Yolsuzluk Soruşturmalarının İsrail Siyasetine ve Türkiye-İsrail İlişkilerine Etkisi

Bu çalışmada, söz konusu süreç okuyucunun dikkatine sunularak; İsrail siyasetinde son dönemde yaşanan gelişmeler ve yakın gelecekteki muhtemel senaryolar yansıtılmaya çalışılacaktır. Bu kapsamda öncelikle Başbakana isnat edilen suçlar izah edilecek ve ardından Başbakanın görevine devam edip edemeyeceğine, edemeyecekse hangi gerekçelerle ve nasıl görevden alınacağına dair mülahazalara yer verilecektir. Sonraki bölümde ise yargılama kararının muhtemel sonuçlarına dayalı senaryolara yer verilecektir.

Yolsuzluk Soruşturmalarının İsrail Siyasetine ve Türkiye-İsrail İlişkilerine Etkisi

Haydar Oruç

1996 yılından itibaren İsrail siyasetinin en etkili aktörlerinden biri olan mevcut Başbakan Benyamin Netanyahu, son zamanlarda en sıkıntılı günlerini geçirmektedir. 2009’dan beri Başbakanlık koltuğunda oturan Netanyahu, koltuğun kendisine sağlamış olduğu iktidar gücüne ramen uzun süreden beri süregelen yolsuzluk iddiaları nedeniyle soruşturma açılmasına mani olamamıştır. İsrail basınına yansıyan haberlere göre, başsavcı Avichai Mandelblit’in muhalefet milletvekillerinden gelen ısrarlı çağrılar üzerine 2016 sonunda re’sen başlattığı soruşturmanın artık sonuna gelindiği görülmektedir. Bahse konu soruşturma kapsamında Netanyahu ve eşi defalarca polis tarafından sorgulanmış, iddia edilen yolsuzluklarda rolü olan siyasetçi, bürokrat ve iş adamlarının ifadesine başvurulmuştur.
 
Medyada Netanyahu aleyhinde dört farklı olay nedeniyle soruşturma yürütüldüğü ileri sü- rülse de gelinen noktada bunlardan sadece ikisi için isnat edilen suçlara yönelik kanıtlara ula- şıldığı açıklanmıştır.14 Şubat tarihinde polis şefi tarafından yapılan açıklamada; “vak’a 1000” olarak bilinen Başbakan ve eşinin, iş adamlarından pahalı hediyeler kabul etmesi olayı ile “vak’a 2000” olarak ifade edilen hükümet karşıtı Yedioth Ahronoth gazetesinin sahibi Arnon Mozes’e baskı yapmak, İsrail Hayom gazetesi sahibi ünlü işadamı Sheldon Adelson ile yakın dostluğunu kullanarak gazetenin Netanyahu’nun bütün politikalarına destek veren yayınlar yapmasını sağlamak ve basın özgürlüğünü kendi menfaatleri doğrultusunda kısıtlamak için görevi kötüye kullanmak suçlamalarından yargılanmasını sağlayacak somut delillere ulaşıldığı belirtilmiştir. Polis yetkilileri soruşturma dosyasını, dava açılıp açılmayacağına karar vermek üzere başsavcılık makamına göndermiş olup gözler konuyla ilgili karar için başsavcılığa çevrilmiştir. Başsavcı tarafından Netanyahu aleyhinde yukarıda bahsedilen konulardan dava açılması halinde, dava önce Kudüs Bölge Mahkemesi’nde görülecek ve her halükarda temyiz makamı olarak İsrail Yüksek Mahkemesi’e gönderilecektir.

Kamuoyunda Netanyahu hakkındaki tartışmalar uzun zamandır devam etmekteydi ancak polis tarafından yapılan açıklama sonrası tartışmanın yönü, hakkında yargı davası açılan birisinin başbakan olarak göreve devam edip edemeyeceği cihetine yönelmiş gözükmektedir. Zira her ne kadar henüz dava açılmamış veya herhangi bir yargı kararı verilmemiş olsa da bir başba- kanın mevcut suçlamalarla görevde kalmasının etik olmayacağına dair yorumlar yapılmaktadır. İsrail siyasetinin geçmişinde eski cumhurbaşkanı ve başbakanların yargılanarak hüküm giydiği olmuşsa da görevdeki bir başbakanın yargılanması ihtimali ilk defa karşılaşılan bir husustur. Dolayısıyla siyaset ve yargı arasında adı konulmamış bir güç mücadelesi yaşanmaktadır. İsrail kanunlarında bu konuda net ifadeler olmaması ve yerleşik içtihadın bulunmaması da süreci daha sancılı hale getirmektedir.

Bu çalışmada, söz konusu süreç okuyucunun dikkatine sunularak; İsrail siyasetinde son dönemde yaşanan gelişmeler ve yakın gelecekteki muhtemel senaryolar yansıtılmaya çalışılacaktır. Bu kapsamda öncelikle Başbakana isnat edilen suçlar izah edilecek ve ardından Başbakanın görevine devam edip edemeyeceğine, edemeyecekse hangi gerekçelerle ve nasıl görevden alınacağına dair mülahazalara yer verilecektir. Sonraki bölümde ise yargılama kararının muhtemel sonuçlarına dayalı senaryolara yer verilecektir. Son bölümde ise ABD yönetiminin hatta bizzat Trump’ın, Netanyahu’nun siyasi kariyerini kurtarmak için nasıl bir payanda görevi gördüğü örneklerle anlatıldıktan sonra gelişmelerin İsrail-Türkiye ilişkilerine nasıl yan- sıdığı ve yakın gelecekte neler yaşanabileceğine dair öngörülere yer verilecektir.

Netanyahu’ya İsnat Edilen Suçlar

Başbakan Netanyahu’nun siyasi geleceğine yönelik senaryolara geçmeden önce İsrail siyasi yapısına yakından bakmak ve İsrail siyasetinde çok sık karşılaşılan yolsuzlukların işleyiş meka- nizması hakkında bilgi vermek faydalı olacaktır. Öncelikle şunu belirtmek gerekir ki İsrail si- yasetinin en güçlü motifi başbakandır. Koalisyon hükümetleriyle yönetilme kültürünün hakim olduğu İsrail’de Bakanlıklar, partiler arasındaki pazarlıklarla belirlenmekte ve görece bağımsız çalışmaktadır. Koalisyon pazarlıklarında bazı küçük partilerin aldıkları oyların çok üzerinde etkiye sahip bakanlık koltuklarına sahip oldukları görülmektedir. Hükümette kalındığı süre- ce bu bakanlıklar kendi parti görüşlerine uygun şekilde tolere edilmekte ve bu makamlardan mümkün mertebe istifade edilmeye çalışılmaktadır. Hatta geçmişteki pek çok yolsuzluk id- diasının bu şekilde bakanlık yapan küçük partilerin liderleriyle ilişkilendirildiği gözlenmektedir. Koalisyon protokollerinde bakanlıkların tasarrufları hükümet programına çok aykırı olmadıkça ilgili bakanın inisiyatifine bırakılmaktadır. Başbakan en önemli siyasi figür olması- na rağmen diğer bakanların yetki alanlarına müdahale etmemektedir. Zira başbakanın başka bir bakanlığın yetki alanına müdahale etmesi genellikle koalisyonun dağılmasına kadar va- ran sonuçlara yol açmaktadır. Dolayısıyla başbakan da olsa Netanyahu’nun Adalet Bakanlığı, yetki sahasındaki soruşturmaları normal yollardan önleme imkânı bulunmamaktadır. Mayıs 2015’te kurulan mevcut 34. Hükümetin Adalet Bakanı da Habeyit Hayehudi (Yahudi Evi) Par- tisinden Ayelet Shaked olduğu için soruşturmalar şimdiye kadar devam edebilmiştir.

Görevi esnasında pahalı hediyeler kabul edilmesi

Netanyahu aleyhinde şimdiye kadar dört ayrı konudan dolayı iddialar ortaya atılmıştır. Bunlardan ilki, Avusturalyalı milyarder James Packer ve Hollywood yapımcısı Arnon Milc- han’dan görevi esnasında pahalı hediyeler kabul edilmesini içeren vak’a 1000’dir. Netanyahu da bahse konu hediyeleri aldığını kabul etmiş ancak bunların sadece ilgili kişilerle arasındaki dostluk gereği yapılan bir hediyeleşme olduğu hususunda ısrarlı olmuştur. Ne var ki Netanyahu’nun Michan’a ABD vizesi alma, İsrail’deki Kanal 2 televizyonundan hisse alma konularında yardım etme ve milyon dolarlar seviyesine ulaşan vergi indirimi sağlamak için kanun çıkartmaya çalışmakla itham edilmesi, bu hediyelerin karşılıksız olmadığını düşündürtmüştür. Kaldı ki Maliye Bakanlığının söz konusu teşebbüsü fark ederek vergi indirimleri konusundaki girişime engel olduğu da ortaya çıkmıştır. Yani mevzunun basit hediye takdimi olduğu pek gerçekçi gözükmemektedir. Bu hediyelerin beyan edilmemiş olması da ayıca sorunludur. Zira eski Başbakanlardan Ehud Olmert’in de benzer bir konu yüzünden yargılanarak hüküm giydiği hatırlanırsa durumun Netanyahu için pek iç açıcı olmadığı söylenebilir.

Medyaya müdahale

İkinci konu, hükümet muhalifi Yedioth Ahronoth gazetesi sahibi Arnon Mozes’e, İsrael Hayom gazetesi sahibi ve yakın dostu Sheldon Adelson üzerinden baskı yaparak menfi ya- yınları engellemeye çalışmak suretiyle görevi kötüye kullanmak ve basın özgürlüğünü kısıtlamakla itham edildiği vak’a 2000’dir. İsrail’de her ikisi de ücretsiz dağıtılan İsrail Hayom ve Yedioth Ahronoth gazeteleri arasındaki rekabeti koz olarak kullandığı öne sürülen Netanyahu’nun, Mozes’e kendisi hakkında olumsuz haberler yapılmaması karşılığında İsrael Ha- yom’un büyümesini engelleyebileceği ve gazetesine mali yardım yapılmasını sağlayabileceğini söylediği iddia edilmektedir. Hatta bahse konu iddiaları doğrulayacak mahiyetteki Adelson ve Mozes ile yapılan telefon görüşmelerinin kayıtlarının polisin elinde olduğu ve bu nedenle Netanyahu’nun bu konuda sessiz kaldığı ileri sürülmektedir.

Denizaltı alımında yolsuzluk

Üçüncüsü konu, Almanya’dan iki adet denizaltı alınması sürecinde rüşvet ve komisyon alınması ve savunma bürokrasisine baskı yapılmasını konu alan vak’a 3000’dir. Netanyahu, İsrail’in ihtiyaç duyduğu yeni nesil havadan bağımsız tahrik sistemine sahip denizaltı tedariki için pek çok üretici mevcutken, Almanya’nın en büyük savunma sanayi firmalarından Thy- senn Krupp’ın tercih edilmesi için Savunma Bakanlığı bürokrasisini yönlendirmek ve baskı uygulamakla itham edilmektedir. Ayrıca bu satın alma sürecinde kendisine çok yakın bazı kişilerin Alman firmasından komisyon veya rüşvet aldığına dair delillere ulaşıldığı şeklinde haberler de yapılmıştır.4 Rüşvet kısmı olmadan bile yeterince sorunlu gözüken denizaltı alımına en çok karşı çıkanlardan birisinin eski Savunma Bakanı Moshe Ya’lon olduğu göz önünde bulundurulursa, Bakanın sırf bu sebepten dolayı görevinden ayrılmak durumunda kaldığı bile düşünülebilir.

İhaleye fesat karıştırmak ve kişisel menfaat sağlamak

Dördüncü olarak da Netanyahu’nun portofilosunda İletişim Bakanlığın da bulunduğu dönemde, İsrail’in en büyük telekomünikasyon şirketi olan Bezeq’e kamu ihalelerinde gereğinden fazla kolaylık göstererek devletten iş almasına aracılık edilmesi ve bunun karşılığında Bezeq’in büyük ortağı Shaul Elovitch’ten aynı zamanda sahibi olduğu Walla isimli internet sitesinde kendisi lehinde haberler yapılmasını talep ederek görevini kötüye kullandığı ve menfaat sağladığı iddialarını içeren vak’a 4000’dir. Aslında bakanlık ile Bezeq arasındaki söz konusu ilişkinin bir müfettişin denetimleri esnasında fark edildiği ancak o tarihte Netanyahu’nun başbakanlıkla beraber iletişim bakanlığı görevini de deruhte ettiğinden kamuoyuna yansımadığı belirtilmektedir. Dolayısıyla bu olayın Netanyahu’nun bakanlığı partisinden başka birine tevdi etmesinden sonra ortaya çıkmış olması da manidardır.

Makam karşılığı davayı kapatma teklifi

Yukarıda sayılan gelişmelerden bağımsız olarak yaşanan bir olay Netanyahu ve ailesine yönelik şüphelerin daha da artmasına yol açmıştır. Kamuoyuna 1270 vak’ası şeklinde yansıyan olayda, Netanyahu’nun eski danışmanlarından olan Nir Hefetz’in 2015 yılında Netanyahu’nun talimatıyla başbakanın eşi hakkında yürütülen resmi konut ödeneklerini usulsüz kullandığına dair soruşturmayı kapatması için dönemin yargıcı Hila Gerstl’e başsavcılık makamını teklif ettiği ortaya çıkmıştır. Netanyahu, bu iddiayı da ret ederek bahse konu yargıcı halüsinasyon görmekle itham etmiştir. Ancak eski danışmanın, polisin şahitlik teklifini kabul ettiği ve Netanyahu’yu yalanlayacak şekilde ifade verdiği ileri sürülmektedir.

Görüldüğü üzere bütün suçlamalarda Netanyahu’nun doğrudan veya dolaylı olarak muhataplarından maddi destek sağladığı ve kamuoyunu kendi lehinde etkileyecek teşebbüslerde bulunduğu iddia edilmektedir. Bu kapsamda, İsrail’de veya dünyanın çeşitli yerlerinde faali- yet gösteren enerji, telekomünikasyon, savunma ve film sektörlerinden iş adamlarıyla yakın ilişkiler kurduğu, ayrıca yakın münasebeti olan bazı medya patronlarının desteği sayesinde hakkındaki olumsuz haberleri manipüle ettiği, yakın çevresindeki kişilerden ve emrindeki bü- rokratlardan istifade ederek yolsuzluk çarkını döndürdüğü ileri sürülmektedir.

Polis yetkilileri tarafından yapılan açıklamaya göre şimdilik sadece vak’a 1000 ve 2000 için başbakanı suçlayacak somut delillere ulaşıldığı belirtilse de diğer iddialar için de soruşturmaların devam ettiği ve yakın zamanda bunlar içinde yeterli kanıta ulaşılacağına yönelik haberler yapılmaktadır. Vak’a 1000 olayında yaklaşık 300 bin dolar değerinde hediye kabul edildiği ileri sürülürken, vak’a 3000’de yaklaşık 2 milyon avroluk bir komisyon alındığı iddia edilmektedir. Diğer vakalarda sağlanan menfaatin ise maddi çıkardan çok siyasi kazanımlara yönelik olduğu değerlendirilmektedir. İsrail gibi ortanın üzerinde bir ekonomiye sahip bir ülke için söz konusu rakamlar astronomik sayılmasa da bir başbakanın nüfuzunu kullanarak maddi çıkar sağlaması kabul edilebilir bir durum değildir. Dolayısıyla bunun sonuçlarının olması da kaçınılmazdır.

Dava Süreci ve Yargılamaya Yönelik Hukuki Mülahazalar

İsrail kanunlarında görevdeki başbakanın tam olarak nasıl yargılanacağını düzenleyen özel bir hukuk normu bulunmamaktadır. Temel kanunlardan olan “hükümet” başlıklı kanunun 17. Maddesi, başbakanın yargılanabileceğine hükmetse de hakkında dava açılmış bir başbakanın görevde kalıp kalamayacağına dair net bir ifade bulunmamaktadır. Dava açılmasını da bazı koşullara bağlayan ilgili kanuna göre; başbakanın yargılanabilmesi için başsavcı tarafından usulüne uygun soruşturma açılmış olması, delillerin usulüne uygun toplanması ve aleyhteki delillerin dava açmayı gerektirecek şekilde somut ve kuvvetli olması gerekmektedir.7 Ayrıca hakkında dava açılan başbakanın Knesset isimli kanundaki hak ve yükümlülükleri düzenleyen

4. maddesi gereği dokunulmazlığı bulunduğundan, hüküm için dokunulmazlığın kalkması- nın beklenmesi gerekmektedir. Ayrıca son yargılanan başbakan olan Ehut Olmert örneğinden misal alınacak olursa, davanın 2009 yılında açıldığı fakat kararın ancak 2016 yılında verilebil- diği göz önünde bulundurulduğunda yargılamanın ne kadar uzun süreceğine dair bir tahmin yapılabilir. Tabii yargılama yapıldığı dönemde Olmert’in artık başbakan olmadığı da hesaba katılmalıdır.

Buna mukabil aynı kanunun 18. maddesi, eğer görevdeki bir başbakan ahlaksızlık nedeniy- le hüküm giyerse meclisin çoğunluğunun oyuyla görevden alınabileceğini de öngörmektedir. Bu durumda hükümet de istifa etmiş sayılacaktır. Buradaki ayırt edici husus, başbakanın hangi suçla itham edildiğidir. Zira ahlaksızlık dışında (adi suç) bir suç nedeniyle hüküm giymişse meclisin bahse konu görevden almayı yapabilmesi için temyiz süreçlerini de bekleyip nihai karara göre işlem yapması gerekmektedir.8 Ancak aynı kanunun 28. maddesindeki bir nüans mutabık kalması şart kılınmaktadır. Bütün şartları yerine getirmek kolay olmayacağı için de görevdeki başbakanın görevden alınması neredeyse imkânsız hale gelmektedir.

Medyada Netanyahu’nun geleceğine yönelik tartışmalar; ya temenni boyutunda ya da Yitzhak Rabin ve Ehud Olmert gibi müstafi başbakanların başlarına gelen olaylardan yola çıkılarak yapılan analojilerden ibarettir. Fakat Netanyahu hadisesi her yönüyle öncekilerden farklılık arz etmektedir. Hem bahse konu ithamlar çeşitlilik arz etmekte hem de muhtemel bir yargılamayı önlemek için hükümet kanadında aşırı bir gayretkeşlik görülmektedir. Bu sebeple İsrail’in geleceği için içtihat oluşturması beklenen gelişmelerin hangi yöne evrileceği hem yargı hem de siyaset erbabının en önemli gündemi oluşturmaktadır.

Hükümetin Geleceğine Yönelik Muhtelif Senaryolar

Netanyahu’nun derhal istifa etmesi

İsrail’de yaklaşık bir yıldır her hafta sonunda başta Tel Aviv olmak üzere ülkenin değişik şehirlerinde yolsuzlukların protesto edildiği geniş katılımlı gösteriler yapılmaktadır. Bu gös- terileri, çoğunluğunu ana muhalefet partisi konumundaki Siyonist Birlik ittifakının koordine ettiği söylense de katılımcıların hepsinin bu partinin seçmeni olduğunu söylemek mümkün değildir. Bu gösterilerde kullanılan dilin, özellikle polis tarafından başbakan aleyhinde somut delillere ulaşıldığı açıklamasından sonra sertleştiği ve Netanyahu’nun derhal istifa etmesinin talep edildiği görülmektedir. Buna mukabil meclisteki muhalefet partileri de “topal ördek” durumuna düşen Netanyahu’nun dava açılmasını beklemeden hemen istifa etmesini talep etmeye başlamışlardır.

Ancak basına muhtelif beyanlar yansısa da şimdiye kadar iktidar partisi Likud’dan ve koa- lisyon ortaklarından resmi bir açıklama gelmemiştir. Netanyahu ise kendisine yöneltilen suçlamalarla ilgili olarak; önce ana muhalefet partisi Siyonist Birliğini, ardından kendi partisindeki muhalifleri, soruşturmaların yoğunlaşması üzerine polis teşkilatını suçlamıştır. Son olarak da protesto gösterilerinin artması üzerine Yahudi asıllı Amerikalı yatırımcı George Soros’u kendisine karşı komplo kurmakla itham etmiştir. Kendisi hakkında somut delillere ulaşıldığının açıklanmasından sonra yaptığı açıklama ise “görevinin başında olduğu, soruşturmalardan bir şey çıkmayacağı ve hükümetin yoluna devam ettiği” şeklinde olmuştur.
Netanyahu’nun şimdilik bu kadar kendinden emin gözükmesine ve rahat davranmasına rağmen göz ardı etmemesi gereken önemli bir husus vardır ki o da İsrail siyasetinin geçmişinde cumhurbaşkanı, başbakan ve bakanların yargılanarak hüküm giymiş olmasıdır. Dolayısıyla Netanyahu, eğer bu ithamlardan aklanmazsa, bugün olmazsa yarın yargılanma ve hüküm giyme tehlikesiyle yüzleşmek durumunda kalacaktır.

Ulusal güvenlik gerekçesiyle göreve devamın gerekliliği

Ancak İsrail’in son zamanlarda yüzleşmek durumunda kaldığı güvenlik problemleri nedeniyle ülke yönetiminde yaşanacak bir otorite boşluğunun vahim sonuçlara yol açacağı gerekçesiyle başbakanın görevine devam etmesi gerektiğine dair söylem de dillendirilmeye başlanmıştır. İran’ın nükleer anlaşma sonrasında ve özellikle Suriye’deki iç savaş bahanesiyle İsrail’in kuzey sınırlarına dayanması ve bu bölgelerde Hizbullah güçleriyle birlikte operasyon yapması, İsrail yönetiminin tehdit algılamasında ilk sırada yer almaktadır. Son dönemlerde Suriye’deki İran üsleri olduğu ileri sürülen bölgelere yapılan saldırılar böyle bir otorite boşluğunun olmadığını göstermeye matuf gayretler olarak algılanmaktadır.

Suriye’deki İran varlığı kadar olmasa da diğer bir tehdit olarak ise Trump’ın Kudüs kararı sonrası Gazze ve Batı Şeria’da başlayan protestolar ile 30 Mart’ta Gazze’de başlatılan Büyük Dönüş Yürüyüşü gösterilebilir. Zira ABD’nin elçiliğini Kudüs’e taşımak için İsrail’in kuruluşu yıldönümü olarak kabul edilen 14 Mayıs’ı seçmesi ve bu günün Filistinliler tarafından büyük felaket (nakba) olarak anılması da gösterileri daha da hassaslaştırmıştır. Kudüs’teki ABD konsolosluğu binasının elçilik olarak açılışını kutlamak için ABD elçisi David Friedman meastroluğunda tören icra edilirken, İsrail askerlerinin sınır güvenliğini korumak bahanesiyle sınırın Gazze tarafında olan 60 sivili öldürüp 2000’in üzerinde kişiyi de yaralaması da ancak siyasi iradenin göstergesidir. Netanyahu ve bakanları, sınıra yerleştirilen keskin nişancılara verdikleri emirle; gazeteci, kadın, çocuk, yaşlı veya engelli olup olmadığına bakılmaksızın İsrail yönetimini protesto eden Filistinlilerin katline cevaz verip büyük bir devlet terörü estirmişlerdir. Bu sayede hakkında pek çok yolsuzluk suçlaması olan Netanyahu, her şeye rağmen zafiyet (!) göstermeyeceğini ispat etmiştir.

ABD ile uyum gerekçesiyle göreve devam gerekliliği

Bahsedilen güvenlik tehditlerinin yanı sıra Netanyahu ve Trump arasındaki yakın ilişki sayesinde, ABD’den her türlü desteğin alındığı bir dönemde bu uyumu bozacak bir hükümet değişikliğinin de İsrail’in çıkarlarına zarar vereceği düşünülmektedir. Hükümete yakın mu- hafazakâr kesimlerin dolaşıma soktuğu bu iddialara göre böylesine kritik bir dönemde ülke gündemini siyasi çekişmelerle meşgul etmek sadece İsrail’in düşmanlarına fayda sağlayacak- tır. Fakat muhalefet bunun aksini düşünmektedir. Zira bu gergin ortamı hazırlayanın bizzat Netanyahu’nun kendisi olduğu ileri sürülmektedir. Dolayısıyla Netanyahu’nun olmadığı bir hükümette bu kadar çok tehditle muhatap olunmayacaktır.
Ayrıca Netanyahu’nun kendi kaderini Trump’a bağlaması da İsrail’in çıkarlarına uygun de- ğildir. Zira aleyhinde soruşturmalar yürütülen Trump’ın da geleceği belirsizdir. Keza Trump’ın desteğine rağmen İsrail, uluslararası kuruluşlarda beklenilen desteği sağlayamamış aksine Trump antipatisi nedeniyle önceki destekçilerini de kaybetmiştir. Dolayısıyla Netanyahu’nun bir an önce istifa etmesi ve erken seçime gidilerek güçlü bir hükümet kurulması, İsrail’in menfaatine olacaktır.

Netanyahu istifa etmesi ama hükümetin seçime kadar göreve devam etmesi

Görece daha tarafsız olan kesimlerin yorumlarına bakıldığında ise mevcut hükümetin Netanyahu ile veya onsuz normal seçimlerin yapılacağı 2019 yılına kadar sürebileceğine dair tahminler yapıldığı görülmektedir. Zira hükümette yer alan parti liderlerinin de Netanyahu’yla benzer suçlamalara muhatap olduğu da bir vâkıâdır. Savunma bakanı ve Yisrael Beitenu lideri Avigdor Liberman, içişleri bakanı ve Shas lideri Aryeh Dery gibi siyasetçilerin kendi haklarındaki soruşturmalar devam ederken Netanyahu’ya zarar verecek bir girişimde bulunmalarını beklemek gerçekçi olmayacaktır. Ayrıca mevcut koalisyon formundaki konforlu pozisyonla- rını riske sokarak bir erken seçime sebep olmaları halinde yeniden meclise girebilmeleri ve tekrar bu bakanlıkları alabilmeleri mümkün gözükmemektedir. Ancak bu öngörüye rağmen bir süreden beri kendisini Netanyahu’nun halefi olarak gören Habeit Hayehudi lideri Naftali Bennett’in Netanyahu’nun koltuğunda gözü olduğu da herkesin malumudur.

Netanyahu’nun aleyhinde dava açılması halinde, koalisyon ortaklarının desteğine rağmen Likud’un seçim tarihine kadar hükümeti Netanyahu’suz sürdürmesinde de bazı zorluklar bu- lunmaktadır. Bunlardan en önemlisi ise Netanyahu’nun Likud partisi içerisinde kendisine al- ternatif olacak bir ikinci adam bırakmamasıdır. Netanyahu’nun parti içerisindeki potansiyel rakiplerini bir şekilde ekarte etmesi nedeniyle, ya küskün ya da muhalif durumda olan eski Likud’luların bu fırsattan istifade partiye geri dönmek için gün saymaya başladıkları görül- mektedir. Ancak eski Genelkurmay Başkanı ve bir önceki Savunma Bakanı olan Moshe Ya’alon gibi tüm partililer tarafından sevilen ve desteklenen birisinin yeniden partiye dönerek Ne- tanyahu’nun yokluğunda partiyi seçime taşıması fikri bile mevcut milletvekilleri ve bakanları tedirgin etmiştir. Dolayısıyla her ne kadar yapılan anketlerde Likud hala birinci parti olarak gözükmekteyse de en azından şimdilik Netanyahu’suz bir Likud’un 2015’tekine benzer bir se- çim zaferine ulaşabileceğini söylemek mümkün değildir.

Gelinen noktada Netanyahu’nun siyasi geleceğini başsavcı Mandelblit’in kararının belirleyeceği muhakkaktır. Başsavcı hakkında ortaya atılan “Netanyahu’nun adamı” söylentilerinin gölgesinde karar vermek zorunda olan başsavcı her halükarda eleştirilecektir.14 Zira dava açmaya karar vermesi halinde hükümet tarafından, aksi durumunda da muhalefet tarafından eleştirilmesi kaçınılmazdır. Ancak polis tarafından kendisine sunulan soruşturma dosyasındaki kanıtların bahsedildiği cihette olması halinde, Mandelblit’in istese bile Netanyahu’yu kurtarma ihtimali bulunmamaktadır. Aksi takdirde kendisini başka bir soruşturmanın konusu olmaktan kurtaramayacaktır. Her ne kadar son dönemlerde muhafazakâr üyeler atanmış olsa da bu koşullar altında Yüksek Mahkeme’nin de Netanyahu’yu aklama imkânı bulunmamaktadır. Zaten bu sebeplerden dolayı son günlerde “artık Netanyahu’nun devri kapandı” haberleriyle birlikte Likud içerisinde gizliden bir yarışın başladığına dair haberler yapılmaya başlamıştır.

Netanyahu’nun Geleceğinde Trump Faktörü

Başbakan Netanyahu’nun muhalefet tarafından İsrail’in geleceğini Trump’ın iki dudağı arasından çıkacak sözcüklere teslim ettiği şeklindeki eleştirilmesine rağmen gelinen noktada bir önceki pozisyonundan daha güçlü olduğunu söylemek mümkündür. Zira Obama döne- minde yaşanan; ABD yönetiminin 2015 İsrail seçimlerinde muhalefete verdiği zımni destek, Netanyahu’nun Washington ziyaretinde Beyaz Saray tarafından kabul edilmemesi, İran ile imzalanan nükleer anlaşma ve son olarak Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinin 23 Aralık 2016 tarihinde almış olduğu 2334 sayılı kararın veto edilmemesi gibi olaylar hala hafızalardaki tazeliğini korumaktadır. Böylesine gergin bir süreçten sonra Trump’ın başkan seçilmesiyle başlayan yeni dönem, İsrail ve özellikle Netanyahu için bulunmaz bir fırsat teşkil etmektedir.

Kendisi hakkında da muhtelif konular sebebiyle soruşturmalar yürütülen Tump’ın, Netan- yahu’yu en iyi anlayan kişilerden biri olduğu muhakkaktır. Kaldı ki Trump’ın ona verdiği des- tek iç politikada Netanyahu rahatlatırken, İsrail’e sağlanan her katkı ABD’deki Yahudi lobisi sa- yesinde dolaylı olarak Trump’ın üzerindeki baskıyı azaltmaktadır. Dolayısıyla Netanyahu’nun başbakanlıkta kalmasını sağlamak, Trump’ın kendi için de bir beka meselesi haline gelmiştir. Aksi takdirde ABD’nin çıkarlarına doğrudan hizmet etmeyecek hatta uluslararası kamuoyun- da daha ikircikli bir yere oturtacak hamlelerin izahı mümkün değildir.

Trump yönetiminin attığı adımlar

1995 yılında kanunlaşan ancak güvenlik gerekçeleriyle önceki ABD Başkanları tarafından uygulanmayan “Kudüs Elçilik Kanunu”nu hayata geçirerek, Tel Aviv’de bulunan ABD elçi- liğinin Kudüs’e taşınması emrini imzalamanın ABD’ye ne katkısı olmuştur? İsrail ve Filistin tarafları arasında sözde barışı sağlamak için Jared Kushner, David Greenblatt gibi Yahudi ai- diyeti olan kişileri arabulucu ve özel temsilci olarak görevlendirilmesinin ve David Friedman gibi Yahudi yerleşimcilerin örgütleriyle doğrudan bağlantısı olan birisinin İsrail’e büyükelçi olarak atanmasının ABD’ye nasıl bir faydası olmuştur? İsrail aleyhine karar alınıyor diye Bir- leşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü (UNESCO)’dan ayrılmanın, işgal altındaki Fi- listinlilere yardım ediyor diye Birleşmiş Milletler Yakın Doğu’daki Filistinli Mültecilere Yardım ve Bayındırlık Ajansı (UNRWA)’ya sağlanan fonların yarısını kesmenin, ABD dış yardımları kapsamında Filistin yönetimine İsrail mezaliminin etkilerini azaltmak için ödenen fonların, sözde İsrail’e karşı saldırı düzenleyenlere ve ailelerine maaş olarak ödeniyor diye kesmenin ABD’ye sağladığı kazanç nedir? Taraflar arasındaki muhtemel bir barış anlaşmasının en kritik meselelerinden olan Yahudi yerleşimciler konusunda İsrail tezlerine dayanarak, Yahudi yer- leşimcilerin barışa engel olmadığını açıklamanın ABD’ye getirisi nedir?15 Uzun görüşmeler sonunda 2015’te imzalanan ve uluslararası gözlemciler tarafından hali hazırda uygulanmasına dair olumsuz bir gelişme rapor edilmeyen İran nükleer anlaşmasından çıkmanın ABD’ye ve yarattığı iklim hasebiyle dünyaya nasıl bir faydası olmuştur?

Tahmin edilebileceği üzere yukarıda sayılanların hiçbirinin ABD’ye ve Amerikan halkına doğrudan bir katkısı yoktur. Sözde Ortadoğu’ya barış getirme iddiasıyla yola çıkılan süreçte; zaten etnisite ve mezhebe dayalı güç mücadeleleriyle boğuşan, mensubiyetleri tartışmalı radi- kal örgütlerin ve küresel güçlerin oyun sahasına dönen bölgede yeni gerginliklerin fitili ateşlenmiştir. Buna mukabil bu hamleler, Netanyahu’nun sarsılan karizmasını kurtarmış ve yetmiş yıldır yapılamayanları başaran bir başbakan olarak İsrail tarihine adını yazdırmıştır. Şimdilik sadece ABD, ama belki yarın onun peşine takılan diğer ülkeler de Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak kabul edip elçiliklerini buraya taşımaya başlayacaklardır.Nükleer anlaşmanın imzalanmasından beri onu itibarsızlaştırma gayretlerinden vazgeç- meyen Netanyahu, sonunda ABD olmadan fazla bir anlamı kalmayan anlaşmayı çöpe atılmanın eşiğine getirmiştir. Suriye’deki İran tesislerine ve üslerine istediği zaman saldırı dü- zenleyebilmekte ve karşılık görmemektedir. Üretilen İran korkusu sayesinde Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Bahreyn ve Mısır ile neredeyse müttefiklik seviyesine gelen ilişkiler tesis etmiş, bu ülkelerden Filistinlilere yönelik desteği kesmiştir. Bu bağlamda, resmi olarak İsrail’i tanımayan ve diplomatik ilişkisi olmayan Suudi Arabistan’ın veliaht prensi Muhammed bin Selman’ın uzun ABD ziyareti sonrasında, “Filistinliler ya anlaşmayı kabul etsinler ya da çenelerini kapatsınlar” gibi rencide edici bir söz kullanması gelinen noktayı göstermesi bakımından manidardır.

Birkaç yıl önce hayal bile edilemeyecek olan şeyler teker teker gerçekleşmiş, hem de bunun için İsrail büyük bedeller ödemek zorunda kalmamıştır. Trump, bütün bunları sırf İsrail’i ve Yahudileri çok sevdiği için yapıvermiştir! Bu hamlelerin Netanyahu’yu Kasım 2019’daki se- çimlere kadar iktidarda tutup tutmayacağı tartışmalıdır ama görünen o ki şimdilik maksat hâsıl olmuş ve yolsuzluklar gündemden düşürülmüştür.

Gelişmelerin İsrail-Türkiye İlişkilerine Yansıması

İki ülke arasında Mavi Marmara olayı nedeniyle 2010 yılında kopan ilişkilerin konjonk- türel gelişmeler nedeniyle yeniden belirli bir seviyeye getirilmesi için 27 Haziran 2016’da normalleşme anlaşması imzalanmıştı. Ancak atılan imzaların bütün sorunları halletmesi ve iki ülkeyi tekrar 1990’lı yıllardaki gibi bir kıvama getirmesini kimse beklemiyordu. Anlaşmanın imzalanmasına rağmen her iki tarafın da karşılanmayan istekleri mevcuttu. İsrail tarafı, Gazze ablukasını kaldırmamış ama Türkiye tarafından yapılacak yardımlar için bir kolaylık sağlamayı taahhüt etmişti. Türkiye’de resmi anlaşma metninde olmasa da karşılıklı görüşme- lerde iletilen HAMAS’a sağlanan desteğin ve hatta ilişkilerin kesilmesi konusunda herhangi bir adım atmamıştı. Doğu Akdeniz’de keşfedilen doğal gazın Türkiye üzerinden Avrupa’ya pazarlanması konusunda da aradan geçen süre zarfında herhangi bir gelişme de sağlanamadı. Ayrıca ABD’de etkili olan Yahudi lobisinin Türkiye lehinde mobilize edilerek, Türk-Amerikan ilişkilerinde mesafe kat edilmesine dair de somut bir ilerleme de sağlanamadı. Dolayısıyla nor- malleşme anlaşması halen geçerliliğini korumakla birlikte fiilen kadük kalmış gözükmektedir.

Bu şartlar altında İsrail’in ABD desteğini arkasına alarak bölgeyi yeniden dizayn etmeye varacak adımlar atması, doğal olarak Türkiye’yi rahatsız etmiştir. İsrail’in sadece Kudüs’ün sta- tüsünü değiştirmeye çalışması, Mescid-i Aksa’ya yönelik kısıtlamaları, Gazze’de dayanılmaz noktaya gelen ablukası ve ısrarla Yahudi yerleşim yerlerini arttırması gibi Filistin meselesiyle alakalı konularla bağlantılı değil, Irak Kürt Bölgesel Yönetiminin 25 Eylül 2017 tarihinde yaptığı bağımsızlık referandumundaki tavrı da Türkiye için kabul edilebilir değildir. Kaldı ki Katar’a yönelik abluka uygulayan devletlerin talep listelerinde buradaki Türk üssünün kaldırılması maddesinin bulunması ve bu taleplerin kotarıldığı toplantılarda İsrailli yetkililerin ve ABD’yi temsilen de kendisi de Yahudi olan Jared Kushner’in bulunduğunun ortaya çıkması, Türkiye’nin İsrail’e bakışında negatif bir ayrışmaya yol açmıştır.

Türkiye’nin İsrail ile normalleşme anlaşması imzalamasındaki motivasyonların ön sırala- rında Filistinlilere yardım etmek ve bu bölgedeki kutsal mekânların statülerinin korunmasını sağlamak gibi normatif sebepler de bulunmaktaydı. Ancak yukarıda bahsedilen gerekçelerle İsrail hükümetinin hem Gazze’ye yönelik ablukasını arttırarak burayı yaşanmaz bir hale getirmesi hem de Kudüs ve Mescid-i Aksa’nın statüsünü değiştirmeye yönelik çabalara girmesi, anlaşmaya rağmen Türkiye’yi İsrail’e karşı tavır almaya zorlamıştır. Önümüzdeki dönemde de benzer bir trendin devam edeceği varsayımı ile ilişkilerde somut bir düzelme beklemek de gerçekçi olmayacaktır. ABD’nin elçilik kararı ve elçiliği 14 Mayıs’ta Kudüs’e taşıması sonrasında yaşanan gelişmeler artık Türkiye’nin İsrail ile anlaşamadığı konularda ve menfaatlerinin çatış- tığı alanlarda diğer bölge ülkeleri gibi sırf arkasında ABD’nin desteği var diye sessiz kalmaya- cağını göstermiştir. Aksine Kudüs ve Mescid-i Aksa gibi tüm Müslümanları hatta Hristiyanları ilgilendiren ortak meselelerde hem kendi iç kamuoyunu hem de uluslararası toplumu mobilize ederek farkındalık yaratmış ve İsrail/ABD planlarının kolaylıkla hayata geçmesine mani olmuştur.

Türkiye’nin uluslararası sistemdeki gücü, İsrail’in peşine takılan ABD’nin kararlarını de- ğiştirmeye veya geri alınmasını sağlamaya muktedir olmasa da hem Aralık 2017’deki hem de Mayıs 2018’deki İslam İşbirliği Teşkilatı ve Birleşmiş Milletler Genel Kurulunda alınan ka- rarlarla en azından meşruiyetlerini tartışmalı hale getirmiştir. Dolayısıyla İsrail’in uluslararası hukuk tarafından belirlenen normları ve uluslararası kurumlar tarafından alınan kararları hiçe sayarak uygulamaya çalıştığı tek yanlı politikalar,  sistemik hegamon ABD’nin pozisyonuna rağmen Türkiye’nin girişimleriyle uluslararası toplum nezdinde kabul edilemez hale getiril- miştir. Mevcut İsrail hükümetinin bu gibi teşebbüslerden vazgeçmeyeceği kuvvetle muhtemel olduğundan, Türkiye’nin de gerekirse ABD’yi karşısına almak pahasına bu adımları önlemeye yönelik gayretlerini sürdüreceğini kestirmek kehanet olmayacaktır.

Türkiye, İsrail’in pek de cazibesi kalmayan Doğu Akdeniz doğal gazının Türkiye üzerinden Avrupa’ya pazarlanması projesini bir koz olarak kullandığını geç de olsa fark etmiş durumdadır. Hatta İsrail’in Türkiye’nin bölgede muhtelif sebeplerle sorun yaşadığı Mısır, Kıbrıs Rum Kesimi ve Yunanistan’ı bir araya getirerek daha geniş bir Türkiye karşıtı cephe oluşturma ça- baları da yakından takip edilmektedir. Tedarik çeşitlenmesi amacıyla değerlendirilmek istenen İsrail gazının hem ekonomik hem de siyasal olarak bir fayda sağlamayacağı anlaşıldığından bu konudaki ilginin azaldığı da görülmektedir. Mevcut ilişki seviyesinde yakın zamanda enerji konusunda bir işbirliği gözükmediğinden, İsrail’in çıkarılacak gazı daha uzun ve maliyetli bir hattan Avrupa’ya ulaştırması gerekecektir. Türkiye için en uygun seçenek ise kendi deniz yetki sahasındaki hidro-karbon kaynaklarının arama faaliyetlerine hız verip, muhtemel keşiflerle enerji bağımlılığını azaltacak adımlar atması olacaktır.

Yargılama kararının alınması veya hakkında hüküm verilip verilmemesinden bağımsız ola- rak her halükarda Netanyahu’nun artık eski gücünü kaybettiği muhakkaktır. Yine de başba- kanlığı ve Likud liderliğini kolay bırakması beklemek gerçekçi olmayacaktır. Zira buraya yıllarca süren bir mücadeleden sonra gelmiş, tüm rakiplerini tek tek bertaraf ederek kendisine geniş bir alan açmıştır. Bu geniş alanda kendisine olduğundan fazla güç vakfederek soruşturmala- ra konu olan icraatları yapmış olması ihtimal dâhilindedir. Mutlak olan ise Netanyahu’nun, Trump’ın ABD Başkanı olmasından sonra görece rahatlayarak yolsuzluk soruşturmalarının üzerine kapatacak daha agresif politikalara yönelmiş olmasıdır.İsrail-Filistin meselesinin iki devletli bir anlaşmayla çözümlenmesini engellemeye matuf provatif hamleler sayesinde bölge bir önceki yıldan daha sorunlu hale gelmiştir. İran tehdidini bir takıntıya dönüştürüp anlaşmayı ortadan kaldıracak girişimleriyle, belki de önümüzdeki on yıl boyunca nükleer silah çalışmasından uzak kalacak olan İran’ı tahrik edip yanlış yapmaya zorlamak, ancak bölgesel bir savaş için zemin hazırlamak olarak okunabilir. Ortadoğu’daki sözde güç dengesinin kendi aleyhinde bozulmasına tahammülü olmayan İsrail’in, bölgenin diğer aktörlerinden uymasını beklediği NPT gibi nükleer silahsızlanmayı öngören rejimlere öncelikle kendisinin riayet etmesi ve ABD’yi arkasına alarak bölgeyi kendi çıkarları doğrultu- sunda yeniden dizayn iddiasından vazgeçmesi doğru bir tercih olacaktır. Zira İsrail ile Türkiye arasında yaşanan gerginliklere de İsrail’in bu yanlış tercihlerinin sebep olduğu görülmektedir. Suudi Arabistan, BAE, Mısır ve Bahreyn gibi bölge ülkeleri, üretilen İran tehdidi hasebiyle ABD yönetiminin de teşvik ve yönlendirmesiyle İsrail ile aynı safta gözükmelerine rağmen, son dönemde uluslararası kuruluşlarda İsrail aleyhinde alınan kararlar aslında İsrail’in, bek- lentisinin aksine ne kadar yalnızlaştığının en somut göstergesidir.

Netanyahu’nun Filistin, Kudüs, İran konularındaki tercihleri sebebiyle meydana gelen olayları ulusal güvenlik meselesi haline getirip iç politika aracı olarak kullanması şimdilik fayda sağlamış gibi gözükse de uzun vadede ne İsrail’e ne de diğer bölge ülkelerine katkı sağlama- yacaktır. Ancak siyasette her hatanın bir bedeli olduğu gibi Netanyahu’nun da yaptığı hataların bedelini ödemesi gerekmektedir. Bu şartlar altında İsrail halkının geleceklerine sahip çıkarak, demokratik yollardan inisiyatifi Netanyahu’nun elinden alması en makul seçenektir. Asıl me- sele ise Netanyahu’dan sonra geleceklerin İsrail’i nasıl bir siyasi atmosfere taşıyacağıdır.

Haydar Oruç kimdir?

Sakarya Üniversitesi  Ortadoğu Enstitüsü İsrail masasında araştırmacıdır. Aynı zamanda enstitünün Ortadoğu Çalışmaları doktora programına devam etmektedir. İsrail siyaseti, toplum ve siyaset ilişkileri, Türkiye-İsrail ilişkileri, İsrail’deki STK’lar ve sivil toplum örgütlerinin politika yapım sürecindeki rolleri üzerinde çalışmalar yürütmektedir.
Türkiye Ortadoğu Çalışmaları Dergisinin editör yardımcısıdır.

Kaynak: Bilimevi Dış Politika Dergisi, Sayı:5
 

Güncelleme Tarihi: 20 Temmuz 2018, 17:18
YORUM EKLE

banner39

banner36

banner37

banner35