Macron’un Hayallerine Karşı Fransa’nın Gerçekleri

Kabul etmek gerekir ki; Fransa, Soğuk Savaş boyunca Batı bloğu içinde ‘aykırı’ seslerin en gür duyulduğu ülkeydi. Bu nedenle zaman zaman Batı bloğunun sorunlu ülkesi olarak da görüldü. Bu yönde bir algının oluşmasındaki temel etken, beşinci cumhuriyet ile birlikte Charles De Gaulle’ün ortaya koyduğu ilkelerdi. Beşinci cumhuriyet; güvenlik ve dış politika alanında, “ulusal bağımsızlık” ve “nükleer güç” temeline dayanan bir çizgi üzerine inşa edilmişti.

Macron’un Hayallerine Karşı Fransa’nın Gerçekleri

Ahmet Bağçeci


Fransa’da 2017 yılının Mayıs ayında yapılan seçimler, merkez siyasetin çöktüğü ve aşırı sağın yükselişe geçtiği bir ortamda, daha önce hiçbir seçime katılmamış 39 ya- şındaki Emmanuel Macron’a Elysee Sarayı’nın kapılarını açtı. Macron’un özgeçmişi, henüz adayken tartışılmaya başlanmıştı. Fransız liderin, göreve başladığı günden bu yana hem iç politikada hem de dış politikada attığı ya da atmak istediği adımlar ise hakkındaki tartışmaları daha da derinleştirdi.
İç politikada üst üste gelen grev dalgalarıyla görev süresinin daha ilk yılında, tıpkı selefi François Hollande gibi halk desteğini önemli ölçüde yitiren Macron, içeride sıkış- tıkça dış politikadaki çıkışlarıyla dikkatleri üzerinde topluyor. Macron, başta Ortadoğu olmak üzere çözüm bulunamayan krizler nedeniyle oluşan siyasi boşluklarda ‘fırsatçı’ olarak nitelendirilebilecek bir dış politika çizgisini benimsemiş durumda. Ancak ‘Yeni Napolyon’ olma rüyasındaki Fransız liderin küresel siyasette ülkesine biçtiği yeni ro- lün gerçekçiliği sorgulanıyor. Bir yıllık Macron döneminin dış politikası bu yönüyle Fransa’nın yakın tarihteki ikileminin de bir yansıması.

Beşinci Cumhuriyetin Dış Politikası

Emmanuel Macron’un ilk bir yılında izlediği dış politikanın gerçekçiliğini sorgulamadan önce, Paris’te daha önce kurulan hükümetlerin Soğuk Savaş sonrası dönemde içinde bulundukları durumu kısaca analiz etmekte fayda var. Fransız dış politikasında uzun süredir var olan “Fransa güç kaybediyor” kaygısı, Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle birlikte daha da belirginleşmiş durumda. Jeopolitik uzmanı Pascal Boniface, Fransız halkının içinde bulunduğu açmazı şu sözlerle özetliyor: “Aslında Fransız halkı, bir yandan Fransa’nın tarih boyunca dünyayı etkileyen büyük bir güç olduğunu düşünmenin özgüvenini yaşarken bir yandan da ülkenin sürekli güç kaybettiğini his- setmenin iç sıkıntısı arasında gelgit yaşayan bir halk olmuştur.”

Kabul etmek gerekir ki; Fransa, Soğuk Savaş boyunca Batı bloğu içinde ‘aykırı’ ses- lerin en gür duyulduğu ülkeydi. Bu nedenle zaman zaman Batı bloğunun sorunlu ülkesi olarak da görüldü. Bu yönde bir algının oluşmasındaki temel etken, beşinci cumhu- riyet ile birlikte Charles De Gaulle’ün ortaya koyduğu ilkelerdi. Beşinci cumhuriyet; güvenlik ve dış politika alanında, “ulusal bağımsızlık” ve “nükleer güç” temeline da- yanan bir çizgi üzerine inşa edilmişti. İkinci Dünya Savaşı sonrası tesis edilen beşinci cumhuriyetin mimarı General De Gaulle, NATO’ya karşı mesafeli duruş sergilemiş, hatta 1966 yılında ittifakın askeri kanadından ayrılacaklarını resmen deklare etmişti. Hiç kuşkusuz De Gaulle’ün bu tavrı ideolojik temellere dayanıyordu. Fransız liderin NATO’ya karşı olmasının nedeni, ittifakın fazlasıyla Amerikan etkisi altında olduğunu görmesiydi. Bir başka anlatımla, ABD’nin Avrupa kıtasında artan etkinliği, yani bölge dışı bir aktörün bölgede başat duruma gelmesi, kendi mazisini yüceltmekten haz alan Fransızları rahatsız etmişti.

II. Dünya Savaşı’ndaki farklı tecrübeler nedeniyle İngiltere ve Batı Almanya’da güçlü bir Atlantik kültürü geliştirirken, Fransa hiçbir zaman ABD’yi güvenilir bir koruyucu olarak kabul edemedi. Fransızlar, Amerikan yönetiminin Nazilere karşı harekete geçi- şinin bile, Fransa’yı kurtarmaktan ziyade kendi çıkarları için olduğunun farkındaydı. Bu farkındalık, ABD’ye karşı sorgulayıcı bir bakış açısının ülkedeki geniş kesimler tarafından kolayca kabul edilmesini beraberinde getirdi. Kamuoyundan aldığı bu destek, De Gaulle’ün dünya siyasetinde etkili, egemen ve ABD’yle aynı düzeyde tanınan bir aktör olmak için bağımsız bir Fransız devletine vurgu yapan özgün bir dış politika stratejisi geliştirmesini kolaylaştırdı.
General De Gaulle’ün şu sözleri, ülkesine çizdiği rotanın gerekçesini de açıkça ortaya koyuyordu: “Bir büyük devletin, ne kadar dost olursa olsun, kaderini başka bir devletin kararlarına bırakması hoşgörü ile karşılanabilecek bir durum değildir. Başka bir ülkeyle bütünleşen bir ülke, ulusal savunmasına ilgisini kaybeder; çünkü artık ondan sorumlu değildir.”

Bu sözler, uzun yıllar boyunca Fransız dış politikasının temel dayanağını oluşturdu. Ancak bu cümleler, tümüyle içine kapanan bir ülkeye işaret etmiyordu. Fransa’nın ‘görkemli’ tarihine vurgu yapmayı ihmal etmeyen söylemiyle De Gaulle bir büyüklük iddiası da ortaya koyuyordu. Bunun için Avrupa’da birlik fikri benimsenmişti. Zamanla Avrupa Birliği’ne dönüşecek bu yapı, güçlü bir Frenk-Cermen ortaklığına yapılan vurguları da kapsıyordu. Öyle ki De Gaulle, Amerikan etkisinde gördüğü İngiltere’nin Avrupa Birliği’ne katılmasını uzunca bir süre veto etmeyi sürdürdü.

Ancak Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle beraber, bu dış politika çizgisi de sorgulanır hale geldi. Kurulan “yeni dünya düzeni” içerisinde, “Fransa güç kaybediyor” algısı daha da güçlenmeye başlamıştı. Fransızlar, küresel satrançtaki rollerinden memnun değildi. Paris’te kurulan yönetimler de sahip olunan nükleer kapasite, Avrupa Birli- ği içindeki güçlü konum ve BM Güvenlik Konseyi’ndeki veto hakkı gibi ayrıcalıklara rağmen küresel bir güce dönüşememenin sıkıntısını yaşıyordu. Fransa, Soğuk Savaş dönemindeki gibi müttefiklerinden bağımsız bir dış politika belirlemeyi ve eski emper- yalist dönem bağlantılarını da kullanarak büyük bir güç olarak ortaya çıkmayı arzulamaktaydı.

Fransız akademilerinde ve siyasi elitler arasında yaşanan bu tartışmalara rağmen, Paris’in dış politika davranışları Nicolas Sarkozy dönemine kadar ciddi bir değişikliğe uğramadı. François Mitterand dönemi genel hatlarıyla Fransa’nın değişen dünyaya kar- şı statükoya sarıldığı bir dönem olarak akılda kaldı. De Gaulle ilkelerinin halen güçlü olduğunun en somut örneği ise 2003 yılında ABD’nin Irak’a yaptığı müdahale sırasında yaşananlardı. Jacques Chirac yönetimi, Almanya ile beraber bu müdahaleye karşı çıktı. Oysa İngiltere ve doğu bloğundan kopan NATO’nun yeni üyeleri müdahalenin en hararetli savunucularına dönüşmüştü. Irak Savaşı sırasında yaşanan bu ayrışma daha sonra ‘Trans-Atlantik çatlak’ olarak isimlendirildi.

Paris’in Dış Politikadaki Yeni Arayışları

2007 yılında Nicolas Sarkozy’nin cumhurbaşkanı seçilmesi, bir yıl sonra da ABD’de- ki Bush döneminin sona ermesi, taraflara bu çatlağın onarılması için bir fırsat sundu. Sarkozy, De Gaulle geleneklerine dayanan dış politika anlayışından sıyrılmaya karar- lıydı. Bu uğurda en önemli adım 2009 yılında Strasbourg’da düzenlenen NATO Zirvesi sırasında atıldı. Fransa uzun yıllar sonra ittifakın askeri kanadına geri döndü. Paris yönetiminin hedefi, bundan böyle küresel konularda daha aktif davranmak ve daha önemli roller üstlenmekti.

Aslında Fransızlar NATO’nun askeri kanadından çekilmiş olsa da Soğuk Savaş’tan sonra bir dizi ortak harekâta katkı sağlamıştı. Fransız birlikleri Bosna-Hersek, Kosova ve Afganistan’da NATO saflarında savaştı. Ancak Sarkozy, çok uluslu askeri harekâtlar- da tam anlamıyla söz hakkına sahip olmak istiyordu. Önemli bir halk desteğiyle işbaşına gelen Sarkozy, halkını NATO’nun askeri kanadına dönüş kararına ikna etmek için fazla zorlanmadı. Sarkozy sadece; “NATO’nun askeri karar mekanizmalarında yer almıyoruz. Bu şöyle bir duruma yol açıyor; askerlerimizi  savaşın yaşandığı bölge-  lere gönderiyoruz, hayatlarını tehlikeye atıyoruz, fakat hedeflerin ve stratejinin belirlenmesine katkı sağlamıyoruz” diyerek Fransız kamuoyunu kolayca ikna etti.

İttifak içerisindeki Avrupalı güçler de Fransızların dönüşünü destekledi. Angela Merkel o dönemde; Fransa’nın geri dönüşünün NATO içinde Avrupa’ya ait unsurları sağlamlaştıracağını söylemiş ve Avrupa’nın güvenlik ve savunma politikasının gelişti- rilmesi ve güçlenmesi açısından bu hamlenin büyük önem taşıyacağına inandığını dile getirmişti. Ancak Sarkozy bu hamleyi yaparken Avrupa’daki pozisyonunu düşündüğü kadar ABD ile pürüzleri gidermeyi de hesap ediyordu. Selefi Jacques Chirac, Irak savaşı sırasında Berlin ve Moskova ile birlikte Washington’a karşı bir tutum izlemişti. Ame- rikan karşıtlığı Fransa’da büyük bir çoğunluğun hoşuna gitse bile, Sarkozy yönetimi Washington ile karşı karşıya gelmeyi pek istemedi.

Sarkozy dönemini, dış politika açısından Atlantik ötesiyle ilişkilerin yeniden değer kazandığı ancak Avrupalılık fikrinden de vazgeçilmediği bir dönem olarak tanımlamak yanlış olmaz. Zira Nicolas Sarkozy, Avrupa Birliği ve NATO’yu birbirini tamamlayan iki oluşum olarak görüyordu. Brexit sonrası Avrupa’da yaşanan şu anki çatırdama da o yıllarda henüz başlamamıştı. Aksine dünya ciddi bir mali krizle boğuşuyor, Euro bölge- sindeki borç krizi üye ülkeler arasında daha fazla dayanışmayı teşvik ediyordu. Sarkozy 2008’in Eylül ayında BM Genel Kurulu’nun açılışında yaptığı konuşmada, Fransa’nın Avrupa’ya ve dünyaya hangi gözle baktığını şu sözlerle özetledi: “Avrupa savaş istemi- yor, medeniyetler savaşı istemiyor, din savaşları istemiyor, soğuk savaş istemiyor, Avrupa barış istiyor ve istendiği zaman barış her zaman mümkündür.”

Aynı konuşmanın dikkat çeken bir diğer bölümüyse dünya ekonomisine ve mali krize yönelik mesajlardı. Sarkozy, mali disipline dayalı daha kuralcı bir ekonomik düzen önerisinde bulunurken, kredi derecelendirme kuruluşlarına da ciddi eleştiriler getir- mişti. Sonuçta bu ekonomik yaklaşım Sarkozy’ye bir sonraki seçimi kaybettirdi. Yine de görev süresi boyunca “dış politikada daha etkin bir Fransa” söylemine uygun olan hiçbir fırsatı geri tepmedi. Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne tam üyeliğine kesin bir dille karşı çıktı, Berlin ile ilişkilerini geliştirerek Avrupa Birliği içinde Almanya ile birlikte başat aktör olma pozisyonunu korudu. Ancak belki de en çok akılda kalan hamlesi 2001’de gerçekleşen Libya operasyonuydu.
BM, Arap Baharı sırasında devrimci güçlerin Kaddafi’ye karşı başlattığı isyanın merkezi Bingazi’nin rejim güçlerince kuşatılması üzerine, Srebrenitsa’dakine benzer yeni bir katliama yol açmamak için uluslararası müdahalenin önünü açtı. Fransa, bu müdahalede ABD ve İngiltere’nin de önüne geçen bir rol oynadı. Kaddafi’ye bağlı bir- likler, ağırlıklı olarak Fransız uçakları tarafından bombalandı. Amerikalıların harekâta olan desteğiyse denizden fırlatılan füzelerle sınırlı kaldı. Ancak ortak harekâtın ardından Libya’da kimin daha kazançlı çıktığı Fransız kamuoyunda halen bir tartışma konusu. Kazanımlarla ilgili bu tartışmalar bir yana, Libya operasyonu ile birlikte Fransa’nın, uluslararası konularda daha fazla söz sahibi olma ve BM Güvenlik Konseyi’ndeki veto hakkının gereğini yerine getirme konularında önemli bir adım attığını söylemek yanlış olmaz. Libya operasyonunun ardından ortaya atılan ve Sarkozy’nin 2007’deki seçim kampanyası için Muammer Kaddafi’den milyonlarca Euro mali kaynak aldığına ilişkin iddialar üzerine başlatılan soruşturma ise Fransızların eski liderine halen zor günler yaşatıyor.

Sarkozy döneminde benimsenen ve dünya meseleleri karşısında daha aktif olmayı öncelik olarak gören dış politika yaklaşımı, sosyalist halefi François Hollande döne- minde de sürdü. Hollande göreve geldiğinde Fransız dış politikası açısından en büyük tartışmalardan biri Afrika’daki eski sömürgelerin Paris ile olan ilişkilerinin yeniden düzenlenmesiydi. Çünkü Libya’daki operasyon, Fransa’nın eski sömürgelerinden Ma- li’de önemli sonuçlar doğurmuştu. Kaddafi sonrası yaşanan istikrarsızlıkla birlikte çatışmalar çok geçmeden Mali’ye sıçradı. Libya’daki Tuaregler silahlarıyla birlikte Mali’ye geçmişti.

2012 yılında gerçekleşen bir askerî darbenin ardından kaosa sürüklenen Mali’de önce hükümet ile Tuareg halkının bağımsızlığı için mücadele eden Azavad Ulusal Kur- tuluş Hareketi arasındaki çatışmalar şiddetlendi. Başkent Bamako’daki istikrarsızlıktan faydalanan isyancılar, kuzeydeki önemli şehirleri ele geçirdi. Bu istikrarsızlık ortamın- da Ensar ed-Din isimli Mağrib el Kaidesi ile bağları olan radikal bir örgütün de ortaya çıkıp Timbuktu başta olmak üzere kuzeydeki şehirleri ele geçirip Bamako’yu tehdit etmesi, Fransa için doğrudan bir müdahale fırsatı doğurdu. DEAŞ’ın Suriye’de, El Kai- de’nin Afganistan’da yaptığına benzer şekilde bu örgütün Timbuktu’daki tarihi eserlere yönelik saldırıları Fransa önderliğindeki uluslararası koalisyonun Mali’ye müdahalesine uluslararası kamuoyu nezdinde meşruiyet sağladı. Mali’nin kurtarılması için ha- rekete geçen Hollande yönetimi alkışlanırken, ülkenin bu hale gelmesinde sömürge döneminde yaşananları ve sonrasında Fransa’nın rolünü kimse sorgulamadı.

François Hollande, selefi Sarkozy’den aldığı müdahaleci ve aktif dış politika anlayışını sürdürürken, aslında Fransa’nın bu söylemi karşılayacak gerçek bir güce sahip olmadığının farkındaydı. Günümüz dünyasının Fransa’nın eskiden sahip olduğu saygın konuma itibar etmediğini defalarca söyledi. Fransız lider, geçmişin kalıntıları olarak gördüğü BM Güvenlik Konseyi gibi uluslararası kurumların, yeni bir dünyanın gerçek- lerine uyum sağlayamadığını da sık sık dile getirdi. Dış politika gibi ekonomi konusun- da da gerçekçi bir tutum sergileyince halk arasında Hollande’a olan destek beklenen- den daha hızlı biçimde eridi. Fransız lidere olan destek, seçilmesinin üzerinden iki yıl geçtiğinde neredeyse yüzde 10’lar düzeyine kadar inmişti. Daha önce büyüme oranları ve cari açık gibi sadece makro ekonomik verilerde görülen kötü gidişat artık sokaktaki Fransızların cebine yansımıştı. Hollande, dört yıllık cumhurbaşkanlığı sürecinde karşılaştığı sıkıntıları kabinede köklü değişiklikler yaparak aşmaya çalıştı. Ancak bu çabalar, iktidardaki Sosyalist Parti’nin kimyasını da bozdu. Parti içindeki sol gruplar ile liberal kanat arasındaki gerilim Sosyalist Parti’yi bölünme noktasına getirdi. Hollande’ın eko- nomi yönetimini liberal eğilimli isimlere bırakması, sadece halk arasında değil parti içinde de kendisine olan desteği azalttı.

Dış politikadaki tutarsızlıklar ve ekonomideki kötü gidişat gibi François Hollande dönemi denildiğinde akıllara gelecek olgulardan biri de hiç kuşkusuz terör. Hollande’ın cumhurbaşkanlığı döneminde ülke DEAŞ tarafından gerçekleştirilen çok sayıda sansasyonel eylemle çalkalandı. Paris ve Nice’deki saldırılar, aşırı sağın yükselişini ve merkez siyasetin çöküşünü hızlandırdı. Güvenlikle ilgili kaygılar, kötüleşen ekonomik tabloyla birlikte 2017 yılındaki seçimler öncesi belirleyici unsur olarak ön plana çıktı. François Hollande’a olan destek o kadar azalmıştı ki Fransız lider kendi partisi içindeki adaylık yarışına katılmayı bile göze alamadı.

Macron’un Yolunu Açan Dinamikler

2017 yılının Mayıs ayında yapılan cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesi, siyasi yelpa- zenin aşırı sağ dışında kalan bütün aktörleri kendi içindeki kavgalarla meşguldü. Mer- kez sol ve sağ, aday belirleme süreçlerinde ciddi ideolojik tartışmalara girerek kan kaybediyordu. Hollande’ın aday olmadığı Sosyalist Parti’deki mücadeleyi Benoit Hamon kazandı. 49 yaşındaki Benoit Hamon, eski başbakan Manuel Valls’ı ön seçimde geride bırakmayı başardı. Hamon, partinin sol kanadında yer alıyordu. Parti içindeki yarışın ardından rakibi Manuel Valls, seçimlerde kendi partisini değil Emmanuel Macron’u destekleyeceğini açıkladı. Sosyalistler için artık kazanma umudu kalmamıştı. Üstelik solun önemli isimleri arasında yer alan Jean-Luc Melenchon da “Başkaldıran Fransa Hareketi” ile birlikte iktidardaki Sosyalist Parti’nin tabanından geniş bir kesimi kendi yanına çekmeyi başardı.

Merkez sağdaki adaylık yarışında ise Alain Juppe ve Nicolas Sarkozy’yi geride bırakan eski Başbakan François Fillon ipi göğüsledi. Anketler ilk başta, Fillon’un ikinci turda aşırı sağa karşı kurulacak bir ittifakla cumhurbaşkanı seçileceğini gösteriyordu. Ancak Fillon’ın başbakanlığı döneminde eşi ve çocuklarına bağlanan maaşlar, kam- panya döneminin en hareketli günlerinde açılan bir yolsuzluk soruşturmasının konusu oldu. Yolsuzluk soruşturmasıyla birlikte François Fillon’a olan destek birkaç gün içinde önemli ölçüde azaldı.

Merkez sağ ve soldaki bu çalkantılar, daha önce hiçbir seçime girmeden bakanlık koltuğuna oturan eski Ekonomi Bakanı Emmanuel Macron’un yıldızını bir anda daha da parlattı. François Hollande tarafından önce ekonomi danışmanı, daha sonra da ba- kan yapılan Emmanuel Macron, liberal ekonomi politikalarıyla Sosyalist Parti içindeki çatlağı derinleştirmişti. “Macron yasası” olarak bilinen düzenlemeyle iş dünyasının gönlüne girdi ancak çalışan kesimlerin tepkisini çekti. Seçimlere az bir süre kalaysa, “Yürüyüş” adlı bir siyasi oluşumla cumhurbaşkanlığına aday olduğunu açıkladı. Aday- lığını açıkladığı sırada bakanlık görevini sürdürüyordu. Bu yüzden “Brütüs” benzet- meleri de yapıldı.
Özgeçmişi kimilerine göre parlak, kimilerine göreyse soru işaretleriyle doluydu.
 
Fransa’da seçkin ailelerin çocuklarının gittiği, yönetici yetiştirmek için kurulmuş okullarda eğitim aldı. Genç yaşta, dünyayı yöneten güçlerden biri olarak kabul edilen Ro- thschild ailesine ait bir bankanın önce yöneticisi, sonra da küçük ortağı oldu. Finans dünyasıyla arası iyiydi. Medya tarafından “Kapitalizmin Mozart’ı” olarak takdim ediliyordu. Öyle ki seçim kampanyasını da Rothschild ve Lehmann Brothers yatırım bankalarının mali desteğiyle sürdürdüğü iddia edildi. Sloganıysa “ne sağ, ne sol” oldu. Bu slogan geleneksel partilere olan güvenini yitiren halkın ilgisini çekmişti. Kurduğu bu ve benzeri cümleler; uluslararası sermaye gruplarının da duymak istediği sözlerdi. Kendisine yönelik tek eleştiriyse tıkanan Fransız siyaseti için hazırlanmış bir siyasi mü- hendislik figürü olduğu yönündeydi.

Macron’un cumhurbaşkanlığı yarışında elini güçlendiren en önemli gelişme ise geç- mişte merkez sağdan sola doğru açılım yapmak üzere yola koyulan ve 2007 ve 2012 seçimlerinde ciddi bir oy potansiyeline ulaşan François Bayrou’dan aldığı destek oldu. Seçimlere kısa bir süre kala anketler artık ikinci turda aşırı sağcı Ulusal Cephe’nin li- deri Marine Le Pen’e karşı yarışacak ortak adayın Emmanuel Macron olduğunu açıkça gösteriyordu. Le Pen’in ise ikinci tura kalacağından hiç kimsenin şüphesi yoktu.

Aslında Fransa’daki seçimlerin stratejisi hızla yükselen aşırı sağın önünü kesmek üzerine kurulmuştu. Daha önce 2002 yılındaki seçimlerde Marine Le Pen’in babası Jean Marie Le Pen ikinci tura kalmış ve merkez sağın adayı Jacques Chirac, aşırı sağa karşı oluşturulan benzer bir ittifakla cumhurbaşkanı seçilmişti. 2017’deki seçimler öncesindeyse aşırı sağın adayı Marine Le Pen’in ikinci tura kalması artık sürpriz değildi. Fransa’daki terör saldırıları, Avrupa’ya yönelik mülteci akını, Brexit referandumu ile AB içinde derinleşen çatlak ve Almanya’nın birlik içindeki belirleyici rolünün giderek güçlenmesi aşırı sağa olan desteği artırmıştı. Kaldı ki Ulusal Cephe bölgesel seçimlerde rekor oy oranlarına ulaşarak seçimi ilk sırada tamamlamış ancak aşırı sağa karşı oluş- turulan ittifaklarla ilk turda zaferle çıktığı tüm bölgelerde ikinci turu kaybetmişti. Ben- zer bir senaryo cumhurbaşkanlığı seçimleri için de geçerliliğini koruyordu. Aşırı sağın adayı Le Pen; AB üyeliğinin referandumla oylanmasını, yasa dışı göçmenlerin sınır dışı edilmesini ve yasal göçün yılda 10 bin ile sınırlandırılması vadediyordu. Ayrıca 15 bin yeni polisin işe alımı, 40 bin kişilik yeni cezaevleri inşa edilmesi, bazı camilerin kapa- tılması ve sosyal konutlarda Fransız vatandaşlarına öncelik tanınması gibi güvenlikçi ve ayrımcı politikaları savunuyordu.

Macron ise kampanya süreci boyunca kendisini hem aşırı sağın hem de merkez siyasetin karşısına konumlandırdı. Macron’un ajandasında mesleki eğitime verilen desteğin artırılması, yenilenebilir enerjiye geçiş, kamu yatırımları için 50 milyar euro harcanması, şirketlere vergi indirimi ve 35 saatlik haftalık çalışma süresinin artırılma-ı için şirketlerle müzakereler yapılması gibi ekonomik vaatler ilk sıradaydı. İki lide- rin dış politika yaklaşımları da birbirinden hayli farklıydı. Brüksel’den değil Paris’ten yönetilen bir Fransa söylemine sarılan Marine Le Pen, Avrupa’daki ittifakın yapısını federal bir görünümden ziyade ‘Ulusların Avrupası’ yaklaşımı üzerine inşa edecek bir söylemi benimsemişti. Macron ise buna karşılık Avrupalılık kimliğinin savunucusu gibi görünen bir pozisyonda kalmayı ve daha geniş kesimlere hitap etmeyi tercih etti. Yine de AB içinde yapılması gereken yapısal reformlardan sıklıkla söz ederek, Brüksel’in belirleyici rolünden rahatsız olan Fransızlara seslenmeyi de ihmal etmedi. Marine Le Pen, Ukrayna kriziyle birlikte giderek Avrupa’dan dışlanan Rusya ile daha sıcak bir iliş- ki modelini savunurken, Emmanuel Macron daha Atlantikçi bir yaklaşımı benimsedi. Neticede Fransa’daki cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ilk turunda Macron oyların yüzde 23’ünü, Le Pen ise yüzde 21’ini alarak ikinci tura kaldı. İkinci turdaysa sürpriz olmadı ve Emmanuel Macron yüzde 65 oyla Fransa’nın yeni cumhurbaşkanı oldu.

Marine Le Pen, ikinci tur öncesi son demeçlerinde Macron için çarpıcı ifadeler kullanmıştı. Aşırı sağcı lider; “Kim kazanırsa kazansın Fransa’yı bir kadın yöne- tecek. O kadın ya ben olacağım ya da Angela Merkel” diyerek, özellikle ekonomik konularda Emmanuel Macron’un Berlin’in sözünün dinlenmeye devam edeceğini ima etmişti. Ancak tam tersini düşünenler de oldu. Brexit’in ardından “Kıta Avrupası” ve “Atlantik Avrupası” arasındaki ayrım artarken, Macron ile birlikte Fransa’nın yüzünü okyanusun diğer kıyısına çevireceği yorumları da yapılıyordu. Zira Macron’un seçim çalışmalarında Barack Obama’nın kampanya ekibi aktif olarak çalışmış, Obama da gö- revde olmamasına karşın Macron’u ilk kutlayan isimlerden biri olmuştu. Bu durumu, ABD’de Donald Trump’a kaybeden finans çevrelerinin kazandığı yeni bir mevzi olarak görenler oldu. Macron’un Elysee Sarayı’na oturduktan sonra kimi haklı çıkaracağıysa merak konusuydu.

Macron’un Gözünden Dev Aynasındaki Fransa

Emmanuel Macron’un ilk bir yıllık dış politika performansına geçmeden önce, ül- kede yaşanan iç çalkantıları hatırlamakta fayda var. Göreve geldikten sonra mali, sosyal ve idari alanlarda bir dizi reform çalışması başlatan Macron, çok sayıda sektörden tepki topladı. İşçi sınıfı ve çalışan kesimlerle de arası açılan genç lider, çığ gibi büyüyen grev ve gösteri dalgasıyla karşı karşıya kaldı. Ülkenin hemen hemen her kentinde düzenle- nen gösterilere yüzbinlerce kişi katıldı. Özellikle havayolu ve demiryolu çalışanlarının tüm Fransa’ya yayılan grevleri ulaşımı önemli ölçüde aksattı, hayattı felç etti. Üstelik alınan onca kemer sıkma tedbirine karşın ekonomide beklenen büyüme rakamlarına da ulaşılamadı. Bu durum Macron’a olan güveni de sarsmış durumda. Bir anlamda Fransız halkı 2017’nin bahar aylarında daldığı Macron rüyasından artık uyanmış gibi görünü- yor. Kamuoyu araştırmaları; çalışanlar, emekliler ve öğrenciler arasında Macron’a olan desteğin bariz biçimde azaldığını ortaya koyuyor. Elabe İletişim Stratejisi ve Etüdleri adlı kurum tarafından Haziran ayı başında yapılan son ankete göre Macron’un ekono- mik tedbirler ve reform planını destekleyenlerin oranı sadece yüzde 35. Buna karşın aynı araştırmaya göre halkın yüzde 74’ü Emmanuel Macron’un adaletsiz bir siyaset izlediği görüşünü savunuyor.

Macron, seçimlerdeki zaferini ikinci turda aşırı sağa karşı oluşturulan güç birliğine borçlu. Ancak Fransa Cumhurbaşkanı ve partisi “Yürüyüş Hareketi” aşırı sağcı Ulusal Cephe’nin seçim vaatlerini aratmayacak icraatları da hayata geçiriyor. Bunun somut örneklerinden biri mültecilere dair çıkarılan yasa. Fransa’da meclis, sığınmacılar ve ailelerinin gözaltına alınması ve sınır dışı edilemeyen yabancı hükümlülerin sınırsız süreyle ev hapsine alınmasını öngören yasayı bir süre önce kabul etti. Emmanuel Mac- ron, ülkesindeki ‘İslam açılımı’ ile de gündemde. Ancak Fransa’da İslam’ı “yeniden ya- pılandırmayı” hedefleyen Cumhurbaşkanı Macron’un kullandığı retoriğinin ardındaki reel politik, zannedilenden çok daha kaygı verici. Macron açıkça, “Fransız İslam’ı- nı moderniteye yönelmekten alıkoyduğunu” iddia ettiği Arap ülkelerinin etkisini azaltmak istediğini söyledi. Bu da Avrupa’nın medeniyetin zirvesini, Arapların ise geri kalmışlığı temsil ettiğini varsayan ırkçı bir düşünceyi yansıtıyor. Bu kabul, Macron’un yabancı devletlerin Fransa’daki İslami kurumları fonlamasını yasaklama talebini meş- rulaştırıyor. Fransız liderin ülkedeki Müslüman nüfusa yönelik yaklaşımını “söylemde yumuşak, uygulamada sert” olarak nitelendirmek mümkün.

Macron’un henüz ilk yılında aldığı kararlar; Fransa’da ciddi biçimde tartışılıyor. Fransız lidere kendi ülkesinde yöneltilen eleştirilerin başında, köklü siyasi gelenek- lerden kopması ve kurumsallaşmış karar alma mekanizmalarını devre dışı bırakması geliyor. Fransa’da yakın dönem siyaset tarihi üzerine çalışan Nicolas Roussellier, genç liderin yönetim tarzına ilişkin eleştirileri şu sözlerle özetliyor: “Makronizm; doktri- ni, siyasi geleneği ve partisi olmayan bir güce dayanıyor. Cumhurbaşkanlığını her  şeyin merkezine koyan bir yönetim anlayışıyla Fransa bir siyasi bir krize doğru ilerliyor.” Macron’un selefi François Hollande da bir süre önce piyasaya çıkan “İktida- rın Dersleri” adlı kitabında; kendi dönemine dair öz eleştiriler kadar Macron’a yönelik tavsiyelere yer verdi.

Emmanuel Macron içerideki bu sıkıntıları, dış politikadaki çıkışlarıyla gidermeyi tercih ediyor. Aslında Fransız lider göreve “herkese mavi boncuk” politikası ile başla- dı. Batı ile gergin ilişkilere sahip Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in de aralarında olduğu çok sayıda dünya lideriyle görüştü, ılımlı mesajlar verdi. Mavi boncuk poli- tikası zaman içinde yerini küresel satranç tahtasındaki gerçeklere bıraktı. Fransa’nın son dönemdeki dış politikasında dört ana başlık var. Bu başlıkları; Fransa’nın küresel sistemdeki rolü, Avrupa Birliği içindeki konumu, eski sömürgelerinin bulunduğu Af- rika ile ilişkiler ve Ortadoğu’da yeniden söz arayışı olarak sıralamak mümkün. Küresel sorunlara daha fazla müdahil olma niyetindeki Macron, geçtiğimiz Ağustos ayında dü- zenlenen büyükelçiler konferansındaki konuşmasıyla bu stratejinin ipuçlarını vermişti. O konuşmada, ülkesindeki terör saldırılarına atıfta bulunan ve güvenlik kavramını öne çıkaran Macron, DEAŞ’ın ana düşmanları olduğunu vurgulayarak “Irak ve Suriye’de barışın sağlanması Fransa için hayati bir öncelik” ifadelerini kullanmıştı. Gerçi Fransa’nın Suriye ve Irak’ta terör örgütü DEAŞ’a karşı kurulan uluslararası koalisyona aktif biçimde katılmasının geçmişi François Hollande dönemine kadar uzanıyor. Em- manuel Macron’un ise Fransa’nın bu koalisyon içindeki rolünü bir parça abarttığını söylemek yanlış olmaz.

Doğu Guta’daki son kimyasal saldırının ardından ABD öncülüğündeki koalisyon güçleri Nisan ayında Şam rejiminin kimyasal kapasitesini hedef alan sınırlı bir operasyon düzenledi. Bu operasyondan bir süre önce Amerikan Başkanı Donald Trump, ülke- sinin Suriye’de daha fazla kalmayacağını ifade etmişti. Emmanuel Macron’un Fransa’sı, Suriye’deki operasyona Akdeniz’deki bazı gemilerden ateşlediği füzelerle katıldı. Şam rejimine ait hedeflerin vurulmasının ardından bir televizyon programına katılan Mac- ron’un ifadeleri, hem ABD’nin hem Rusya’nın hem de Türkiye’nin tepksini çekti. Çünkü Fransa’nın operasyondaki katkısı küçüktü ama Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un kendisine biçtiği rol büyüktü. Macron, önce ABD’yi Suriye’den çekilmeme konusunda Fransa tarafından ikna edildiğini söyledi. Ancak bu sözler çok geçmeden Beyaz Saray tarafından yalanlandı. Beyaz Saray sözcüsü Sarah Sanders, Fransız lidere, “ABD’nin Suriye’deki amacı değişmedi” diyerek yanıt verdi. Fransız lider, Washington’dan ge- len bu açıklamadan sonra, sarf ettiği sözleri düzeltmek zorunda kaldı.

Emmanuel Macron’un Suriye’ye yapılan müdahalenin ardından tartışma yaratan bir başka açıklaması ise Türkiye ile Rusya arasındaki ilişkilere yönelikti. Fransız lider, “Bu operasyonla Türkleri Ruslardan ayırdık” ifadelerini kullandı. Türkiye ve Rusya’nın bu sözlere tepkisiyse sertti. Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, Macron’un Astana süre- cine dâhil olmak istediğini ancak kendisine olumsuz yanıt verildiğini açıkladı. Bu aşa- mada, Fransa’nın Suriye’deki krize başından beri müdahil olduğunu ve bölgeye özel bir ilgi gösterdiğini hatırlatmakta fayda var. Arap Baharı’ndan önce Fransa önemli sayıda rejim karşıtına ev sahipliği yapıyordu. Bu isimlerin çoğu bir dönem Şam yönetiminde bulunmuş fakat baba ya da oğul Esad ile araları açıldıktan sonra soluğu Paris’te al- mış siyasilerdi. Fransa, bu nedenle gerek Hollande gerekse Macron döneminde Beşar Esad’a karşı duruşunu hiç değiştirmedi. Suriye’de gerçek bir çözüm için Esad’ın görevi bırakmasını da ön şart olarak sunmaya devam etti. Bu süre zarfında BM Güvenlik Kon- seyi’nde Rusya tarafından veto edilen tasarılarn çoğu da Fransa tarafından hazırlandı. Fransa tüm bunları yaparken, Paris’te yetişen rejim karşıtlarının Şam’daki yönetimi devralmasını düşlemişti. Ancak bu yöndeki hamleler sonuç vermedi. Hatta demokratik Suriye muhalefeti Fransa’dan uzaklaşan başka bir istikamete evrildi.

Macron’un Suriye konusunda attığı adımlardan biri de ülkenin kuzeyindeki terör koridoruna verdiği destek oldu. Fransa Cumhurbaşkanı, aralarında PKK/PYD yöneti- cilerinin de olduğu sözde Suriye Demokratik Güçleri temsilcilerini Elysee Sarayı’nda ağırladı. Fransa’nın bu bölgedeki terör unsurlarına destek için tıpkı ABD gibi bölgede asker bulundurması gündeme geldi. Bu görüşme, Trump’ın “Suriye’den çekileceğiz” dediği günlere denk geldiği için bir devir-teslim beyanı olarak da algılandı. Aslında Fransızlar, Suriye’de işgali bir başka güçten devralmaya alışkın. Bundan tam yüz yıl önce, Suriye toprakları İngilizler tarafından işgal edilmişti. Şam ve Halep, Osmanlı’dan koparılan topraklardaki işgal gücünün merkez karargâhlarına ev sahipliği yapıyordu. 15 Eylül 1919 tarihli bir anlaşma ile İngilizler işgal bölgelerini Fransızlara devretti. Çok geçmeden Suriye topraklarında Fransız manda yönetimi kuruldu. Fransızlar; Suriye’de etnik ve mezhepsel farklılıklara dayanan 6 yapılı bir yönetim oluşturdu. Emperyaliz- min “böl-yönet”  stratejisi Suriye topraklarında kendini gösteriyordu. Hatay’ın ana- vatana katılmasından sonra Fransızlar strateji değiştirip, bu kez azınlığın çoğunluğu yönettiği güçlü merkezi bir yapı inşa etti. İkinci Dünya Savaşı’nın ardındansa Lübnan ve Suriye’den çekildiler. Ancak kurdukları siyasi yapı, Suriye halkının uzun yıllar baskı altına yaşamasına yol açacak yönetimleri de beraberinde getirdi. Fransa’nın o dönemde Suriye’yi mezhep ve etnik köken esasında devletçiklere bölerek bir federasyona dönüştürme çabası, iç savaşın başından bu yana Batı kamuoyunda en çok konuşulan senaryoların başında geliyor.

Fransa’nın Ortadoğu’da önem verdiği ülkelerden biri de İran. Tahran yönetimi ile 5+1 ülkeleri arasında imzalanan nükleer anlaşmanın ardından Fransız şirketleri İran pazarından daha fazla pay kapmak için Avrupalı rakipleriyle birlikte bu ülkeye adeta hucüm etti. Yaptırımların kalkacak olması ve pazarın büyüklüğü iştahları kabartıyor- du. Fransız şirketleri, İran’da uzun yıllar boyunca yaptırımlar yüzünden yenileneme- miş pek çok altyapı tesisi için açılacak kamu ihalelerine de talipti. Örneğin, Fransız petrol şirketi Total, İran’ın doğalgaz sahalarını geliştirmek için 4.8 milyar dolarlık bir anlaşma imzaladı. Ancak ABD Başkanı Donald Trump’ın nükleer anlaşmadan tek ta- raflı çekilme kararı alması, Paris’teki planları bozdu. Oysa Emmanuel Macron, Trump ile görüşmek için Beyaz Saray’a giderken Amerikan tarafını ikna edeceğinden emindi. Fakat beklediğini bulamadı. Görüşmeye dair değerlendirmesi ise tarihten alıntılar içe- riyordu. 19’uncu yüzyılın önemli devlet adamlarından Otto von Bismarck’tan alıntı yapan Macron, “Eğer insanlara sosislerin nasıl yapıldığı anlatılsaydı, kimse onları yemezdi” dedi. Yani Trump ile yaptığı görüşmenin içeriğinin bilinmesinin daha iyi olacağını ima etti. Fransa ve ABD arasında son yıllarda özellikle dış politikada belirli bir uyum yakalansa da Trump ile Macron’un yıldızları pek barışık değil. Son olarak Washington yönetiminin AB ülkelerinden alınan bazı ürünlere getirdiği ek vergilere de en sert tepkiyi veren isim Emmanuel Macron oldu. “G7’nin altı ülkesi, ABD’den daha büyük bir Pazar”  diyen Macron, Trump’ın tek taraflı hareketlerini doğru bulmadığı söyledi. Fransız lider, gerekirse ABD’yi dışarıda bırakarak G-7’yi G-6’ya düşürülebile- ceklerini bile dile getirdi.

Atlantik ötesindeki müttfikine güveni sarsılan Macron, AB içinde de Fransa’nın ro- lünü artırmak istiyor. Fransız liderin geçtiğimiz sonbaharda Sorbonne Üniversitesi’nde yaptığı konuşma bu açıdan önemli bir çıkıştı. Macron konuşmasında Avrupa vizyonunun bir parçası olarak ortak bir AB savunma gücü kurmayı önerdi. AB’nin bir dizi yapısal reforma ihtiyacı olduğunu anlatan Fransa Cumhurbaşkanı, güvenlik ve terörle mücadele alanlarında da daha fazla işbirliği talep etti. Kaldı ki Macron’un seçilmeden önceki vaadleri arasında, Euro bölgesini güçlendirmek ve AB içindeki entegrasyonunu derinleştirmek gibi maddeler de göze çarpıyordu. Macron, reform çağrılarını Stras- bourg’daki son Avrupa Parlamentosu konuşmasında da sürdürdü. Burada, birliğin Batı Balkan ülkelerini içine alarak genişlemesi konusunda söyledikleriyse ayrı bir tartışmaya neden oldu. Macron, Euro Bölgesi içindeki ekonomik durgunluk atlatılmadan geniş- lemeye mesafeli olduğunu söylerken, Türkiye ve Rusya’nın Balkanlar’daki etkinliğine dikkat çekti. Macron; “Karşı karşıya olduğumuz jeopolitik risk, Batı Balkan ülke- lerinin Rusya veya Türkiye’ye kaymasıdır.  Balkan  ülkelerinin  yönlerini  Türkiye veya Rusya’ya doğru dönmelerini istemiyorum” ifadelerini kullandı. Bu ifadeler, son yıllarda bir tıkanma yaşansa da AB ile tam üyelik müzakerelerini sürdüren Türkiye’ye  karşı bakışının Sarkozy döneminden farklı olmadığını ortaya koydu.

Macron, İngiltere’nin ayrılmasının ardından AB içinde hem Almanya ile işbirliğini sürdürmek hem de Almanya’nın gücünü dengelemek gibi zor bir siyaset izliyor. AB içindeki Alman hâkimiyetinin Fransa’daki her iktidara oy kaybettirdiğini ve aşırı sağa biraz daha ivme kazandırdığını da unutmamak lazım. Ancak Macron’un çıkışlarına rağmen ekonomik olarak AB’nin dümeni halen Almanya’da. Macron’un yeni bir Napolyon olma rüyasının Avrupa dışındaki etkisi de sınırlı. Fransız liderin; Afrika’daki eski sömürgelerine ve Asya’daki eski müttefiklerine düzenlediği geziler de beklenen sonuçları doğurmadı.

Macron, ülkesine küresel sistemde daha önemli bir rol biçse de Fransa, Ortadoğu’da ABD’nin izin verdiği ölçüde bir hareket alanına sahip. Paris yönetimi, güçlü reform çağrılarına rağmen Avrupa Birliği içerisinde ise halen Almanya’nın ekonomik üstün- lüğünün gölgesinde. Askeri ve ekonomik güç dengeleri göz önünde alındığında, Macron’un Fransa’ya biçtiği küresel aktörlük rolü pek gerçekçi değil. Mevcut statüko değişmediği takdirde, Fransa, BM Güvenlik Konseyi’ndeki veto hakkına rağmen küresel satrançta yardımcı aktör olarak kalmaya devam edeceğe benziyor.

Ahmet Bağçeci kimdir?

1977 yılında İstanbul’da doğdu. Galatasaray Üniversitesi’nde İletişim ve Uluslararası İlişkiler alanlarında lisans ve yüksek lisans eğitimi aldı. SkyTürk ve DHA’da dış haberler editörlüğü görevlerinde bulundu. Yaklaşık 10 yıldır TRT’nin çeşitli kanallarında yayınlanan “Dünyamız Detay”, “Dünya Gündemi”, “Dünya Raporu”, “Balkan Dosyası”
ve “Hattı Müdafaa” gibi televizyon programlarında editörlük görevini sürdürüyor.
 

Kaynak: Bilimevi Dış Politika Dergisi, Sayı:5

YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER