adli işlem yapılmadı, paylaşıma “Nor- veç’te 126 cami var, hepsine kibrit çakalım” gibi yorumlar yapıldı.

Göçmen Karşıtı Gönüllü Ordular

Kimi yerel örgütler ise PEGIDA gibi siyasal baskı yapmak veya sokak eylemleri düzenlemek yerine ‘Avrupa kıtasının Müslüman istilacılardan korunması için’ ordu kurma yoluna bile gittiler. Los Angeles Times gazetesinden Shashank Bengali’nin, Bulgaristan-Türkiye sınırından geçtiği haber, kar maskeli militanların Avrupa’yı korumak için nöbet tuttuğu, talim yaptığı ve taktikler geliştirmeye çalıştığı sahneleri tasvir ediyor.

“Eşkiyalar Avrupa sınırlarında devriye geziyor. Hedefleri: Müslüman göçmenler” başlıklı yazıda kar maskeli militanların rambo bıçaklarıyla yakın dövüş teknikleri çalıştığı görülüyor. “Ne yazık ki hiçbir hükümet bizi desteklemiyor, grubumuzu kendi maaşlarımızla finanse ediyoruz” diyen militanlar, kendilerini Osmanlı Devleti’ne karşı ayaklanan Bulgar çetecilerle bağdaştırıyor. Grup üyeleri tarafından kaydedilen ve internet üzerinden paylaşılan silahlı talim videoları, kıtanın öte yanından, ta İngiltere’den tebrik ve teşekkür mesajları alıyor. İngiltere’de tanınan sağcı figürlerden Jim Dowson, “Onları (göçmenleri) ya Bulgaristan’da  durdururuz ya da Birmingham’da, Bonn’da, Brüksel durdurmak zorunda kalırız” mesajıyla birlikte Bulgar milisler için maddi destek kampanyası başlattı. Uluslararası basına yansıyan haberlere göre BNO Shipka adlı milis grubu, çok sayıda mülteciyi yakalayıp polise teslim etti, bir o kadarını da Türkiye sınırlarına dönmeye zorladı ve Bulgar güvenlik yetkilileri bu grubun faaliyetlerine sürekli göz yumdu.

Bulgarlar, göçmen karşıtı duygularını Osmanlı Devleti’ne karşı ayaklanan kahramanlarına(!) bağlarken, kıtanın kuzeyinde Finlandiya’daki göçmen karşıtları ise Nor- dik mitolojinin kahramanlarından ilham alıyor. Finlandiya’nın Kemi şehrinde 2015 yılının Ekim ayında kurulan ırkçı grup kendilerine “Odin’in Askerleri” diyor. 9 ülkedeki 25 bölgede 600 civarında üyesi bulunduğunu iddia eden Odin’in Askerleri, ken- dilerini şehirlerin ve sokakların koruyucusu olarak görüyorlar ve yerleşim yerlerinde gece devriyeleri düzenliyorlar. Grubun tam da Avrupa’ya göç akınının zirve yaptığı dönemde ortaya çıkması, kendisini açık bir biçimde Neo-Nazi olarak tanımlayan Mika Ranta tarafından kurulması ve isim olarak kendisine kuzey mitolojisinin savaş ve ölüm tanrısı Odin’i seçmesi, bir bütünün parçaları olarak görülebilir.

Sadece Finlandiya’daki sayfası geçtiğimiz yıl 49 bin beğeniye ulaşan Odin’in Askerleri, şöhretini ABD’ye kadar duyurdu “Odin’in  Askerleri  ABD”  gibi oluşumlar meydana geldi. Ancak Odin’in Askerleri’nin ne kadar ciddiyet veya etki sahibi oldukları tartışmaya açıktır. Grup, 15 Mart 2016’da göçmenlerin cinsel saldırıda bulunduğu iki kız çocuğunu kurtardıklarını, bölge halkının ve polislerin kendilerine teşekkür ettiğini açıkladı. Fakat ne olayın yaşandığı bölgedeki halk ne de polis memurları söz konusu olayı teyid edebildi. Odin’in Askerleri, sosyal medyada paylaşılan hikayenin uydurma olduğunu itiraf etmek zorunda kaldı.

“Her Yer Müslüman, Her Yer Göçmen”

Nüfus endişesi yaratıp kışkırtıcı araştırmalar ve makaleler yayımlayan medya organları ile sivil toplum kuruluşlarından örnekler verdik. Irkçı güdülerle hareket edip, aydınlık ve hoşgörülü bir toplumda kendisine yer bulamayacak olan ancak uluslararası konjonktürden ve yetkililerin göz yummasından cesaret alan marjinal örgütlenmelerden de örnek verdik. Bunların Avrupa halkında oluşturduğu etkiyi de çeşitli kamuoyu yoklama şirketlerinin, muhtelif zamanlarda yayımladığı anketlerden gözlemlemeye çalışalım.

Ipsos MORI adlı kamuoyu yoklama kurumu, 2016 yılında ilgi çekici bir anket ya- yımlamıştı.13  Şirket, Avrupa’yı ülke ülke incelemiş, ne kadar Müslüman nüfus bulunduğunu tespit etmiş ve halka sormuş: “Sizce ülkenizde ne kadar Müslüman yaşıyor?” Anketin şaşırtıcı sonucu, hemen hemen her ülkede Avrupa halkının, Müs- lümanları olduklarından daha kalabalık görme eğilimi içinde olduğunu ortaya çıkardı.
İnsan “Müslümanların göze batması bir tesadüf mü? Yoksa medyanın yarat- tığı algının bir sonucu mu? Ya da düpedüz istila edilme korkusu mu?” sorusunu sormadan edemiyor.

Gelelim istatistiklere. Bu konuda en çekingen ülke Fransa olarak öne çıkıyor. Fransızlar, Fransa’da yaşayan her 100 kişiden 31’inin Müslüman olduğunu 2020’de ise bu oranın yüzde 40’a çıkacağını düşündüklerini söylemişler. Halbuki Müslümanların Fransa nüfusu içindeki yeri, anketin yapıldığı tarihte yüzde 7.5 civarındayken, bu nü- fusun 2020’de ortalama yüzde 8.3 sularına çıkabileceği öngörülüyor.

Almanya’da Müslümanların nüfusa oranı yüzde 5 civarında. Ancak bunu Almanlara sorarsanız “Yüzde 20” cevabını alacaksınız. Müslüman nüfusun sadece yüzde 3.7 olduğu İtalya’da da halk, ülke nüfusunun yüzde 20’sinin Müslüman olduğu yanılgısına sahip. İngiltere’de Müslümanların nüfusa oranı yüzde 4.8’ken, sokaktaki İngilize göre bu oran yüzde 15 civarında. İspanyollar, yüzde 2.1 olan Müslüman nüfusu gözlerinde yedi kat büyütüp yüzde 14 seviyesinde görüyor ve bu manzara Belçika, Hollanda, İsveç, Danimarka ve Norveç gibi ülkelerde de değişmiyor.

Avrupa halkının neden çevrelerindeki Müslümanların sayısını 5-6 kat abarttığını araştırmak gerekli. Elbette bilimsel bir çıkarım değil ancak özellikle Avrupa’da yaşayanlardan, bu konu üzerinde çalışanlardan ve gazeteci meslektaşlarımdan aldığım görüşlere göre bunun sebebi kişisel tecrübelerden kaynaklanmıyor. Yani tahminlere göre Fransa’da 5-6 milyon civarında Müslüman yaşıyor. Ancak ankete katılan Fran- sızların, Müslüman sayısını 20 milyonun üzerinde görmesi, günlük gözlem ve tec- rübelerin bir sonucu değil. Bunun bir algı meselesi olduğu görüşü hakim. Bu algıyı, kimi zaman bir anket şirketinin yönlendirmelerle dolu kamuoyu yoklamasına borçlu oluyoruz. Kimi zaman failin diniyle hiçbir alakası olmayan adi bir suçu aktarırken yabancı karşıtlığı kokan bir dil seçen bir editöre borçlu oluyoruz. Kimi zaman da ırkçı ideolojilerden beslenen aşırı sağcı siyasetçilere, kimi zaman da hiç de ırkçı fikirlere sahip olmayan ancak sağcılardan oy çalmaya çalışan politikacıların söylemlerine…

Kur’an’a Yasak, Camilere Kilit

Bu politikacılar arasında, son yıllarda yıldızı en çok parlayan isim Hollandalı Ge- ert Wilders. Wilders’in Özgürlük Partisi’nin iktidara geldiği takdirde yapmayı vaa- dettiği şeyler kan dondurucu. Seçim manifestosunun birinci sırasına “Hollanda’yı İslam’dan arındırmak” vaadini koyan Wilders, halka “Beni seçerseniz tüm İslami okulları kapatacağım, camilerin kapısına kilit vuracağım ve Kur’an-ı Kerim’i ya- saklayacağım” diyor.15 Wilders nefret dolu birinci maddesini “İslam ülkelerinden sıfır göçmen ve sıfır sığınmacı: sınırların tamamen kapatılması”, “Kamu görevlerinin başörtüsü takmasına izin verilmemesi ve kamu düzenini zedeleyen diğer tüm İslami simgelerin yasaklanması”, “Radikal Müslümanlara yönelik önleyici (henüz herhangi bir suç gerçekleşmeden) idari tutuklamalar gerçekleştirilmesi”, “Suça karışan çifte vatandaşların, vatandaşlıktan çıkarılıp sınır dışı edilmesi” vaadleriyle detaylandırıyor.

Bu kadar sert, siyasi dilden uzak ve İslam karşıtı vaadlerin, Hollanda’da karşılık bulmamış olabileceğini düşünebiliriz. Ancak geçtiğimiz yıl düzenlenen ve Wilders’in yukarıda alıntıladığımız tek sayfalık bir manifestoyla katıldığı seçimin sonuçları tam tersini söylüyor. Hollanda Başbakanı Mark Rutte’nin partisi 2012’de kazandığı 41 sandalyenin 8’inden vazgeçmek zorunda kaldı ve yüzde 21’lik oy oranıyla parlamentoya  vekil sokabildi. Altın rengi saçlarıyla dikkat çeken Wilders’in partisi ise oylarını yüzde 30 oranında artırarak, yüzde 13’lük bir kesimin desteğini aldı ve meclisteki sandalye sayısını 15’ten 20’ye çıkararak parlamentonun en güçlü ikinci partisi haline geldi.

Wilders’in kazandığı sandalye sayısı kadar önemli bir etkisi de Başbakan Rutte’ye söylettirdikleri oldu. Wilders’in Özgürlük Partisi’nin seçmenlerine kanca atmak isteyen Rutte, “Ortalama Hollanda vatandaşına ırkçılık yakıştırmasında bulunan, eşcinselleri ve mini eteklileri rahatsız eden kişilerden gün geçtikçe daha rahatsız olmaya başladığını” belirten bir açıklama yayımladı, “Kültürümüze adapte olmayı reddeden ve değerlerimizi eleştiren kişiler, ya kendilerine çeki düzen vermeli ya
da Hollanda’yı terk etmeli” dedi. 

Avrupa’da aşırı sağın en güçlü figürü olarak öne çıkan Marine Le Pen, geçtiğimiz yıl Fransa Cumhurbaşkanı olan Emmanuel Macron karşısında dikkat çekici bir per- formans sergiledi. Ülke tarihinde aşırı sağın oy rekorunu kıran Le Pen, adayı olduğu Ulusal Cephe partisinin kurucusu olan babası Jean-Marie Le Pen’den ilk turda 2.8 milyon daha fazla oy almayı başardı ve 7.6 milyon Fransızı sandığa getirmeyi başardı. İlk turu Macron’un 3 puan gerisinde yüzde 21’lik bir oy oranıyla ikinci sırada bitiren Le Pen, ikinci turda yüzde 33’te kalsa da oylarını 10 milyonun üzerine çıkararak tam bir gövde gösterisi yaptı. Le Pen’in, siyasi yelpazenin neresinde kaldığını, camiye sığ- madığı için kaldırımda cuma namazı kılan Müslümanları, İkinci Dünya Savaşı’nda Fransa’yı işgal eden Nazilere benzettiği açıklamalarını okuyarak anlayabiliriz.

Avusturya’da ise aşırı sağ korkusu çok daha ciddi yaşandı. Irkçı saiklerle milyonları ölüme gönderen Adolf Hitler’in doğduğu ülke olan Avusturya, 2016’daki cum- hurbaşkanlığı seçiminde aşırı sağın nefesini ensesinde hissetti. Seçimlerin ilk turu 24 Nisan’da gerçekleşti. Aşırı sağcı Özgürlük Partisi’nin adayı Norbert Hofer en yakın rakibine 14 puanlık fark atarak yüzde 35’lik oy oranına ulaştı. Hofer’in birinciliği sadece Avusturya’da değil “İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Avrupa’nın başına ilk kez bir aşırı sağcı geliyor” diyen Avrupa’nın genelinde de deprem etkisi yarattı.

İkinci turda yaşanan kargaşayı aktarmadan önce Washington Post gazetesinde çıkan bir haberden, Hofer’in partisinin analizini okuyalım. Amanda Erickson’un 14 Ocak 2017’de yayımlanan yazısında Özgürlükçe Parti’nin “Nasıl ki Avusturya anayasası Nazi sembollerini yasaklıyor, biz de İslam’ın sembollerini yasaklamalıyız” vaadini dile getirdiğini aktarıyor. Parti lideri Heinz Christian Strache’nin, Salzburg mitinginde “Bu İslamlaşma politikasına son vermemize izin verin. Yoksa biz Avusturyalılar, biz Avrupalılar  ani  bir  sonla  karşılaşacağız”  diyerek  oy  istediğini anlatıyor.18 Seçimlerin ikinci turu 22 Mayıs’ta düzenlendi ve mazeret oyları he- saba katılmadığında Hofer yüzde 51.9’luk oy oranına ulaşmayı başardı. Bir Avrupa ülkesinin başına, açıkça ırkçılık yapan bir cumhurbaşkanının gelme ihtimali dünya kamuoyunu şoke ederken, çeşitli nedenlerle sandığa gidemeyen kişilerin oyları kısa süreliğine de olsa bu şoku dindirdi. 23 Mayıs’taki resmi sonuçlara göre Alexander Van der Bellen, son bir atak yapmış ve yüzde 50.3 oy oranına ulaşarak Hofer’i geride bırakmıştı. Ancak bu gevşeme hissi de kısa sürdü, zira bazı bölgelerde seçimlere ka- tılım oranlarının yüzde 146.9 çıkması gibi düzensizlikler göze çarptı. İtirazlar sonucu tartışmalı seçim iptal edildi. 4 Aralık’ta seçimin yenilenmesi kararı alındı. Aradan ge- çen süre, sivri uçların körelmesine neden oldu ve yaklaşık 5 milyon seçmenin geçerli oy attığı seçimi 300 bin oy farkla Van der Bellen kazandı.

Ancak Hofer örneği, bir yandan Avrupa’daki aşırı sağın yükselişini gösterirken bir yandan da meşruiyetine gölge düşmüş bir seçim olarak tarihe geçmiş oldu.
Avusturya’daki İslam karşıtlığını anlatmak için iki çarpıcı örnek daha verelim.

İngiltere merkezli İndependent gazetesine göre, birçok çevrenin ‘bir sonraki Papa’ diye nitelendirdiği Avusturyalı Kardinal Christoph Schönborn, Osmanlı Dev- leti tarafından gerçekleştirilen İkinci Viyana Kuşatması’nın 333’üncü yıl dönümünde konuştu. 1683 tarihinden beri Aziz Mary Günü olarak anılan özel tarih için düzen- lenen etkinlikte Kardinal Schönborn “Avrupa, İslam tarafından fethedilecek mi? Birçok Müslüman bunu istiyor ve Avrupa’nın sona geldiğini söylüyor” ifadelerini kullandı.

Avusturya hükümeti, 2017 yılının Noel’i için işçilere 100’er euro ikramiye verilmesi kararı aldı. Ancak Hofer’i aday gösteren FPÖ partisine bağlı bir sendika, “Müslümanlar zaten Hristiyan bayramlarını ve geleneklerini inkar ediyor. Sizce Müslümanlar bu ikramiyeye layık mı?” sorusunu gündeme getirdi ve bu ayrıştırıcı fikirlerini sosyal medyada paylaştı. Sendika, gelen tepkilerin ardından söz konusu paylaşımları silmek zorunda kaldı.

“Birliğe Karşı En Büyük Tehdit: Göç”

Medya, sivil toplum ve siyasetin yukarıda örneklendirmeye çalıştığımız biçimde hareket ettiği Avrupa toplumunda bireylerin İslam’a ve göçmenlere bakış açısını da yine anketler üzerinden okumayı deneyelim.
İngiltere’nin prestijli düşünce kuruluşlarının başında gelen Chatham House, 10 Avrupa ülkesinden 10 bin kişiye “Müslüman ülkelerden ülkemize gelen göç artık tamamen durdurulmalı” cümlesi hakkında ne düşündüklerini sordu. Polonyalıların yüzde 71’i, Belçikalıların yüzde 64’ü, Fransızların yüzde 61’i, Yunanistanlıların yüzde 58’i, İngilizlerin ise yüzde 47’si bu cümleye tamamen katıldıklarını dile getirdi. Geçtiğimiz yıl yapılan kamuoyu yoklamasına katılanların tamamı dikkate alındığında Avrupa’nın 10 ülkesinde yaşayanların yüzde 55’i “Ülkeme Müslüman göçmenlerin gelmesini asla istemiyorum” derken, yüzde 25’i bu konuda çekimser kaldı. Ankete katılanların ancak yüzde 20’lik kısmı bu ifadeye karşı çıktığını söyledi. 

Son olarak Avrupalıların, göç dalgasını nasıl bir tehdit olarak gördüğünü anlatan taze bir saha araştırmasını alıntılayalım. YouGov şirketi tarafından 18 Nisan-30 Ni- san tarihleri arasında 11 Avrupa ülkesi vatandaşlarına “Günümüzde Avrupa birliği- nin karşı karşıya kaldığı en önemli iki sorun nedir?” sorusu yöneltilerek ‘işsizlik’, ‘ekonomik durum’, ‘enflasyon’, ‘sağlık ve sosyal güvence’, ‘terör’, ‘eğitim sistemi’, ‘konut’, ‘vergilendirme’, ‘suç oranları’, ‘çevre’ ve tabii ki ‘göç’ gibi şıklar sunulmuş. 11 ülke vatandaşının 9’u, birincil tehdit olarak ‘göç’ şıkkını işaretlemiş. İngilizler’in yüzde 39’u, Fransızların yüzde 41’i, Almanların yüzde 43’ü, Danimarkalıların yüzde 53’ü, İsveçlilerin yüzde 49’u, Finlandiyalıların yüzde 53’ü, Litvanyalıların yüzde 35’i, Yunanların yüzde 51’i, İtalyanların ise yüzde 47’si Avrupa Birliği’nin birincil sorunu göçmenler demiş. Polonyalıların yüzde 43’ü birinci sıraya terörü koysa da yüzde 42 oranla, onun hemen ardından göç sorununu dile getirmiş. Ekonomik krizin yarattığı işsizlik yüzünden zor yıllar geçiren İspanyollar yüzde 36 oranla birinci soruna işsizlik derken, onların da yüzde 26’sı göç sorunun Avrupa’nın en önemli ikinci sorunu olarak nitelendirmiş.

Almanya’nın eski cumhurbaşkanı Christian Wulff tarafından söylenen ve Almanya Başbakanı Angela Merkel tarafından birkaç farklı platforma tekrarlanan “İslam, Almanya’nın bir parçasıdır” cümlesini Infratest adlı bir kamuoyu yoklama şirketi halka sordu. 2016 yılında yapılan araştırmaya göre Almanların yüzde 60’ı “İslam’ın Almanya’da yeri yok” şeklinde görüş belirtti.

Avrupa geneline dair manzarayı daha net gösterebilen bir tabloyu da İngiltere merkezli Chatham House’un 2017 yılında yaptığı kamuoyu yoklamasından gözlemle- yebiliriz. Belçika, Almanya, Yunanistan, İspanya, Fransa, İtalya, Avusturya, İngiltere, Macaristan ve Polonya’da düzenlenen ankette, Avrupalıların yüzde 55’i “Halkının çoğu Müslüman olan ülkelerden Avrupa’ya yönelik göç akışı tamamen durdurulmalı” görüşünü belirtmiş.
Ancak birçok araştırma, istatistik ve rapora göre Avrupalılar ne kadar karşı çıkarsa çıksın, kendilerinden farklı deri rengine ve farklı dine sahip komşularının sayısı artacak gibi görünüyor.

Son dönemde şiddet ve güvenlik zaafı yüzünden en çok göç veren ülkelere baktığımızda Suriye, Irak ve Afganistan’ın göze çarptığını görüyoruz. Öte yandan Avrupa’da İslamofobik hareketlerin en çok hedef aldığı kesimlerin başında da Kuzey Afrika’nın sömürge geçmişine sahip ülkeleri olan Fas, Tunus, Cezayir ve Libya kökenlileri sayabiliriz. Saydığımız ilk üç ülkede Batılı devletler halihazırda aktif ordu bulunduruyor ve operasyonlar düzenliyor. İkinci grup ise yakın tarihe kadar sömürge devletleriydi ve halen özellikle Avrupa’nın sosyal ve kültürel hegemonyasından kurtulamamış oldukları görülüyor. Dolayısıyla, Avrupalıları tedirgin eden ve hatta korkutan bu göçmenlik meselesinin ne kadarının Avrupa devletleri tarafından kaynaklandığını incelemek gerekli.

Acaba Batı, Batı’nın müdahaleleri sonucunda vatansız kalan göçmenlere kapılarını açmama hakkına sahip mi? İnsan hakları denince dünyada en çok Avrupa’nın sesi çıkmaktadır. Acaba bu ülkeler, Libya’da, Afganistan’da, Suriye’de düzenledikleri askeri operasyonlarda ya da gerçekleştirdikleri ekonomik hamlelerde insan hakları kurallarına ne kadar uygun davranıyorlar? Mesela ABD önderliğindeki uluslararası koalisyonun Irak’ta düzenlediği bir hava saldırısında evini ve ailesini kaybeden Iraklı bir sivilin, kendisini Macaristan’daki bir mülteci kampında bulmasında Avrupa’nın hiç mi suçu yok? Acaba Batı, kendi çıkarları için bir yandan bu ülkelerdeki karışıklığın devam etmesini öte yandan da bu karışıklığın doğurduğu sıkıntıların kendisine bulaşmamasını mı istiyor?

Bunlar, bir kısmı muteber araştırmacılar tarafından gündeme getirilen sorular. Aynı zamanda Bernard Lewis’in meşhur “Ortadoğu” kitabının başlangıcında uzun uzun tasvir ettiği Ortadoğu kahvenelerinde konuşulan meseleler.
Avrupa bu konuda karışık sinyaller veriyor. Mülteci meselesine ciddi mesai harca- nıyor. Ancak henüz net bir çözüm bulunamadığı aşikar. Macaristan gibi ülkeler, Avru- pa Birliği’nin aldığı “göçmen ağırlama kotası” kararına en çok karşı çıkanlar olarak göze batıyor. Öte yandan Almanya gibileri ise azalan işgücünü, kalifiye göçmenlerle kapatmak için kapılarını kısmen de olsa göçmenlere açıyor. İngilizler, Avrupa Birli- ği’nden çıkma kararı alırken, referandumda en çok “Komşunuzun bir göçmen ol- masını istemiyorsanız, Avrupa Birliği’ne hayır deyin” afişleri dikkat çekmişti.

Avrupa Birliği’nin yönetimsel ve ekonomik sorunlar nedeniyle zayıflama göster- diği şu günlerde göçmen sorununa tatmin edici bir çözüm sunabilecek kapasitede olmadığı veya göçmen sorununu sırtlayacak yapıya sahip olmadığı çok açık bir biçimde görünüyor. Sonuç olarak 21’inci yüzyılın ilk çeyreğinde bu sorunun büyüyerek devam edeceğini söylemek çok marjinal bir tahmin olmaz.
 

Ömer Faruk Görçin kimdir?

İstanbul Fatih’te büyüyüp Galatasaray Lisesi ve Galatasaray Üniversitesi Uluslararası İlişkiler bölümünde okudu. 2013 yılından beri Sabah gazetesinde dış haberler muhabirliği yapmaktadır.
Görev süresince Hollanda’dan Çin’e kadar çeşitli ülkelerden haber geçmiş, Kuzey Irak Kürt Bölgesel Yönetimi’ndeki referandum ve İran’daki ekonomik ayaklanmaları yerinden takip etmiştir.
 

Kaynak: Bilimevi Dış Politika Dergisi, Sayı 5

Güncelleme Tarihi: 25 Temmuz 2018, 17:06
YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER