BM Güvenlik Konseyi'nin reformunu gerekli kılan yapısal –  İşlevsel problemler ve çözümü erteleyen engeller

BM Güvenlik Kurulu'nun yapısı üzerine son zamanlarda tartışmalar yaşanıyor. Özellikle Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın "Dünya beşten büyüktür" ifadesi sonrası daha sık tartışılmaya başlayan BMGK'nın yapısı üzerine Yrd. Doç. Dr. Selman Öğüt'ün analizi

BM Güvenlik Konseyi'nin reformunu gerekli kılan yapısal –  İşlevsel problemler ve çözümü erteleyen engeller

Yrd. Doç. Dr. Selman Öğüt 

Yeniden yapılandırma ile ilgili tartışmaların neredeyse hepsinin değindiği ve doktrinde Güvenlik Konseyi’nin reformu konusunu inceleyen çalışmalarda ayrı bir başlık olarak ya da metin bütünlüğü içerisinde incelenen yapısal ve işlevsel problemler konusu hayati önemi haizdir. Reformun neden ve nasıl yapılması gerektiğinin sorulması mühimdir.

Güvenlik Konseyi’nin reformu önündeki engeller ve reformu tetikleyen sorunlar ayrımına gitmeden doğrudan doğruya reformu elzem kılan problemlere temas dahilinde yapılan bir inceleme ile hem mevcut problemlerin hem de problemleri aşma noktasında karşılaşılan ya da karşılaşabilecek engellerin değerlendirilmesi mümkündür. Başka bir deyişle, reform sürecini tetikleyen sorunlar ve bunları çözüme ulaştırmanın önündeki engeller konuları birbiri ile bağlantılı ve hatta iç içe geçmiş hususlardır. Bununla birlikte sorunlar ve engeller arasında belirli bir ayrıma gitmek yararlı olacaktır. Eğer sorunun incelemesi yapılırken çözüm hedefli bir yol takip edilecekse sorunu aşmayı zorlaştıran engellerin de sorunla beraber tetkik edilmesi gerekir.

Bu bağlamda, spesifik olarak reform problemlerini tespit etmek ve somut olaylar ile daha belirgin hale getirmek için muayyen başlıklar halinde inceleme yapmanın elzem olduğu kanaatindeyiz.

A. DEMOKRATİKLİĞİN EKSİKLİĞİ (TEMSİLDE ADALET PROBLEMİ)

Kuruluşunun yetmişinci yıldönümüne yaklaştığımız BM örgütünün başat organı olan Güvenlik Konseyi’ne yöneltilen eleştirilerin başında, demokratik bir yapıya sahip olmaması gelmektedir. Demokratik olmama ile anlaşılması gereken hususlar, Konseyin ufak ölçekli yapısı, ayrıcalıklı karakteri, Genel Kurul ile kurduğu ilişkideki problem ve çalışma usullerindeki çarpıklıklardır.
Uluslararası barış ve güvenliği korumakla yükümlü en önde gelen aktör konumundaki Güvenlik Konseyi’nin yapısal ve işlevsel problemleri arasında bulunan demokratikliğin eksikliği, Konseyin düçar olduğu diğer problemler gibi varlığını devam ettirmektedir. Konseyin daha aktif hale gelmesi ile bu noktada yapılan eleştiriler daha fazla artmıştır. Konseyin yapılanması bir kenara bırakılırsa, beş daimi üye tarafından kullanılan veto yetkisinin demokrasi ilkesine verdiği zarar, aynı zamanda BM örgütüne üye devletlerin çoğunun Konseyi adaletsiz bir yer olarak görmesine sebebiyet vermektedir. 2004 yılında Darfur’da ve 1994 yılında Rwanda’da oluşan insani krizler bu noktada örnek olarak verilmektedir.

Sahip olduğu üye sayısı itibari ile kuruluş aşamasına göre iyileşmeden ziyade kötüleşmenin gözlendiği Güvenlik Konseyi’nin söz konusu durumu halen düzeltilmeyi beklemektedir. 1965 yılında, onaylanan üye sayısı artırımı ile Konseyin üye sayısı on bir adetten on beş adete yükseltilmiştir. Bunun sebebi daha önce de değindiğimiz üzere, kuruluş tarihi olan 1945 yılında BM örgütünün 52 adet üyesinin 1963 yılına gelindiğinde 113’ye yükselmesidir. Üye sayısındaki bu yükselmenin neticesinde, mevcut on bir daimi üye sayısı arttırılarak on beş olarak belirlenmiştir. 1963 senesindeki BM örgütü sayısının 113 olmasına rağmen 15 üyesi bulunan Güvenlik Konseyi için adil bir temsil edebilme kabiliyetinden yoksun olduğunu söylememiz mümkündür. 2013 yılı itibari ile 193 üyesi olan BM örgütünün, kritik kararlara imza atan organı olan Güvenlik Konseyi’nin üye sayısının iyileştirilmesi gerekmektedir. Üye sayısının adilane düzenlenmesinin yanında BM Antlaşması’nda ve Usule İlişkin Geçici Hükümler’de yer alan ve Güvenlik Konseyi’nin eyleminin kendilerini etkilemesi durumunda Konseyin karar alma sürecine katılmayı öngören hükümler noktasında da eleştirilen hususlar vardır. BM Antlaşması’nın 31. maddesi uyarınca Güvenlik Konseyi üyesi olmayan herhangi bir BM üyesi, Güvenlik Konseyine sunulan herhangi bir sorunun görüşülmesine, eğer Konsey bu üyenin çıkarlarının özellikle söz konusu olduğu görüşüne varmışsa, oy hakkı olmaksızın katılabilmektedir. 32. maddedeki düzenlemeye göre de Güvenlik Konseyi üyesi olmayan herhangi bir BM üyesi veya BM üyesi olmayan herhangi bir devlet, Güvenlik Konseyinin incelediği bir uyuşmazlığa taraf ise bu uyuşmazlığa ilişkin görüşmelere, oy hakkı olmaksızın katılmaya çağrılabilir. Maddenin son cümlesinde belirtildiği üzere Güvenlik Konseyi,  Birleşmiş Milletler üyesi olmayan bir devletin katılması konusunda uygun gördüğü koşulları koyar.

31. ve 32. maddeler doğrudan üye devletlerin Güvenlik Konseyi karar alma sürecine katılmayı hedeflerken 50. madde düzenlemesi üye devletler yanında üye olmayan devletlere de önlemlerle alakalı danışma hakkı vermektedir. Buradaki önlemler, zorlayıcı ya da önleyici niteliği haiz ve üye olan ya da olmayan devleti ekonomik açıdan sıkıntıya sokan türden önlemlerdir.
BM Antlaşması’nda olduğu gibi, yukarıda da belirttiğimiz üzere, Usule ilişkin Geçici Hükümler’in bazı maddeleri üye devletlere söz hakkı tanımaktadır. Usule ilişkin Geçici Hükümler’in 37. maddesine göre Güvenlik Konseyi üyesi olmayan BM örgütünün herhangi bir üyesi Güvenlik Konseyi’nin vermiş olduğu bir kararın sonucunda dinlenilebilir. Dinlenecek olan üye devletin oy hakkı olmayacaktır. Güvenlik Konseyi’nin söz konusu devleti dinleme kararını alması için devletin çıkarlarının hususen etkilenmiş olmasına kanaat getirmesi ya da BM Antlaşması’nın 35. maddesinin 1. fıkrasına göre bir üye devletin mevzu bahis sorunu Güvenlik Konseyi’nin dikkatine sunmuş olması gerekmektedir. Bu şekilde yapılmış düzenlemenin amacı, çıkarları zedelenme riski taşıyan devletin korunmasının sağlanmasıdır.

BM Antlaşması’nın 31. maddesinin ve Usule İlişkin Hükümlerinin 37. maddesinin bir değerlendirme yapılacak olursa üye devletler hakkında karar verme yetkisi Güvenlik Konseyi’nin eline bırakılmaktadır. Bununla birlikte BM Antlaşması’nın 32. ve 50. maddelerinin üye devletlerin çıkarları etkilendiği zaman katılabilme hakkı sağladığı belirtilmektedir. Bu hükümlerin aksine, kararların çoğunluğunun üye devletlerin dahli olmadan alınması çarpıcı bir noktadır. Bağlayıcı kararların Güvenlik Konseyi üyesi olmayan üye devletlerin harici fikirlerine kulak verilmeden alınması eleştirilen bir husustur. Bu bağlayıcı kararlar bir devletin sadece iç ilişkilerini etkileyen kararlar da olabilmektedir.

B. ŞEFFAFLIK PROBLEMİ

İşleyiş açısından karşılaşılan problemler arasında Güvenlik Konseyi’nin şeffaflıktan yoksun olması sürekli dillendirilen ve çözülmesi için farklı önerilerin öne sürüldüğü bir meseledir. Şeffaflıkla alakalı eleştiriler, tıpkı temsil edebilme kabiliyetinin zayıf olması gibi halen güncelliğini muhafaza etmektedir. Konseyin yetki kullanımının sınırları yanında karar alma sürecine ilişkin usulün belirli limitlerinin olup olmadığı mülahazası, şeffaflık bağlamında ön plana çıkan tartışmaların başında gelir. Şeffaflıktan yoksunluk ve karar-alma sürecinin gizlilik temelli yürütülmesi, usul açısından problemli olarak görülmektedir.

Şeffaf bir Güvenlik Konseyi, daha demokratik ve sorumlu tutulabilme açısından daha iyileştirilmiş bir yapının tamamlayıcı parçası olacağı için her üç öğenin iyileştirilmesi için de belirli bir çaba sarf edildiği ifade edilmektedir. Doktrinde bazı yazarların söz konusu öğeler listesini genişlettiklerine ve etkinlik, verimlilik ve meşruiyet başlıklarını da iyileştirilmesi öngörülen öğelerin derin etkileşimde olduğu hususlar olarak belirlediklerine değinmek gerekir. Bununla birlikte, iyileştirme ile ilgili söz konusu çabanın yetersiz kaldığı ya da bazı problemlerin mevcut işleyiş sisteminde muhafaza edildiğini söyleyebiliriz.

Güvenlik Konseyi’nin Usulüne ilişkin Geçici Hükümleri’nin 48. maddesindeki hüküm toplanma ve karar alma usulü ile ilgilidir. Güvenlik Konseyi tarafından başka türlü öngörülmediği sürece, Konseyin açık görüşme yapacağı belirtilmiştir. Bununla birlikte Güvenlik Konseyi’nin görüşmelerin kahir ekseriyetini aleni usulde gerçekleştirmeyi tercih etmediği belirtilmektedir.20
Toplantı usulünün tarihi gelişim süreci incelendiği zaman, Güvenlik Konseyi’nin toplantı usulü olarak Geçici Usullere İlişkin Hükümlerin 48. maddesinin öngördüğü düzenlemeye uygun bir şekilde aleni usulü tercih ettiği, usulü tartışmalar ve oylama dahil olmak üzere toplantı kayıtlarının harfi harfine muhafaza edildiği görülmektedir. Bugüne baktığımız zaman ise daha farklı bir manzara ile karşılaşmaktayız. Toplantı kayıtlarının yetersizliğine ek olarak karşılaşılan diğer bir aksaklık, söz konusu kayıtların bir kararın alınmasından önceki süreç hakkında zayıf bulgular sunmasıdır. Gayri resmi gizli görüşmelerin kural haline geldiği belirtilmektedir. Bu görüşmelerin yapıldığı küçük konseylerde toplantılar düzenlenmektedir.

Aslında Güvenlik Konseyi’nin hemen hemen bütün çalışmaları üye devletlerin hariç tutulduğu ve sadece Güvenlik Konseyi üyeleri ve Genel Sekreter’in yer aldığı gayri resmi görüşmeler ile nihayete erdirilmektedir. Gayri resmi görüşmeler, farklı devlet grupları arasında cereyan etmektedir. Mesela bütün daimi üyelerin toplandıkları görüşmeler P-5 toplantısı olarak adlandırılırken ABD, Fransa ve İngiltere arasında yapılan toplantılar P-3 toplantıları olarak anılmaktadır. Bu görüşmelerde genel olarak anlaşmaya varılan hususlar, görüşülen konu ile ilgili düzenlenecek resmi görüşmede hiçbir tartışmaya mahal verilmemesi ve Güvenlik Konseyi üyesi olmayan üyelerin konuşmamasıdır. Başka bir şekilde ifade edecek olursak, Güvenlik Konseyi’nin aleni ve resmi toplantılarının daha önceden hazırlanmış ve danışıklı dövüş usulü üzerine temellendirilmiş bir şekilde nihayete erdirilmesi günümüz Konsey sisteminde yerleşik uygulama olarak karşımıza çıkmaktadır.

Bu bağlamda Güvenlik Konseyi’nin reforme edilmesinin sadece Konseyin üye sayısındaki artış ile sınırlı kalmaması temelindeki önerilerin isabetli olduğunu belirtmemiz gerekir. Şeffaflık ve sorumlu tutulabilirlik kriterlerinin de dikkate alınması gerekmektedir. Bu noktada Konseyin çalışma metotlarının geliştirilmesi ve Konseyin diğer BM organları ile iletişimin kuvvetlendirilmesi, şeffaflığın tesis edilmesini sağlayacak değişiklikler olabilir. Yukarıda değindiğimiz ve S-5 grubunca teklif edilen çalışma metotlarının düzeltilmesinin reform hareketlerinin yavaş işleyen ilerlemesinden kurtarılarak ayrı bir ajanda konusu yapılması teklifi önemlidir.

C. BARIŞI KORUMANIN ETKİNLİĞİNİN ARTTIRILMASI

BM Antlaşması’nın amaçlarını belirleyen 1. maddenin ilk fıkrasındaki ifade, uluslararası barış ve güvenliğin korunmasına ilişkindir. Yukarıda açıklamasını yapmış olduğumuz uluslararası barış ve güvenlik ifadesi, birbiri ile iç içe geçmiş iki kavramı kullanma yoluyla örgütün temel bir amacını ortaya koymuştur. Barışın sağlanabilmesi için güvenliğin tesis edilmesi gerekmektedir. Güvenlik olgusu, barış kavramının hem ön şartı hem de sonucudur.

Bruce Russett, herhangi bir uluslararası organizasyonun temel insan haklarını koruma adına zor kullanma yetkisine sahip olmasının sadece münferit olaylarla ilgili yargılanacak kişiler için değil aynı zamanda zayıf devletler için de korku oluşturacağını söylemektedir.  Söz konusu durum, uluslararası barış ve güvenliğin korunmasını kutsal bir amaç olarak belirlemiş ve kurucu antlaşmasının çeşitli bölümlerinde bu hususu düzenlemeye çalışmış BM örgütü için de geçerlidir. Russett’ın aynı çalışmasındaki bir sonraki tespiti de böyle bir organizasyonun aynı zamanda savunmasız ve zulüm altındaki insanlar için umut kaynağı olduğu yönündedir. Güvenlik Konseyi’nin böyle bir görevi üstlendiği aşikardır. BM Antlaşması’nın 24. maddesi, açık şekilde Konseyi barış ve güvenliği korumada başlat aktör ilan etmektedir. Bu noktada BM örgütünün üstlenmiş olduğu sorumluluk had safhada dikkat ve özen gerektirmekle beraber zamanın şartlarına ve problemin türüne göre farklı çözüm metotları bulmayı ve uygulamayı elzem kılmaktadır.

Uluslararası barış ve güvenlik algısının değişmesi ile birlikte barışı tesis etme ve güvenliği sağlama kavramlarına yaklaşım da değişmiştir. Özellikle 31 Ocak 1992 yılında Güvenlik Konseyi’nin Hükümet ve Devlet Başkanları Toplantısı sonucunda yapmış olduğu başkanlık açıklaması, Konseyin uluslararası barış ve güvenlik kavramlarına yaklaşım tarzında muazzam bir değişiklik olduğunu göstermektedir. Güvenlik Konseyi’nin uluslararası barış ve güvenliği koruma noktasındaki sorumluluğunu inceleyen gündem belirlendikten sonra, dönemin Konsey Başkanı konumunda bulunan İngiltere, Konseyin yeni sorunlarla yüzleştiğini ve bu yeni sorunların üstesinden yeni çözüm yöntemleri geliştirerek gelmesinin elzem olduğunu belirtmiştir.
Toplantıda en çok dikkati çeken husus, uluslararası barışın bozuluşu noktasındaki tespittir. Uluslararası barış, sadece devletlerarasında silahlı çatışmanın patlak vermesi ile bozulmamaktadır. Güvenlik ve barış ortamını tehdit eden ve askeri kaynaklı olmayan ekonomik, toplumsal, insani ve ekolojik alanlarla ilgili problemler de dikkate alınmalıdır. Burada altı çizilen hususlarla barış ve güvenlik ortamının bozuluşunun farklı yönlerini göstermek amaçlanmaktadır. Ekonomik sıkıntılar yüzünden iç karışıklık çıkması ya da çevresel felaketler yüzünden uluslararası sorunların baş göstermesi sürekli karşılaşılan durumlar haline gelmiştir. Güvenlik Konseyi, barışın bozulmasının yanında tehdit altında olduğunu da tespit etmeye yetkili olduğu için barışı her boyutuyla korumakla yükümlüdür.

Barış için Gündem Raporu’nda dönemin Genel Sekreteri Boutros Boutros-Ghali tarafından vurgulanan Barış İcrası kavramı, zorlama eyleminde bulunma ve tarafsızlık arasında bir denge mekanizmasının oluşturulmasını hedeflemektedir. Buradaki denge mekanizması, büyük ölçekli insani felaketlerin ortaya çıkmasını engellemeyi öngören geçici önlemlerin tesis edilmesi ile mümkün olacaktır. Boutros-Ghali’nin hazırlamış olduğu ve Güvenlik Konseyi’nin uluslararası barışı ve güvenliği korumasındaki etkinliğini arttırmaya yönelik raporunun ardından 2003 yılında Genel Sekreter koltuğunu işgal eden Kofi Annan’ın Genel Kurul’da yapmış olduğu konuşmasında, örgütün yeni bir yola girdiğini belirterek değişeme duyulan ihtiyacın altını çizmesi, barışı tesis etme olgusunun değiştiğini göstermiştir.

Kofi Annan’ın hatırı sayılır katkısının bulunduğu Daha Güvenli Dünya: Bizim Müşterek Sorumluluğumuz adlı BM Raporu’nda da barışı tesis edebilmek için zorlama eylemlerine başvurma konusuna değinilmiştir. Raporun özet bölümünde, Barış-İcrası, Barış-İnşaası ve Barışı Koruma kavramlarına dikkat çekilerek, sivillerin korunmasının önemi belirtilmiştir. Bu türden barışı koruma veya kurma hareketlerinin üye devletlerin yardımı ile tesis edilecek askeri güçler ile gerçekleştirileceği hatırlatılmıştır.

Güvenlik Konseyi’nin barışı tehdit eden yeni tür sorunlara cevap verebilmesi için geliştirilen metotlara da dikkat çekmek gerekir. BM örgütünün yirmi yılı geçen bir süre zarfı yeni türde çatışmalar ve uluslararası krizler ile yüzleşiyor olması Dünya barışını korumak için geliştirdiği yöntemleri iki temel tespit üzerine oturtmuştur. Bunlardan ilki, devletlerarası silahlı çatışma türünün hayli azaldığı ve yeni türde çatışmaların artık devlet içinde cereyan ettiği gerçeğidir. İkinci temel tespit ise, iç çatışma yaşamış olan devletlerin sulh sürecinin sıkıntılı olduğu ve devlet içinde tamamıyla tesis edilmiş bir barış ortamının sağlanmasındaki zorluktur. İç çatışma yaşamış devletlerin neredeyse yarsının, iç çatışma bittikten beş yıl sonra tekrardan aynı çatışma ortamına girdiği gerçeği, söz konusu tespiti doğrulamaktadır. Aynı şekilde ortalama on sene önce iç çatışma yaşamış bir devletin tekrardan iç çatışma yaşama ihtimali, iç çatışmayı yeni bitirmiş bir devletin tekrardan iç çatışma yaşama ihtimaline oranla daha yüksektir. Bu noktada barışın tesis edilmesinin silahlı çatışmayı durdurmaktan öte bir anlamı olduğunu tespit etmek zor olmaz.

Barışın tesis edilmesi ya da bozulmasının önlemesi için Bağımsız Çalışma Grubu tarafından önerilen BM Acil Tepki Gücü, siyasi bir problem sonucunda zuhur etmesi olası bir kaos ya da felaket senaryosunun fiiliyata dökülmeden önlenmesini, Güvenlik Konseyi’nin ivedi şekilde görevlendirme yapabilmesi için tasarlanmıştır. Söz konusu Tepki Gücü’nün hareket alanı sadece barış-koruma operasyonları ile sınırlı değildir. BM personeline koruma sağlama, sivil nüfus için bir ya da daha fazla güvenli bölgeler oluşturma, durumun kötüleşmesini engelleme ve şiddetin sona erdirilmesini sağlama gibi farklı amaçları da hareket alanı içinde barındırmaktadır. Bunlar geleneksel anlamdaki barış koruma operasyonları olmaktan ziyade büyük ölçekli barış icrası görevleridir. Aynı zamanda söz konusu operasyonlar, BM örgütünün operasyonu sonuna kadar götürebilme noktasında güvendiği başat üyeleri tarafından gerçekleştirilen ağır silahlı birliklerin kullanıldığı kolektif savunma uygulamalarından farklıdır.

Bu minvalde, literatüre geçmiş bazı tarihi örneklere değinmekte yarar vardır. 1993 yılında Sırplar’ın başlatmış olduğu yoğun saldırılar neticesinde BM tarafından Doğu Bosna, koruma bölgesi ilan edilmiştir. Bosna’daki BM barış gücü olan UNMIBH tarafından sağlanmaya çalışılan barışı tesis etme çabalarına rağmen 1995 yılının Haziran ayında Srebrenitsa ve Zepa şehirleri Sırplar tarafından işgal edilmiştir. Uluslararası toplumun bir iç mesele olarak değerlendirdiği ve ilk etapta kuvvet kullanma yolu ile müdahaleden kaçındığı Bosna olayı, katliamın engellenemediği ve temel hak ve özgürlüklerin en ağır şekilde ihlal edildiği kara bir örnek olarak BM örgütünün itibarını sarsmıştır.  Benzer şekilde Ruanda’da 1990’lı yıllarda meydana gelmiş olan 20. yüzyılın son büyük çaplı soykırımında da BM örgütünün başarılı olduğunu söylemek zordur. Hutular kontrolü ele geçirmeden önce bir milyona yakın insanı öldürmüşlerdir. BM Barış Koruma Gücü’nün (UNAMIR) bölge de görevli komutanı General Romeo Dallaire Tutsiler’in, karşı karşıya oldukları soykırım tehdidi ile ilgili uyarısını yapmış olmasına rağmen netice çok kötü olmuştur. 450 kişilik kuvveti ile 25000 kişiyi koruduğunu belirten komutan, 5000 kişilik personel ile soykırımın önlenebileceğini ifade etmiştir. 1991 yılında baş gösteren ve ülkenin alt yapısını yok ederek birçok sivilin hayatına mal olan Somali’deki iç savaş açısından da Güvenlik Konseyi’nin başarılı olduğunu söylememiz zordur.

Sonuç olarak yeni tür uluslararası ihtilafların yeni tür metotlar kullanılması yoluyla çözümlenmesinin elzem olduğu açık bir şekilde ortadadır. Bununla birlikte, Güvenlik Konseyi’nin uluslararası barış ve güvenliği korumaya yönelik harekatlarına yardım yapılmasının büyük devletler tarafından sadece maddi kayıp olarak değerlendirilmesi ya da çatışmanın yaşandığı bölgeye gönderilen BM askerlerinin Bosna Hersek’te olduğu üzere tam olarak yetkili olamaması gibi problemlerin her daim dikkate alınması gerekmektedir. Hepsinin ötesinde, uluslararası barışı ve güvenliğin korunması, politik bir malzeme olarak Güvenlik Konseyi’nin beş daimi üyesine meze olmamalıdır. Suriye’de yaşanan sivil halka yönelik ağır saldırı, daha önce Bosna’da 300.000, Ruanda’da 800.000 insanın katledilmesine seyirci kalan Güvenlik Konseyi’nin tarihinde göz yumduğu yeni bir katliam olarak yer almaktadır.

Temel hak ve özgürlüklerin teminat altına alınması için devletin iç işlerine müdahale yasağı ile koruma sorumluluğu kavramının çatıştığını ve uluslararası hukukta yeni bir döneme girildiğini görmekteyiz. 2001 yılında Kanada’nın inisiyatifi ile kurulan Uluslararası Müdahale ve Devlet Egemenliği Komisyonu’nun (ICISS) yayınlamış olduğu rapor ile ortaya atılmış ve daha sonra 2005 yılında yayınlanan Dünya Zirvesi Sonuç Bildirisi’nde de yer almış olan Koruma Sorumluluğu kavramının belirttiği üzere, egemen devletin vatandaşlarını kapsamlı öldürme, tecavüz, soykırım, açlık gibi felaketlerden koruma sorumluluğu bulunmaktadır. Devletin bu sorumluluğunu yerine getirememesi durumunda uluslararası camianın harekete geçmesi önemlidir. Aksi takdirde istenmeyen sonuçlarla yüzleşmeye devam edilecektir. 

D. ADALET KAVRAMININ SAĞLANMASI

Adalet kavramı ve Güvenlik Konseyi olgusu, farklı etkileşimler ve boyutlar açısından incelenebilir. Güvenlik Konseyi’nin oluşumu ve sistematiği açısından yapılacak olan adalet kavramının varlığı sorgusu konseyin iç işleyişi ile ilgilidir. Bunun yanında Güvenlik Konseyi’nin eylemleri açısından adaletin ne derece tesis edildiği sorusu, kavramın ilişkin harici bir sorgulamadır.
Güvenlik Konseyi’nin oluşumu açısından BM örgütüne üye olan devlet sayısı ve halihazırdaki Konsey üye sayısı arasındaki orantısızlığın adilane bir temsil modelinden uzak olduğunu aşikardır. Kuruluşu itibariyle örgütün bünyesinde bulundurduğu üye sayısı ile Güvenlik Konseyi’nin üye sayısının karşılaştırılmasını günümüz BM örgütü üye sayısına ve Konsey üye sayısına taşıdığımız zaman, adaletin tesis edilmesi için Konsey üye sayısında bir genişlemenin yapılmasıyla gerçekleştirilecek değişimin zorunlu olduğunu söylemek zor olmaz.
Bu bölümde adaletin sağlanması teması ile asıl inceleme konusunu oluşturan husus, Güvenlik Konseyi’nin eylemleri açısından genel bir sorgulamanın yapılmasıdır. Güvenlik Konseyi’nin BM örgütünün kuruluşundan itibaren yapmış olduğu bütün eylemlerinin münferiden incelenmesi doğal olarak mümkün değildir. Bununla birlikte Güvenlik Konseyi’nin gerek doktrinde gerek eylem kararı alınırken üye devletler nezdinde eleştiriye maruz kalan kararları, eylemleri ve eylemsizlikleri açısından yapılacak bir inceleme, Güvenlik Konseyi’nin yeniden yapılandırılmasının gerekliliği ile ilgili yapılacak olan tespitlerin sıhhatini arttırır.

Güvenlik Konseyi’nin adalet kavramını sağlayabilmesi için, her şeyden önce eylemlerinin ve eylemsizliklerinin meşru olduğu fikrinin kabul edilmesi gerekir. Soğuk Savaş döneminin bitmesi ile birlikte insani felaketlerin yaşanmasını önlemek amacı ile Güvenlik Konseyi, Batı önderliğinde başlatılmış olan bazı askeri müdahalelerde bulunmuştur. Söz konusu durum, ‘’Barışın Tehdidi, Bozulması ve Saldırı Eylemi Durumunda Alınacak Eylemler’’ başlığını taşıyan BM Antlaşması’nın 39. maddesinin daha geniş bir şekilde yorumlanmasının bir tezahürü olarak kabul edilmektedir. Irak’a yapılan ilk askeri müdahalenin bu noktada iyi bir örnek olduğunu söylememiz mümkündür. Irak’ın Kuveyt’i işgal etmesi sonucu 678 sayılı karar ile Irak’ın işgali bitirmesi için kolektif harekette bulunulmuştur.

Söz konusu müdahale, doktrinde olumlu ve olumsuz eleştirilerden nasibini almıştır. Irak müdahalesiyle alakalı ‘‘İki Kutuplu Dünya Düzeni’’nin bitişi ile ABD ve Rusya gibi büyük güçlerin uluslararası barış ve güvenliği korumak için el birliği yapmaya başladıkları yönündeki pozitif yorumların karşısında Soğuk Savaş’ın ABD’nin ve dolayısıyla kapitalizmin zaferi ile bittiği ve böylece ABD’nin Irak’a müdahale ederek zafer sonrası güç ölçümü yaptığı yorumları yer almıştır.

Hepsinden öte bir gerçek vardır ki Konsey üyesi olsun ya da olmasın dünya devletlerinin çoğunluğu tarafından Soğuk Savaş dönemi sonrası ortaya çıkan söz konusu ‘insani hassasiyet’, Batılı devletlerin Konseyi kendi istekleri doğrultusunda yönlendirmelerini maskeleyen bir kavram olarak benimsenmiştir.

Uluslararası platformda adaletin tesis edilmesi Güvenlik Konseyi’ni ilgilendiren muayyen eylemler açısından incelendiğinde haklı eleştiriler karşımıza çıkmaktadır. ABD ve İngiltere’nin baş aktör olduğu 2003 yılındaki ikinci Irak müdahalesi, doktrinde hukuki mesnedden yoksun olma eleştirisi ile karşılaşmaktadır. Oysaki ABD ve İngiltere’nin müdahaleyi yaparken dayanak noktası olarak gösterdikleri hukuki argümanları vardır. Bunlar 678,61 68762 ve 144163 sayılı Güvenlik Konseyi kararları ve Irak’ın silahsızlandırılması ile alakalı süreçte ortaya çıkan aksaklıklardır. Bütün bu hukuki mesned arayışlarına rağmen 2003 Irak müdahalesi ABD işgali olarak anılmaktan kurtulamamıştır. 

ABD ve İngiltere’nin 1441 sayılı kararı farklı yorumlayarak Irak’a karşı kuvvet kullanmanın hukuki olduğu yorumuna Fransa ve Rusya’nın da aralarında bulunduğu birçok ülke karşı çıkmıştır. Kuvvet kullanılması için yeni bir karar alınması gerektiği belirtilmiş olsa da müdahale gerçekleşmiştir. Irak müdahalesinde Güvenlik Konseyi’nin etkisiz eleman muamelesi gördüğü söylenebilir. Uluslararası barış ve güvenliğin korunmasını hedeflemiş bir organın daimi üyeleri arasında görüş ayrılığının bulunması, Konseyin etkin ve meşru bir müdahale gerçekleştiremediğini göstermektedir. Bu durum ise uluslararası adaletin tesis edilebilmesi açısından problemlidir.

1999 yılında NATO tarafından OAF kod adı ile gerçekleştirilen Kosova müdahalesi, Güvenlik Konseyi’nin etkinliğinin ve meşruluğunun derin bir sorgulamaya tabi olmasına sebebiyet vermiştir. NATO tarafından başlatılan hava harekatının öncesinde, Güvenlik Konseyi’nin aldığı 1160, 651199, 120367 ve 120768 sayılı kararların hiçbirinde NATO’nun veya başka bir örgütün kuvvet kullanmasını salık veren herhangi bir ifade yoktur. Bunun yanında NATO’nun müttefik güç operasyonu kategorisinde gerçekleştirmiş olduğu müdahale, NATO’nun kendi sorumluluk sınırları dışından da üyesi olmayan bir ülkeye savunma amaçlı olmaktan ziyade cezalandırma amaçlı yapılmış bir müdahale türüdür.

Müdahalenin uluslararası hukuk açısından çığır açan etkisi, yeni bir uluslararası hukuk düzeninin doğduğu yönünde eleştirileri haklı olarak getirmektedir. “Yeni Dünya Düzeni ”nin BM tarafından belirlenen ilkelere göre işlemesinin öngörülmüş olmasına rağmen bu minvalde büyük önem verilen devletin iç işlerine karışmama ve devletlerarası egemen eşitlik ilkeleri sorgulanmaya başlanmıştır. Devletin devlete karşı haksız güç kullanımını yasaklayan bu ilkeler, uyuşmazlıkların barışçıl yollarla çözümlenmesinin teminatı olarak görülmekte iken Kosova müdahalesi büyük soru işaretlerini de beraberinde getirmiştir. Güvenlik Konseyi’nin bu müdahaleye karşı kınama kararı almamış olması da farklı bir boyuttur. Çin, Namibya ve Rusya tarafından NATO müdahalesinin kınanması amacıyla önerilen karar taslağı Konseyin diğer on iki üyesinin red oyuyla karşılaşmıştır. Bu oylama NATO müdahalesinin zımni onaylanması olarak görülmese bile en azından Konsey tarafından NATO bombardımanına verilen bir rıza olarak nitelendirilmektedir.

Bu şekilde yapılan bir değerlendirme, Güvenlik Konseyi’nin kendi iç dinamikleri açısından yaşadığı sorunlara hiç değinilmeden değerlendirilecek olsa bile belirli eleştirilerden kurtulması sağlanamaz. Bununla birlikte Güvenlik Konseyi işleyişine aykırı olan NATO müdahalesinin kınanması isteğine karşı çıkılması, müdahalenin adalet kavramını tesis ettiği görüşünün baskın olduğunu göstermektedir. Blair Doktrini olarak adlandırılan ve NATO müdahalesinin illegal fakat meşru olduğunu belirten görüş,  uluslararası hukuka yeni bir devinim kazandırmıştır.
BM Antlaşması’nın 53. maddesinin 1. fıkrasında belirtildiği üzere Güvenlik Konseyi gerekli gördüğü durumlarda kendi yetkisi altında zorlayıcı önlemlerin uygulanması için bölgesel anlaşma ya da kuruluşlardan yararlanabilmekte ve Konseyin izni olmaksızın ne bölgesel anlaşma uyarınca ne de bölgesel kuruluşlar tarafından herhangi bir zorlama eylemine girişilmesine izin verilmemektedir. NATO’nun yetkilendirilmeden müdahalede bulunması, Güvenlik Konseyi’nin meşruiyetinin sorgulanmasına ve adaletin tesisinin Konseyin görevi olmaktan çıktığı yönünde yorumların yapılmasının önünün açılmasına sebep olmuştur.

Güvenlik Konseyi’nin eylemsiz kaldığı durumlar açısından da uluslararası adalet kavramının tesis edilemediğini görmekteyiz. Bosna ve Ruanda örneklerinde, Konseyin etkisiz kalması sonucu önlenemeyen insani felaketler açısından da uluslararası kamuoyunun rahatsız olduğu bilinen bir gerçektir. BM örgütünün 1990’lı yıllardaki uygulamaları, Güvenlik Konseyi’ni insan haklarını koruyan bir mekanizma haline getirmiştir. Güvenlik Konseyi gündeminde yerini bulan mühim insan hakları konuları, insanların güvenliğini ve kişi haysiyetini koruma konusunda Konseyin yetersizliğini ortaya koymuştur. Çünkü Güvenlik Konseyi görev alanına giren tüm meselelerle uğraşmamış ve Ruanda veya Darfur örneklerinde olduğu gibi insan haklarına ilişkin kararlarında her daim etkin önlemler takip etmemiştir.

Mevcut uluslararası problemlere bakıldığı zaman, Güvenlik Konseyi’nin geçmişten ders çıkarabildiğini söylemek oldukça zordur. Libya’ya yapılan hızlı müdahaleye rağmen Suriye’de yaşlanan sivil ölümlerinin ve insan hakları ihlallerinin derin bir sessizlikle izlenmesi, uluslararası camianın üyeleri arasında adaletin tesis edilmediği fikrini ön plana çıkarmaktadır. Suriye’de yaşanan ağır insan hakları ihlallerine rağmen koruma sorumluluğu gibi mekanizmaların harekete geçirilmemesi, ancak Libya örneğinde söz konusu kuruma hızlı bir şekilde başvurulmuş olması büyük devletlerin çıkarları söz konusu olduğu zaman uluslararası hukukun işletildiği fikrinin doktrinde yüksek sesle dillendirilmesine sebep olmaktadır. Güvenlik Konseyi’nin sistemi revize edilirken adalet kavramının da dikkate alınması ve uluslararası kamuoyunun vicdanının daha fazla sarsılmasının önlenmesini hedefleyen yeni bir sistemin oluşturulması zorunlu hale gelmiştir.

E. SORUMLU TUTULABİLME (HESAP VEREBİLİRLİK)

Yapısal problemler açısından değerlendirme yapıldığında, Güvenlik Konseyi’nin demokratiklik ve şeffaflık ilkelerinin yanında, sorumlu tutulabilme ilkesinin de zikredildiği göze çarpmaktadır. Temsilde adaletin sağlanması için demokratik bir katılımın gerekliliğini vurguladıktan sonra, şeffaflık ve sorumlu tutulabilme ilkelerine de değinilmesi doktrindeki çalışmalarda oldukça sık rastlanan bir yöntem tarzıdır. Fitzgerald’in Güvenlik Konseyi’nin reformunu gerekli kılan problemleri incelediği çalışmasında yer alan şeffaflık başlığı altında ifade ettiği husus, Konsey’in çalışma usullerinin ihtiyaç duyduğu şeffaflık olgusunun demokrasi ve hesap verebilirlik ile tamamlanması açısından belirmiş geniş çaplı konsensüstür. Söz konusu yenilenmenin sağlanması halinde üye devletlerin büyük çoğunluğunun Güvenlik Konseyi’nin her türlü görevine canı gönülden katkıda bulunma oranının artacağı ve daha aktif bir Konsey karakterinin oluşacağı yazar tarafından belirtilmektedir.

Bununla birlikte Güvenlik Konseyi’nin sorumlu tutulabilirliğinin sağlanması hayli zor bir meseledir. Sorumlu tutulabilme açısından göze çarpan bir engel, BM örgütü gibi katılımı yüksek ve bir bakıma uluslar-üstü bir organizasyonun olmasıdır. Örgüt mekanizmasının değiştirilmesi ve yeni bir düzenlemenin yapılması oldukça zahmetli bir iştir. Böyle bir organizasyonun başat ve kilit organı olan Güvenlik Konseyi’nin sorumlu tutulabilmesinin sağlanmasının ise ne kadar zor olacağı açıktır. Çünkü Güvenlik Konseyi’nin uluslararası barış ve güvenliği koruma açısından yüklenmiş olduğu belirli bir misyon vardır. Bu misyonunu yerine getirmek için de belirli bir hareket alanı ve takdir hakkı kullanması gerekmektedir. Bununla birlikte Güvenlik Konseyi’nin benzer durumların bazılarında harekete geçerek müdahale ettiği bazılarında ise müdahaleden kaçındığı eleştirisi yapılmaktadır. Bu da Konseyin sorumlu tutulmasının elzem olduğunu gösteren bir olgu olarak karşımıza çıkmaktadır.

Bir kamu kişisini sorumlu tutmak demek onun yetkisini sınırlamak ile aynı anlama gelmektedir. Kurumun dışında yer alan ve kurumdan hesap sorabilen bir mekanizma, daha önce tespit edilmiş ve kurumun uyması gereken belirli standartların dışına çıkılması durumunda, kurumdan açıklama yapmasını istedikten sonra elde edilen verilere göre adilane bir sonuca varır. Bu süreç şu şekilde şekillenir. Kim, kime karşı, hangi standartlar (prensipler) temelinde sorumludur? Sorumlulukla ilgili sonuç nasıl uygulanabilir? Burada ilk akla gelen örnek, yargısal denetimdir.

Güvenlik Konseyi’nin almış olduğu kararların yargısal denetimi hakkında ilk akla gelen örnek Lockerbie davasıdır. Davanın Güvenlik Konseyi’nin mevcut antlaşma hükümlerinden kaynaklanan uluslararası yükümlülükleri konusundaki katkısı önemlidir. 1988 yılında ABD Havayolları’na ait Panam 103 tipi yolcu uçağının havada infilak etmesi sonucu birçok İngiliz, Fransız ve Amerikan vatandaşlı hayatını kaybetmiştir. Hem ABD hem de İngiltere olayla ilgili sorumluluğun iki Libya vatandaşına ait olacağı noktasında hemfikir olmuşlardır. Libya’nın tutumu ise farklı olmuştur.

Sivil Havacılığın Güvenliğine Karşı Kanunsuz Hareketlerin Önlenmesi Sözleşmesi’nin 14. maddesinin 1. fıkrasına göre, sözleşmenin yorumlanması ya da tatbik edilmesi ile alakalı ortaya çıkan herhangi bir sorun, tarafların müzakeresi neticesinde çözülemeyecek olursa, ihtilafa taraf olanlardan biri söz konusu meseleyi tahkime götürebilecektir. Altı ay içerisinde tahkime götürme söz konusu olmaz ise söz konusu mesele UAD’ye götürülecektir. Libya ise altı ay beklemeye gerek olmadığı inancından yola çıkarak doğrudan Divan’a gidilmesi gerektiğini düşünmüştür. 18. maddesindeki “iade et veya yargıla” maddesini yorumlarken iade etmeyerek seçeneğini tercihe etmiş ve Libya iki vatandaşına yargılamak istemiş ve suçluları iade etmemiştir. Aynı zamanda İngiltere’nin 1971 Montreal Sözleşmesi’ne rağmen suçluların iadesi konusunda baskı yaptığını belirtmiştir.

Bunun üzerine 1992 yılında Güvenlik Konseyi, oybirliği ile aldığı bir kararda, Libya’nın ABD ve İngiltere’nin taleplerini yerine getirmesini; iki sanığı bu iki ülkeden birine teslim etmesini, ilgili tüm bilgileri vermesini ve uygun bir tazminat ödemesini istemiştir. Bu talepler Libya tarafından dikkate alınmayarak reddedilince, ABD, İngiltere ve Fransa konuyu bir kez daha Güvenlik Konseyi’ne getirerek, teröristlerin İngiltere’ye ya da ABD’ye teslim etmediği gerekçesiyle Libya’ya karşı silah ambargosu, uçuş yasağı ve bazı diplomatik yaptırımlar öngören karar alınmasını sağlamışlardır.

Buna karşı Libya uluslararası ortamda harekete geçmiş ve 1992 yılında Uluslararası Adalet Divanı’na başvurarak bu yaptırım kararının durdurulmasını istemiştir. Divan ise bu isteği BM Şartı'na göre bir devletin haklarının ihlal edilmesi sonucunu doğuran bir Güvenlik Konseyi kararına karşı, Uluslararası Adalet Divanı’nın ancak bu karara ilişkin “hukuki” inceleme yapabilme yetkisinin olduğunu kabul etmiştir. Söz konusu argümana göre esasa, yani kararın içeriğine ilişkin bir düzeltme veya inceleme yapılamayacaktır. İngiltere ve ABD’ye karşı geçici koruma istemiş olan Libya’nın isteği, Güvenlik Konseyi kararı olduğu gerekçesi ile Divan tarafından dikkate alınmamıştır. Başka bir ifade ile dile getirilecek olursa, Divan, geçici koruma uygulanmasını Konsey kararını işaret ederek reddetmiştir. Güvenlik Konseyi’nin 1971 Montreal Sözleşmesi’ndeki hükümlere rağmen 748 sayılı kararı alarak suçluların iadesini talep etmesi ve Libya’ya yaptırım uygulaması dikkat çeken bir husustur.

Güvenlik Konseyi açısından söz konusu mekanizmanın harekete geçirilebilmesi yani yargısal denetimin sağlanması daha önce teklif edilmiştir. Konseyin vermiş olduğu kararların yargısal denetimden geçirilmesi yoluyla kontrolün sağlanmasının farklı versiyonları düşünülebilir. Sistematik açısından sorduğumuz sorulara cevap verecek olursak Güvenlik Konseyi mahkemeye karşı belirli standartlar dahilinde sorumlu olacaktır. Sonuç olarak kime nasıl bir yaptırım uygulanacaktır? Konunun en çetrefilli noktası bu sorudur. Daimi üyeler ya da bütün üyeler açısından sorumlu tutulabilme söz konusu olabilir. Ancak Güvenlik Konseyi gibi yetki bakımından esnek uygulama örneklerine imza atmış bir organın üyelerinin bu şekilde sorumlu tutulabilmesi, konseyin kuruluş mantığı ile ters düşer. Çünkü uluslararası barış ve güvenliğin korunması için eyleme geçme kararı verebilen bir organdan söz etmekteyiz. Tasarlanan şekildeki sorumluluk, konseyin eyleme geçme iştiyakını zayıflatacaktır. Güvenlik Konseyi’nin siyasi bir organ olarak geçici ve duruma özel (ad hoc) çözümler üretiyor olması özellikle belirtilmesi gereken bir husustur. Genel prensipler hakkında tespit yapabilecek idari ya da yargısal bir organın kurulabilmesi, Konseyin siyasi karakteri dolayısıyla imkansız gibidir.

F. ABD FAKTÖRÜ

Reform tartışmalarını sağlıklı analiz edebilmek için reel-politiğin dikkate alınması mühimdir. BM örgütünün kurucu üyesi ve Güvenlik Konseyi’nin daimi üyesi olan ABD’nin örgütün karar alma mekanizmasında etkili olduğu açıktır. Bu etkinliğin her şeyden önce veto yetkisinden geldiği müsellemdir. Bunun yanında ABD’nin güçlü ekonomisi nedeniyle örgütün bütçesine yardım eden ülkeler arasında birinci sırada yer alıyor olması da söz konusu etkinliğin tesis edilmesi açısından hayati öneme sahiptir. Süper güç olmanın imkanlarını, Güvenlik Konseyi’nin karar alma mekanizmasını yönlendirme açısından da kullanan ABD için veto yetkisine sahip olmanın vermiş olduğu imtiyazın önemi her daim vurgulanan bir husustur. Güvenlik Konseyi’nin yeşil ışık yakmış olduğu herhangi bir eylem planının uygulamaya konulmasının uluslararası camiada meşru sayılmasının yanında, daimi üyelerden herhangi birinin veto yetkisini kullanmasının planlanan eylemi gayri meşru kılmak için yeterli olması da ABD dış politikası açısından önemlidir. ABD’nin çıkarlarını korumak açısından mükemmel olmasa da işe yarayan bir sistemin var olduğu kabul edilmektedir.

Genel olarak değerlendirildiği zaman Güvenlik Konseyi tarihinde veto kullanma sıralamasında ikinci sırayı alan ABD, Soğuk Savaş sonrası dönemde veto yetkisine en çok başvuran ülke haline gelmiştir. Toplamda 83 veto kullanmış olan ABD, Soğuk Savaş sonrası dönemde kullanıldığı 14 vetodan 13 tanesini Ortadoğu’daki stratejik partneri İsrail’i korumak için kullanmıştır.100 Veto yetkisine sık sık başvurmasının yanında ABD’nin Güvenlik Konseyi ile kurduğu ilişkinin tutarsız olduğunu söylemek zor olmayacaktır. 1989 yılında Panama’nın, Güvenlik Konseyi’nden onay alınmadan ABD tarafından işgal edilmiş ve Genel Kurul’dan söz konusu işgali kınayan bir kararın çıkmış olmasının herhangi bir etkisi olmamıştır. ABD, söz konusu işgal Güvenlik Konseyi’nin gündemine geldiği zaman veto yetkisini kullanmaktan kaçınmamıştır. ABD’nin Güvenlik Konseyi’nde kendi menfaatini etkileyecek kararlar alırken Konsey üyeleri ile kurduğu ilişkinin de Konsey ile kurduğu ilişki gibi garip olduğunu zikretmekte yarar vardır. Körfez Savaşı sırasında menfaatinin tehlike altında olduğunu hisseden ABD’nin Konsey üyelerine kendi kararını veto etmemeleri halinde ödül verecek olduğunu ve aksi halde cezalandıracağını bildiren sayısız rapor bulunmaktadır. Nitekim Yemen’in olumsuz oyu, ABD’nin bu ülkeye yapılan ekonomik yardımları kesmesi ile cezalandırılmıştır.

Yukarıda belirttiğimiz örnekler ABD’nin Güvenlik Konseyi’ne karşı takındığı tavrın diğer ülkelerin tutumuna nazaran fazla samimi hatta laubali olduğunu göstermektedir. 2002 yılının Eylül ayında, ABD başkanı Bush’un “Güvenlik Konseyi’ni biz yarattık, Milletler Cemiyeti’nin aksine bizim görüşlerimiz konuşmadan ötesini ve kararlarımız da ümit etmekten fazlasını işaret eder” şeklindeki ifadesi başkanın yönetimi tarafından yayınlanmış olan ABD’nin Ulusal Güvenlik Stratejisi isimli raporunda da benzer şekilde yer almıştır. Raporda “yegane sorumluluklarımız ve menfaatlerimiz gerektirdiğinde ayrı davranmaya hazırız” ifadesi ABD’nin temel yaklaşımını ortaya koymaktadır.

ABD’nin iç politikasının başlat aktörleri olan Cumhuriyetçi ve Demokrat cenahlar Güvenlik Konseyi’nin reformu meselesinde benzer argümanlar üretmektedirler. Washington yönetimi için en uygun reform senaryosu, G-4 ülkelerinin veto yetkisi olmadan daimi ya da uzun dönemli üye olmasının sağlanmasıdır. Ancak Genel Kurul’da 55 üye ile temsil edilmesine rağmen Konsey’de daimi üyesi olmayan Afrika Kıtası ülkelerinin bu plana destek vermeyeceği ABD tarafından bilinmektedir. ABD’ye göre Afrika’ya sağlanacak olan daimi ya da uzun dönemli bir üyelik dış politika açısından verilmiş bir taviz olarak görülmektedir. Söz konusu durumu taviz olarak nitelendirmek demokratik bir yapının oluşturulmasını öngören BM örgütü amaçları ile bağdaşmamaktadır.

Yrd. Doç. Dr. Selman Öğüt Kimdir?

1984 Mekke doğumludur. Lisansını İstanbul Kültür Üniversitesi Hukuk Fakültesinde, Yüksek Lisansını Marmara Üniversitesi Avrupa Birliği Enstitüsü AB Hukuku Anabilim Dalında tamamlamış ve burada öğretim üyesi olarak görev yapmıştır. Kısa bir süre avukatlık yapan Öğüt, halen İstanbul Medipol Üniversitesi Hukuk Fakültesi Milletlerarası Hukuk Anabilim Dalı bünyesinde çalışmalarını sürdürmektedir.

Kaynak: Bilimevi Dış Politika Dergisi, Sayı:2
 

Güncelleme Tarihi: 26 Eylül 2018, 12:55
YORUM EKLE

banner33

banner37