Başkan Trump Döneminde ABD Dış Politikasında Değişimin Arka Planı İran-Türkiye Etkileri

Türkiye, 24 Haziran seçimlerine adım adım yaklaşırken, Kore yarımadası ve Orta- doğu’daki gelişmeler, 2018 yazının sıcak geçebileceği varsayımlarını güçlendirmektedir. ABD Başkanı Trump, başkanlığının ikinci yılında, ABD’nin Avrupalı eski müttefikleri ve Türkiye ile ilişkilerini önemli ölçüde çıkmaza sokmuştur.

Başkan Trump Döneminde ABD Dış Politikasında Değişimin Arka Planı İran-Türkiye Etkileri

Prof. Dr. Mesut Hakkı Caşın 

Türkiye, 24 Haziran seçimlerine adım adım yaklaşırken, Kore yarımadası ve Orta- doğu’daki gelişmeler, 2018 yazının sıcak geçebileceği varsayımlarını güçlendirmektedir. ABD Başkanı Trump, başkanlığının ikinci yılında, ABD’nin Avrupalı eski müttefikleri ve Türki- ye ile ilişkilerini önemli ölçüde çıkmaza sokmuştur. Trump, Paris İklim Değişikliği Antlaşması ve Trans-Pasifik Ticaret Ortaklığı Anlaşması gibi uluslararası anlaşmalardan çekilerek Washington ile iş birliği içinde olan birçok ülkenin tepkisini çekmiştir. Aynı zamanda Ortadoğu’da ABD’nin uzun yıllar ittifak yaptığı ülkelere yönelik çıkışlarıyla ülkesinin bölgedeki ittifaklarını sarstı. Aslında Trump yönetiminin izlediği politikaların sansasyonel politikalara dönüşmesinin bir sebebi, Amerikalı elit kesimin, gerçekçilerin ve liberalistlerin Washington’un uluslararası arenada nüfuz kaybına uğradığını fark etmeleridir. Belki de bir diğer önemli gelişme, gerek demokrat parti gerekse Cumhuriyetçi parti içindeki üyeler ile orta sınıf, eğitimli, muhafazakâr beyaz Amerikalılar, büyük bir heyecanla destekledikleri yeni başkanın geleneksel normlara uygun bir lider olmadığının hayal kırıklığını adım adım idrak etmektedirler. Nitekim, ABD Başkanı Donald Trump, son olarak Kanada’daki G7 Liderler Zirvesi’nden ayrılırken yaptığı konuşmada gümrük vergilerinin kaldırılmasını önermiştir. Bu makalede, ABD dış politika- sında yaşanan değişimin uluslararası ilişkiler bağlamındaki çözümlemeleri ele alınarak, özel- likle Başkan Trump’ın ABD istisnacılığına dayalı korumacı yaklaşımların, liberal hegemonya girişimlerinin izah edilmesi, buna mukabil güvenlik odaklı izdüşümleri analizi ele alınmıştır. Bu çerçevede, uluslararası hukuk açısından Washington’un 1969 tarihli Viyana Antlaşmalar Sözleşmesin’nin 52-60. Maddelerine aykırı olarak İran ile nükleer antlaşmadan tek taraflı geri çekilmesi incelenmiştir. BM Atom Enerjisisi Ajansı, NATO, AB’nin anlaşmanın iptalinden duydukları endişeler ve İran’ın karşı hamle ile olası nükleer silah elde edebilme girişimleri mercek altına alınmıştır. Bu noktada, söz konusu antlaşmaya taraf olan devletler ile Türkiye’nin ticari ve siyasal çıkarlarını yakından ilgilendiren gelişmelere bakış açısı analiz edilmiştir. Öte yandan, devam eden Suriye iç savaşındaki gelişmeler ve ABD askeri kuvvetlerinin, CENTCOM komutasında Münbiç ve Fırat’ın batısında YPG-PKK terör örgütü ile ortaklığına Ankara’nın tepkisi ve F-35 uçaklarının alımı meseleleri masaya yatırılmıştır. 4 Haziran 2018’de Dış İşleri Bakanı Çavuşoğlu ve mevkidaşı Pompeo arasındaki yol haritasının belirsizlikleri ve bölgesel güvenlik parametrelerine ve enerji piyasalarına olası etkileri detaylı olarak tartışılmıştır.

ABD Dış Politikasında Teorik ve Pratik Yaklaşımların Değişimini Anlamak

Yukarıda belirtildiği üzere, geleneksel ABD dış politikasında karar alma mekanizmalarını etkileyen temel aktörler; hükümet (başkan ve ekibi/Milli Güvenlik Konseyi), formel siyasal ka- nallar (Kongre, Senato) ve hükûmetin görece özgür dış politika yapımını etkileyen (ekonomik elit, mevcut bürokratik sınıf gibi) aktörlerdir. Halen ABD 326 milyonu aşan nüfusu ve 18,6 trilyon dolarlık GSYİH’si ile dünyanın en önemli pazarlarından biridir. Pentagon’daki askeri elit, 692,1 milyar  dolar savunma bütçesi ile 100’den  fazla ülkedeki üslerinde  1 milyon 450  bin askeri personeli istihdam etmektedir. 1 ABD, egemen 195 ülke ile doğrudan diplomatik ilişki içindedir. Toplam 170 ülkede büyükelçiliği olan ABD’nin, çeşitli seviyelerde toplam 276 diplomatik temsilciliğinde; 11.500 Dışişleri personeli, 7.400 Federal kamu personeli, 31.000 Dışişleri yurt içi personeli görevli bulunmakta olup bütçesi 57,533 milyar dolardır.  Dışişleri ve Savunma Bakanları, Beyaz Saray Ulusal Güvenlik Başdanışmanı ve CIA Başkanı yanında, ABD sisteminde Birleşmiş Milletler Örgütü nezdindeki Büyükelçi (Daimi Temsilci) de önemli bir rol oynuyor. Bu makam ABD sisteminde “bakan” düzeyinde sayılıyor. Trump yönetiminde bu makamda Nikki Haley var. Nikki Haley, ABD’nin BM Daimi Temsilcisi görevine getirilme- den önce Güney Karolina eyaleti valisiydi. O da Cumhuriyetçi Parti’nin muhafazakar kanadına yakınlığıyla biliniyor. Öte yandan, Pentagon’un politikasında ise Trump’tan farklı olarak bir devamlılık söz konusudur. Pentagon, Fırat’ın doğusu ve Menbiç’i kurtarılmış bölge olarak görmektedir. Amerika açısından bu pozisyonun tek sıkıntılı yanı, Türkiye’yle ilişkilerinde so- run yaratıyor olması.4 İdeolojik açıdan Trump ve yönetici ekibinin paylaştığı zemin, ifadesini “Önce Amerika” söyleminde bulan (beyaz) milliyetçi ideoloji. Bu ideolojik çerçeveyi kısmen paylaşsa da bazı alanlarda onu sürecin dışına itebilen ve özellikle çatışma bölgelerinde, dış po- litika yapımına ipotek koyan Pentagon bürokrasisinin etkisini unutmamak gerekir. Başkanlık sisteminin kendisine verdiği siyasi imtiyazı kullanabildiği zamanlarda, Trump’ın dış politika davranışlarında öne çıkan temel saik ideolojik ve özünde Obama/Demokrat Parti dönemi dış politika tercihlerini tahrip veya sabote etmeyi amaçlıyor.  Demokrasilerin desteklenmesi ve insan haklarının evrenselliğinin pekiştirilmesine şüpheyle yaklaşan Trump, dış politikaya dar çerçevede tanımlanmış maddi ulusal çıkarlar perspektifinden bakmaktadır. Seçim kampanyası sırasında, ABD’nin diğer devletlere akıl öğretmesinin yanlışlığını vurgulayan Trump, iktidara geldikten sonra, içişlerinde liberal demokratik değerleri benimsemediği aşikar olan devletlerle yakın stratejik ilişkiler geliştirmekten uzak durmadığı söylenebilir.

Beyaz Saray’a çıktığı andan itibaren Başkan Trump’ın dış politika yaklaşımını anlamaya, anlamlandırmaya yönelik çabalar hız kazanmış olmakla birlikte bugüne kadar ortak bir yargı üzerinde uzlaşıldığını söylemek mümkün değildir. Ancak, en genel haliyle, Trump Yönetimi’nin “önce Amerika” (America First) sloganıyla içerideki memnuniyetsiz kitleyi öncelediğini vurgu- lamak mümkün olsa da ABD’nin, Dünya’nın diğer bölgelerine yönelik angajmanında bir zayıf- lama olduğunu söylemek iddialı bir yaklaşım olacaktır. Irak ve Afganistan’daki Amerikan askeri sayısının artması, ABD’nin İsrail Büyükelçiliği’nin Kudüs’e taşınması, İran’ın nükleer hırsla- rının dizginlenmesi adına tekrar çevrelemeye yönelinmesi, Suriye’ye atılan bomba sayısının, Obama’nın sön dönemine göre artış göstermesi ve Kuzey Kore konusundaki pro-aktif tutum, Başkan Trump’ın dış politikada ihtiyattan çok, somut eyleme önem verdiğini net biçimde gös- teren hususlardır.7 Kimilerine göre ABD’nin özellikle Orta Doğu ile ilgili yaklaşımında Soğuk Savaş boyunca değişen ölçekte uyguladığı “denizaşırı dengeleme” (offshore balancing) politi- kasına geri döndüğü iddia edilse de8 yukarıda ortaya konan veriler, bu görüşü tam anlamıyla doğrular nitelikte değildir. Trump döneminde yaşanan temel dönüşüm, Pearl Harbour saldırısı sonrasında ortaya konan ve ABD’nin “istisnai yapısına” dayanan “liberal hegemonya” görüşü- nün farklı bir biçimde yorumlanmasının doğrudan bir sonucudur.

Geçtiğimiz yılın Aralık ayında yayınlanan Ulusal Güvenlik Stratejisi, Trump döneminin dış politikasının temel taşlarını gözler önüne sermiştir. Rusya ve Çin’i başlıca tehdit ve reka- bet unsurları olan niteleyen bu strateji, Soğuk Savaş sonrası dönemin post-modern olarak ni- telenebilecek önceliklerinden bir uzaklaşmayı simgelemektedir. Bir başka ifadeyle, Trump’ın Ulusal Güvenlik Stratejisi, “tarihin sonu illüzyonundan uyanışı” gözler önüne serer ve daha gerçekçi, ulusal çıkarı önceleyen bir yaklaşımla “dış politikanın tekrar yeryüzüne döndüğü” şeklinde algılanır Dış politikada güvenliği odağa alan bu yaklaşım, “haydut devletler” olarak tanımlanan güçlere yönelik tehdit algısının tekrar yükselmesi anlamını taşırken Trump Yöne- timi’nin ısrarla vurguladığı bir diğer konu da savunmaya ilişkin konularda müttefiklerin elini taşın altına koyması ve maliyet paylaşımında daha çok rol alması olmuştur. ABD’nin savunma şemsiyesi altında yer alan devletlerin “ya bu mekanizmanın maliyetine daha çok katkıda bulun- maları ya da kendilerini savunmaları gerektiğini işaret eden” Donald Trump’ın bu yaklaşımı, birçoklarınca söz konusu müttefiklerin nükleer silah elde etmesinin önünün açılması olarak yorumlasa da esasen ortaya çıkan sonuç, yaklaşık yarım yüzyıldır devam etmekte olan “liberal hegemonyanın” liberal unsurunun yok olmasıdır. Güvenliğe ilişkin boyutta hegemonik yakla- şımdan uzaklaşmayan ancak, liberal uluslararasıcılığın gerekliliklerini göz ardı etmeye yönelen bu politika duruşu, “hedefi olmayan üstünlük” olarak nitelenmiştir. Avrupa’nın ABD çıkarları ile uyumlu bir politika izlemesi halinde önemini muhafaza edeceğinin altını çizen bu strateji, Rusya, Çin, Kuzey Kore ve İran gibi devletleri Washington’ın hedef tahtasına geri getirmiş ve 1945 sonrası ABD politikasının temel taşlarını yerinden oynatmıştır.

Bütün bunlara rağmen, Başkan Trump döneminde ortaya konan dış politika vizyonunun, ABD’ye tarihsel bir perspektiften bakıldığında kökten bir kopuş anlamına gelmediği de söylen- melidir. Yaşanan dönüşüm oldukça radikal olmakla birlikte ABD dış politikasının tarih içeri- sinde izlediği yoldan tam anlamıyla bir ayrılmaya işaret etmemektedir. Genel olarak Donald Trump, “izolasyonist, tek taraflılığı önceleyen korumacı eğilimler göstermekte” ve başta demok- rasi olmak üzere Amerikan değerlerinin yayılması konusunda isteksiz bir tavır sergilemek- tedir.11 Bu açıdan bakıldığında, Amerika’nın yüzyıllardır savunduğunu iddia ettiği değerlerle çelişki içerisinde olduğu izlenimi ortaya çıksa da gerçekte, durum bundan oldukça farklıdır. “Amerikan istisnacılığı”nın Monroe Doktrini ile özdeşleşmiş ilk hali, çeşitli unsurlara dayanarak ABD’nin kendi yarımküresi içerisindeki hakimiyetini güçlendirme fikrine dayanmaktaydı. Bu yaklaşım ABD’nin İkinci Dünya Savaşı’na katılmasına yol açan Pearl Harbour saldırısına kadar, bazı kesintilerle birlikte, ABD dış politika anlayışının temelini oluşturdu. Pearl Harbour son- rası dönemde ise ABD, gücünü ve değerlerini Dünya’nın farklı bölgelerine yansıtmak suretiyle küresel liderliğe dayalı bir dış politika stratejisi izledi ki bu süreç, söz konusu “Amerikan istis- nacılığı” yaklaşımının ikinci versiyonunu oluşturur. ABD üzerindeki yükün iyice arttığı, Ame- rika Birleşik Devletleri’nin uluslararası ilişkiler açısından olmazsa olmaz konuma yükseldiği bu dönem, Obama Yönetimi süresince de davam etmekle birlikte değişen güç dengesi ve hegemo- nun göreceli gücündeki azalma, yeni bir yaklaşımı kaçınılmaz kılmıştır. Bu gidişatı değiştirmek için seçim kampanyası boyunca Amerikan istisnacılığının ilk dönemine dönüş sinyalleri veren Trump, göreve başlamasının ardından bunun maliyetinin daha da büyük olacağını görmüş ve bu bağlamda, üçüncü bir yaklaşım şekillendirmeye yönelmiştir. İçerideki memnuniyetsiz nüfusa yönelik popülist söyleme, dış politikada daha seçici bir yaklaşım eşlik etmiştir. Strate- jik açıdan kritik önemdeki Avrupa ve Asya’da Amerikan angajmanı artarak katılaşırken Orta Doğu konusunda daha seçici bir yaklaşım benimsenmiştir. Bu bölgede dengeleme anlayışından uzaklaşılmış, İsrail’e destek gittikçe net biçimde ortaya konur hale gelmişken İran, tekrar ABD açısından temel tehdit kaynağı konumuna yükselmiştir. Bu çerçevede, Washington, “küresel polis” rolünden gittikçe uzaklaşmış ve stratejik açıdan temel önemdeki noktalar dışındaki ko- nulara olan dahlini diplomatik seviyeyle sınırlı tutmaya yönelmiştir.

Bu şekilde ele alındığında, Trump dönemi dış politikasının radikal bir dönüşüm ya da derin bir kırılma ifade ettiğini söylemek mümkün değildir. Ortaya konan, yalnızca, ABD’nin ilk döneminden itibaren politika eksenini oluşturan yaklaşımın, çağın gereklerine ve Trump Yönetimi’nin algıladığı önceliklere uygun olarak yeniden yorumlanmasıdır. Genel hatlarıyla bakıldığında, söz konusu yaklaşımın uluslararası ilişkileri daha gerçekçi bir pencereden ele al- dığı, ulusal çıkarı önceleyen güvenlik odaklı bir vizyon ortaya koyduğu tartışmasızdır. İran’ın kontrol altında tutulması, Kore Yarımadası’nın nükleerden arındırılması gibi önceliklere Rusya ve Çin ile gittikçe yoğunlaşan büyük güç rekabeti de eklendiğinde, bu stratejinin temel esasları ortaya çıkmaktadır. ABD’nin küresel liderlik maliyetini taşımaktan kaçınmaya yönelik hamle- leri ise geçmiş dönemi bugünden ayıran başlıca değişime işaret etmektedir. Ayrıca, son olarak, Obama döneminde ilk işaretleri görüldüğü üzere, Çin’in yükselişine paralel olarak, ABD dış politikasındaki stratejik merkezin Asya-Pasifik Bölgesi’ne doğru kaydığı görülmekle birlikte Rusya’nın Orta Doğu ve Doğu Avrupa’da artan etkinliği, ABD’nin bütün odağını bu bölgeye yöneltmesine engel olmaktadır.

Esasen, Trump dönemi ABD dış politikası Bush/Obama hegemonya siyasetini geri getiriyor. Yani, Trump dönemi sanılanın aksine ABD’nin dünya siyasetinden elini ayağını çektiği değil, daha fazla müdahil olduğu bir dönem oluyor. 2017’de nükleer silah modernizasyonu programına trilyonlarca dolar aktarmayı düşünen, müttefikleriyle beraber Asya-Pasifik’te yıllık ortalama 160 tatbikat yapan, Rusya’ya karşı Doğu Avrupa ülkelerinin güvenliği için “Avrupa Güvencesi İnisiyatifi” adı altında binlerce yeni askeri bölgeye gönderen, Ukrayna’ya tanksavar füze satışını onaylayan bir dış politikası var, Trump yönetiminin.Aslında Trump yönetiminin izlediği politikaların sansasyonel politikalara dönüşmesinin bir sebebi, Amerikalı elit kesimin, gerçekçilerin ve liberalistlerin Washington’un uluslararası arenada nüfuz kaybına uğradığını fark etmeleridir. Bugün Amerika devletinin Rusya ve Çin’e karşı nüfuz gücü her geçen gün biraz daha geriliyor ve şimdi Amerika dünyanın en üstün gücü olmadığı ve yavaş yavaş kendi yanında bu iki süper gücü de kabul etmesi gerektiği anlaşılıyor.

İran İle İlişkilerde Normalleşme Sürecinden Nükleer Gerginlik Sürecine Sancılı Geçiş

Trump yöentimi, neden İran’ı hedef göstermektedir? Çin, Rusya ve AB’nin karşı çıkmasına rağmen, ABD Ordusu, İran Körfezinde bir askeri harekata ne kadar yakınlaşmıştır? İran bu tehdite nasıl cevap verebilir? İsrail bu çatışmadan hangi kazançları elde edebilir? Dikkatle bu sorulara cevap arandığında öncelikle, kanaatimizce ABD Başkanı Trump’ın önceki dış söylem- lerine tezad teşkil etmeyen bir yaklaşım ile İran nükleer anlaşması ya da diğer adıyla Kap- samlı Ortak Eylem Planı’ndan (KOEP) çekilme karar alması rastgele değildir. Söz konusu anlaşmayla BM›ye kapsamlı denetim izni verilmekle birlikte, esasen İran›ın, BM uzmanlarının giriş izni taleplerine itiraz hakkı bulunmaktadır. Bilindiği üzere, mezkur anlaşma hükümleri gereğince Tahran yönetimi, uranyum zenginleştirmede kullanılacak santifrüj sayısını anlaş- mayla üçte iki oranında azaltmayı, zenginleştirilmiş uranyumunun %98’ini ülke dışına gön- dermeyi ve plütonyum üretim reaktörünü de çimentoyla doldurmayı kabul etmiştir.

TABLO. 1 : İran’ın artan günlük petrol üretimi


Nükleer anlaşma öncesinde, ekonomik ve siyasal yaptırımlar nedeni ile İran ekonomisi oldukça zor dönemler yaşamıştır. 2006’da başlayan yaptırımlar, ülkenin % 8’e varan büyü- me oranını bazı yıllar azaltmış, bazı yıllar ise ekonomide % 6’yı aşan küçülmeye yol açmıştı. 2015’te imzalanan anlaşmanın ardından IMF verilerine göre 2016’da İran ekonomisi % 12,5 büyümüştür. Bu hızlı büyümenin ardında; İran’a uygulanan petrol ticaretine yönelik kısıtlama- ların kaldırılması yatıyordu. Yaptırımlar kaldırılmadan önce günlük 1,1 milyon varil ihraç eden İran bugün, 2,5 milyon varil ihraç kapasitesine ulaşmıştır. IMF, İran’ın 2018’de % 4 büyümesini beklemektedir. Bu oran çoğu ülkeden fazla olsa da İran’ın anlaşmanın ardından her yıl orta- lama % 8 büyüme hedefinin altında kalmaktadır. İran yalnızca petrol ürünlerinin değil, petrol dışı ürünlerin de ihracatını artırmayı başarmıştır. Mart 2018 öncesi 12 ayda İran›ın ihracatı 47 milyar dolar gerçekleşmiştir. Bu yükseliş, nükleer anlaşma öncesine göre 5 milyar dolar daha fazla miktardadır. Tarım ürünleri ihracatı ülkedeki kuraklık nedeniyle bir artış gösteremese de, ABD’nin lüks ürünlere ambargosunu kaldırmasının ardından halı ve havyar gibi lüks ürünlerin bu ülkeye ihracı yüzde 30 artmıştır. 

Ancak, İran için tüm bu müspet gelişmeler devam ederken, Atlantik ötesinde dünya po- litikasını çok yakından etkileyen bir olay ise Birleşik Devletler’de meydana gelmiştir. Kasım 2016’da yapılan Başkanlık seçimlerinde, Demokrat Parti’nin adayı eski First Lady ve Dışişleri Bakanı Hillary Rodham Clinton’a karşı yarışan Cumhuriyetçi Parti’nin adayı ünlü işadamı Do- nald Trump, herkesi şaşırtarak ABD’nin yeni Başkanı olmuştur. Seçim kampanyası süresince dikkat çekici açıklamalar yapan Trump’ın en öncelikli gündem maddelerinin başında ise İran ile yapılan nükleer anlaşma gelmektedir. Söz konusu anlaşmayı iptal edeceğinin sinyallerini veren Trump’a karşı, Tahran yönetiminden buna asla izin verilmeyeceği yönünde açıklamalar yapılmıştır.14 Nitekim Trump kabinesinde Dışişleri Bakanlığı görevine atanan Exxon-Mobil şir- ketinin eski CEO’su Rex Tillerson, 18 Nisan 2017 tarihinde Birleşik Devletler Temsilciler Meclisi Sözcüsü Paul Ryan’a bir mektup göndermiştir.

Söz konusu mektupta, bu tarih itibariyle Tahran’ın Kapsamlı Ortak Harekât Planı’na uyum sağlamakta olduğunu ancak Dışişleri Bakanı Tillerson’un İran’ın teröre destek veren bir dev- let olma rolü konusunda endişeleri bulunduğunu ve yaptırımları kaldırmaya devam etmenin Beyaz Saray’ın çıkarlarına uygun olup olmadığı hususunda değerlendirme yapılması için çaba ortaya konulmasına dönük Başkan tarafından Kongre’nin alarma geçirildiğini ifade etmiştir. Ayrıca mevzubahis mektupta, Tahran’ın birçok platform ve yöntem kanalıyla devlet destekli terörde öncü konumda olduğu vurgulanarak Başkan Trump’ın Ulusal Güvenlik Konseyi’nin liderliğinde kurumlar arasında Kapsamlı Ortak Harekât Planı çerçevesinde İran’a yönelik yaptı- rımların askıya alınmasının Washington’un çıkarlarıyla uyumluluk arz etmeyeceğini değerlen- dirmesini talep etmiştir. Buna ilaveten kurumlar arası değerlendirme süreci tamamlandığında Yönetim, Kongre ile bu konuda çalışmaya istekli olacaktır denilmiştir.15 Öte yandan, Avrupa ülkeleri anlaşmayı korumak istese de bu durumun İran ekonomisi üzerindeki olumsuz etkisini kaçınılmaz görünmektedir. Yaptırımların yeniden uygulanacak olmasıyla İran Cumhurbaşkanı Ruhani›nin gücünün zayıflayacağı öngörülmektedir. İran›da ılımlı olarak görülen Ruhani›nin daha radikal olan muhaliflerinin elinin güçleneceği belirtilmektedir.

Trump, 2015’te yapılan nükleer anlaşmanın İran tarafından kendi amaçları için kullanıldı- ğını savunarak, “Öyleyse bugün ABD’nin İran’la nükleer anlaşmadan ayrılacağını ilan ediyorum. Tahran’a en üst düzey ekonomik yaptırımları yeniden getireceğiz.” ifadelerini kullanmıştır. Basın açıklamasında “İran’ın nükleer silaha sahip olma çabasına yardım eden herhangi bir ülke güçlü bir şekilde yaptırıma uğrayacak. Amerika nükleer şantajın rehinesi olmayacak” değer- lendirmesinde bulunan Trump, yaptırımların yeniden devreye girmesinin ardından İran’la iş yapacak ülkelere de bir mesaj göndermiştir.

TABLO-2 : İran İslam Cumhuriyeti ve P5+1 Ülkeleri Arasında 14 Temmuz 2015 Tarihindeki Nükleer
Antlaşmanın Temel Parametreleri

İran’ın, yeni bir anlaşma için öne sürülen koşullar çerçevesinde masaya tekrar oturmaktan başka çaresi olmadığını savunan Trump, İranlıların nükleer programlarına geri dönemeye- ceklerini ve dönerlerse “daha önce karşılaştıklarından çok daha büyük sorunlarla” karşı kar- şıya kalacaklarını ileri sürmüştür. 21 Mayıs 2018’de bu defa Washington’un yeni İran strateji hakkında konuşan ABD Dışişleri Bakanı Pompeo, süreç tamamlandığında İran’a karşı “tarihte görülmüş en güçlü yaptırımları” uygulayacaklarını söyledi. Pompeo ayrıca İran’ın dünya çapın- daki güçlerini takip edeceklerini ve onları “ezeceklerini” da sözlerine eklemiştir.

ABD Başkanı da ülkesini “yeniden büyük” yapma hedefi çerçevesinde bu tarz hamlele- re girişiyor ki Kuzey Kore ve İran konusundaki yaklaşımları bunun son dönemlerde en çok tartışılan iki örneği. İkinci husus Arap Baharından bu yana Ortadoğu’daki nüfuz alanlarını genişletmek için en az İran kadar muhteris davranan İsrail ve Suudi Arabistan’ın konumudur. Birisi Suriye’nin güneyinden ve Lübnan Hizbullahı’ndan diğeri de esas olarak Yemen üzerinden kendilerini tehdit altında hisseden ve bundan İran’ı sorumlu tutan bu iki ülke, Trump’ın İran’a karşı agresif yaklaşımını desteklemektedir. Trump’ın İran yaklaşımını farklı kılan üçüncü husus aslında ona selefinden miras. Trump açısından yaptırımlarla “tedip” edilmiş bir İran’ın Obama yönetimiyle nükleer krizin çözümü için 2013’te masaya oturması ve sonra anlaşmayı imzala- ması, bu ülkenin yeterince sıkıştırılırsa bir şekilde müzakere masasına oturduğunu kanıtlaması açısından önemli. Dolayısıyla Trump, daha ağır yaptırımlarla köşeye sıkışmış bir İran’ın daha ağır koşullar içeren bir anlaşmaya da yanaşacağını öngörmektedir. Dördüncü husus ise çok daha kritik. Önceki ABD yönetimleri, genelde doğrudan rejimin can damarlarını hedef alarak İran İslam Cumhuriyetini sıkıştırırken mevcut yönetimin açıkladığı yaptırım paketiyle İran halkını cezalandırmaya çalıştığı ortada. İran’ın uçaklarına, gemilerine, şirketlerine, para biri- mine ve uluslararası para transferlerine getirilecek ciddi kısıtlamalar zaten ekonomik açıdan zor dönemlerden geçen İran’ı daha zor duruma düşürecek; bu da ülkedeki yaşam koşullarını ağırlaştıracaktır.18 Bir diğer eleştirel yaklaşım ise, İran›la anlaşmayı yapan ve Tahran›ın nükle- er programı yüzünden uygulanan yaptırımları kaldıran eski ABD Başkanı Barack Obama ise Trump›ın kararını «ciddi bir hata» olarak yorumlamasıdır. Obama “Anlaşma olmadan ABD Orta Doğu’da yeni bir savaş ya da nükleer silah sahibi bir İran  arasında baştan kaybedilmiş  bir seçim yapmak zorunda kalır” demiştir. Obama Beyaz Saray’ın son değerlendirmelerinin aksine anlaşmanın çalışıyor olduğunu da belirtmiştir. 

İçinde bulunduğumuz 2018 yılında en önemli gelişmelerinden birisi, CIA Direktörlüğü’n- den ABD Dış İşleri Bakanlığı’na geçen Mike Pompeo’nun Washington’daki Heritage Vakfı’nda “Nükleer Anlaşmadan Çekildikten Sonra: Yeni Bir İran Stratejisi” başlıklı bir konuşma yapması ve Tahran’la ‘yeni anlaşmaya varmak ve ilişki kurmak’ için 12 şart sıralayıp aksi takdirde alenen İran’ı rejim değişikliğiyle tehdit etmesi olmuş görünüyor. Tehditler arasında; İran rejimine yö- nelik eşi benzeri görülmemiş mali baskı uygulanması ve İran rejimi kendisi ve halkı için seçtiği kabul edilemez yoldan çıkıp rotasını değiştirmezse, ABD’nin uyguladığı yaptırımlar altında  çektiği ıstırabın çok daha acı verici olacağı gibi söylemler yer alıyordu. Tehditler sadece İran ile de sınırlı değildi. ABD Dış İşleri Bakanlığı, İran’ın her türlü saldırganlığını geri püskürtmek için Pentagon ve bölgesel müttefiklerle yakın işbirliği içinde çalışacağını açıkladı. Açıklama- da şöyle ifadeler yer aldı: “Bugün açıkladığımız stratejiye bölgedeki ve dünya çapındaki en önemli müttefiklerimizin ve ortaklarımızın desteğini istiyoruz. Bununla sadece Avrupalı müttefiklerimizi kast etmiyorum. Avrupa’daki müttefiklerimizin İran’la eski nükleer anlaşmayı hayatta tutmaya çalışabileceğinin farkındayız. Bu, onların kararıdır. Bizim nerede durduğumu- zu biliyorlar.” Bu gibi konuşmaların ardından Avrupa ülkelerine de aba altından sopa gösteril- mekteydi.

Trump’a Destek Veren İsrail’den İran’a Müdahale Mesajları

İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu, Tahran’ın taahhütlerine karşın gizli bir nükleer programı olduğu ve nükleer başlıklı füzelerin menzilini genişletmeye çalıştığı yönünde suçla- malar dile getirmiştir. Netanyahu, İsrail gizli istihbarat birimlerinin Tahran’daki “gizli bir ar- şivden” ele geçirdiği belgelere dayalı olarak, İran’ın nihai amacının atom bombası tasarlamak, üretmek ve test etmek olduğunu iddia eden Netanyahu, İran yönetimini yalan söylemekle suçlamıştır. ABD kanadı söz konusu açıklamalara kayıtsız kalmayarak derhal tepki vermiştir. Nitekim Başkan Trump, belgeler hakkındaki değerlendirmesinde, “Netanyahu’nun sunumu- nun kendisini yüzde 100 haklı çıkardığını” savunmuştur. ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo , İsrail’in elde ettiği belgelerin nükleer anlaşmanın “iyi niyete ve şeffaflığa dayanmadığını” ortaya koyduğunu ileri sürmüştür. Beyaz Saray Sözcüsü Sarah Sanders, “İran yalan söylediği” ni ve ülkesinin İsrail’in istihbaratı açıklamaları yönünde İsrail’i desteklediğini açıklamıştır. Pom- peo, İsrail’in ele geçirdiğini iddia ettiği belgelerin ardından ise İran’la yapılan anlaşmayı tekrar gözden geçirdiklerini ve bu konuda 12 Mayıs’a kadar İran’a süre verildiğini belirtmiştir. İsrail›in BM Büyükelçisi Danny Danon ise Trump’ın kararını “tarihi” olarak nitelendrimiştir ve “Orta Doğu’ya güvenlik ve istikrar getirecek yeni bir dönemin başlangıcının habercisi” açıklamasında bulunmuştur. Danon, “Terörü destekleyen ve istikrarsızlığı körükleyen bu rejime karşı oluştu- rulacak birleşik bir hareket, bölgemizi ve tüm uluslararsı topluluğu tehdit eden İran saldırgan- lığına bir son verecektir” demiştir. 

Avrupa Birliği’nin Tepkileri ABD ve İran Uyuşmazlığını Çözer mi?

Anlaşmaya taraf olan diğer Avrupalı ülkeler Rusya, Almanya, Fransa ve İngiltere ise anlaş- manın yürürlükte kalması yönünde ABD’ye yönelik çağrılarını yinelemektedirler.ABD’yi ikna çabaları sonuçsuz kalan İngiltere Başbakanı Theresa May, Almanya Başbakanı Angela Merkel ve Fransa Cumhurbaşkanı Emanuel Macron ortak bir açıklama yaparak anlaşmaya bağlılık- larını bildirdi. Açıklamada “ABD’nin kararına karşı İran’a itidal çağrısında bulunuyoruz; İran anlaşmanın getirdiği sorumluklarını karşılamayı ve tam iş birliğini sürdürmeli” denilmiştir. Macron, Trump’ın kararın açıklamasının ardından attığı tweette karardan üzüntü duydukla- rını açıklamıştı. Macron Twitter mesajında, “Fransa Almanya ve İngiltere ABD’nin anlaşmadan çekilmesini üzüntüyle karşılıyor. Nükleer silahsızlanma rejimi tehlike altında” yazılımını paylaşmıştır. Macron Fransa ve Avrupalı müttefiklerinin görevinin İran nükleer anlaşmasını kurtarmak olduğunu da belirtmiştir. Rusya Dışişleri Bakanlığı da Trump’ın kararından büyük hayal kırıklığına uğradıklarını belirterek bu adımı “uluslararası hukukun küstahça ihlali” ola- rak nitelendirmiştir. . Rus Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov ise Uluslararası Atom Enerjisi Ajan- sı’nın (UAEA), İran’ın nükleer programıyla ilgili durumu çözmek için varılan “kapsamlı ortak eylem planının” uygulayıcısı olduğunu anımsatarak “Eğer İsrail veya başkasının elinde, İran’ın nükleer silah geliştirmeye yönelik programını devam ettirdiğine dair kanıtlar varsa bu belgele- rin derhal UAEA’ya iletilmesi gerekir.” görüşünü öne sürmüştür. Lavrov, “ABD’nin İran’la varı- lan nükleer anlaşmadan çekilmesi, nükleer silahların yayılmasını önlemek için kurulan sisteme büyük bir darbe vurur.” açıklamasında bulunmuştur.  Belçika’da Flamanca yayımlanan De Morgen gazetesi, ABD’nin İran nükleer anlaşmasından çekilme kararını “Trump, İran ile nük- leer anlaşmadan çıkarak, Avrupa’yı endişelendirdi” başlığıyla görmüştür. ABD’nin nükleer an- laşmadan çekilmesi gerçeğinin önemli sonuçları olacağına dikkati çeken De Morgen, Avrupa iş hayatının yanı sıra uluslararası diplomasinin de bu sonuçlardan etkileneceğine yer verdi. Fransızca yayımlanan Le Soir gazetesi ise manşetten duyurduğu haberde, Washington’un nükleer anlaşmadan çıkarak, Tahran ile çekişmeyi yeniden başlattığını vurguladı. Gazete, Trump’ın ısrarla selefi Barack Obama’nın mirasını söküp attığının altını çizmiştir. 

De Volkskrant gazetesi, “ABD, ‘uçuk’ İran anlaşmasından ayrılıyor” manşetini kullan- dığı haberinde, ABD Başkanı Donald Trump’ın aylardır ima ettiği ve salı günü ipleri kopara- rak İran anlaşmasından geri çekildiği belirtiyor. Bunun sonuçlarının dünyanın her tarafından hissedildiğine dikkat çeken gazete, Trump’ın anlaşmayı her zaman “uçuk” ve “saçma” olarak nitelendirdiğini aktardı. “Trump neden İran anlaşmasından ayrılıyor” başlığıyla yayınlanan NRC gazetesi ise haberinde, ABD’nin, İran’ın anlaşmaya uymadığına dair “kesin kanıt” oldu- ğu için anlaşmadan ayrıldığı belirtilirken, geri kalan uluslararası topluma göre bu kanıt ne ka- dar zayıf olsa da ABD Başkanı Donald Trump’ın anlaşmadan geri çekildiğini yazdı.25 ABD’nin İran nükleer anlaşmasından çekilme kararı Avusturya basınında da geniş yer buldu. Ülkenin önde gelen gazetelerinden Die Presse, “ABD İran anlaşmasından geri çekiliyor” başlığıyla duyurduğu haberinde, Başkan Trump’ın uzun zamandır dillendirdiği tehdidi hayata geçirdiğini ifade etti. Haberde, 2015’de yapılan anlaşmayla İran’ın nükleer silah elde etmesinin engellene- meyeceğini ileri süren Trump’ın yeni bir anlaşmaya açık olduğu belirtilirken, ABD’nin askı- ya aldığı ekonomik yaptırımları tekrar daha sert bir şekilde hayata geçireceği vurgulanmıştır. İran’ın ABD’nin kararına verdiği tepkiye de yer verilen haberde, İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani’nin 2015’de yapılan anlaşmaya bağlı kalınacağını, ABD’nin bu tutumuyla bir kez daha yükümlülüklerini yerine getirmediğini ifade ettiği aktarıldı. Liberal söyleme sahip Kurier ga- zetesi ise anlaşmadan geri çekilme kararı alan ABD’nin 6 ay içinde tekrar İran’a yönelik yaptı- rımları hayata geçireceğini kaydetti. Trump’ın iddialarının Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (UAEA) tarafından reddedildiğine yer verilen haberde, ABD’ye rağmen Avrupa Birliğinin (AB) anlaşmaya bağlı kalacağı belirtilmiştir. 


Aynı çerçevede, İngiltere ve Avrupalı müttefikleri ABD›yi anlaşmadan çekilmemesi için ikna etmeye uğraşmış, İran Cumhurbaşkanı Ruhani de Trump’a “Anlaşmadan çekilirsen piş- man olursun” uyarısında bulunmuştur. Anlaşmanın ABD için büyük bir utanç olduğu yoru- munu yapan Trump İran’a yönelik yaptırımların yeniden yürürlüğe sokulacağını da söyledi. Birkaç saat içinde Kuzey Kore’ye ulaşması beklenen ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo da yazılı bir açıklama yaparak “İran tehdidine gerçek, kapsamlı ve kalıcı bir çözüm bulmak için müttefiklerimizle çalışıyor olacağız.... Bu küresel çabayı verirken yaptırımlar tam olarak yü- rürlükte olacak ve İran rejimine dikkatsiz ve zararlı hareketlerinin diplomatik ve ekonomik izolasyona neden olduğunu hatırlatacak” dedi. ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı John Bolton, Hazine’nin İran’la iş yapan şirketlere kontratlarını sonlandırmaları için 180 gün vereceğini söy- ledi. ABD’nin Birleşmiş Milletler Büyükelçisi Nikki Haley de “Başkan kesinlikle doğru kararı verdi. İran'ın kötü uluslararası yönetiminin daha da kötüye gitmesine neden olan korkunç bir anlaşmaydı” açıklamasını yapmıştır. İngiltere, Fransa ve Almanya ise anlaşmanın devamı için son haftalarda yoğun kulis çalışmaları yürütmüştür. 

Le Point dergisi internet sitesinde “Trump dünyayı belirsizliğe soktu” başlığıyla verdiği ha- berinde, ABD Başkanı’nın Avrupalı müttefiklerine sırtını döndüğünü ve İran’ı radikalleşme- ye ittiğini kaydetti. Liberation gazetesi, “Netanyahu için bariz bir zafer ama ne pahasına?” başlığıyla verdiği haberde, Trump’ın İsrail Başbakanı tarafından yıllardır öne sürülen iddiaları ciddiye aldığını ve verdiği kararla İran ve İsrail arasındaki çatışma zeminini hızlandırdığını yazdı. L’Express dergisi ise, Dışişleri Bakanı Jean-Yves Le Drian’ın bu sabah yaptığı açıklamaya değinerek, Avrupalılar ile İran’ın masaya oturacağını ve ABD’nin bu kararla Avrupa’dan dış- landığını belirtti. Le Figaro gazetesi, bugünkü manşetinde, “Trump’ın tercihi Ortadoğu’nun istikrarını zora soktu” başlığını kullanarak, ekonomik yaptırımların yeniden devreye gireceğine işaret edip, bunun Avrupalı ülkelerin çıkarlarını hedef aldığını iddia etti. Kamu yayıncısı Fran- ce Info’da yayımlanan bir haberde ise, ABD’nin bu kararının, “Avrupa Birliği’ne karşı açılan potansiyel bir ticari savaşın ilanı” olduğu kaydedilmiştir. 28 Yaptırım kararlarının, ABD ve AB arasındaki havacılık sektöründeki uçak satışlarını da etkilemesi beklenmektedir. Boeing ve Airbus firmaları arasındaki bu yarışın, İran’a uçak satışlarını olumsuz etkilemesi beklenebilir.


Tagesspiegel gazetesi “Trump dünyayı şoke etti” başlığıyla duyurduğu haberde, ABD Baş- kanı Trump’ın böylelikle Avrupa’daki müttefikleri Almanya, İngiltere ve Fransa’ya karşı çıktığı belirtildi. Haberde Almanya, İngiltere ve Fransa’nın bu anlaşmasının yürürlükte kalmasını is- tediği anımsatıldı. Trump’ın yıllarca yorucu görüşmelerle İran ile müzakere edilen anlaşmayı bozduğu belirtilen haberde, bu kararın tarihi öneme sahip olduğu ifade edildi ve Trump’ın uz- laşmayı aramanın değil, baskı yapmanın sonuç getireceğine inandığı kaydedildi. Süddeutsche Zeitung gazetesi de, “Trump İran’a karşı” başlığını kullandığı haberde, ABD Başkanı Trump’ın Tehran ile yapılan anlaşamadan çekildiğini açıkladığını ve Paris, Londra ve Berlin’in kandırıl- dıkları aktarıldı. Trump’ın anlaşmayı eleştirmesine rağmen eski Dışişleri Bakanı Rex Tillerson ve eski Güvenlik Danışmanı Herbert R. McMaster gibi ılımı danışmanlarının anlaşmanın iptal edilmesini engellediği belirten haberde, bu isimlerin yerine Mike Pompeo ve John Bolton’un geçtiğine işaret edilerek, Pompeo ve Bolton’un İran’ı Ortadoğu’da ABD’nin stratejik rakibi ola- rak gördüğü kaydedildi. Haberde, ABD’nin anlaşmadan ayrılmasının Tahran’daki Amerikan karşıtları için de bir hediye olduğu ifade edildi. Frankfurter Allgemeine Zeitung gazetesin- deki yorumda ise Almanya Başbakanı Angela Merkel ve Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un ikna çabalarının sonuç vermediği belirtilerek, Trump’ın aldığı bu kararla, İran ile yapılan nükleer anlaşma ile birlikte askıya alınan yaptırımların yeniden yürürlüğe koyulduğu ifade edildi.

Avrupalıların anlaşmaya uyacaklarını söyleseler de ABD Başkanı’nın sırtını döndüğü ve İran yönetiminin bağlı kalma zorunluluğunu hissetmediği bir anlaşmanın değerinin ne ola- cağı sorusu sorulan yorumda, Washington’un yaptırımları tekrar uygulamaya koyduğunda Tahran’ın yeniden uranyum zenginleştirmeye başlayacağını açıkladığı belirtildi. Yaptırımların İran’ın ekonomisini çökerterek Tahran yönetiminin dize getirilmesini beklemenin hayalperest- lik olacağı aktarılan yorumda, 2015’te imzalanan anlaşmanın başarısızlıkla sonuçlanarak Or- tadoğu’nun yeni bir istikrarsızlıkla sarsılabileceği tehlikesinin bulunduğu kaydedildi. Trump’ın kararının Almanya, İngiltere ve Fransa için bir darbe olduğu vurgulanan yorumda, kararın sonuçlarını İran ile ticari ilişkileri olan Avrupalı şirketlerin de hissedeceğine işaret edildi. Spie- gel dergisindeki yorumda da ABD’nin bu kararla Avrupa ile karşıya geldiğine işaret edilerek, Avrupa ile böyle bir sürtüşmenin transatlantik ittifakında onlarca yıldan beri gerçek- leşmediği belirtildi. Avrupa’nın şimdi neredeyse çözülemeyecek bir diplomatik görevle karşı karşıya kaldığına işaret edilen yorumda, bir taraftan Amerikalıların gerilimi artır- mamalarını, diğer taraftan da İran’ın anlaşmadan vazgeçmemesinin sağlanması gerekti-  ği kaydedildi.ABD liderliğinde, İngiltere ve Fransa’nın Suriye’de kimyasal silah kullanıldığı gerekçesi ile düzenlediği askeri harekatın tepkileri devam ederken, İran üzerindeki baskıların giderek art- ması bazı endişelere yol açmaktadır. İsrail’in bilinen İran hakkındaki nükleer silah iddiaları, ABD’nin desteği ile yeniden dünya gündemini meşgul edebilecek yeni argümanlara yol açabileceği düşünülmektedir. Zira, yukarıda özetlendiği üzere, ABD ve İsrail ortaklığına Suudi Arabistan ve Körfez Bölgesi ülkeleri destek verirlerken, BM Güvenlik Konseyi daimi üyele- rinden Rusya, Fransa ile anlaşmaya taraf konumundaki Almanya’da 2015 İran anlaşmasının muhafazasının gerekli oduğunu savunmaktadırlar.

Dikkat edilirse, geleneksel çizginin aksine, Başkan Trump da seçimden sonra ilk ülke dışı ziyaretini Suudi Arabistan ve İsrail’e gerçekleştirmiştir. İran’ın Nükleer Anlaşmayı uyguladı- ğı ve Anlaşmaya uyduğu konusunda genel bir görüş birliği var. Buna rağmen ABD (ve İsrail ile Suudi Arabistan) Anlaşmanın bu haliyle sadece İran’ın işine yaradığı düşüncesinde. Fransa Cumhurbaşkanı Macron ile Almanya Başbakanı Merkel’in son ABD ziyaretlerinin gündeminin ilk sırasında İran Nükleer Anlaşmasının bulunduğu, iki liderin de Başkan Trump’ı Anlaşma- dan çekilmemeye ikna etmeye çalıştıkları biliniyor. Fransa ve Almanya İran Nükleer Anlaşma- sından memnun görünüyorlar. İran’a yaptırımların kalkmasından en fazla bu iki ülkenin (eko- nomik) çıkar sağlandığına işaret ediliyor. Buna rağmen ne Macron’un ne de Merkel’in Trump’ı fazla “kızdırmak” istemedikleri ve Anlaşmanın “revize” edilmesi konusundaki Washinton görüşüne de destek vermek zorunda kaldıkları anlaşılıyor. Son tahlilde, Trump yönetiminin, Obama’nın aksine olarak,  İran’a karşı  yeni sürprizleri harekete geçiren devlet başkanı olarak siyasi tarihte yer almayı planladığını belirtmenin sürpriz olmayacağı söylenebilir. 
Bununla birlikte, karar Ortadoğu ülkelerinde de farklı yorumlara yol açmıştır. Nitekim, Mısır ve Kuveyt, ABD Başkanı Donald Trump’ın ABD’nin İran ile nükleer anlaşmadan ayrıl- ması kararına tepki gösterdi. Mısır Dışişleri Bakanlığından yapılan açıklamada, “ABD Başkanı Donald Trump’ın İran ile nükleer anlaşmadan resmi olarak çekilmesi kararının, bölgenin gü- venlik ve istikrarını tehdit edecek herhangi bir silahlı çekişmeye yol açmamasını ümit ediyoruz.” denilmiştir. Açıklamada, İran›a da nükleer silahsızlanma taahhütlerini yerine getirmesi ve Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu’nun (UAEA), anlaşmayla elde ettiği haklarına riayet etmesi çağrısı yapıldı. Kuveyt Dışişleri Bakan Yardımcısı Halid el-Carullah da yaptığı açıklamada, İran ile imzalanan nükleer anlaşmanın önemine vurgu yaparak, “Kuveyt, başından itibaren bölgede güvenlik ve istikrara katkı sağlayan anlaşmayı memnuniyetle karşıladı. Anlaşmanın varlığı, yokluğundan daha iyidir.” ifadelerini kullanmıştır.

Gelişmeler, petrol fiyatlarında artşa yol açmıştır. 10 Mayıs 2018 tarihi itibariyle arka arkaya iki kez petrol fiyatları gösterişsiz olarak varil başına yetmiş bir doların üstüne çıkmışken Tem- muz ayı Brent ham petrol fiyatı da arka arkaya iki kez Londra Borsasında varil başına yetmiş yedi doların üzerine çıkmıştır. Öte yandan analistler ve ticaret yapanlar ABD’nin İran üze- rindeki yeni yaptırımlarının Tahran’ın petrol ihracat seviyelerini nasıl etkileyeceğini görmeyi beklemektedir. Daha az ihracatlar daha az üretim anlamına gelebilir ki İran, Petrol İhraç Eden Ülkeler Örgütü’nün (OPEC) bir üyesidir. OPEC üyesi ülkeler ve diğer ana üreticiler, Haziran 2018’de bu yıl sonrasında üretim kesinti hedeflerini genişletip genişletemeyeceğini değerlendir- mek üzere toplanacaklardır. Bazı analistlere göre üretim kesinti hedefleri sona erebilecektir. Capital Economic Emtia Şirketi’nin ekonomisti Thomas Pugh tarafından Wall Street Journal’a yapılan açıklamada ABD’nin İran üzerine yeniden yaptırımları dayatmasının Tahran’ın petrol çıktısı ve ihracatlarında bir düşüşe yol açması durumunda OPEC ve müttefiklerinin 2018’in sonunda veya daha erken bir zamanda petrol piyasasında bir tedarik kısıntısını engellemek için anlaşmadan çıkabileceklerine işaret etmiştir. Washington’daki Stratejik ve Uluslararası Çalışmalar Merkezi’nin kıdemli başkan yardımcısı ve mütevelli uzmanlarından birisi olan Frank Verrastro’ya göre daha düşük İran petrol ihracatlarıyla birlikteki diğer market kesintileri daha yüksek petrol fiyatlarıyla sonuçlanabilecektir. Diğer piyasa kesintileri arasında Meksika Kör- fezi’nde tayfunla ilgili üretim kesintileri veya Venezüella, Nijerya ya da diğer yerlerdeki siyasi çalkantılardan ötürü değişen petrol tedariklerini saymak mümkündür.

Birleşmiş Milletler Soruna Çözüm Olabilir Mi?

Buna mukabil, Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu- IAEA, İsrail’in İran’ın “gizli bir nükleer programı olduğu” iddialarını red etmiştir. AB Dış İlişkiler Temsilcisi Mogherini de Tahran’ın anlaşmayı deldiğine dair bir kanıtın olmadığını belirtmiştir. IAEA Viyana’da yaptığı açıklama- da, İran’ın “atom bombası üretmek üzere nükleer program yürüttüğüne dair 2009 yılından bu yana inandırıcı kanıtlar bulunmadığı” duyurmuştur. BM Genel Sekreteri Guterres, “ABD’nin İran nükleer anlaşmasından çekilmesi ve yaptırımları yeniden uygulamaya koymaya başlaya- cak olmasından derin endişe duyuyorum’” ifadelerini kullanmıştır. Guterres, yazılı açıklamasında, İran ile varılan nükleer anlaşmanın nükleer silahsızlanma ve diplomaside büyük başarı olduğunu ve uluslararası barış ve güvenliğe katkıda bulunduğunu belirtti. BM Genel Sekreteri, anlaşmanın uygulanmasına ilişkin tüm kaygıların anlaşma kapsamında tesis edilen mekaniz- malarla ele alınması gerektiğini ve anlaşmayla doğrudan ilgili olmayan hususların bu başarıyı korumak için ön yargısız bir şekilde ele alınması gerektiğini vurguladı. Guterres, “Anlaşma- nın taraflarına taahhütlerini yerine getirme ve tüm üye devletlere de nükleer anlaşmaya destek verme çağrısında bulunuyorum” ifadesini kullanmıştır.  Öte yandan Rusya›nın BM Daimi Temsilci Yardımcısı Dimitry Polyansky, ABD›nin İran nükleer anlaşmasının ardından BMGK›nin toplanıp toplanmayacağına ilişkin gazetecilerin yönelttiği bir soruya “Bütün seçenekler masada” yanıtını vermiştir. Trump yönetimin bu kararının hayal kırıklığına uğrattığını ancak şaşırtmadığını belirten Polyansky, ABD’nin İran nükleer anlaşmasından çekilmesinin Ortadoğu’daki gerginliği artırmasını beklediklerini kaydetti.

NATO’dan Siyasal Çözüm Önerisi

NATO, ABD’nin İran nükleer anlaşmasından çekilme kararının ardından tüm taraflara kapsamlı siyasi çözüm için çalışma çağrısında bulundu. NATO Sözcüsü Oana Lungescu, NA- TO’nun 2015 yılında İran nükleer anlaşmasını memnuniyetle karşıladığını ve tam olarak uy- gulanması gerektiği konusunda çağrıda bulunduğunu hatırlatmıştır. NATO’nun İran’ın anlaş- maya uyumlu davranıp davranmadığı konusu hakkında değerlendirme yetkisinin olmadığını kaydeden Lungescu, NATO müttefiklerinin İran’ın balistik füze geliştirme kabiliyeti konusunda endişe duyduğunu ifade etmiştir. Lungescu, NATO müttefiklerinin aynı zamanda İran’ın Orta- doğu’da istikrarsızlaştırıcı faaliyetleri konusunda da endişeleri bulunduğunu kaydetti. NATO Sözcüsü  Lungescu,  “ABD’nin  İran  anlaşmasından  çekilmesinin  ardından  tüm  tarafların İran’ın nükleer silahlar geliştirmesini engelleyecek kapsamlı bir siyasi çözüm için çalışmasını teşvik ediyoruz.” ifadelerini kullanmıştır. 

İran’ın Mukabil Tepkisi Nükleer Silaha Dönüşebilir Mi?

İran bu gelişmelere ne yönde tepki gösterebilir? İran, yaptırımların ağırlaşmasına rağmen, anlaşmayı revize etme teklifine yanaşır mı? Yoksa, köprüleri yakıp, yeni nükleer güç olduğunu Kuzey Kore gibi ilan eder mi? Bu durum, Ortadoğu’da yeni bir nükleer yarışa yol açar mı? İsrail ve ABD İran’a askeri güç yoluna girerse, dünya yeni ve şiddetli bir petrol krizi ile karşı karşıya kalır mı? Çin ve Rusya, İran’ı ABD karşısında terk eder mi?

ABD’nin İran’a Olası Askeri Müdahale Senaryosu

İran, Suriye’deki paramiliter kuvvetlerini geri çeker mi? Çatışmalar, Mısır, Ürdün, Lübna, Körfez ülkelerine sirayet eder mi ? Suudi Arabistan ve Körfez ülkeleri İran’a karşı sünni blok ile çatışmaya girer mi? Türkiye’nin ABD baskıları ve İran’ın nükleer silahlara sahip olma tehdi- tine karşı duruşu nasıl şekillenebilir?

Olası bir çatışma senaryosu ne kadar yakındır? BM ve uluslararası hukuk, diplomatik çö- zümde ne ölçüde etkili olabilir? Bütün bu sorulara cevaben ilk yaklaşım, nükleer anlaşmanın devamlılığı için ABD›nin ileri sürdüğü “İran›ın balistik füze faaliyetlerini durdurması” şartı ilk belirsiz konu olarak öne çıkmaktadır. İran, nükleer anlaşmanın geleceğini zora sokan yaptırımların pazarlık maddesi, İran envanterindeki balistik füzeler, cruise sınıfı füzeler, uzun menzilli topçu roketler, uzay fırlatma sistemleridir. 

İran Füzelerine Karşı NATO Füze Savunma Şemsiyesi

İran yönetimi, Irak savaşında füzeler ve kimyasal silahlar ile saldırılarının ardından geçen yaklaşık 30 yıl sonrasında, Rusya ve Kuzey Kore›den aldığı destekle menzili 300 ile 3 bin kilo- metre arasında değişen Şahab, Siccil, Kadr, Kıyam, Aşura, ve Hurremşehr gibi balistik füzeleri geliştirmiştir. Tahran makamları tarafından teyid edilmese de ABD askeri makamları, İran›ın Rus uzmanlarla 10 bin kilometre menzilli Şahab-6 füzesini geliştirmesinden endişe duymak- tadır. 37
Bu arada, ABD Başkanı Donald Trump’ın nükleer anlaşmadan çekildiğini açıklaması sonra- sında bu kararı lanetleyen İran Dış İşleri Bakanı Cevad Zarif, 20 Mayıs 2018’de de Avrupa Birli- ği’nin nükleer anlaşmanın İran’a getirdiği yararları korumak için yeterince çaba sarf etmediğini belirtti. İran resmi haber ajansı IRNA’nın haberine göre, Zarif, Avrupa Komisyonu’nun İklim ve Enerjiden sorumlu üyesi Miguel Arias Canete ile Pazar günü Tahran’da görüştü. Zarif’in Canete’ye, “ABD’nin anlaşmadan çekilmesiyle birlikte anlaşmanın kazanımlarını koruma noktasında İran’ın AB’den beklentileri arttı ve AB’nin anlaşmaya verdiği siyasi destek mevcut durumda yeterli değil” dediği bildirildi. İlaveten, Zarif’in “Avrupalı büyük şirketle- rin İran ile işbirliklerini sona erdirdiklerini duyurmaları olasılığı, AB’nin nükleer anlaşmaya bağlılığıyla tutarlılık göstermiyor” dediği aktarılmıştır. Hatırlarsak, anlaşmadan çekilme son- rası ABD’nin yeni Berlin Büyükelçisi Richard Grenell, Twitter üzerinden yaptığı açıklamada, “İran’da faaliyet gösteren Alman şirketleri operasyonlarını derhal azaltmalı” demiştir. Avrupa Komisyonu, uygulamayla İran ile ticaret yapan Avrupalı firmaların ABD’nin yaptırımlarından korunması amaçlayan 1996 yılında kabul edilen “Blocking Statute” (Engelleme Mevzuatı) adlı yasayı 18 Mayıs 2018 günü yeniden etkin hale getirmişti. Avrupa Komisyonu Başkanı Jean-C- laude Juncker de, Sofya’daki AB zirvesinde yaptığı açıklamada, “AB Komisyonu olarak Avru- palı firmaları korumak görevimiz. Tekrar engelleme statüsü düzenlemesine dönüş sürecini başlattık” şeklinde konuşmuştur.

Sözkonusu yeni düzenlemeye göre, ABD yaptırımlarının hayata geçirilmesini öngören mahkeme kararları tanınmayacak. Ayrıca yasa, Avrupalı şirketler açısından ortaya çıkabilecek masraf ve zararların tazminatını da düzenlemekte. Uzmanlar, yasanın bu yönüyle nasıl devre- ye gireceği konusunda belirsizlikten kaynaklanan endişelere dikkat çekmekteler. Bu meyanda, meselenin İran’daki algısı bağlamında şunu da eklemek gerekir ki; kaynaklar, ABD dışındaki 5 ülkeyle mezkûr anlaşmaya devam özelinde düşünüldüğünde, İran Dini Lideri Ali Hameney’in Fransa, İngiltere ve Almanya’yı kastederek bu üç Avrupa ülkesine güvenmediğini söylediği, İran Devrim Muhafızları Komutanı Muhammed Ali Caferi’nin de AB’nin elinden bir şey gelmeyeceğini söylediği ve Avrupalıların Trump’a direnemeyeceklerini savunduğu belirtilmektedir.

“Oyun Bozanın Anlaşmadan Çekilmesi” başlığını atan İran’ın reformist gazetelerinden İtimad’da Sara Masumî imzasını taşıyan haberde, Trump’ın anlaşmada İran’ın taahhütlerinin 2020 sonrasına uzatılması ve Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’na İran’ın askeri tesislerini ince- leme izni verilmesi şeklinde yapılmasını istediği iki değişikliğe yer verildiğine vurgu yapıyorlardı. İlaveten, yazıda, Rusya, Çin ve anlaşmaya taraf olan ABD dışı diğer ülkelerin nükleer anlaş- mayı korumak hususunda hemfikir olduklarına değinilerek, Avrupa’nın İran’la ticari ilişkilerini muhafaza etmek için yeni güvenceler vadettiğine vurgu yapılıyordu. Bir başka reformist yayın organı olan Şark gazetesi, Cumhurbaşkanı Ruhani’nin Trump’ın anlaşmadan çekilme kararı sonrası yaptığı açıklamada kullandığı “Amerikasız Nükleer Anlaşma” ifadesini manşete taşırken, Avrupa Birliği’nin anlaşmadan en fazla fayda gören taraf olduğu vurgulanmıştır. Haberde, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ile Almanya Başbakanı Angela Merkel’in Trump’ın kararını değiştirmek için terdikleri çabalara da yer verilmiştir. 

Soğuk Savaş dönemindeki Nük- leer Silahların Yayılmasının Ön- lenmesi Antlaşması’na (Nuclear Non-Proliferation Treaty) taraf olan İran,   barışçıl   amaçlarla  nükleer teknolojiden yararlanma hakkını elde etmiştir. Fakat o zamandan bu yana elinde bulun- durduğu çok zengin doğal gaz ve petrol kaynaklarına rağmen nükleer enerjiye de sahip olması istemesi şüpheyle karşılanmıştır. 1979’daki İslam Devrimi’nden sonra yönetime gelen Humay- ni rejimi, kitle imha silahlarının geliştirilmesini dine aykırı bulduğu için söz konusu programı askıya almıştır. Öte yandan, 1980-1988 arasındaki İran-Irak Savaşı’nın ertesinde caydırıcılık elde etme amacıyla bu programın devam ettirilmesine yönelik girişimler de olmuştur. Ilımlı olarak adlandırılan Rafsancani ve Hatemi dönemlerinde Batı ile bu konuda çeşitli görüşmeler yürütülmüşse de herhangi bir başarı sağlanamamıştır. Mahmud Ahmedinejad döneminde ise, sertlik yanlısı bir tutum izlenmesinin neticesinde İran İslam Cumhuriyeti’ne yönelik Avro-At- lantik Blok öncülüğünde yaptırımlar uygulanmaya başlanmıştır. Başta İsrail ve Suudi Arabis- tan olmak üzere birçok bölge devletinin yanı sıra Batı Blok’unda bulunan devletler de Tahran’ın nükleer programının şeffaf olmadığını ve birçok gizli unsurun bulunduğunu belirterek, nihai amacın nükleer silah elde etme olduğuna işaret etmişlerdir. Tahran yönetimi ise bunu şiddetle reddederek, dini inançları gerekli kitle imha silahlarının geliştirilmesine karşı olduklarını ve diğer devletlerdeki nükleer silahların da incelenmesi ve denetim altına alınma- sı gerektiğini vurgulamışlardır. 2013 senesinde İran İslam Cumhuriyeti’nde yapılan Cumhurbaşkanlığı seçimlerini reformcuların ve ılımların adayı olan Hasan Ruhani kazanmıştır. Se- çilmesinin ertesinde Avro-Atlantik Blok ile yakınlaşma sinyalleri veren Ruhani’nin önündeki en önemli konu, nükleer programdan ötürü ülkesine uygulanan yaptırımların kaldırılması olmuştur. Yakınlaşma politikasının bir sacayağı olarak nükleer program ile ilgili P5+140 ülkele- riyle müzakereler yürütülmüş ve bu süreç 14 Temmuz 2015’te nükleer anlaşmaya varılmasıyla sonuçlanmıştır. Mevzubahis anlaşmanın maddeleri şöyledir:

    Tahran 15 sene süreyle yüksek zenginleştirilmiş uranyum üretimi gerçekleştiremeye- cek,
    10 yıl süresince gelişmiş santrifüjler kullanmasına izin verilmeyecek,
    15 sene süresince de ağır su reaktörü yapılamayacak,
    Bütün bu süreçte BM denetçileri tarafından istenilen dönemde kontroller yapılacak olup Tahran bu konuda tam bir işbirliği göstermekle yükümlüdür,
    Tahran, anlaşma çerçevesinde nükleer silah elde etmek hedefine dönük ihtiyaç duyulan aşamalara geçmeme taahhüdünde bulunmaktadır. Mesela zenginleştirme işlemi hiçbir zaman yapılmayacak, nükleer tesislerinin bazılarının kapılarına kilit vurulacak ve yeni nükleer tesis inşası söz konusu olmayacaktır.


Tahran ve Batı Dünyası arasında yukarıdaki anlaşmayı takiben birçok yakınlaşma girişimi söz konusu olmuştur. Ancak burada dengeleri kökünden değiştiren olay, 2010 senesinde Tu- nus’ta başlayıp yakın coğrafyasındaki diğer ülkelere de sıçrayan Arap Baharı olmuştur. Halk ayaklanmalarının sonucunda Tunus, Libya ve Mısır gibi ülkelerde rejimler değişmesine karşın, bölgede halen istikrarsızlıklar devam etmektedir. Söz konusu halk ayaklanmalarının sıçradığı en önemli Orta Doğu ülkelerinin başında ise Suriye gelmektedir. Bu ülkede başlayan protes- to gösterilerinde ortaya konulan taleplere Şam yönetimi tarafından kayıtsız kalınması ve gösterilerin şiddetle bastırılması neticesinde, olaylar, günümüzde de tüm şiddetiyle süren iç savaşa evrilmiştir. İç savaşın başından bu yana, Moskova ve Pekin ile beraber, Şam reji- minin en önemli ve güçlü destekçisi Tahran yönetimidir. Esad rejimine her türlü siyasi, ekonomik, askeri ve lojistik destek İran tarafından sağlanmaktadır. Burada Suriye’de Şii bir rejimin yönetimde kalmasını sağlamak kadar, bu ülkenin toprak bütünlüğünü mu- hafaza etmek ve terörle mücadele gibi faktörler de İran’ın siyasi hedeflerinde ön planda yer almaktadır. Bu noktada, Tahran’ın Hasan Ruhani’nin 2013’te Cumhurbaşkanı seçilmesinin ertesinde bölgesel gelişmelere yönelik izlediği tutumların ele alınması mevcut durumda ve ge- lecekte izlenebilecek politikaların anlaşılması bakımından kritik önemdedir. Ruhani yöneti- mi, Rafsancani’nin “hem Doğu-hem Batı hem Kuzey-hem Güney” politikası kapsamında Batı düzleminde ABD ve Avrupalı devletlerle münasebetlerini yumuşatma arayışında bulunurken, Doğu düzleminde ise Moskova ve Pekin ile ortaklık münasebetlerini daha da sağlamlaştırmayı sürdürmüştür.

Tahran, Hazar Denizi’ni Batılı güçlere kapatma hususunda Moskova ile arasındaki uzlaşıyı devam ettirmek suretiyle 2014 senesinde nükleer enerji işbirliğini ve ikili ticareti arttırma doğrultusunda imzaladığı anlaşmaların ertesinde, Ocak 2015’te Moskova ile geniş ölçekli bir askeri işbirliği anlaşması yapmıştır. Bunu müteakip Kremlin, Tahran’a uyguladığı S-300 savunma sistemlerinin ihraç edilme- mesi yasağını sona erdirerek S-400’lerin satışı Putin tara- fından onaylanmıştır. Buna ilaveten, Tahran, Moskova ile beraber Suriye iç savaşında Esad rejiminin desteklenmesi konusunda ortak bir tutum takınmış ve Rus Hava Kuvvetleri’nin Eylül 2015’te başlatmış olduğu hava ha- rekâtı İran destekli Şii milislerin koordineli harekâtıyla muhalefeti hedeflemiştir.41 Ayrıca Ruhani, İran’ın en büyük ticaret ortağı ve enerji piyasası durumundaki Pekin ile münasebetlere de ayrı ehemmiyet atfetmiş ve bu zaman içinde Çin savaş gemilerinin ilk kez Basra Körfezi’nde boy göstermesine ek olarak, iki ülke donanmaları körfezde ortak askeri tatbikat yapmışlardır.

Pekin, Yeni İpek Yolu Projesi çerçevesinde yapmayı düşündüğü ulaşım yollarının içine Tah- ran’ı da almayı öngörmekte ve Pekin, Batılı devletlerle imzaladığı nükleer anlaşmanın ertesinde İran İslam Cumhuriyeti’nin Şanghay İşbirliği Örgütü’ne tam üyeliğine olur vermektedir. Ruhani yönetimi tarafından Orta Doğu’da bölgesel lider olma hedefi muhafaza edilerek, Tah- ran’ın bölgedeki Şii gruplar vasıtasıyla etki sahası oluşturma politikası devam ettirilmiş ve bu- nunla paralel olacak şekilde, Batılı devletlerle iletişim de sürdürülmüştür. Yine bu dönemde, Tahran, Irak merkezi yönetimi ve bu ülkede ABD işgali sonrasında meydana getirilen ordu ve polis teşkilatı üzerindeki etkisini IŞİD tehlikesiyle beraber daha da sağlamlaştırmıştır. Ayrıca Tahran, bu ülkede kurduğu eğitim merkezleriyle Iraklı Şii milisleri (Haşdi Şabi) yetiştirmiş, Irak sınırları içerisindeki IŞİD’e karşı gerçekleştirilen operasyonlarda Irak güvenlik kuvvetle- rinden ziyade Devrim Muhafızları’nın sınır ötesi harekâtlardan sorumlu birimi Kudüs Gücü ön planda yer almıştır. Mevzubahis duruma benzer şekilde, Tahran, Ruhani döneminde de Hasan Ruhani, Devrim Muhafızları Ordusu’nun Kasım Süleymani idaresindeki Kudüs Gücü’nün ve Hizbullah’ın alandaki pozisyonunu güçlendirmiş, öncelikle Iraklı Şii milisler olmak üzere ülke dışındaki Şii grupları kısa bir silahlı eğitim ve fikri altyapının verilme- sinin ertesinde Esad rejimi ile beraber savaşmak maksadıyla Suriye’ye yollamıştır. Ayrıca Ruhani, Yemen’de Şii gruplar üzerinden bir politika izleyerek Tahran’ın geçmişte Hizbul- lah vasıtasıyla teçhiz ettiği Husilerin başkent San’a’da hâkimiyet kurmasına ve güneydeki Aden’e ilerlemesine yardımcı olmuş ve böylelikle söz konusu coğrafyadaki en kayda de-  ğer rakibi olan Suudi Arabistan’ı güneyden kıskaca almayı amaçlamıştır. Riyad liderliğindeki koalisyon güçlerinin Husilere dönük müdahalesini şiddetle eleştiren Ruhani, Yemen’de politik çözüm taraftarı bir tutum takınmasına karşın, Husi güçlerine silah ve ekipman göndermeyi sürdürmüştür. Bu kapsamda ele alınması gereken diğer bir konu ise Türkiye ile olan ilişki- lerdir. Ruhani döneminde karşılıklı olumlu açıklamalara ve iktisadi münasebetleri sağlamlaş- tırma girişimlerine karşın, Orta Doğu özelinde Ankara-Tahran hattında rekabetin önce- likli olduğu ve Tahran’ın bu zaman içerisinde Bağdat-Şam-Beyrut üçgeninde etkin bir bölgesel güç konumuna eriştiği söylenebilir. Ruhani yönetimindeki İran, Irak’ta çok ciddi bir güvenlik meselesi olarak vücut bulan IŞİD tehlikesi sonucunda bu ülkedeki etkinliğini daha da güçlendirmiş ve Ankara’nın Tahran’ın etkisi altında bulunan Bağdat ile münasebetleri oldukça azalmıştır. Ankara, Barzani önderliğindeki Kürdistan Demokratik Partisi (KDP) vasıtasıyla Kuzey Irak politikasını ortaya koyarken, öte yandan Tahran, KDP karşısında KYB (Talabani) ve GORAN hareketi kanalıyla Kürt politikasında nüfuz elde etmeye girişmiştir. Ankara, Suriye’de Batılı ortaklarıyla beraber bir politika izleyerek muhalefete destek sunmuştur. Buna karşılık  Ruhani yönetimi ise Esad yönetiminin yerini korumasını önceleyerek, PKK/KCK’nın Suriye’nin kuzeyindeki uzantısı olarak nitelendirilen PYD’nin güçlenmesine fırsat vermiştir.

İran'dan gelen yaklaşıma dikkat edildiğinde, “ABD çekilse de çekilmese de şu haliyle anlaş- ma İran için artık sürdürülebilir değil” cevabı farklılığı haber vermektedir. Nitekim, bu doğrul- tuda İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani yaptığı açıklamada, anlaşmanın yeniden müzakere edilemeyeceğini ve ülkesinin anlaşmada yer alanlar dışında herhangi bir yükümlülük altına girmeyeceğini belirtmiştir. İran Dışişleri Bakanı Zarif, Netanyahu’yu “yalancı çoban” olarak nitelendirmiştir. Trump’ın nükleer anlaşmayı feshetmek için eski suçlamalarına devam etti- ğini kaydeden Zarif, IAEA’nın bahse konu iddiaları daha önceden araştırdığını ifade etmiştir. İran’a yönelik siyasi hamle dikkat çekici bir şekilde Fas’tan gelmiştir. Bu noktada Fas, Lübnan merkezli Hizbullah örgütünün Batı Sahra’nın bağımsızlığını savunan Polisario cephesine silah ve siyasi destek verdiği gerekçesiyle İran’la ilişkileri kestiğini açıklamıştır. İran karşıtı Körfez cephesinin, Tahran ile ilişkileri kesen Fas’a destek vermesi ve  ABD’nin Tahran’ı 11 Eylül saldırılarına dolaylı yardımdan 6 milyar dolar tazminata mahkum etmesi, Tahran’a yönelik siyasi ve ekonomik kuşatma planının eyleme geçirilmesinin ilk kıvılcımları olarak değerlendirilebilir mi ? ABD Başkanı Trump’ın açıklamasının ardından İran’dan hızlı bir açıklama gelmiştir. İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani, anlaşmaya bağlı kalacaklarını söyledi ancak İran Atom Enerjisi Kurumu’na da “endüstriyel seviyede uranyum zenginleştirme çalışmalarına başlamaya hazır olun” emri verdi. Ruhani “Birkaç hafta bekleyip müttefiklerimizle ve anlaşmanın taraflarıyla görüşeceğiz. Her şey ulusal çıkarlarımıza bağlı. Anlaşmanın diğer taraflarıyla iş birliği içinde anlaşmanın hedeflerine ulaşırsak, anlaşma yürürlükte kalacak” açıklamasını yaptı. İran Dev- let Televizyonu da Trump’ın anlaşmadan çekilme kararının hukuka aykırı olduğunu ve uluslararası anlaşmaları yıktığını belirtti. Ruhani Trump’ın kararını açıklamasından önce devlet televizyonundan canlı yayınlanan konuşmasında da uluslararası aktörlerle işbirliğine devam etmek istediklerini ifade etmişti. Ruhani, “Dış politikamız dünya ile yapıcı ilişkiler kurmaya dayanıyor. Yaptırımlar olsun ya da olmasın kendi ayaklarımız üzerinde durmalıyız” demiştir. 

İran dini lideri Ayetullah Ali Hamaney, ülkesinin askıya aldığı nükleer çalışmalarını yeniden başlatılması için hazırlıkların başlatılması talimatını vermiştir. İran İslam Devriminin kurucu lideri Ayetullah Humeyni›nin ölüm yıldönümü anma töreninde konuşan Hamaney, ABD›nin İran›la 2015 yılında varılan nükleer anlaşmadan geçen ay ayrılarak İran›a yönelik yeniden ekonomik yaptırımlar başlatmasını eleştirmiştir. . Ayetullah Hamaney, ABD’nin baş- lattığı ekonomik yaptırımlar için “Bazı Avrupa ülkeleri, İran’ın hem ekonomik yaptırımları kabullenip hem de nükleer faaliyetlerinden vazgeçmesini istiyor. Bu devletlere sesleniyorum, bu rüyanız gerçekleşmeyecek. İran halkı ve devleti, hem ambargoda olup hem nükleer faali- yetlerinin kısıtlatılmasını kabul etmeyecek” dedi. Hamaney, uranyum zenginleştirme faaliyeti konusunda “Nükleer Enerji Kurumu, mevcut nükleer anlaşma kapsamında, 190 bin santrifüje ulaşılması için derhal hazırlıklarına başlamalı ve Cumhurbaşkanı’nın talimatını verdiği diğer hazırlıklar da yarından itibaren başlatılmalı” diye konuşmuştur.  İran Atom Enerjisi Kurumu Başkanı Ali Ekber Salihi, 190 bin santrifüj üretmek için alt yapı çalışmalarına başlamanın, 5+1 ülkeleriyle imzalanan nükleer anlaşmaya aykırı olmadığını söyledi. İran Atom Enerjisi Kurumu Başkanı Ali Ekber Salihi, ülkesinin nükleer faaliyetleri kapsamında 190 bin santrifüj üretmek için alt yapı çalışmalarına başlamasının, 5+1 ülkeleriyle imzalanan nükleer anlaşmaya aykırı olmadığını belirtti. Başkent Tahran›da düzenlediği basın toplantısında ko- nuşan Salihi, anlaşmaya imza atan ülkeler sözlerini tutmayarak yaptırımları kaldırmamaları durumunda İran›ın nükleer faaliyetlerine dönüşünün anlaşma öncesinden daha ileri seviyede olmasını planladıklarını dile getirmiştir. İran›ın nükleer faaliyetlerinin uluslararası atom ener- jisi kurumu ilkelerine uygun barışçıl faaliyetler olduğunu öne süren Salihi, İran Lideri Ali Hamaney’in söylediği “190 bin santrifüjden” kastının ne olduğuna açıklık getirmiştir.  Salihi şunları söylemiştir : “Programımız nükleer anlaşmaya aykırı değildir. Biz nükleer anlaşmaya sadığız. Örnek vermek gerekirse, sarı kekten UF6 üretecek tesislere sahibiz. Nükleer anlaşma sonrası 400 ton ham madde depoladık.

İlgili tesis 10 yıl aradan sonra modernize edildi. Sarı keki UF6›ya dönüştürmemiz nükleer anlaşmaya aykırı değildir. İran Lideri (Hamaney), 190 bin santrifüj dediğinde, nükleer anlaş- ma kapsamında ilgili hazırlıkları yapın denilmiştir. Yoksa kısa sürede 190 bin santrifüj üretin demedi.” Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani’nin, UF4 ve UF6 üretimi ile yeni makinaların (santrifüjler) montajının yapılabileceği merkezin hazırlanması konusunda atom enerjisi kurumuna talimat verdiğini belirten Salihi, bu yönde atılacak adımlarla ilgili Birleşmiş Milletler Atom Enerjisi Kurumu’na resmi mektup sunduklarını belirtmiştir.

İRAN Nükleer tesislerindeki uranyum üretim faaliyetleri

Salihi, nükleer anlaşmaya taraf ülkelerin atacakları adımlar doğrultusunda nükleer faaliyet programlarını şekillendireceklerini sözlerine eklemiştir. Bu bağlamda, İran Lideri Hamaney, 190 bin santrifüjün üretilmesi için hazırlıkların başlaması talimatını vermiştir. 6 Haziran 2018 tarihi itibariyle İran’ın nükleer programının başı olan kişi geliştirilmiş santrifüjler üretecek olan yeni bir tesisin açılışını yapmıştır . İran Atom Enerji Kurumu Başkanı Ali Ekber Salihi, söz konusu tesisin inşasının bir ay içerisinde tamamlanacağını umduklarına işaret ederek bu tesis üzerindeki çalışmanın 2015 senesinden önce başlamış olduğunu vurgulamıştır. Orta İran’daki Natanz’da konuşlu bulunan bu tesisin inşası kararı 2015 Nükleer Anlaşması’nı ihlal etmemek- tedir.47 İran, geçtiğimiz günlerde yaptığı bir açıklamada Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’na bildirimde bulunarak anlaşmada belirlenen sınırlar çerçevesinde kendi nükleer zenginleştirme kapasitesini artıracağını ilan etmiştir.
Mevzubahis girişim, ABD’nin nükleer anlaşmadan çekilmesi sonrasında anlaşmayı canlı tutmaya çalışan Birleşik Krallık, Fransa ve Almanya gibi Avrupalı üç imzacı üzerindeki baskıyı da artırmıştır. Bahse konu gelişmenin bir diğer boyutu ise Avrupalı firmaların ABD yaptırım- larına maruz kalabilecekleri endişesiyle İran’dan çıkmalarından ötürü durumun gittikçe zor- laşmış olmasıdır. Öte yandan İran’ın Uluslararası Atom Enerji Ajansı Büyükelçisi Reza Najafi, Avrupalı ülkelerin anlaşmayı masa üzerinde tutmayı başaramamaları durumunda ülkesinin yeniden sınırsız bir biçimde zenginleştirme faaliyetlerine yeniden başlayabileceği şeklinde bir uyarıda bulunmuştur. Büyükelçi Najafi, şu anda söyleyebileceği şeyin uzman seviyesinde gö- rüşmelerin devam ettiği ve bir sonuca ulaşılabileceğinin umulduğuna dikkati çekmiştir. Fran- sa’nın Dışişleri Bakanı Jean-Yves Le Drian ise İran’ın bu tutumunu ve anlaşmanın sınırları ötesinde uranyum zenginleştirme tehdidini şiddetli bir biçimde eleştirerek kırmızıçizgilere mey- dana okumanın her zaman tehlikeli olduğuna işaret etmiştir. Ayrıca Najafi, İran’ın nükleer gözlemcilerle daha yakın çalışması konusunda Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu tarafından yapılan çağrıları dikkate almayacağından bahsederek adı geçen gelişmenin İran’ın anlaşmaya zıt olacak bir biçimde şu anda herhangi bir biçimde yeniden faaliyetlere başlayacağı anlamına gelmediğini bunların sadece hazırlık çalışmaları olduğuna vurgu yapmıştır.

Sözkonusu İran Körfezi senaryolarının dünya enerji piyasalarını etkilemsi kuvvetle muh- temel görülmeketdir. Nitekim, yukarıdaki temel gelişmeler ışığında, küresel petrol fiyatlarının New York ve Londra Borsalarında ana petrol üreticilerinin dünya petrol tedarik piyasalarını etkilemesi beklenebilir. ABD’nin İran’a yönelik yeni yaptırımlarının dünya petrol tedarikini et- kileyeceği, jeopolitik bunalımın Brent ham petrol fiyatını varil başına seksen doların üzerine çıkmasının şartları oluşturduğu söylenebilir. 49 Yemen ve Suriye boyunca cereyan eden buna- lımlar da petrol fiyatlarını desteklemektedir. JP Morgan analistleri Çin’in İran’dan ham petrol alımını azaltmasının öngörülmediğini çünkü Pekin ve Tahran arasında uzun vadeli anlaşmala- rının bulunmasına ek olarak Pekin’in söz konusu alımı kendi para birimi Yuan gerçekleştirme yeteneğinin mevcut olduğunun altını çizmiştir. OPEC tarafından yayımlanan raporlarda örgüt 2018 senesi için petrol talebi tahminini günde yirmi beş milyon varil artırmak suretiyle günde 1,65 milyon varile ulaşacağı ve ortalama olarak ise günde 98,85 milyon varil şeklinde cereyan edeceği saptamasında bulunmuştur.
Öte yandan, ABD’nin anlaşmadan çekilmesinin Avrupalı şirketlerin yatırımlarını bir hayli zorlayacağı görüşü de giderek uzmanlar arasında hâkim olmakta. Bu noktada, nükleer anlaş- manın uygulamaya girmesinden sonra İran enerji sektörüne somut taahhütte bulunan tek Ba- tılı dev olan Fransız TOTAL şirketinin Güney Pars doğalgaz sahasından çıkabileceği yönünde görüşler gündeme geliyor. Şirket temsilcileri, daha önce yaptıkları açıklamalarda ABD’nin nük- leer anlaşmadan çekilmesi halinde Washington’dan muafiyet isteyeceklerini söylemişlerdir. Böyle bir muafiyet sağlanmazsa, TOTAL’in Güney Pars’taki işlerini Çinli konsorsiyum ortağı CNPC’ye devretmek zorunda kalması dahi söz konusu olabilir fısıltıları giderek yükselmeye başladı.51 Nitekim Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Donald Trump’ın 8 Mayıs’ta ABD’nin İran’a karşı “en üst düzeyde ekonomik yaptırımlar uygulayacağını” söylemesi ve nükleer programla ilgili yaptırımları yeniden devreye sokan bir memorandum imzalaması sonrasında, Fransız menşeli TOTAL İran’daki Güney Pars 11 projesinden çekilme kararı aldığını duyurdu. İran Petrol Bakanı Bijen Namdar Zengene, daha önce TOTAL’in çekildiği işi Çin Ulusal Petrol Şirketi’nin (CNPC) tamamlayacağını belirtmişti. İlaveten, Bakan Zengene, TOTAL’in anlaş- maya uygun şekilde çekilmesi durumunda herhangi bir tazminat söz konusu olmayacağını, ye- rini CNPC’nin alacağını, eğer o firma da çekilirse İran Petro Pars firmasının işi devralabilece- ğini belirtmekteydi. Geçtiğimiz sene WPC Dünya Petrol Kongresi’nin İstanbul’da gerçekleştiği sıralarda, mezkûr proje için İran Petrol Bakanlığı, Fransız TOTAL, Çinli CNPC ve İranlı Petro Pars firması 20 senelik dört milyar iki yüz milyon euroluk bir sözleşmeye imza koymuşlardır.

Türkiye: Nükleer Enerjinin Barışçı Kullanımı Engelenemez

ABD’nin kararına Türkiye’den de tepki geldi. CNN International’a konuşan Cumhurbaşka- nı Recep Tayyip Erdoğan, “Kaybeden Amerika olacaktır” demiştir. Erdoğan, “Uluslararası an- laşmalarda istediğiniz zaman bozun, istediğiniz zaman yapın gibi bir şey olmaz. Şimdi bunun bir anda ters istikamette gelişmesi sadece bölgeyi değil, tüm dünya ekonomisini ve dolayısıyla Türkiye’yi de etkileyecek.” Açıklamasında bulunmuştur. Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın tarafından ise aşağıdaki beyanatlar verilmiştir:

“Bir diğer önemli konu dış politikada, bildiğiniz gibi dün Amerika Birleşik Devletleri’nin İran nükleer anlaşmasından tek taraflı çekilmesiyle ortaya çıkan bir durum var. Bizim pozisyonumuz, dün yaptığımız açıklamalarda da ifade ettiğimiz gibi, bu anlaşmanın devam etme- sinden yana. Amerika Birleşik Devletleri’nin tek taraflı olarak anlaşmadan çekilmesi endişe vericidir. Bu, bölgede yeni istikrarsızlıklara, gerilimlere ve çatışmalara yol açma riskini taşımaktadır. Uzun müzakereler sonunda, diplomatik girişimler neticesinde varılmış bir anlaşma- nın tek taraflı olarak kaldırılması ya da iptal edilmesi, elbette Amerika Birleşik Devletleri’nin güvenilirliğini de sarsmaktadır. Bu ko- nuda biz diğer, çok taraflı bir anlaşma olduğu için diğer ülkelerle birlikte bu anlaşmanın aynen devam etmesi tarafındayız. Nitekim dün de çeşitli Avrupa ülkelerinin bu konuda ortak açıklama- ları oldu. Şunun da altını çizeyim: Biz bölgede hiçbir ülkenin nükleer silaha sahip olmasını istemiyoruz. Bölgemi- zin  tamamen  sahibi  kim  olursa  olsun bütün nükleer silahlardan arındırılması bizim öncelikli hedefimizdir. Buna bölgede nükleer silah sahibi olduğu bilinen ülke ya da ülkeler de dâhildir. Dolayısıyla bu konuyla ilgili bizim de temaslarımız, girişimlerimiz devam edecek, konuyu yakından takip edeceğiz”.

Dışişleri Bakanlığı ise, kararı “talihsiz bir adım” olarak nitelemiştir. Yapılan yazılı açık- lamada “Türkiye, İran’ın nükleer programına ilişkin çözümün tek yolunun diplomasi ve müzakereler olduğunu her zaman savunagelmiş ve geçmişte de bu doğrultuda yoğun çaba göstermiştir. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin 2231 sayılı kararıyla anlaşmanın uygulanmasını takiple görevlendirilen Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (UAEA), İran’ın Anlaşma’ya uygun hareket ettiğini dönemsel raporlarıyla teyit etmektedir. Hal böyleyken ABD’nin anlaşmadan çekilmeye karar vermiş olmasını talihsiz bir adım olarak değerlendiriyoruz” dendi. Türkiye’nin nükleer enerji ve nükleer silahların yayılmasının engellenmesi politikasını şu şekilde detaylandırmak yukarıdaki söz konusu açıklamaların daha sağlam bir ze- min üzerinde anlaşılmasına yardımcı olacaktır. Türkiye, nükleer silahların yayılmasının ortaya çıkarabileceği yüksek risklerin olduğu bölgelerin yakınında bulunması hasebiyle küresel ölçekte silahsızlanma yanlısıdır. An- kara’nın ulusal güvenlik politikasının önemli unsurlarını silahların kontro- lü, silahlanmanın yayılmasının engellenmesi ve silahsızlanmayla ilgili uluslararası anlaşmalara uyulması ve bunların tam anlamıyla yerine getirilmesi oluşturmaktadır.

Mevcut durumda Türkiye, tüm uluslararası yayılmanın önlenmesi araçlarına ve ihracat kontrol rejimlerine taraf durumdadır.54 Ankara, Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Antlaşması’na 1979 senesinde taraf olmasına ilave- ten Kapsamlı Testlerin Yasaklanması Antlaşması’na ise 2000 senesinde taraf olmuştur. Buna ilaveten Ankara hem 1997 senesinden bu yana Kimyasal Silahların Önlen- mesi Konvansiyonu’na ve 1974 senesinden bu yana ise Biyolojik Silahlar Konvansiyonu’na taraf- tır. 1996 senesinde Ankara konvansiyonel silahların ihracatının kontrollerine ilaveten hem çift taraflı donanım hem de teknolojiler konusundaki Wassenaar Anlaşması’nın kurucu üyesidir. Türkiye, 1997’de Füze Teknolojisi Koruma Rejimi’ne, 1999’da Zangger Komitesi’ne ve 2000’de ise Nükleer Tedarikçiler Grubu’na katılmıştır. Aynı zamanda Türkiye, siyasi açıdan bağlayıcı olan Balistik Füzelerin Yayılmasına karşı geliştirilen Uluslararası Davranış Kuralları’nın imzacıların- dan birisidir. Söz konusu kurallar dizisi Hollanda’nın Lahey şehrinde 25-26 Kasım 2002 tarihin- de yapılan uluslararası konferansta doksan üç ülke tarafından kabul edilmiştir.

Söz konusu yaklaşımın paralelinde Türkiye, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin Kitle İmha Silahları’nın ve onların parça- larının taşınmasıyla küresel ölçekte mücadeleyi içeren 1540 sayılı kara- rını55 da desteklemiş ve de bu karar- la teşkil edilen 1540 Komitesi’nin görev alanlarını genişleten 1810 sayılı kararını56 da benimsemiştir. Türk yetkililerine göre 1540 sayı- lı karar devletler olmayan aktörler tarafından    gerçekleştirilen    yayılmaya işaret ederek kitle imha silahlarının yayılmasına karşı mücadelenin evrenselleşmesine yardımcı olmaktadır. Kitle İmha Silahları’nın Yayılmasını engelleme çerçevesindeki diğer bir uluslararası girişim ise 31 Mayıs 2003 tarihinde on bir ülke tarafından benimsenen Yayılma Güvenlik Girişimi’dir. Ankara mevzubahis girişimi desteklemiş ve ABD ile 2005 senesinde iş- birliği anlaşması imzalamıştır. ABD’ye göre İran’a komşu olan bir ülkenin füzeler ve nükleer teknolojinin taşınmasının engellenmesinin güçlendirilmesi çabalarına bakımından Türkiye’nin katılımı özellikle önemlidir.

Yayılma Güvenlik Girişimi’nin bir üye devleti olarak Türkiye, 24-26 Mayıs 2006 tarihle- rinde otuz yedi konuk ülkenin iştirak ettiği ve kara-deniz-hava unsurlarının koordine edildiği “Anadolu Güneşi” adlı tatbikata ev sahipliği yapmıştır. Türk yetkililerine göre nükleer silah- lara sahip bir Tahran bölgesel istikrara doğrudan meydan okuyacaktır. Bir nükleer silahlanma yarışının tamamen dikkate alınmama olasılığı bulunmasına rağmen nükleer silahları elinde bulunduran Tahran kendi dış politika hedeflerine erişme çerçevesinde daha girişken bir hale gelebilecektir. Aynı zamanda nükleer silahlı bir Tahran özellikle Ankara’nın Orta Doğu bölgesinde oynamak istediği etkin role meydan okuyabilir. Böyle bir gelişme aynı esnada küresel yayılma rejiminde çok ciddi bir geri adım atılmasına da yol açabilir. Nihayetinde Tahran ve Tel-Aviv arasındaki bir çatışma tüm bölge için çok istikrarsızlaştırıcı sonuçlar doğurabilir. Söz konusu doğrultuda Türkiye, İsrail’in nükleer silahların neden bu zamana kadar sorgulanmamış olduğu konusunun üzerinde de durmaktadır.

ABD Türkiye İlişkilerinde Gerginlik : Ver S-400’Ü, Al F-35’İ’’ Pazarlığı Ve Münbiç Yol Haritası

Türkiye’nin küresel ve bölgesel savunma ve dış politikalarında en mühim müttefiki 70 yılı aşkın bir süredir hep Amerika Birleşik Devletleri olmuştur.  Başkan Barack Obama’nın ikinci dönemi ve yönetiminin Suriye konusunda yaptığı bariz hatalar, 2009’da koltuğu devralmasının akabinde tesis edilen olumlu havayı, üstü ince bir zarla örtülü bir anlaşmazlığa çevirmiştir. Türkiye’nin Rusya ve İran ile son dönemlerde işbirliğini artırması, ABD’li ve Batılı dış politika elitlerinin uzun yıllardır içinde yetiştiği ve büyük oranda Rusya ve İran karşıtlığına dayalı ide- olojik ve kurumsal kültürün dışına çıkmasından ötürü tepki çekmektedir. BBD ve Türkiye ara- sında yükselen güven eksikliği krizi kısa ve orta vade de çözüme ulaşbilir mi? ABD, Suriye’de PYD-PKK terör örgütlerine deesteği keserek, CETCOM askerleri sınırlarımızı terk eder mi? Aşağıda tespit edilen kritik diplomatik, siyasal ve askeri gelişmeler iki ülke arasındaki buzların kırılmasının oldukça zor oduğu, zeminin oldukça kırılgan ve hassas olduğunu işaret etmekte- dir. Nitekim, Başkan Donald Trump’ın iktidarda geçen ilk senesi boyunca da Türkiye’ye yönelik önceki dört yılda oturtulmuş yanlış fikirlerine inatla bağlı Amerikan tavrında bir yumuşamaya yol açacak ciddi girişimlerin gerçekleşmediği  gözlemlenmektedir. Tam aksine, Trump’ın ABD dışişlerinin içini kasten oyarak Pentagon’un askeri siyasal elitten oluşan yönetim kadrosunu Türkiye’nin içinde bulunduğu bölgeye yönelik ABD dış politikasının başındaki otorite olarak bırakması yüzünden, ilişkiler kötüleşmeye devam etmektedir. Dışişleri Bakanı Rex Tillerson’un Anakar ziyaeti esnasındaki temasları ve diplomatik yaklaşımları ise Suriye ve diğer uyuşmazlık konularında beklenen güveni tesis etmekte başarısız kalmıştır. Trump cephesineden bakıldığında, Doğu Akdeniz’in pençesinde kıvrandığı birçok probleme dair hiçbir idrake sahip olma- dığını, ayrıca bu konularda bir parça yeterli bilgi edinmesine imkân tanıyacak bir dikkat aralığı da taşımadığını göstermiştir. Netice olarak Obama yönetiminin en berbat hataları sadece daha da katmerlenmiş, gerginlikler artmış, güvensizlik şiddetlenmiştir.

Mevcut Türkiye-ABD ilişkilerinin daha genel gerçekliği ise ABD’nin artık küresel dev olmadığı gerçeği üzerine oturmakla birlikte, Soğuk savaş sonrası belirsiz konumdaki çok kutuplu güçler dengesinin iniş çıkışları sarsıntılara yol açabilmektedir. Bu gerçek acaba daha geniş bir küresel siyasi eşitliği mi müjdeliyor yoksa -birçok siyaset bilimcinin önereceği gibi- ulus- lararası bir kargaşa ve savaş anlamına mı gelecek, bu ancak önümüzdeki on yıllarda aydınlığa kavuşacak. Türkiye’nin içinde bulunduğu bölge özelinde ise ABD nüfuzunun azalıyor olması, ABD’nin artık neticeleri tayin etme kapasitesine malik olmadığı anlamına geliyor. Ancak durum, İngilizlerin Doğu Akdeniz’de güvenlikle ilgili sorumluluklarını ABD’ye tek taraflı olarak yıktığı 1947 Şubat’ındaki gibi de değil.

Nitekim, ABD’de Rex Tillerson’ın 31 Mart 2018  tarihinde Dışişleri Bakanlığı görevini resmen ayrılmasının ardından eski CIA başkanı Mike Pompeo üstlenmiştir. Amerikan Merkezi Haber Alma Teşkilatı (CIA) Başkanıyken ABD Başkanı Donald Trump tarafından Dışişleri Bakanı yapılan Mike Pompeo’nun ataması ABD Senatosu tarafından onaylanmıştır. Yeni vazife alan ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı John Bolton ise Trump’a İran’la yapılan nükleer anlaşmadan çıkılması gerektiğini tavsiye eden ikinci önemli isim olarak yeni dönemde kurmay heyetinde yer almıştır. Pompeo, Brüksel’de katıldığı NATO toplantılarının ardından Ortadoğu turunda Suudi Arabistan, İsrail ve Ürdün’de temaslarda bulunarak, yeni dönemdeki dış politika değişiklikklerine ait bazı önemli mesajlar vermiştir. Yeni DİB Mike Pompeo, Orta Doğu ziyareti kapsamında “İran’ın tüm bölge için bir tehdit unsuru” olduğunun altını çizerek, nükleer anlaşmaya ilişkin yapılacak düzenlemelerin ABD Başkanı Donald Trump’ı memnun etmezse anlaşmadan çekileceklerini ifade etmiştir. Bu paralelde, ABD, DİB’nın programı- na katılan kıdemli danışman Brian Hook da yaptığı açıklamada, “Dünyanın dört bir yanındaki ulusları, İran’ın füze program ile bağlantılı kişi ve yapılara yaptırım uygulamaya çağırıyoruz” görüşünü öne sürmüştür.

Bilindiği üzere, Trump’ın Ulusal Güvenlik Danışmanı olarak göreve başlayan  deneyimli büyükelçi John Bolton; geçmişte Türkiye’nin politikaları ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan konularında eleştirel görüşler ifade etmiştir. Yeni ABD DİB Mike Pompeo, bir istih- baratçıdan çok bir ideolog ve şahin/muhafazakâr bir siyasetçidir. Dünyaya bakışı Trump’ın yaklaşımları ile sıkı bir uyum içindedir. Kuzey Kore ve İran konularında en sertlik yanlısı ekibin içindedir. Amerikan diplomasisini Rex Tillerson dönemindeki zayıf konumundan kurtaracak olsa bile, bu diplomatik gücü hangi hedefe yönelik olarak kullanacağı önem taşır. Bu bağlamda Pompeo, İran ile yapılan nükleer anlaşmadan ABD’nin çıkmasını destek- leyecek, Kuzey Kore ile ilişkilerde Trump-Kim Jong-un zirvesi başarısızlıkla sonuçlandığı takdirde savaş seçeneğini devreye sokabilecek biridir.Trump’ın yeni ulusal güvenlik danışmanı John Bolton ve ABD’nin yeni dışişleri bakanı Mike Pompeo ile birlikte dünya siyaseti oldukça çalkantılı yeni bir döneme girmiş görünüyor- Bolton atamasıyla radikal dış politika ajandasını sahada tatbik edecek yollara ulaşan Trump, Kudüs ve İran kararıyla da Ortadoğu’yu hemen derin bir krize soktu. Ankara-Washington hattında bir diğer önemli gündem maddesini de İran ile ilişkiler oluşturuyor. Trump’ın yeni dış politika ekibi, İran’la nükleer krize çözüm getiren anlaşmayı eleştirirken askeri seçeneklerin masada tutulmasını savunuyor. Trump yönetimi, İran’ın nükleer programının sınırlandırılması konusunda yeni taleplerde bulunmuş, bu adımların atılmaması durumunda ABD’nin anlaşmadan çekileceği uyarısında bulunmuştu. Türkiye ise AB ülkeleri gibi anlaşmanın muhafaza edilmesini, bölgede yeni askeri çatışmalara yol açabilecek gerginliklerin önlenmesi gerektiğini savunuyor.

Türkiye’nin Rusya ile yakınlaşmasıyla ortaya çıkan durumlar da koma halinin nedenlerin- den biri. Türkiye’nin Rusya’dan S-400 alması ABD’nin çok tepkisini çekmiş görünüyor. ABD yönetiminin Ağustos 2017’de güncellediği “Rusya’ya yaptırımlar” yasasında, bu ülkeden silah sistemleri alınması da “yaptırım” kapsamına giriyor. Maryland Senatörü Ben Cardin, geçen sonbaharda ABD Başkanı Donald Trump’a bir mektup yazarak Türkiye’nin S-400 satın alma- sının hem ABD açısından tehlikeli olduğunu, hem de Rusya’ya yaptırım yasasına aykırı oldu- ğunu iddia etmişti. Amerikan Kongresi, bu konuda Trump yönetimi üzerindeki baskısını her geçen gün arttırıyor. Washington’ın bu itirazları, Çavuşoğlu’nun “Müttefiklerimizden almak istiyoruz yok. Basit silahları bile alırken, yok kongreydi, şuydu buydu bahanelerle bunları al- makta zorluk çektik. Benim acil ihtiyacım var. Rusya Federasyonu da bize cazip önerilerde bulundu”. açıklamaları, Washington’da ikamet edenleri halen yeterince ikna ve tatmin etmemektedir.

İki ülke arasındaki ilişkiler, “stratejik ortaklık” gibi kavramlarla simgeleşen yakın işbirliği dönemleri de yaşamış, müttefikler arasında rastlanmayacak türde çok ağır krizlere de sahne olmuştur. Örneğin, 1964 yılında ABD Başkanı Lyndon Johnson’un dönemin başbakanı İsmet İnönü’ye gönderdiği tehdit dolu bir mektupla ilişkiler muazzam bir sarsıntıya gir- miştir. Keza, 1974’te Kıbrıs barış harekâtı üzerine ABD Kongresi’nin Türkiye’ye silah ambargosu uygulaması yine ağır bir depreme yol açmış, ambargo yüzünden Türk Hava Kuvvetleri yedek parça bulamaz hale gelmiştir. En büyük kırılmalardan biri de 1 Mart 2003 tarihinde TBMM’nin ABD ordusunun Türkiye toprakları üzerinden Irak’a girmesini reddettiği tezkere hadisesiyle ortaya çıkmıştır.  Oysa bu kez içine girdiğimiz türbülans, bundan önceki- lerden farklı gözüküyor ve gelişme istidadına bakıldığında onarılması ciddi güçlük arz edebilecek boyutlar taşıyor. Teşhisi açık bir şekilde koyalım: Girilen krizin özünde, ABD yönetiminin, müttefiki Türkiye ile Suriye’de terörist PKK’nın uzantısı olan bir Kürt hareketi karşısında terci- hini Kürtlerden yana koymuş olması yatıyor.

New York’ta düzenlenen 72’inci Birleşmiş Milletler (BM) Genel Kurul toplantıları kap- samında bir ikili görüşmeler esnasında ABD Başkanı Trump, Cumhurbaşkanı Erdoğan için “Benim arkadaşım oldu” ifadelerini kullanan Donald Trump, ABD ve Türkiye’nin “hiç olma- dığı kadar yakın” olduğu değerlendirmesinde bulunmuştur. Trump, “Ülkelerimiz arasında harika bir dostluk var. Bence biz, şu anda hiç olmadığımız kadar yakınız. Bunun büyük bir bölümü kişisel ilişkilerle alakalı” demiştir.65 Yeni göreve gelen ABD Temsilciler Meclisi Dış İlişkiler Komisyonu’nun oturumunda konuşan Pompeo, “Türkiye NATO’nun yaramaz çocuğu” açıklamasında bulunmuştur.66 DİB Pompeo, devamla, Türkiye’nin NATO içinde kalması gerektiğini düşündüğünü, ancak Ankara’nın ittifakın politikasına uygun hareket etmesi gerek- tiğini belirtmiştir. ABD Dışişleri Bakanı, ‘”Bosna’daki riskleri anlıyoruz. Bu bölgenin çok önemli olduğunu düşünüyoruz. Rusya’nın bu bölgeyi istikrar- sızlaştırmak için çok çalıştığını biliyoruz’” değerlendirmesini de yapmıştır. 

Komisyon üyesi vekillerden birinin “Türkler gibi mi’” sorusu üzerine Pompeo, “Evet’” yanı- tını vererek, “Bizi daha iyi konuma getirecek bir strateji üzerinde çalışıyoruz.” demiştir. Bilindi- ği üzere, daha önce AB Dönem Başkanı Bulgaristan’dan da benzer bir açıklama gelmişti. Bul- garistan Savunma Bakanı Krasimir Krakaçanov, Balkan ülkelerinin Rusya ve Türkiye’nin etkisi altına girmemesi için Avrupa Birliği ve NATO’yu harekete geçmeye çağırmıştır. Pompeo, devamla, “Türkiye önemli bir ortak. Türkiye’nin davranışlarının NATO’nun hedeflerini yansıtma- sına ihtiyacımız var. Gayretle üzerinde çalıştığımız da budur; Türkiye’nin NATO içinde gerçekleştirmek istediğimiz hedeflere uyacak biçimde NATO’ya yeniden katılmasını ve NATO’nun çabalarını zayıflatacak adımlardan kaçınmasını sağlamak.”   Pompeo,  S-400  konusunda ise Türkiye’yle Rus savunma sistemini almaması yönünde görüştüğünü belirterek, “Türklerin S-400’leri bilfiil almaması için çalışmaya devam ediyoruz. Şu anda Türkiye S-400’lere sahip değil ve umut ediyorum ki olmayacak” Pompeo, meselenin çözümü hakkında alternatifler olduğu yolunda açık kapı bırakarak, “S-400 konusunda aldıkları pozisyon Türkiye ve NATO arasında problemlerin çıkmasına sebep oluyor. Kendilerine alternatif sunduk. Umut ediyoruz ki tavırları NATO’nun hedefleriyle uyum içerisinde olacaktır”. açıklamasında bulunmuştur.
 

ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo, ABD Dışişleri Bakanı Pompeo, Suriye’nin kuzeyinde Türkiye ve ABD arasındaki sorunların çözülmesini umut ettiğini belirterek “Umarım sonunda iki NATO müttefiki risk yaratacak şekilde birbirine çok yaklaşmayacaktır.” demiştir. Pompeo, bu tür risklerin azaltılması için kendisinden önce Bakan olan Rex Tillerson döneminde bir çalışma grubu oluşturulduğunu ve bir “yol haritası” oluşturulduğunu ve “muhtemelen halen Türkiye’deki bir grubun bu yol haritası üzerinde çalıştığını” belirtmiştir. Türkiye’nin halen bir NATO üyesi olarak üs kullandırma izni verdiğini hatırlattı ancak yine de Türkiye’nin “gidişatı- nın yanlış yönde olduğunu söylemek yanlış olmaz” görüşünü ileri sürmüştür. 
Bilindiği üzere, Türkiye  Menbiç’e askeri operasyon hazırlığında olduğunu açıkça belirt- miştir. Mart 2018 tarihindeki Milli Güvenlik Kurulu (MGK) toplantısı sonrası yapılan açıkla- mada, “Menbiç’teki teröristlerin bir an önce bölgeden uzaklaştırılması gerektiği, aksi takdirde Türkiye’nin, diğer bölgelerde olduğu gibi burada da bizzat inisiyatif kullanmaktan çekinme- yeceği belirtilmiştir” not edilmiştir. Müteakiben, Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, ABD’nin yeni Dışişleri Bakanı Mike Pompeo ile NATO Dışişleri Bakanları toplantısı için Brüksel’de yaptığı ilk görüşme sonrasında iki ülkenin Suriye’nin Menbiç kentinde birlikte hareket ede- ceklerini ifade etmiştir.  Türk ve ABD’li yetkililerin, Ankara-Washington hattında gerginliğe neden olan Menbiç konusunda izlenecek yol haritasının ana hatlarını belirledikleri açıklan- mıştır. YPG güçlerinin bölgeden ayrılması için çağrıda bulunan Türkiye’nin, Afrin’e düzen- lediği askeri operasyonun ardından bir sonraki hedefin Menbiç olduğunu açıklaması iki ülke ilişkilerindeki tansiyonu daha da artırmıştı. Ankara’nın Washington’a YPG’ye verdiği desteği sonlandırması için yaptığı çağrılar sonuçsuz kalırken, Türk ve ABD askerlerinin Menbiç’te karşı karşıya gelme riski endişelere neden olamya devam etmektedir. Ankara ile Washington arasında YPG kontrolündeki Menbiç nedeniyle yaşanan sorunun çözümü ve her iki ülkenin Suriye’deki faaliyetlerinin koordinasyonu için kurulan Türkiye-ABD Çalışma Grubu’nun ikinci toplantısı gerçekleştirilmiştir.

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Rusya ve Türkiye’ye yönelik bazı dönemlerde kullanılan baskı enstrümanlarını ve ABD’nin, Türkiye ile yapmış olduğu F-35 satışı anlaşmasına engel koyma çabalarını eleştiren Putin, “Baskı enstrümanları, giderek daha fazla ülkeyi kapsı- yor. Şimdi ise bizim S-400 sistemlerimizin alımıyla ilgili. Aslında oldukça garip, Türkiye, bir NATO üyesi olarak S-400 hava savunma sistemleriyle en gelişmiş ve abartmadan söylüyorum sınıfında dünyanın en iyisi olan bir sistemi almaya karar verdi. Ne olmuş yani? Bu bir suç mu?” ifadelerini kullanmıştır. Başta Yunanistan’a teslim edilen S-300 sistemleri olmak üzere, başka NATO ülkelerine de silah temin ettiklerini anımsatan Putin, “Bu baskı durumunu açıklamakta zorlanıyorum.

Bu, kesinlikle Türkiye’ye karşı adil olmayan bir yaklaşım.” dedi. Türkiye’nin savaş uçağı te- min etmeye yönelik girişimlerini değerlendiren Putin, “Türkiye bu konuda seçim yapma hakkı- na sahip. Fiyat ve kalite unsurlarını dikkate alarak ulusal çıkarlarını gözetecektir. Bağımsız bir devletin, almaya hazır olduğu ve bu durumda, güvenliğini sağlama konusunda son derece has- sas bir ürünü almaya yönelik girişimini kısıtlama getirmeye hangi ülkenin hakkı var? Bence bu kesinlikle aşırı bir davranış.” değerlendirmesinde bulunmuştur. Putin, savunma sanayinde ortak üretim konusunu da Cumhurbaşkanı Erdoğan ile ele aldıklarını vurgulayarak, “Bu konu, hangi teknolojilerin transferi, hangi süre zarfının belirleneceği ve mümkün olan diğer tümunsurlarıyla uzmanseviyesindeelealınmalı. Bunudünyanınbirçokülkesiylegerçekleştirmekteyiz.” demiştir.  Amerika’nın eski Ankara Büyükelçisi James Jeffrey, Amerika-Türkiye ilişkilerinin iki ülke için kritik önemde olduğunun altını çizerek, iki ülke arasındaki en önemli sorunun, Türkiye’nin Rusya’dan S-400 füzesi satın alma planları olduğuna vurgu yaparak, Kongre’nin Türkiye’nin yatırım yaptığı ve bizim Türkiye’deki programa yatırım yaptığımız F-35’lerin teslimine karşı harekete geçmesine neden olmasına sebebiyet verdiğini belirtmiştir. Jeffrey, “Her zaman oldu- ğu gibi her iki ülke için kritik önemde bir ilişki. İki şeyle sallanıyor. Bir tanesi belirli sorunlar, farklı görüşler, farklı öncelikler, Suriye, S-400 satışı ve Kongre’nin olası yaptırımları. Bazı dava- lar ve Washington’da Türk sisteminin demokratik olmadığı yönünde endişeler, Türk halkında Amerika’nın Türkiye’yi desteklemediği düşüncesi. İlişkiler her zaman önemli olmaya devam edecek ve kırılmayacak” görüşünü öne sürmüştür. 

Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu ile Amerikalı mevkidaşı Mike Pompeo dün Washin- gton’daki görüşmelerinde, iki ülke ilişkilerinde dönüm noktası olarak nitelendirilen Menbiç konusunda uzlaşmaya vardığı belirtilmiştir. Ortak çalışma grubunun 25 Mayıs’ta Ankara’da yaptığı toplantının ardından Ankara-Washington hattında gerginliğe neden olan Menbiç ko- nusunda izlenecek yol haritasının ana hatlarının belirlendiği taraflarca yapılan ortak açıkla- mayla duyurulmuştur. Bu çerçevede taraflar onaylanan yol haritasına göre Menbiç bölgesi, terör örgütü PKK’nın Suriye kolu YPG/PYD’den arındırılması yolunda birlikte hareket edecek- lerdir. ABD tarafı, “Anlaşmaya göre yönetime müdahil olan YPG kadrosu çekilecek ve gidecek, yerlerine de her iki tarafın (ABD ile Türkiye) üzerinde mutabık kalacağı yerel halktan kişiler gelecek.” açıklamasında bulunmuştur.

4 Haziran 2018 Washington Zirvesinde Çavuşoğlu ve Pompeo

Ankara, Menbiç konusunda tarafların vardığı mutabakatın üç aşamalı bir planı içeren an- laşmaya doğru ilerlediği yönündeki görüşünü koruyor. Bu plana göre de; PKK’nın Suriye’deki kolu olarak bilinen YPG’nin, Türkiye ile ABD’nin anlaşmasını takip eden bir ay içinde böl- geden çekilmesi öngörülüyor. Planın ikinci aşamasında anlaşmayı takip eden 45 günün so- nunda Türkiye ile Amerika’nın Menbiç’te ortak denetime başlaması var. Üçüncü aşamada ise anlaşmayı takip eden iki ay içinde Menbiç’te yerel unsurlarla yönetimin kurulması hesaplanı- yor. Çavuşoğlu’nun Pompei görüşmesinde Amerika’dan YPG’ye silah yardımını kesmesini ve bundan sonraki süreçte de Türkiye ile ortak hareket konusunda Ankara’ya garanti vermesini isteyeceğini belirten Türk Dışişleri yetkilileri, Türk hükümetinin Suriye’nin kuzeyi konusunda- ki endişelerinden kurtulmaya kararlı olduğuna dikkat çekiyor.

Çavuşoğlu, “Atacağımız adımlar Rusya’ya alternatif değil. Biz zaten Ruslara ne yaptığımı- zı açıklıyoruz” demiştir.  Mevlüt Çavuşoğlu, “Yol haritası ABD’nin bize 2016’da verdiği sözün tutulması anlamına geliyor. PKK/PYD-YPG bölgeden temizlenecek ve baskı ile kentlerini terk eden Münbiçliler şehirlerine geri dönecektir. Bu işbirliği diğer bölgelerde de devam edecek” demiştir. Çavuşoğlu, “Artık ABD ile ilişkilerde bize göre topu taca atma sürecinin bitmesi la- zım. Suriye bunun önemli bir adımıdır” görüşünü öne sürmüştür. Yol haritasının sadece onay- lanmasının değil uygulanmasının da önemli olduğunu vurgulayan Çavuşoğlu, güvene dayalı adımlar atmak gerektiğine dikkat çekmiştir. Çavuşoğlu, “ABD daha önce sözünü tutmamış ve terör örgütlerine destek vermişti” ifadelerini kullanmıştır.  Buna mukabil, Menbiç için ABD ile mutabakata varılan yol haritası hakkında Amerikan Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Heather Nauert, yol haritasının koşullara bağlı bir anlaşma olduğunu söylemiştir. Nauert, “Sahadaki gelişmelere göre değişiklikler olabilir” demiştir.  Nauert, ABD ve Türkiye’nin ortak karara vardığı Menbiç konusuyla ilgili aldığı kararların bu bölgeye istikrar getireceğini, Menbiç’te ortak yol bulmak için kurulan mekanizmaya destek verildiğini belirtmiştir. Sözcü, “ABD ve Türkiye bu toplantılar sonucunda Menbiç’te istikrarın sağlanması ve (Menbiçlilerin) kendilerini yö- netebilmeleri adına bir düzenlemeye vardı” demiştir. Terör örgütü PKK’nın Suriye uzantısı YPG’nin Fırat nehrinin doğu yakasına geçeceğine dikkati çeken ABD’li sözcü Nauert, “Anlaşmada da yer aldığı üzere bunu yapacaklar” ifadesini kullanmıştır. Sözcü ayrıca, Menbiç konu- sunda atılacak adımlara vurgu yaparak, “Şartların sağlanması durumunda bir sonraki adıma geçilecek” . açıklamasında bulunmuştur.

Önümüzdeki süreç ABD’nin bazı müttefikleri için çok da rahat geçmeyebilir. İran ile ilişki- lerde, ABD’nin baskılarının artması ve AB ile makasın açılması sürpriz olmayacaktır. Trump dö- nemi transatlantik ilişkilerde, İran anlaşmasında olduğu gibi inişler çıkışlar kaçınılmaz. Acaba ABD, orta ve uzun erimde, Ortadoğu ve Akdeniz›de kararlı bir şekilde hareket etme yeteneğini geri kazanabilir mi? ABD Yükselen güç Çin ve Rusya’nın artan etkinliği karşısında, İran’a olan hareket kabiliyetin, askeri ve ekonomik olarak zorlayabilir. Washington’un Trump yönetimin- deki etkin ölçekli bir dış politika oluşturabilmek, mevcut stratejilerini sahaya tatbik edebilmesi- nin bazı ciddi zorluklar ile karşılaşması bu makalenin ana teması olarak karşımıza çıkmaktadır. Dünyada siyasi riskin artışında eşitsizlik, küresel güç dengesindeki kaymalar, zayıflayan çok ta- raflı kurumlar gibi uzun vadeli dip dalgalarının etkisinin bölgeye farklı yansımaları, silahlanma çabalarına bağlı olarak yeni bloklaşmaları tetikleyebilir. Bu noktada, Büyük Güçler’in ABD he- gemonyasına karşı cepheleşmesi kaçınılmaz görülmektedir. Siyasal vizyon ve tarihsel süreçlerin siyasal iradeye bağlı olarak yeniden tasarlandığı bölgede, bazı yeni sıcak çatışmalar ve kırılma- ların sürpriz olmayacağı düşünülmektedir. Bir başka ifade ABD, Türkiye’nin bulunduğu bölgede daha aktif rol almak için düğmeye basabilecektir. Diplomasi kadrosundaki değişim ve güvenlik stratejilerinin açıklanan ip uçları bu yol haritasının koordinatlarını belirlemektedir. Güçler den- gesindeki belirsizliğin, ekonominin ve piyasaların işleyişine belirleyici bir etkisi olacaktır. Aksi görüş ise, Beyaz Saray yönetiminin, İran gibi egemen bir devlete ne yapacağını, ne yapamayacağını dikte ettirmesinin kolay olmayacağı, çıkarları zarar gören aktörler tarafından fazla ciddiye alınmayacağı  yönündedir. Dünya artık ABD’nin dünyanın geri kalanı için kararlar vermesini kabul etmiyor şeklinde bir ortak akıl da dış politika jargonunda zemin bulabilmektedir.

Türkiye ve ABD arasındaki ilişkilerde, 4 Haziran yol haritasının ciidi bir sınav olduğunu söy- lemek mümkündür. Ancak, Ankara, Beyaz Saray’ın Suriye sınırındaki söylemden daha ziyade uygulamadaki nihai tutumunu dikkatle izleyerek, temkinli adımlar atabileceği düşünülmekte- dir. Son tahlilde, halen Kandil’de devam eden Türk Ordusu’nun PKK’ya karşı askeri harekat oklarının Fırat’ın doğu istikametine dönerek terör örgütlerine karşı kuvvet kullanma seçeneğini masada tutması beklenebilir. Demek ki 24 Haziran 2018 seçimleri, bölgede yeni denkelemleri gündme getirebilecektir.
 

Prof. Dr. Mesut Hakkı Caşın kimdir?

1956 yılında İzmir’de doğmuştur. Türk Hava Kuvvetleri’nin farklı üslerinde
görev almıştır. Perception, Jeopolitik, MSI dergilerinin editör kurulunda görev almış ve Türkiye’deki dergi ve gazetelerde dış politika yazarlığı yapmıştır.
Özyeğin Üniversitesi, Harp Akademileri Komutanlığı, Hava Harp Okulu bünyesinde uluslararası ilişkiler ve uluslararası hukuk disiplinlerinde lisans, yüksek lisans ve doktora dersleri vermektedir.
 

Kaynak: Bilimevi Dış Politika Dergisi, Sayı: 5

Güncelleme Tarihi: 16 Temmuz 2018, 17:12
YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER