ABD’nin İran İle Nükleer Enerji Anlaşmasından Çekilmesinden Sonra İran-Katar İlişkileri- Hatice Cengiz 

İran-Katar ilişkileri, tarih boyunca istikrarlı bir seyirde devam etmiştir. İki ülke arasındaki ilişkiler, tarihsel seyri içerisinde ilişkilerin kesilmesi ya da düşmanca bir tavır takınmayı gerektirecek bir durum arz etmemiştir.

ABD’nin İran İle Nükleer Enerji Anlaşmasından Çekilmesinden Sonra İran-Katar İlişkileri- Hatice Cengiz 

Hatice Cengiz 

 
Cabir Salem el Harmi Katarlı Gazeteci

2009 ve 2014’te Arap Birliği çatısı altında aktif basın yayın organları tarafından en etkili Arap gazeteci olarak seçilen el Harmi, 2012’de Katar’da en etkili 50 gazeteciden biri gösterilmiştir. Halen 1972 kuruluşlu Katar Dar el Arap Medya Grubu’nun CEO’su olan el Harmi, başta Arap olmak üzere dünyanın önde gelen liderleri ile gerçekleştirdiği röportaj- larla tanınmaktadır. 10-11 Mayıs 2018’de İstanbul Büyükşehir Belediye- si Kültür Müdürlüğü tarafından düzenlenen “Arap Gazeteciler İstanbul Buluşması” kapsamında ülkeyi ziyaret eden Katarlı gazeteci Cabir El Harmi ile İran-Katar İlişkileri, Körfez Krizi ve bölgede yaşanan son ge- lişmelerle ilgili Dış Politika Dergisi için röportaj yaptık.
 
Bölgedeki gelişmeler perspektifinde Katar, İran ile ana hatlarıyla hangi konularda ayrı düşmektedir?

İran-Katar ilişkileri, tarih boyunca istikrarlı bir seyirde devam etmiştir. İki ülke arasındaki ilişkiler, tarihsel seyri içerisinde ilişkilerin kesilmesi ya da düşmanca bir tavır takınmayı gerektirecek bir durum arz etmemiştir. Biz bugün İran-Katar ilişkilerini konuşurken aynı zamanda aynı bölge sınırlarını paylaşan iki ülkeden bahsediyoruz. Zira İran ile Katar aynı coğrafi bölgede yer almaktadır. İran ile her ne kadar siyasi olarak ihtilafa düşsek dahi sonuçta İran, Katar’ın komşusu. Aynı zamanda İran büyük bir devlet ama biz İran’la bir- çok konuda ihtilaf içerisindeyiz. Hatta ihtilaf içerisinde olduğumuz birçok mesele bugüne değin hala devam etmektedir. Peki, nedir ihtilaflı meseleler? Katar, İran’la Suriye, Yemen, Irak konularında ihtilaftadır. Katar, İran’ın Arap ülkeleri ile alakalı izlemiş olduğu siya- sette ve Arap ülkelerini ilgilendiren konularda atmış olduğu adımlarla ilgili İran’la kati olarak ihtilaftadır. Çünkü Katar’ın burada savunduğu ve çabaladığı şey, İran’ın bölgedeki diğer ülkelerin iç meselelerine müdahale etmemesi yönündedir. İçinde bulunduğumuz coğrafi sahadaki ülkeler olarak barış içinde yaşayabilmemiz için bu son derece elzemdir. Nihayetinde İran, bölge ülkelerini başka bir gezegene gönderemez. Ya da bölge ülkeleri İran’ı bölgeden uzaklaştırmak adına İran’ı başka bir gezegene gönderemez. Bu nedenle İran ve bölge ülkeleri arasında sağlıklı ilişkilerin kurulması gerekmektedir. Katar’ın genel vizyonu bu şekildedir. Örneğin İran-Irak savaşında da Katar, İran ile ilişkilerini kökten kesmemiştir. Her ne kadar Katar, İran’daki elçisini çekmiş de olsa iki ülke arasında diplo- matik ilişkiler devam etmiştir. Aslında burada Katar’ın savunduğu şey; her ne olursa ol- sun bir arada yaşamak zorundayız felsefesidir. Zaman içerisinde gelişen ve değişen şartlar çerçevesinde diyalog kanalları her zaman kaim olmalı. İran ile Katar arasındaki ilişkiler, Katar Emiri Temim b. Hamad el Sani’den önce babası Hamad b. Halifa el Sani zamanında da doğal bir seyirdeydi. Çünkü her iki ülke arasında ortak çıkarlar söz konusu. Şunu da ifade etmek gerekir ki; Körfez ülkelerine nazaran Katar’ın İran’la ilişkileri hiçbir zaman en iyi olmadı. Körfez teşkilatı arasında İran’la ilişkileri son derece gelişmiş ülkeler var. 2016 yılında Suudi Arabistan’ın İran’daki Konsolosluğu’na saldırı düzenlendiğinde Katar, Suudi Arabistan’la birlikte hareket ederek elçisini çekmişti. Aynı şekilde İran’ın Katar elçisini de ülkeden göndermişti. Ama elbette ki ilişkilerini tamamen kesmemişti.

Peki, İran, Katar Krizi’nde nasıl bir tutum izledi?

Hakkaniyetli olmak gerekirse İran bu meselede tarafsızdı. İran, abluka gerçekleşirken bölgede coğrafi bir değişiklik arzusunda olmamıştır. Çünkü abluka ülkeleri, Katar’a yöne- lik bir askeri işgal planı içerisindeydiler. Kuveyt Emiri, ABD ziyaretinde Trump ile birlikte yaptığı basın açıklamasında Kuveyt arabuluculuğunun askeri bir müdahaleyi önlediğini dünya basını önünde bizzat kendisi söylemiştir. Kuveyt Emiri Şeyh Sabah Cabir el Sabah, Körfez’de en tecrübeli Arap yöneticilerinden biridir. Sayısız kriz ve savaşa şahitlik etmiş- tir. Askeri operasyon sinyallerini çok önceden anlayacak kadar tecrübelidir. Bu yüzden bu basın toplantısında bu gerçeği herkesin önünde ifade etmiştir. Bir ülkenin yöneticisi elinde ciddi deliller olmadan basın mensupları önünde böyle bir açıklama yapabilir mi? Gerçekten abluka ülkelerinin Katar’a karşı askeri bir harekât düzenleneceği tertiplenmişti. Dünyanın farklı yerlerinde gazetelerde BAE’nin böyle bir askeri operasyon için Suud, Bahreyn ve Mısır tarafından ortak oluşturulan bir ordu ile bunu gerçekleştireceği yazıldı. Fakat daha sonra senaryo değişti. Çünkü Türkiye, abluka sonrası 24 saat içerisinde hatta girdi. Bu kapsamda meclisten acilen Katar’a asker gönderme kararını geçirdi. Bu gelişme, olayın seyrini tamamen değiştirmiş oldu. Tam bu noktada Türk halkına ve Sayın Başkan Erdoğan’a saygı ve şükranlarımızı da ifade etmek isterim. Türkiye o zor dönemde samimi gerçek bir dost ve kardeş ülke olduğunu gösterdi. Bu vesile ile söylemek yerinde olur. Türkiye’nin bölgedeki askeri üssünün geçmişi; 2014’te iki ülke arasında yapılan anlaşma gereğince Katar’da bir askeri Türk üssü kurulması ile sonuçlandı. Aslına bakılırsa bu ül- keler tarafından Katar’a karşı düşünülen bir askerî harekât planı çok da garip bir durum değil. Aynı ülkeler 1996’da da Katar’da askeri darbe planladılar. Planladıkları bu darbe askeri ve kanlı bir darbe olacaktı. Bunu 1996 yılında gerçekleştirmek isteyen bu ülkelerin 2017’de buna benzer bir girişime yeniden kalkışmaları aslında çok da şaşırılacak yeni bir şey değil.

Bu bilgiler çerçevesinde soruya dönecek olursak, İran bu meselede tarafsız kalma- yı tercih etti. Bununla neyi kastediyorum; İran, taraflar arasında kutuplaştırmayı artı- racak bir tutum içerisinde olmadı. Ablukanın ilk günlerinde İran, limanlarını ve hava sahasını Katar’a açtı. İran bununla Katar’a gelecek gıda, ilaç vb. emtiaların sevkiyatını kolaylaştırırken aynı zamanda ülkeden ihracat ve ithalat yapabilmesi için limanlarının kullanmasına izin verdi. Katar’dan kalkış yapan uçaklar önce İran hava sahasına giriyor ve ancak buradan diğer kıtalara ve dünya ülkelerine yöneliyor. Az evvel de belirttiğim gibi İran, bu krizle ilgili olarak bölgede coğrafi bir değişiklik hedeflememiştir. İran söz konusu bu siyasi adımlarını ilk gün itibari ile hemen uygulamaya geçirdi. Abluka ülkeleri, kendi sahalarına giren hava sahasının kullanımını Katar’a kapattığından dolayı Katar’ın diğer Körfez ülkeleri üzerinden kullandığı üç hat da bu durumda kapanmış oluyordu. Katar’ın tek kullanabileceği hava hattı İran üzerinden olan hat. İlerleyen günlerde krizin devam etmesi ve bu yaşanan yeni gelişmeler çerçevesinde İran’la ticari ilişkiler de kaçınılmaz olarak artmış oldu. Katar’ın İran’la olan ekonomik ilişkileri medyaya yansıdığı gibi ast- ronomik rakamlar değildir. KİK ülkeleri arasında İran’la ekonomik ilişkileri en yüksek olan ülke sıralamasında Katar beşinci sırada gelmekteydi. İran ile karşılıklı ticaret hacmi en yüksek Körfez ülkesi 20 milyar dolar ile BAE’dir. İran, BAE’nin Körfez bölgesindeki ticaretinin büyük bir kısmını oluşturmaktadır. Aynı zamanda 10 binden fazla İranlı tica- ri şirket BAE’de faaliyet göstermektedir. 800 bin İranlı, BAE’de halen yaşamaktadır. Hal böyle iken diğer yandan İran ile Katar arasındaki karşılıklı ticaret hacmi ise 200 milyon dolardır. Yeniden ifade ediyorum; İran ile ticari ilişkiler sıralamasında KİK ülkeleri ara- sında Katar ancak beşinci sırada yer almaktaydı. Aynı şekilde Katar’ın en yoğun ticari ve iktisadi alışveriş içerisinde olduğu birinci ülke BAE idi. Hal böyle iken aynı şey Umman için de söylenmektedir. Umman-İran ilişkilerinin astronomik rakamlarda olduğu ifade edilirken rakamlar büyütülerek medyada pazarlanmaktadır. Bu arada İran, ABD ile Nük- leer Anlaşma imzaladıktan sonra İran’ı ziyaret eden ilk Dışişleri Bakanı Umman değil BAE Dışişleri Bakanı’dır.

Tabii olarak abluka sonrası İran-Katar ticari ilişkilerinde doğal olarak bir artış oldu.

Gıda ve ticari ürünlerin gelişi yoğunlukla İran üzerinden gerçekleştiği için bunun aksi olması mümkün değildi. Belirtmek gerekir ki Türkiye’den gelen ticari mallar ve gıda ürünleri de İran üzerinden ülkeye girmektedir. Tüm bunlar İran-Katar arasındaki ticari ilişkilerin doğal olarak artması anlamına gelmektedir. Fakat buna rağmen Katar sadece İran’dan gelen bu sevkiyatla yetinmedi ve kendine bölgede başka kanallar da açtı. Bunlar arasında Irak, Kuveyt, Umman, Türkiye, Çin, Hindistan, Pakistan, Tayland gibi ülkeler gelmektedir. Kriz sonrasında oluşan alternatif kanallar, Katar’ın kriz öncesi sahip olduğu şartlardan çok daha iyidir. Katar bugün abluka öncesi durumu ile kıyaslarsak geldiği nok- ta itibari ile kriz öncesinden çok daha iyi bir durumdadır. Hatta bir gün söz konusu abluka ülkeleri ile siyasi ve diplomatik ilişkiler yeniden başlasa bile yeni geliştirdiği bu ilişkilerini bitirmeyecek ve bu ilişkilerine devam edecektir. Çünkü bu ilişkilerle söz konusu ülkeler, Katar’ın dostu olan ülkeler olduğunu göstermişlerdir. Katar’ın bunları unutması mümkün değildir.
İfade edilmesi gereken bir diğer detay; Katar’ı yarımadaya bağlayan tek kara sınırı Suudi Arabistan’la olan sınırdır. Bu kara sınırının kapatılmasının yanı sıra ayrıca Katar’a komşu olan diğer Bahreyn, BAE ve Suudi Arabistan’a ait olan tüm limanlar da Katar’a ka- patıldı. Katar’ın elinde hava hattı olarak sadece İran’ın hava sahasından uçuş yapabilmek gibi garip bir durum meydana geldi. Aynı zamanda bilinmesi gereken önemli bir diğer mesele de Umman Sultanlığı’nın tutumu olmuştur. Umman, krizin çıktığı ilk gün itibari ile Katar’a tüm limanlarını açmış ve söz konusu ticari geçiş ve diğer sevkiyatların aksama- ması için Katar’a gereken tüm kolaylığı sağlamıştır. Umman’ın bu tutumu, Katar için son derece önemli ve bir o kadar da takdire şayan bir durumdu. Umman sadece siyasi olarak Sultan nezdinde değil, halk olarak da Katar’ın yanında olmuştur. Umman, Sohar Limanını hızlı bir şekilde Katar’a sevkiyat için açmış ve ilk kriz günlerinde oluşan atmosferde bu adımlar Katar için son derece büyük önem arz etmiştir.
Bir Körfezli olarak İran’ın genelde bölgeye özelde Körfez ülkelerine yönelik siyasetini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Biz, İran rejiminin siyasetine muhalifiz ve desteklemiyoruz. İran’ın bölge ülkelerine müdahalelerini de desteklemiyoruz. Bölgedeki bazı ülkelerdeki gerçekleştirmeye çalış- tığı hedeflerini de desteklemiyoruz. Bugün İran, bölgede ya kendi eliyle yahut dolaylı yoldan müdahalesi ile dört Arap başkentinin düşmesine neden olmuştur. Biz, İran’la Su- riye meselesinde ihtilaftayız. Bugün Suriye halkı yurtlarından edilmiştir. Biz, İran’la Irak ve Yemen konularında da ihtilaftayız. Aynı şekilde biz İran’ın Lübnan’a müdahalesine de karşıyız ve kesinlikle bu konuda da İran’ı desteklemiyoruz. Biz, hiçbir ülkenin diğer ül- kelerin işine gücüne karışmasını istemiyoruz. Biz İran’ın kendi coğrafi sınırları içerisinde kalmasını, bölge ülkeleri ile barışçıl ve dost ilişkiler geliştirmesini istiyoruz. Bunun bu şekilde olması gerekiyor aslında. Fakat maalesef İran’ın bölgedeki ülkelere olan müda- halesi de son derece açık ve net. İran, bugün bölge halklarını yine diğer bölge ülkeleri- ne karşı kullanmak üzere düşmanca bir siyaset izleyerek askerleştiriyor. Katar, birden fazla kez İran ile Körfez Teşkilatı aracılığıyla diyalog masasına oturulmasını talep etti. Emir Temim, Birleşmiş Milletler kürsüsünden tüm taraflar arasında hilaf konusu olan dosyaların konuşulması şartı ile KİK aracılığıyla Körfez ülkelerini İran ile diyalog kurmaya davet etti. Katar’ın böyle bir diyalog için hazır olduğunu, Katar’ın ev sahipliğinde bu görüşmelerin gerçekleşebileceğini ifade etti. Taraflar arasında söz konusu olan tüm hilaflı konuların bu görüşmelerde açık açık görüşülmesini önerdi. Katar, taraflar arasında şeffaf ve kalıcı çözümlerin oluşturulması için bu şekilde bir adım atılması gerektiğinin altını sürekli olarak çizdi. Katar bu talebini defalarca yenilemesine rağmen ne yazık ki ne İran’dan ne de diğer Körfez ülkelerinden bu davete herhangi olumlu bir yanıt geldi. 2007 yılında Katar’da yapılan Körfez zirvesine İran Devlet Başkanı Ahmed-i Nejad, Katar ta- rafından diğer Körfez ülkesi liderlerinin de onayıyla şeref konuğu olarak davet edildi ve o zaman Ahmed-i Nejad’da zirveye katıldı. Zirve esnasında bir tür doğrudan iletişim havası hissedildi. Bizim ısrarla savunduğumuz şey, doğrudan iletişimdir. Son kertede biz aynı coğrafyada yaşıyoruz. Aynı bölge sınırlarını paylaşıyoruz. İçinde bulunduğumuz coğrafyamızı değiştiremeyiz. Ne İran, bölgenin diğer ülkelerini bu kıtadan uzaklaştırabilir ne de Körfez ülkeleri, İran’ı bu bölgeden uzaklaştırabilir. Sonuçta biz bir arada birbirimizle yaşamak zorundayız. Madem bir arada yaşamak zorundayız o zaman bunun gereği olarak birbirimizin işlerine müdahale etmeden doğru esasları belirlemek zorundayız. Bu ülkeler arasında ilişkilerin sağlıklı bir zemin üzerine inşa edilmesi gerekmektedir. İran’ın bölge ülkelerine müdahalesi sona ermeli çünkü burada asıl kalıcı olacak olan bölge halklarıdır.

Nükleer Anlaşmadan ABD’nin çekilmesinden sonra sizce İran’ın Körfez ülkeleri bazında Katar ile ilişkileri nasıl şekillenecek? Katar’ın Nükleer Anlaşma öncesinde ve sonrasında yaklaşımı nasıl oldu?

Katar, 2015 yılında Nükleer Anlaşma imzalanırken bu anlaşmayı destekledi. Bunu desteklemesinin ardında yatan asıl neden Katar’ın, bölgede oluşabilecek yeni bir siyasi ge- rilimin ve yeni bir patlağın önüne geçmek istemesidir. Çünkü bölgede bir silahlanma yarışı söz konusu. Katar, bölgede silahlanmaya karşı girişilen bu yarışta bölgenin nükleer si- lahlardan soyutlanmasını istemektedir. Söz konusu Nükleer silahlanma sadece Körfez’de İran tarafından yürütülen bir şey değil. Bugün Ortadoğu’da birçok devlet silahlanıyor. Nükleer silah sadece bugün İran’da değil diğer bölge ülkelerinin de elinde var. Sözgelimi bugün İsrail’inde elinde nükleer silahlar var. Bugün eğer bir silahlanmadan bahsediyorsak sadece İslam ülkelerine bakmak doğru olmaz. Ortadoğu’da yer alan İsrail de bugün elin- de nükleer silah bulunduruyor. Bu nedenle Katar 2015’te İran-ABD +5 ülkeleri arasında imzalanan Nükleer Enerji anlaşması söz konusu olduğunda bunu destekledi. Bugün ABD bu anlaşmadan çekildiğinde Katar ülkeleri yeniden bir silahlanma yarışı içine girmemeye davet etti. Zira bölge, yeni bir krizi kaldıracak durumda değil. Mevcut olan kriz ve savaş- lar ve derin siyasi bölünmeler bölge için fazlası ile yeterli. Bakınız Suriye, Yemen, Irak ve yeni yaşanan Körfez Krizi ile sayısız birçok sorun bölgede hali hazırda kaim. Yeni bir siyasi kriz yaratmaya ihtiyacımız yok. Eğer silahlanmamayı herkese zorunlu kılacaksak bu bölgedeki tüm ülkeler için şart koşulmalı ki bu ülkelerden biri de İsrail. Neden bir si- lahsızlanmadan bahsediyorsak İsrail’i bu konunun dışında tutuyoruz? Bugün kesin olarak biliyoruz ki İsrail de nükleer silah bulunduruyor. Yasaklayacaksak bu yasağın herkes için uygulanması gerekir. Katar, bu yüzden bölgenin tamamı için silahsızlanmayı öngörüyor. Buna nükleer silahlar ve diğer silahlanmalar da dahil.

Peki, Katar, ABD başta olmak üzere bölge ülkeleri ve İran’a nasıl bir çağrıda bulundu?

Amerika anlaşmadan çekildiğini duyurduğunda bu kararı bölgede hangi ülkeler destekledi? Suudi Arabistan, BAE, Bahreyn ve İsrail. Sadece bu dört ülke Amerika’nın bu kararını destekledi. Avrupa ülkelerine baktığımızda bu kararı desteklemediklerini görü- yoruz. Çin ve Türkiye de kararı desteklemedi. Yine Türkiye’den gelen açıklamalarda Ame- rika’nın kaybedeceği ifade edildi. Katar da aynı şekilde bu kararın bölgede yeniden bir silahlanma yarışına neden olacağını dile getirdi. Bu anlaşmanın bu şekilde sonuçlanması, bölgede yeni maceralara kapı aralayacaktır. Öyle ki İran-Amerika ve İran-İsrail arasında tansiyonun yeniden yükselmesine neden olacaktır. Kaldı ki söz konusu ülkeler arasında hali hazırda zaten ilişkiler oldukça gerilimli devam ediyor. Bunun faturasını bölge ülkeleri ve bölge halkları ödeyebilir. Bu fatura bölge ülkelerine istikrarsızlık olarak yansıyacak ve büyüme ve gelişme önünde engel oluşturacaktır. Sonuç olarak bunun faturasını bölge ülkeleri olarak hep birlikte biz ödeyeceğiz. Bu yüzden bu sorunun çözümünde hikmetli bir yol izlenmesi gerekmektedir. Çünkü bu kriz, bölgede atmosferin yükselmesi yönünde reaksiyon gösterecektir.

İran, Nükleer Enerji anlaşması ile neyi hedefliyordu? Yakın gelecekte sizce İran bölgeyle ilgili siyasetini nasıl şekillendirecek?

Öncelikle şunu belirtmem gerekir ki İran’ın bölgeyle ilgili bir projesi/ajandası var. Bu proje için İran yıllardır çalışıyor. Fakat diğer yandan diğer Arap ülkelerinin ellerinde sa- hip oldukları bir projeleri bulunmuyor. 2003’te ABD’nin Irak’ı işgal etmesinden sonra Irak düştü. Katar, Irak işgalinden önce savaş fitilini söndürmek ve meselenin bir işgalle sonuçlanmaması için çok çaba sarf etmiştir. Irak’ın bir işgal bir ihtilale şahit olmaması için elinden gelen birçok şeyi yapmaya çalışmıştır. Irak tarihte çok eski bir medeniyete sahip olarak İslam başkentliği de yapmış kadim bir ülkedir. Irak’ın düşmesinin faturasını sadece Irak halkı ödemiyor, Irak’ın düşmesinin faturasını hep birlikte ödüyoruz. Bu çok pahalıya mal olmuş bir fatura olarak karşımızda. Tabii Irak işgalinin farklı boyutları vardı. 1990’da Irak’ın Kuveyt’i işgali sonrası gelişen olaylar, Irak’ın işgali ile sonuçlandı. Araplar bu iş- gal sonrası Irak’tan uzaklaştılar. Zamanında Irak, İran karşısında Arapların koruyucusu/ gözcüsü değil miydi? İran’ın bölgedeki nüfuzuna karşı koymak için öncülük yapan güç değil miydi? Bakın İran kendisini bölgenin lideri olarak görüyor. Bölgede bir hegemonya kurmak için uğraşıyor. Bunu ya bölge ülkelerine müdahale ederek gösteriyor ya kışkırtıcı açıklamalar yaparak ortaya koyuyor. İran, bölge ülkelerine devrim ihraç etmeye çalışıyor. Bölge halklarını askerleştirmeye çalışıyor ve bu uğraşlarına karşılık olarak da kamuoyun- dan cevap almak istiyor. İran’ın bu çıkışları öncesinde bölge hakları kendi aralarında barış içinde yaşıyorlardı. İran bölgede mezhep savaşlarını körüklemiştir. Bu yeni oluşan du- rum daha öncesinde bölgede bilinen ya da alışılmış bir şey değildi. Sünniler-Şiiler Irak’ta barış içinde mutlu mesut yaşıyorlardı. Aynı şekilde bu durum diğer Körfez ülkeleri içinde geçerliydi. Kimse kimsenin Şii ya da Sünni olduğu ile ilgilenmezdi. Bu konularda insanlar arasında bir hassasiyet bulunmuyordu. Bu ortaya çıkan manzara Irak’ın düşmesinden bu yana geçen son on beş sene içerisinde oluşmuş bir meseledir. Akabinde gelişen olaylarla mesele ırkçılık, mezhepçilik gibi kılıflara bürünerek ortaya çıkmıştır. Irak’tan sonra Kör- fez ülkelerinde yaygınlaşarak devam eden bu mezhepçilik çatışmaları, İran’ın siyasetin- den beslenmektedir. İran, bölge ülkelerine müdahale ederken büyük bir devlet olmasını bir kenara bırakarak davranıyor ve elini dostça uzatmıyor. İran siyasi vesayet kurmak istiyor. Bu yüzden yeniden altını çizerek ifade etmek istiyorum. İran’ın bölgeyle alakalı bek- lentilerinden vazgeçip kendi coğrafi sınırları içerisinde yaşaması gerekiyor. Daha sonra civar ülkeler ile nüfuz kurma peşinde koşmadan, genişleme siyaseti izlemeden sağlıklı ve güzel ilişkiler kurması gerekiyor. Bölgedeki Arap başkentlerini düşürüp kendi siyasi nüfuzu alma emelinden vazgeçmesi gerekiyor. Söz gelimi İran’ı Suriye’de savaşmak için bölgeye asker göndermeye iten şey nedir? Suriye halkı yurtlarından edildiler. Halbuki Suriye halkı özgürlük talebinde bulunmuştu. İran, örneğin Arap Baharı olayları ilk başladığında Arap devrimlerini desteklemişti. Mısır’da devrim olduğunda Mısır devrimini destekledi. (Burada kastettiğim en azından İran o zaman için halkların özgürlük taleplerini destekli- yoruz şeklinde açıklamalarda bulunmuştu) Ama ne zaman ki devrim rüzgârları Suriye’ye ulaştığında tam tersini yaparak Suriye devrimini desteklemedi. Sadece Suriye devriminin karşısında da durmakla da kalmadı mevcut rejimin ayakta kalması için silah, para, asker yardımında da bulundu ve hala da bulunmaya devam ediyor. Bugün İran Lübnan, Irak, Suriye gibi ülkelerde birbirinden farklı gruplar askerleştiriyor. İran bu iş için Asya’dan Afrika’dan paralı insan toplayarak bu insanları bu ülkelerde savaştırıyor. Bunlardan bir grup bugün Suriye’de Suriye halkını öldürüyor. Tüm bu yaptıkları İran’ı büyük bir oranda Körfez ülkelerinden ve Arap ülkelerinden ve hatta İslam ülkelerinden de uzaklaştırdı. Bu- gün Arap halkları İran’a saldırgan bir devlet olarak bakıyor. İran’ın ülkelerini ihtilal etmek istediğini düşünüyor.
 
İran’ın son yıllarda Arap ülke başkentlerini ardı ardına düşürdüğü ve bunu sosyal dokuyu bozarak yaptığı görülüyor. Bugün devrim muhafızları birliğine bağlı 200 bin- den fazla İranlı, bir kısmı Körfez ve bir kısmı çeşitli ülkelere dağılmış durumdadır. Tüm bu yaşananlar ve yapılan açıklamalar, saldırgan bir durumun varlığını gösteriyor. Fakat İran tarafından kurulan Hizbullah, İsrail’e karşı savaşıyor! Fakat aynı Hizbullah bu- gün Suriye halkını öldürüyor. Burada şunu ifade etmek gerekiyor. Biz İran’ı büyük güçlü ve Müslüman bir ülke olarak destekliyoruz. Bizi İran’la birleştiren birçok ortak mesele- miz var. Bunların en başında Filistin ve Kudüs meselesi geliyor. Biz Hizbullah’ı 2006’da destekledik. Fakat daha sonra Hizbullah’ın pusulayı şaşırınca tabii ki hem Hizbullah’ın hem de İran’ın karşısında durduk. 2006’dan bu yana geçen 12 senelik zaman içerisinde Hizbullah’ın silahları kimi öldürüyor? Suriye halkını öldürüyor. 2006’da İsrail tarafından Hizbullah’a Lübnan’da saldırı düzenlendiğinde Hizbullah milislerine kapılarını hangi ülke açtı? Suriye halkı açtı. Fakat bugün Hizbullah, Suriye halkını öldürerek güzel bir cevap mı veriyor? Suriye halkını öldürerek mi vermesi gereken cevabı veriyor. Bugün Hizbul- lah, Suriye savaşında Rejim ve halk arasında bir müzakere ortamı oluşturarak son dere- ce olumlu bir rol oynayabilirdi. Bugün Suriye’de halkın istemiş olduğu bazı değişiklikler yapılabilir ve yıllardır devam eden bu savaş bu noktaya gelmeyebilirdi. Biz İran’la bazı konularda anlaşıyor olabiliriz. Fakat İran’ın sorunu ihtilaf içerisinde olduğumuz konuları güçlendirmesidir. Aynı şekilde Arap ve Körfez ülkelerinin meselelerine müdahale etme- sidir. Bu ciddi bir sorun olarak karşımıza çıkıyor. İran açık bir şekilde Arap ülkelerinin ve bazı Körfez ülkelerinin iç meselelerine müdahale ediyor. Fakat Körfez ülkeleri İran’la aynı şekilde karşılık vermediği gibi aynı adımları atarak da ilişkilerini devam ettirmiyor.

Sizce İran’ın Nükleer Anlaşma sonrası Körfez ülkeleri ile ilişkisi nasıl bir seyirde devam edecek?

Amerika’nın anlaşmadan çekildiğini açıkladıktan sonra Körfez ülkelerinden bazıları- nın bu karara destek vermelerinden sonra İran ile aralarındaki uçurum daha da artabilir. Bununla birlikte bazı Avrupa ülkeleri Amerika’nın bu kararına katılmazken Körfez’den karara destek gelmiştir. Halbuki biz bölgede silahlanma yarışını ve atmosferin yükselme- sini önleyebilecek gerçek bir diyalog ortamı oluşturabilirdik. Biz gerçekten diyaloğa ina- nıyoruz. Körfez düşmanlığı, İran’ın çıkarına değildir. Aynı şekilde İran düşmanlığı yap- mak Körfez’in çıkarına değildir. Bir arada yaşamak için çabalamak zorundayız. İran halkı ile Körfez halkları arasında yeni iletişim kanalları ve platformları oluşturmamız gereki- yor. İran halkına düşmanlık istemiyoruz. Körfez ülkeleri birden fazla kez İran’a el uzattı. Fakat burada İran’dan beklenen iyi niyetini gerçekçi olarak göstermesidir.

Peki, bu konuda ümitli misiniz?

Biz ümidimizi kaybetmedik. Fakat biz biliyoruz ki İran siyasi projesi ile doğru orantılı olarak bölge üzerinde genişlemeye devam ediyor. Fakat eninde sonunda ortak çözümlerin konuşulabilmesi için İran ile masaya oturulması gerekiyor. Bunu kırarak dökerek ya da güç kullanarak yapmak mümkün değil. Çünkü biz aynı bölge ülkeleriyiz. Yeni bir krize tahammül edilecek bir pozisyon bulunmuyor. Ya da İran ile ABD arasında olası bir savaşın patlak vermesi de asla bölgenin kaldırabileceği bir şey değil. Eğer böyle bir şey olursa bunun sonuçlarını da faturasını ABD değil yine bölge halkı ve İran ödeyecek. Bu arada ifade edelim, Amerika hiçbir savaşı kendi sınırlarında ve kendi coğrafyasında yürütmü- yor. Amerika’nın çıkardığı tüm savaşlar kendi coğrafi sınırlarından uzak bölgelerdedir. Olası bir ABD-İran savaşı olması halinde bunun faturasını acı bir şekilde biz öderiz. Bu yüzden biz asla yeni bir savaşa meydan verecek siyasi atmosferin yükselmesinden yana değiliz. Bu ABD-İran arasında da olsa bunu istemiyoruz. Yine ABD-İsrail-İran arasında da olsa bunu istemiyoruz.

İran, Suriye’den sonra sıranın kendisine geleceğinden korktuğu için Suriye’deki tutumunda bu kadar ısrarcı davranıyor olamaz mı?

İran’ın bölgede izlemiş olduğu siyasetin siyasi duruş bir duruştan ziyade mezhepsel olabileceğini düşünüyorum. İran sıranın kendisine geleceğini düşünüyorsa Tunus devri- mi olduğunda neden aynı düşünceyi savunmadı? Neden Tunus devrimini destekledi? Mı- sır’da neden devrimi destekledi? Fakat Suriye’de devrim olduğunda askerini de gönderdi, para yardımında da bulundu, lojistik destek de verdi. Suriye’deki savaşta öldürmek için birçok milisi getirdi. Neden İran, Rejim ve Suriye halkı arasında bir arabuluculuk yapmadı? Ben İran’ın Suriye konusunda hatalı bir tutum aldığını düşünüyorum. İran, Suriye meselesinde olumlu bir rol oynayabilir, bölge ülkelerine müdahale etmekten uzak gerçek bir iletişim kanalı kurarak olumlu bir hava yaratabilirdi.

İran’ın Katar’a karşı özel bir tavrı mı var sorusuna ne dersiniz?

Öyle sanıyorum ki diğer Körfez ülkeleri ve İran arasında yanlış anlama/anlaşılma ile ilgili bir sorun var. Birileri özellikle bu arada yaşanan gerilimi kullanıyor. Birilerinin bu tırmanma hoşuna gidiyor ve bundan istifade ederek bu atmosferi kullanıyorlar. Bölgeye daha fazla silah satabilmek için oluşmuş bu korku ve endişe havası kullanılıyor. Ayrıca İran’ın bölgeyi tehdit ettiği düşüncesi yüksek sesle dile getirilerek yaratılan endişe de ar- tırılıyor. İran da aynı şekilde Körfez ülkelerinin ABD’nin bölgedeki müttefikleri olmakla suçlarken Amerika’nın bölge projelerini onlar eliyle uygulamaya koyduğunu düşünüyor. Fakat ifade etmek gerekirse İran- Körfez ülkeleri arasında ciddi bir iletişim kanalı olmadığı için bu gerilimli hava yükselmeye devam etmektedir. Örneğin, İran ve Körfez ülkeleri arasında şu ana kadar aralarındaki hilafları çözmek için bir zirve dahi gerçekleştirileme- miştir. Biz buradan İran’ı diğer ülkelerin iç meselelerine karışmamaya davet ediyoruz. Aynı şekilde İran’ı diğer ülkelere yönelik iyi niyetini göstermesini bekliyoruz. Ve artık İran’ı bölge ülkelerini kışkırtıcı çıkış ve siyasetine sona erdirmeye davet ediyoruz. Bugün İran halkı ile Arap ülkeleri halkları arasında bir nefret, düşmanlık bulunmazken bu siya- setin bu şekilde sürmesi gerçekten her iki tarafın siyasilerine bir şey kazandırmayacak.

Son yaşanan Katar Krizi’ni ve sonrasında yaşanan gelişmeleri nasıl değerlendiriyorsunuz?

Katar ablukası olduğunda ki bu; Körfez krizidir, Katar krizi değildir. Çünkü Katar’ın tırmandırmasıyla gerçekleşen bir durum söz konusu olmadı. Diğer bazı Körfez ülkeleri Katar’a abluka uyguladılar. Körfez ülkeleri ortada gerçekçi hiçbir şey yokken böyle bir uygulamayı devreye soktular. Bu yaşanan bir Körfez Krizidir. Yapmacık ve kurgulanmış bir hâdisedir. Katar, 5 Haziran 2017 sabahına kendisini her taraftan abluka altına alınmış bir şekilde bularak uyandı. Katar, Suudi Arabistan’ı güney sınır bölgelerinde Husi sal- dırılarına karşı koruyordu. Fakat Katar, kardeşleri tarafından arkadan bıçaklandı. Kaldı ki karşı tarafın herhangi bir ön gerekçesi olmadan bu hadise yaşandı. 21 Mayıs 2017’de Emir Temim, Riyad’da Körfez Teşkilatı zirvesindeydi ki bu zirveye Trump da katılmıştı. Bu zirveden yaklaşık 48 saat sonra Katar Haber Ajansı hacklendi. Sızdırılan bilgilerde Katar’ın İran’la, ABD ile ilişkilerinden bahsedildi. Söz konusu açıklamaların gerçeklerle hiçbir ilgisi yoktu. Zaten bu beyanlarından hemen sonrasında başta Katar Dışişleri olmak üzere birçok üst düzey resmi kurum açıklama yaparak bu hadiseyi yalanladı ve kınadı. Buna rağmen abluka ülkeleri gerçek dışı olan bu haberleri yayınlamaya devam ettiler. Bu Körfez ülkeleri arasındaki güvenlik anlaşmasına da aykırı bir durumdur. Daha sonra bu hacklenmenin BAE’den gerçekleştirildiği ABD İstihbaratı CIA tarafından ispatlandı. Bu haber Washington Post’ta da yayınlandı. Yaşanan bu olay Katar ablukasının bir ön mukaddimesiydi. Çünkü söz konusu bu haberler üzerinden Katar ablukasını haklı hale getirmek istemişlerdir.

Ayrıca zirvede konu ile alakalı herhangi bir şey Katar’a bildirilmemişti. Burada ilginç olan ülkeler arasında ihtilaflar olduğunda bu tedrici olarak uygulamaya konulur. Örneğin, İngiltere ile Rusya arasında Rus ajan ile ilgili sorun çıktığında Britanya ve Rusya elçile- rini çektiler, elçiliklerde çalışan diplomat sayılarını azalttılar. Bununla birlikte İngilte- re’de yaşayan Ruslar ülkeden atılmadı. Aynı şekilde Rusya’da yaşayan İngilizler de ülkeden atılmadı. İki ülke arasında sınırlar kapatılmadı. Karşılıklı uçak seferleri sona erdirilmedi. Fakat Katar ablukasında olan; bir gece Körfez İş Birliği Teşkilatı üyesi olarak uyuduk. Sonraki güne üç Körfez ülkesi tarafından abluka altına alınmış olarak uyandık. Kaldı ki konu ile alakalı bize bildirilen hiçbir mukaddime de söz konusu değildi. Yaşanan bu krizle alakalı olarak hiçbir haklı gerekçe de sunulmadı. Abluka üzerinden tam 18 gün geçtikten sonra abluka ülkeleri tarafından komik bir liste yayınlandı. Listede yer alan maddelerden biri el Cezira TV’nin kapatılmasıydı. Bu talep son derece hayret verici bir şey. Düşünün ki bir grup devlet, bir devlete karşı abluka uyguluyor ve bunun karşısında abluka ülke- sinden yayın yapan bir televizyonun kapatılmasını istiyor. Yine maddelerden bir diğeri de Katar’da bulunan askeri üssün kapatılması talebiydi. Katar’da bulunan askeri üs Tür- kiye-Katar arasında yapılan istişareler sonucunda gerçekleştirilen bir durumdur. Bu bir başka ülkenin söz sahibi olabileceği bir konu değildir. Örneğin, bölgede Suudi Arabistan, Bahreyn, BAE gibi ülkelerde de başka ülkelerin askeri üsleri bulunmakta. Katar bir gün kalkıp bu ülkelere askeri üslerini kapat şeklinde bir taleple gitmemiştir. Yaşanan bu hadise ile Körfez ülkeleri arasındaki ilişkiler duraklama dönemine girmiştir. Bundan da daha önemlisi Körfez tarihi boyunca ilk defa Körfez halkları yaşanan bu krizin içine itilmiştir. Halbuki bu kriz için siyasi bir kriz diyorlar. O zaman neden Körfez vatandaşları bu krizin içine çekiliyor? Katar vatandaşlarının bu ülkelere seyahat etmeleri yasaklanıyor? Aynı şe- kilde abluka ülkelerinin vatandaşlarının da Katar’ı ziyaret etmesi yasaklanıyor.
 
Katar ablukası yaşanmadan önce ülkenizde böyle bir şeyin vuku bula- cağına dair ufakta olsa bazı göstergeler yok muydu?

Yaşanan abluka öncesi ABD medyasında ve Körfez’de bazı ülkelerinin medya ve ga- zetelerinde Katar’a yönelik ciddi bir karalama kampanyası başlatılmıştı. Katar aleyhine başlatılmış bu lobi çalışmaları, BAE ve Suudi Arabistan tarafından finanse edilmiştir. Bu- rada hedef, Katar’a yönelik kamuoyunda olumsuz bir algı oluşturmaktı. Katar’ı terörü desteklemekle suçluyorlardı çünkü bütün dünya terörden muzdarip ve bu yüzden terör ismini kullandılar. Terör kelimesi altın bir kelime ve uluslararası anlamda acı içeren bir kavram. Bugün bütün dünya ülkeleri terörle mücadele ediyor. Bu vesileler ile gerek ulusal gerekse yerel basında Katar’ı terörü destekleyen bir ülke olarak göstermek istemişlerdir.

Ablukanın gerçekleştiği ilk saatlerde Katar’ın tepkisi nasıl oldu?

Katar, abluka sonrası hemen diyalog çağrısında bulundu ve Körfez ülkelerini acil top- lantıya davet etti. Fakat bu talep ilgili ülkeler tarafından reddedildi. Kuveyt arabuluculuğu burada çok önemli bir rol oynadı. Kriz patlak verir vermez Kuveyt Emiri, Ramazan ayı olmasına rağmen hemen Suudi Arabistan’a acil bir ziyaret gerçekleştirdi. Burada üzücü olan şey bir ülkeye abluka uyguluyorsun ve bu ülkenin halkı oruçlu. Ramazan, Müslü- manlar arasında sohbet, muhabbet duygularının yoğunlaştığı arkadaş ve akraba ilişki- lerinin daha fazla gerçekleştiği bir aydır. Bilindiği gibi Körfez ülkeleri aslında tek ailedir. Kabileler, yarımadanın farklı ülkeleri arasına yayılmış olmakla birlikte birçok kişinin di- ğer ülkelerde yakın akrabalıkları vardır ve bu ilişkiler çok kuvvetlidir. Kuveyt Emiri Suudi Arabistan, BAE ve Bahreyn ziyaretinden sonra Katar’a geldi. Katar Emiri diyalog için ha- zır olduğunu ve söz konusu meselenin çözümü için masaya oturulmasını istediğini hemen kendisine bildirdi. Abluka ülkelerinin hassasiyet gösterdiği konular başta olmak üzere, iddialarını, suçlamalarını tartışmaya hazır olduğunu bunları görüşmek için kapının açık olduğunu ısrarla vurguladı. Fakat bugüne kadar söz konusu devletler diyaloğu reddet- mektedir. Kuveyt arabuluculuğu önderliğinde ciddi bir şey sunulmamıştır. Amerika’ya da konu çerçevesinde bir şey takdim etmemişlerdir. Geçen süreç içerisinde Türkiye Dışişleri Bakanı, arkasından Tayyip Erdoğan bölgeye ziyaretler gerçekleştirmiş fakat bu ziyaretler- de de itham ettikleri suçlamalar ile ilgili gerçeği yansıtan bir delil takdim edilmemiştir.

Son tahlilde bölgede yaşanan hızlı değişmeler ışığında sizce gelecek günlerde Körfez Krizinde atmosfer daha da yükselecek mi?

Körfez krizine yeniden dönecek olursak eğer şu anda içinde bulunduğumuz bu ay iti- bari ile (Mayıs/2018) tam olarak kriz bir senesini doldurmuş oluyor. (05/06/2017’de ab- luka başlatılmıştı) Şu anda krizin yakın zamanda sona ereceğine dair herhangi bir işaret görünmüyor. Bu kriz, birdenbire oldu, aynı şekilde birdenbire de sonlanabilir. Bir gün ya da bir gece, ilgili ülkeler ablukanın sona erdiğini ilan edebilir. Fakat konu ile ilgili ABD’nin krizin sonlandırılması ile ilgili olarak birtakım yönelişleri olduğu haberleri gelmeye baş- ladı. ABD’nin ve Trump’ın kendi siyasi gündemlerinde başka öncelikleri var. Amerika’nın öncelikleri İran olabilir kendi iç meseleleri olabilir ama görünen o ki Trump için bu kriz, öncelikli meseleleri arasında değil. Fakat Trump, İran’la olan çekişmesinde Körfez’de tek bir cephe olmasını istiyor. Aynı zamanda şunu da belirtmek gerekir ki bu kriz bir basın açıklaması ile bitecek ya da hızlı bir şekilde halledilebilecek bir mesele de değil. Çünkü bu krizle birlikte ülkeler arasındaki güven sarsıldı. Bugün kriz sona erse bile yeniden buna benzer bir hadisenin tekrar etmeyeceğini kim garanti edebilir? Körfez teşkilatı bu krizde rolünü milyonda bir bile oynayamadı. Körfez teşkilatı bu krizde kayıplara karıştı. Genel sekreteri bir tane dahi açıklamada bulunmadı ilk günden bugüne kadar. Öyle ki bu kriz siyasi yönünden çok Körfez halklarına zarar verdi. Halklar bu krizin içine itildi. Körfez, tarihinde ilk defa böyle bir şeye şahit oldu. Bu yüzden krizin gerçek bir tedaviye ihtiyacı var. Krizin suni gündemle getirilen bir çözümden ziyade kökünden çözülmesi gerekiyor. Ağrı kesiciler ile geçici bir tedavi ile geçiştirilecek bir şey olmaması gerekiyor.

Peki, bu güven yeniden nasıl sağlanabilir?

Körfez   Teşkilatı’nın   yeniden   yapılandırılması   ile   başlanması   gerekiyor.   Körfez Teşkilatında bu yeniden yapılandırılma, Körfez rejimlerinin önceliklerine göre değil Körfez halklarının çıkarları gözetilerek hakiki prensipler üzerine inşa edilmesi gerekiyor. Körfez rejimleri her üç dört yılda bir bizi karanlık bir tünele sokuyor. 1992’de, 1996’da 2008’de, 2013’te karanlık bir tünele girdik. Bu krizler büyümenin önünde ciddi engeller oluşturuyor ve halklar üzerinde olumsuz etkiler yaratıyor. Eğer Körfez Teşkilatı bünye- sinde söz konusu bu gerginlikler olmasaydı Körfez ülkelerini kalkınmada, gelişmede, bü- yümede, ekonomide, siyasi sistemde, bireysel kalkınmada, sosyal düzende dünyanın en iyi ülkeleri olarak görürdük. Fakat ne yazık ki Körfez teşkilatı kurulduğundan beri umut ettiği beklentilerini gerçekleştiremedi. Körfez halkları arasında ciddi bir vatandaşlık ço- ğulculuğu, birbiri içine geçmiş çok sıkı sosyal ilişkiler, ülkeler arasında süregiden ciddi ekonomik projeler gibi olumlu birçok özellik olmasına rağmen bugüne değin Körfez Teş- kilatı ekonomik güçlü bir merkez olamamıştır. Bugün Asya’daki bazı küçük devletlerin başarısının aksine Körfez Teşkilatı ciddi bir başarı kaydedememiştir. Bugün bazı Asya ülkeleri Körfez teşkilatının kurulmasından sonra kalkınmaya başlamıştır. Ama sonuç ola- rak bakıldığında ciddi başarılar elde ettiklerini görüyoruz. Sözgelimi bugün Türkiye’nin 2002’de başladığı yolculuğuna bakalım. 2002’den bu yana geçen 16 sene boyunca iktisadi, sosyal, ticari, sanayi, askeri kalkınmasına bakalım. Bu kadar büyük adımlar 16 sene gibi kısa bir zamanda gerçekleşmedi mi? Diğer yandan Körfez teşkilatına bakalım; Körfez, bugün insani gücü elinde bulunduruyor, ekonomik gücü elinde bulunduruyor, çok çe- şitli bir ticaret hacmine sahip olmakla birlikte petrol ve gaz gibi dünyanın önemli enerji rezervlerini de elinde bulunduruyor. Fakat tüm bunlara rağmen Körfez’de ciddi bir sana- yileşme ve üretim mevcut değil. Aynı şekilde Körfez halkları nezdinde ciddi bir kalkınma ve büyüme ve ilerleme de söz konusu değil. Bunun nedeni nedir peki? Çünkü her 4-5 senede bir krizler devreye sokuluyor.

O zaman şu soruyu sormamız gerekiyor; Körfez Teşkilatı’nın kurulma amacı neydi?

Körfez Teşkilatı (KİK) güvenlik arka planlı olmak üzere 1981’de Irak-İran savaşı devam ederken kuruldu. Teşkilat Irak-İran savaşı nedeniyle oluşabilecek etkilerden korunmak amaçlı, 6 üye ülkenin (Kuveyt, Bahreyn, Umman, Katar, BAE, Suudi Arabistan) çabala- rıyla bir çatı altında toplanırken, hedefleri kendi iç güvenliklerini sağlamaktı. O zaman- dan bu yana teşkilat bölgede birçok kasırgaya maruz kalmasına rağmen kendi içinde bu birliğin bozulmaması için birbirlerine sıkı bir şekilde tutundu. İfade edilmesi gerekir ki teşkilat içerisindeki ülkelerin sosyal yapıları oldukça güçlüdür. Bölge, farklı zamanlarda değişik meydan okumalara maruz kaldığında bu teşkilata tutunarak söz konusu gerilim- leri aşmaya çalışmıştır. Örneğin, 1980-1988 yılları arasında süren Irak- İran savaşı buna örnek verilebilir. 1990’da Irak’ın Kuveyt’i işgali keza bir diğer önemli meydan okumaydı. 2003’te ABD’nin Irak’ı işgali de yine bir başka önemli meydan okumaydı. Bu teşkilatın üye ülkeler arasında bir garantör işlevi gördüğünü söylemek mümkün. Çünkü bu teşki- latın kurulmasında, kurucu Arap liderler oldukça etkiliydi. Bugün bu teşkilatın kurucu liderlerinden tek hayatta olan isim Umman Sultanı Kâbus’tur. Fakat dönüp bugüne bak- tığımızda teşkilatın karar mekanizmalarından olan Suudi Arabistan, BAE ‘de ki yetkililer ergenlerdir. Onlar bölgeyi bu yangının içine soktular. Kaldı ki onların nezdinde Körfez teşkilatının hiçbir kıymet-i harbiyesi bulunmamaktadır. Bugün Körfez teşkilatı alevli bir kemerle bağlıdır. Eğer teşkilat söz konusu bu tehlikelerin farkına varmaz ve bunun gide- rilmesi için herhangi bir adım atılmazsa o vakit teşkilatın dağılması kaçınılmaz olur ve dışarıda yaşanan yangını Körfez başkentlerinde bulmak kaçınılmaz olur. Bu yüzden ben öyle tahmin ediyorum ki güvenlik arka planı ile kurulan bu teşkilat, bugün asıl gerekli olan bu ihtiyacını karşılayamamaktadır.

Peki, teşkilatın hedef olarak koyduğu stratejik bir planı yok muydu?
Gerçekleşen hedefler ve başarılardan söz etmek mümkün mü?

Sultan Kâbusun teşkilatın kurulmasından sonra gerçekleşen zirvelerden birinde teşki- lata ciddi bir çalışma neticesinde sunduğu bir önerisi vardı. Bu proje kapsamında 100 bin kişiden oluşan bir Körfez ordusu kurulacaktı. Söz konusu önerinin alt yapısının sağlam- laştırılabilmesi ve buna bağlı olarak tüm gerekli olan düzenlemelerin hayata geçirilebil- mesi için Umman ve Sultan Kâbus çok ciddi bir mesai harcamıştır. Öneri, o zaman hem genel sekretere hem de teşkilatın yöneticilerine sunuldu. Planlara göre bu ordu bölgede olası tüm tehlike ve gerginliklerden Körfez ülkelerini koruyacaktı. Ne yazık ki bu öneri hayata geçirilemedi. Bu ordu, zaman içerisinde kurulmuş olsaydı belki bugün Körfez’i bizzat koruyan ordu bu ordu olabilirdi. Bu arada şunu da ifade etmek de fayda var. Ben teşkilat hiçbir şey yapmıyor demiyorum. Elbette ki hayata geçirilen bazı hedefler oldu. Yani teşkilatın bizatihi varlığı nedeniyle bölgedeki yangınlardan kendimizi korumayı ba- şarabildik. Ama benim burada demek istediğim biz bu kadar güçlü Körfez ülkeleri olarak, Körfez halkları olarak, bu kadar ciddi ekonomik girdileri olan devletler olarak şu ana kadar gerçekleşmiş olan hedeflerden çok daha fazlasını büyüklerini gerçekleştirebilirdik. Örneğin, bugün hala Körfez ülkeleri arasında sınırlar kaimdir. Yani seyahatlerde sınır geçişlerinde üye ülkeler arasında hala sınırlarda serbest geçiş söz konusu değildir. Mese- la bir Körfezli olarak teşkilattan bir ülkeyi ziyaret edeceksem eğer sınıra gittiğimde gü- venlik kontrolünün tamamlanması için beklemek zorundayım. Fakat sen bugün Avrupa vatandaşı olmasan dahi Shengen (AB ülkelerinde serbest dolaşım vizesi) vizesine sahip olduğunda istediğin şekilde Avrupa ülkeleri arasında gümrük ve sınırlarda beklemeden serbest bir şekilde dolaşma hakkına sahip olabiliyorsun. Aynı şekilde Körfez ülkeleri ara- sında ticaret yapısı hemen hemen birbirine benzemektedir. Fakat buna rağmen biz Körfez Ekonomisi gibi tek güçlü bir yapı oluşturamadık. Körfez ülkeleri arasında ortak olan en önemli ekonomik gelir kaynağı hala petrol. Ekonomik gelir yine petrol ürünlerine bağlı ham maddelerden oluşuyorken biz ekonomik çeşitliliği oluşturabilecek bir ekonomik üs ve güç de kuramadık. Petrol fiyatları gelirleri piyasaya göre bazen inip bazen yükseliyor. Fakat biz kendi aramızda güçlü bir ekonomik üs kuramadığımız için piyasaların bu ani değişiklikleri ülke ekonomilerine ciddi zararlar vermeye devam ediyor. Maalesef sahip olduğumuz güçlerle daha güçlü yapılar inşa edemedik. Biz Körfez ülkeleri olarak kendi aramızda uygulamak üzere kural ve kaidelerden oluşan anayasa benzeri bir yazılı kurallar bütünlüğü oluşturamadık. 37 sene içerisinde sahip olduğumuz alt yapı ve arka plan ile gerçekleştirdiğimiz şeylerden çok daha fazlasını gerçekleştirebilirdik. Daha öncede be- lirttiğim gibi her 4-5 senede söz konusu ülkelerin çıkardığı krizlerden ve kısa aralıklarla girdiğimiz karanlık tünellerden daha sonra yeniden bozulanları düzeltmeye çalışarak va- kit kaybetmekten bu meseleleri ciddi olarak çözemedik, ele alamadık.

Bölgesel birlikler -bunlardan birisi de Körfez Teşkilatı- genelde belli çıkarlar üzerine tesis edilirler. Fakat zaman içerisinde bölgesel ve ulusal dengelerin değişmesiyle öncelikler de değişiyor. O zaman bu birliklerin sarsıldığını görüyoruz. Örneğin, İngiltere’nin A.B’den çekilme kararı buna örnek verilebilir. Buradan yola çıkarak şunu söylemek mümkün olabilir mi; Körfez ülkeleri arasında yaşanan son siyasi krizin nedeni, önceliklerin değişmesinden ya da daha da belirginleşmesinden mi kaynaklanıyor?

Az önce de dile getirdiğim gibi biz Körfez ülkeleri olarak kendi aramızda gerçek an- lamda siyasi, iktisadi, ekonomik bir üs/birlik kuramamıştık ki. Tabii ki bu teşkilatın ku- rulması, siyasi bir karardı ancak Körfez halklarının yapısına bakıldığında iç içe geçmiş bir aile/kabile sarmalı görürüz. Körfez’de bir ailenin bir başka Körfez ülkesinde akrabası vardır. Yakın ya da uzak hemen her ailede diğer ülkeler ile ciddi bir bağlar ve akrabalık üzerinden ciddi bağıntılar söz konusudur. Fakat bugüne bakıldığında Körfez’de sosyal dokunun zedelenmesiyle Körfez halkları arasında ciddi iktisadi çıkarların kaybolmaya başladığını görüyoruz. Bugün abluka ülkeleri Katar’a abluka kararı alırken vatandaşlarını ilgilendiren ekonomik çıkarlara hiç dikkat etmedi. Karar, ilgili ülkelerin en üst tabakala- rında alındı. Halk yani vatandaş burada ağırlığı ya da basıncı olan bir konumda değildi. Bir başka ifade; abluka kararını alan kişiler nezdinde halkların kaybedeceği iktisadi ya da ekonomik kayıplar ya da Körfez teşkilatının dağılması burada birinci derede ehemmiyet arz eden bir konumda olmadı. Örneğin, Katar abluka kararı aldığında ne Suudi halkı ne BAE halkı ne de Bahreyn halkı gösteri yapmak için sokaklara çıktı/çıkabildi.

Peki, bunun nedeni neydi?

Çünkü ilk günden itibaren bu ülkelerde çok sert kanunlar ve uygulamalar yürürlüğe konuldu. Duygusal ya da siyasi bir görüş beyan etmeniz halinde bunun hapis ile sonuçlanacağı gibi oldukça sert yaptırımları uygulamaya koydular. Sözgelimi eğer sen BAE vatandaşı olarak Katar’a sempati duyduğun için Katar lehine bir şey ifade ettin. Bu durumda on-on beş yıl arası hapis cezası almak gibi bir durumla karşı karşıyasın. Gerçek- ten de bu meselelerle alakalı olarak insanlar Suudi Arabistan, BAE’de yargılandı ve ağır cezalar alarak hapislere konuldular. Hatta ilginçtir bazı insanlar sessiz kaldıkları halde hapse atıldılar. Konu ile alakalı olarak siz de takip ediyorsunuz, bugün Suudi Arabistan’da birçok mütefekkir sessiz kaldıkları ya da Katar ablukasını desteklemedikleri için hapse atıldılar. Hatta Katar televizyonu izlediği için astronomik para cezalarına tabi tutuldu vatandaşlar. Buna karşılık olarak Katar söz konusu bu yaptırım ve uygulamalara misli ile karşılık vermedi. Katar, ülkesinde bulunan diğer ülkelerden olan vatandaşlara da çıkma zorunluluğu gibi bir şey dayatmadı. Kalmak isteyenlere de herhangi bir baskı ya da buna benzer bir siyaset de izlemedi. Abluka öncesinde nasıl bir uygulama varsa aynen devam etti. Örnek verecek olursam; Katar, BAE’nin enerji ihtiyacının yaklaşık %30’unu karşı- lamaktadır. Abluka sonrası BAE’nin Katar’a uyguladığı siyasete karşılık olarak Katar bu ilişkisini aynen devam ettirdi. Siyasetinde de ticaretinde de hiçbir değişikliğe gitmedi. Buna mukabil hükümet kanalı ile olan yatırımlar yahut özel sektörde olan yatırımlar dahil olmak üzere BAE, Katar’da mal varlığı olan tüm vatandaşların malvarlıklarını dondurdu. BAE’de iş sahibi herhangi birinin ülkeyi ziyaretine izin verilmezken ya da bunun için ge- rekli olan hukuki ve resmi işlemler büyük çabalar ve referanslar aracılığı ile ancak yapıla- bilir hale geldi. Tabii bu ziyaret olarak bahsettiğim durum. Şu anda Katarlı bir iş adamının ilgili ülkelerde bir yatırım yapma şansı kalmadı. Abluka ile birlikte bu hak yasaklandı. Abluka sonrası tüm iş adamları ya da iş dünyasında çalışan tüm Katarlı sermaye sahiple- rine 14 günlük bir süre verdiler. Bu süre içerisinde yatırımcılar ya malvarlıkları satarak ya da bir şekilde devrederek ülkeden çıkmak zorunda kaldılar. Çünkü o tarihten sonra mal- varlıkları ile ilgili olarak herhangi bir şekilde tasarrufta bulunma hakları kalmamış oldu. Hatta Ramazan ayında Umre’de olan Katar vatandaşları ülkeden çıkarıldılar.

Son zamanlarda sosyal medyada sıkça yer alan ifadelerde “Katar ab- lukadan güçlenerek çıktı” şeklinde birtakım şeyler yazılıp çiziliyor. Gerçekten işin aslı bu şekilde mi?

Abluka öncesi Katar farklı birçok konuda kardeşlik ve vatandaşlık sadedinde Kör- fez ülkelerine güveniyor ve dayanıyordu. Gıda başta olmak üzere hemen hemen birçok sahada birçok ticari emtialarının teminini Körfez’deki bu ülkelerden sağlıyordu. Örneğin, Suudi Arabistan menşeili süt ve süt ürünleri markası bir şey üretiyorsa bu Katar piya- sasına çok rahat bir şekilde girerdi. Çünkü bizde buna rakip olabilecek güçlü bir marka bulunmazdı ayrıca bu örf gereği ve komşuluk gereği olarak da bizim tercih ettiğimiz bir şeydi. Alırdık, kullanırdık ve ticari olarak da bu bizim için Suudi ya da BAE menşeili diye rahatsızlık unsuru olabilecek bir şey değildi. Fakat Katar abluka sonrası kendini bir- denbire ilginç bir durumda buldu. İlk yaptığı şey de kendi iç piyasasını kurmak ve kendi ihtiyacını kendi gidermek üzere çalışmalara, fabrikalar inşa etmeye başladı. Hatta 2018 “Kendi Kendine Yetme Yılı” gibi bir kampanya başlatıldı. Gerçekten de bu başlatılan projeler başarıya ulaştı. Bu senenin 6. ayında artık Katar ihtiyacı olan tüm süt ve süt ürünlerini kendi ülkesinde üreten ve kendine yeten bir konumda olacak. Aynı şekilde hayvancılık sektöründe de binlerce hayvan satın alınarak Katar’a getirildi ve bu hayvan- ların yetiştirilmesi de artık Katar’da yapılıyor. Buna ilave olarak tarım konusu da hakeza Katar’ın el attığı bir başka alan oldu. Sayısız sera alanları açıldı. Yerli sebze ve meyve üretimi için mevcut olan az sayıdaki alanlar ciddi oranda artırıldı. Katar, 2018 yılı sonu itibari ile tarım ve ziraatta %75 oranında kendi kendine yetecek seviyeye ulaşmış olacak. İlaç sektörüne gelecek olursak daha önce Katar’da sadece iki adet ilaç fabrikası vardı. Bu- gün Katar, altı ilaç fabrikasına kavuşmuş oldu ki bunların yedincisi ve en büyüğü Umman Sultanlığı   ile ortak olarak Umman’ın Salalah şehrinde inşa edilmeye başlandı. Bu fab- rika tamamlanınca sadece Umman ve Katar’ın ilaç ihtiyacını değil yirmiden fazla ülkeye ilaç ihraç edebilecek bir kapasitede hizmet verecek. Aynı şekilde Katar’da önceden gıda, üretim, ticari vb. alanlarda fabrika sayısı 400-500 arasında idi. Bugün Katar’da fabrika sayısı 1050’ye ulaştı. Katar iç yapısını her alanda güçlü ve kararlı bir şekilde inşa etmeye yöneldi. Uluslararası ilişkilerini daha da güçlendirdi ve ciddi anlamda yeni iş ortakla- rı arayışına girdi. Yani denilebilir ki Katar, ablukayı yatırıma, krizi fırsata dönüştürdü. Umulur ki bazı zararların faydaları vardır sözü de bir kez daha doğru çıkmış oldu. Buraya kadar saymış olduğum şeylerin hepsi hükümet bazında gerçekleştirilen ticari ve ekono- mik gelişmelerdi. Bunun yanı sıra toplumsal yapı bakımından da insanların bilinci arttı. Ülkede gençler, öğrenciler arasında ciddi oranda vatandaşlık ve sorumluluk duyguları arttı. Vatandaşlarımızın daha önce hayatlarında ciddi anlamda dert sahibi olmadıklarını ama bu olaydan sonra ciddi oranda bilinç ve şuur sahibi olmaları yönünde bir eğilim için- de olduklarını söylemek pekâlâ mümkün. Şimdi ülkede gençler arasında sayısız projeler hayata geçirilmeye başlandı. Stratejik planlar, oluşturulan kulüpler ve düzenlenen prog- ramlar aracılığı ile bu alanlarda son derece umut verici gelişmeler yaşanmaktadır. Yani kısaca birden fazla alanda ve toplumun değişik kademelerinde insanlar arasında gerçek bir bilinç atmosferi yaratılmış oldu. Son olarak 2019’da Meclis Şura seçimlerinde de yeni düzenlemelere gidildi.

Şura Meclisi yapısından biraz bahseder misiniz?

Katar Şura Meclisi 1971’de kurulmuş bir meclis olarak bölgedeki en eski meclislerden biridir. Şu ana değin meclis üyelerinin tamamı emir tarafından tayin edilen üyelerden oluşmaktadır. Ama 2019’daki seçimlerle birlikte 45 üye den oluşan meclisin 15 üyesi halk tarafından seçilecek.

Son söz olarak neler söylemek istersiniz?

Biz Katar olarak yerel kalkınma politikamıza sıkı sıkıya bağlıyız. Fakat asla KİK’in bir kuruluş olarak dağılmasını istemiyoruz. Bugün ya da yarın ne zaman olursa olsun KİK’in yeniden kendine gelmesini bekliyor ve bu konuda da samimi olduğumuzu her daim ifade ediyoruz. Şu anda KİK komaya girmiş olabilir ama her an uyanabilir. Sağlam bir tedavi ile yaralarından kurtulduktan sonra gerçek ve ciddi bir rehabilitasyondan geçtikten sonra bir daha eski hastalıklara yakalanmamak üzere hayatına kaldığı yerden devam edebilir.
 

Hatice Cengiz kimdir?

2013’de İstanbul Üniversitesi İlahiyattan mezun oldu. 2014’de İstanbul Sabahattin Zaim Üniversitesi Mezhepler Tarihi Ana Bilim Dalı’ndan Umman’da mezhepler konulu saha çalışmasıyla 2017’de mezun oldu.
Özelde Umman, genelde Körfez ülkeleri üzerine çalışmalarına serbest araştırmacı olarak devam etmektedir.
 

Kaynak: Bilimevi Dış Politika Dergisi, Sayı 5

Güncelleme Tarihi: 10 Ekim 2018, 08:24
YORUM EKLE

banner26

banner25