Hasan Nasrallah: Lübnanlı Şiilerin Liderliğinden Bölgesel Aktörlüğe

Bir zamanlar Arap dünyasının zayıf ve yoksun mezhebi toplumu olan Lübnanlı Şiiler, yarım yüzyıldan kısa bir zaman içerisinde siyasi etki ve daha fazla hak kazanmak adına ‘kendi içinde bir mezhep grubu’ndan ‘kendileri için bir mezhep grubu’na dönüşmeyi başarmışlardır

Hasan Nasrallah: Lübnanlı Şiilerin Liderliğinden Bölgesel Aktörlüğe

Prof. Dr. Mehmet Şahin / Yard. Dç Dr. Murat Tınas

1980’lerin başlarında kuruluşundan itibaren israil’in Lübnan’ı işgaline karşı direniş örgütü olma söylemi ve Lübnan’da nüfuslarına oranla tarihsel olarak gerek siyasi gerek sosyo-ekonomik anlamda geri kalmış Şii toplumunun Lübnan siyasetinde haklarını savunması kapsamında Hizbullah, bugün sadece Lübnanlı  Şiiler arasında değil tüm Lübnan siyasetinde önemli bir aktör olmuştur. 1960’lı yılların başlarından itibaren önce Musa El Sadr’ın liderliğinde Emel Hareketi ile daha sonraları Hasan Nasrallah’ın Genel Sekreterliği ile Hizbullah özelinde Lübnanlı Şiiler, farklı bir örgütlenmeyle adeta silahlı ve siyasi bir seferberlik yoluyla Lübnan siyasetin

de, ekonomisinde ve sosyal yaşamında varlıklarını arttırabilmişlerdir. Bununla birlikte israil’e karşı direniş söylemini tekelinde bulunduran Hizbullah’ın, 2000 yılında israil’in Lübnan’dan çekilmesini sağlayarak önemli bir askeri başarı elde ettiği de söylenebilir. Gerek Şii toplumunun haklarının savunulmasında gerek israil’in Lübnan’dan çekilmesinin sağlanmasında oynadığı rol, Hizbullah’ın fiii tabanını güçlendirmiş ve Lübnan siyasetinin belirleyici aktörü konumuna getirmiştir. Buna ek olarak Hizbullah, 2010 sonlarında başlayan Arap Baharı süreciyle ve özellikle de Suriye’deki iç savaşla birlikte daha görünür bir şekilde Lübnan’ın ötesinde böl- gesel bir aktör olmaya başlamıştır. Bugün Hizbullah, Lübnan’da israil’e karşı direniş örgütü olmanın ötesinde bir misyonla Suriye’de Esad rejimini bizatihi ayakta tutan güçlerden biri hali- ne gelmiştir. Ayrıca Yemen’deki iç savaşa doğrudan müdahil olduğu ve Irak ile Afganistan’da faaliyetlerde bulunduğu ve Şii milislerin eğitiminde yer aldığı iddialar arasındadır.

Lübnanlı Şiilerin siyasal ve sosyal hakları ile israil’e karşı direniş gibi söylemlerle, mahalli bir misyonla kurulan ve önce Lübnan’da daha sonra ise tüm Ortadoğu siyasetinde önemli bir aktör olmayı başaran Hizbullah’ın bu dönüşümünde hiç şüphesiz ki Lübnan’ın kendine münhasır siyasi sistemi ile iran ve Suriye’den aldığı destek ciddi rol oynamıştır. Gerek bölge gerek Lübnan siyasetindeki gelişmeleri ve dengeleri örgütünün lehine çevirebilen ve 1992’den itibaren Hizbullah Genel Sekreterliği’ni yürüten Hasan Nasrallah’ın bu yükselişteki payı da göz ardı edilmemelidir. Hizbullah’ın bahse konu dönüşümünde, Nasrallah’ın örgütün gerek iç ya- pısında ve misyonunda yaptığı değişiklikler gerek Lübnan siyasetindeki yerini yeniden tanım- laması gerekse de bölgesel aktörlerle ilişkilerini güçlendirmesi önemli rol oynamış ve bugün Nasrallah, Lübnanlı Şiilerin büyük çoğunluğunun lideri olarak kendi gücünü konsolide edebil- miştir (Tınas, 2016: 20-23). Bu doğrultuda Pew Araştırma Merkezi tarafından fiubat 2010’da gerçekleştirilen bir kamuoyu anketi, Lübnanlı Şiilerin % 97’sinin Hasan Nasrallah’a karşı ‘olumlu fikri’ olduğunu teyit etmektedir (Pew Research Center, 2010).

Hizbullah’ın artan gücü ve genişleyen rolüne paralel olarak Hasan Nasrallah, Ortadoğu’nun en esrarengiz ve belki bu nedenle en ilgi duyulan ve tartışılan liderlerinden biri haline gelmiştir. Kimileri tarafından ‘terörist’, kimileri tarafından ‘iran’ın kuklası’ ve bazıları tarafından da ‘kahraman’ veya ‘Arap Milliyetçiliğinin lideri’ olarak adlandırılan Nasrallah, takipçileri tarafından ise kendisini soyca Hz. Muhammed’e bağlayarak kutsiyet atfedilen bir şekilde sıklıkla ‘Seyid Hasan’ olarak anılmaktadır. BBC’de yer alan biyografisinde kendisiyle buluşan diplomat ve uzmanların onu “çok zeki ve siyasi kurnazlığa sahip” olarak tanımladıkları bilgisi yer almaktadır (BBC, 2006). Her ne kadar Hizbullah’ın tarihi, dini ve siyasi ideolojisi, örgütsel yapısı ve bölgesel ittifaklarına ilişkin literatürde çok sayıda çalışma olsa da akademik anlamda örgütün kuruluşunda bizzat yer alan ve 1992’den itibaren liderliğini yürüten Hasan Nasrallah’a ilişkin çalışmaların azlığı dikkati çekmektedir. Bu manada bu yazı, sadece Lübnan’da değil özellikle Suriye iç Savaşı’yla birlikte bölge genelinde çok önemli ve bir o kadar da tartışmalı bir yer edinen Hasan Nasrallah’ın hayatını konu edinmesinin yanısıra Hizbullah’ın yaşadığı söz konusu dönüşümde Nasrallah’ın rolünü incelemeyi amaçlamaktadır. Bu amaçla nitel bir araştırmaya dayanan çalışma, Hizbullah ve Genel Sekreter Hasan Nasrallah hakkındaki mevcut literatürü, Nasrallah’ın konuşmalarını ve örgütün Arapça dilindeki internet siteleri ile gazetelerindeki yazıları kaynak edinmekte olup özellikle Türkçe akademik literatürdeki sözü edilen eksikliği kapatmaya yönelik bir başlangıç çalışma- sı olmayı hedeflemektedir.

 Hasan Nasrallah’ın Çocukluğu, Ailesi ve Hizbullah Öncesi Faaliyetleri

Hasan Nasrallah, 31 Ağustos 1960 tarihinde Beyrut’un Burç Hamud mahallesinde Karantina bölgesinde dokuz çocuklu bir ailenin en büyük evladı olarak dünyaya gelmiştir (Kaplan, 2010). Daha sonraları Hizbullah’a yakın yayın organlarına verdiği ve kendi kişisel yaşamından bahsettiği nadir mülakatlardan birinde, ailesinde en etkili figürlerden birisinin annesi olduğunu ifade etmektedir. Babası Abdülkerim, seyyar bir tezgâhta sebze ve meyve satarak ailenin geçimini sağlamaktaydı. Bir müddet sonra babasının mahallerinde küçük bir bakkal dükkânı işletmeye başlamasının ardından Nasrallah, küçükken babasının dükkânına sıklıkla gittiğini ve duvarda asılı duran Musa El Sadr’ın resmine bakarak hayaller kurduğunu ve o dönemde kendisini El Sadr’ın yolundan giden biri olarak hayal ettiğini belirtmektedir (Moqawama, 1997).

Hasan Nasrallah ailesinin aksine çocukluğundan itibaren dini eğitime ilgisiyle bilinmektedir. Bu nedenle, hakkındaki biyografilerde mahallede oyun oynayan yaşıtlarının aksine küçüklüğünden itibaren Beyrut’un Ras El Nebi ve Sin El Fil mahallelerindeki camilere düzenli olarak gittiği belirtilmektedir. Bunun yanında ilkokulu mahallesinde bitirdikten sonra Sin El Fil’de bir devlet ortaokulunda eğitimine devam etmiştir. Gerek dini eğitiminde gerek örgün eğitimde derslerindeki başarısıyla dikkat çekici bir öğrenci olduğu da belirtilmektedir (Moqawama, 1997).

Hasan Nasrallah’ın ilk ve orta eğitimi, 1975’te başlayan ve ülkenin tarihini derinden etki- leyen Lübnan iç Savaşı’na giden sürece rastlamaktadır. ikinci Dünya Savaşı ile başlayan sü- reçte Fransa’nın Lübnan’daki manda sistemini devam ettiremeyecek duruma gelmesi ve yerel aktörlerin de bağımsızlık yönünde mücadeleleri sonucunda, 22 Kasım 1943’te Lübnan’daki manda yönetiminin son bulduğu ilan edilmiştir (Traboulsi, 2007: 107–108). Cumhurbaşkanı Bişara Khuri ve Başbakan Riad Sulh, ülkenin bağımsızlığını elde ettiği ilk dönemde Lübnan’ın gerek iç gerek dış siyasetine ilişkin belirleyici bir rota olması amacıyla Ulusal Pakt olarak bilinen bir uzlaşı üzerinde anlaşmışlardır. Bahse konu uzlaşı, Arap bütünlüğünü savunan ve ağırlıkla Sünni Müslümanların oluşturduğu blokla başta Fransa olmak üzere Batı dünyası ile daha yakın ilişki geliştirilmesini savunan ve ülkenin Hristiyan yapısına vurgu yapan Maruni liderler arasında anlayış birliği yaratmayı hedeflemiştir. Bu nedenle de Lübnan’ı Arap yüzü olan bağımsız ve tarafsız bir ülke olarak tanımlamıştır. Bu perspektiften Attié, bahse konu paktı Hristiyanları Araplaştırmayı, Müslümanları da Lübnanlaştırmayı hedeşeyen uzlaşı olarak tanımlamaktadır (Attié, 2004: 8–9). ilk bakışta ideal bir uzlaşı olarak görünen Ulusal Pakt, Lübnan’ın konfesyonel sisteminde bazı sınırlı dönemler hariç istikrar getirememiştir. Buna ek olarak gerek bölgesel gelişmeler gerek Soğuk Savaş’ın süper güçlerinin çekişmesi Lübnan siyasetini yakından etkilemiştir.

1970’lerin başlarında yukarıda maruz sebeplerle artan gerilim, 13 Nisan 1975 günü önce bir kiliseye düzenlenen ve ardından Filistinlileri taşıyan bir otobüse yapılan saldırılar akabinde on beş yıl sürecek ve tüm toplumun derinden etkilendiği, buna paralel olarak devletin bütün kurumlarıyla dağıldığı bir iç savaşa dönüşmüştür. iç savaş dönemi, Lübnan’da mezhebi kimliğe dayalı milis güçlerin kendilerini gerek sosyal gerek ekonomik gerekse siyasi yönden güçlendirdikleri ve Lübnan içerisinde kendi kontrol ettikleri bölgelerde devlet gibi davrandıkları bir süreç olmuştur (Tınas, 2016: 347-350). Böyle bir ortamda Şiii bir ailenin Burç Hamud’un Karantina bölgesinde yaşamasının zorlaşması nedeniyle Nasrallah’ın ailesi, memleketleri olan Sur yakınlarındaki El Bazuriye’ye taşınmıştır. Bu nedenle Hasan Nasrallah, orta öğretimini burada tamamlayabilmiş ve dini eğitimine de burada devam edebilmiştir.

Lübnanlı Şiiler ve daha özelde Hasan Nasrallah’ın hayatı açısından iç savaş döneminde öne çıkan önemli bir diğer gelişme, Şii toplumunun tarihsel geleneğin aksine bir şekilde kendi içinde örgütlenerek önemli bir milis ve siyasi güç olarak Lübnan sahnesine çıkmasıdır. Gerek Fransız mandası döneminde gerek 1943’ten sonra bağımsızlık yıllarında Lübnanlı Şiiler, nüfus bakımından avantajlarının aksine çeşitli nedenlerle ekonomik ve siyasi yönden Lübnan’ın en zayıf toplumuydular. Örneğin, nüfusun önemli bir bölümünü oluşturmalarına karşın 1950’li yıllarda dahi bürokrasinin sadece % 3.5’unda yer almaktaydılar. Buna ek olarak yoğunlukla yaşadıkları Lübnan’ın güneyi, temel altyapı yatırımları ile eğitim ve sağlık hizmetlerinden yoksun kalmıştır (Moaddel, Kors ve Gärde, 2012: 7; Malaspina, 2008: 86–87; Hazran, 2010: 533).

Gerek israil saldırıları gerek ekonomik nedenlerle 1950’li yıllardan sonra yaşanan iç göçlerle güneyde kırsalda yaşayan bahse konu toplum, Beyrut gibi şehir merkezlerine yerleşmeye başlamıştır. Bu noktada, gerek geleneksel feodal liderlerin Şii toplumunun sorunlarına bir çözüm üretememesi gerek şehir yaşamında geleneksel toplumsal bağların ve ilişkilerin zayıflaması, Lübnan Şii toplumunda farklı bir liderliğin ve örgütlenmenin doğmasına sebep olmuştur (Tınas, 2017). Bu dönemde bahse konu sorunları gündeme getiren Şii din adamlarının başta Beyrut olmak üzere şehirlerde yaşayan Şiilerin örgütlenmesinde önemli rol oynadığı görülmektedir. 1969 yılında Şii Yüksek Meclisi’ni kurarak lideri olan imam Musa El Sadr, Şiilerin siyasi olarak örgütlenmesinde ve silahlanmasında önemli rol oynamış ve Emel Hareketi’ni kurmuştur (Traboulsi, 2007: 178; Malaspina, 2008: 86). Hasan, 15 yaşına geldiğinde kardeşi Hüseyin ile birlikte Sur’da Emel Hareketi’ne katılmıştır (Moqawama, 1997). Genç yaşına karşın kısa sürede Emel Hareketi’nin köyündeki temsilcisi olmuştur. Siyasi faaliyetlerinin yanısıra Sur Camisi’nde görevli Seyid Muhammet El Garavi’nin derslerine de devam etmiştir.

1976 senesinde ortaokulu bitirince El Garavi’nin yönlendirmesi ve yardımıyla ve Kur’an konusundaki eğitimini arttırmak amacıyla Irak/Necef’te bulunan Seyid Muhammed Bekir El Sadr’ın yanına gitmiştir. Burada El Sadr’ın emriyle yine Lübnanlı olan ve yeni gelen öğrencilerin eğtiminden sorumlu Abbas El Musavi’nin öğrencisi olmuştur. Böylelikle ilerleyen yıllarda Hizbullah’ı kurarak Lübnan siyasetinin iki önemli aktörü olacak El Musavi ve Nasrallah, Ne- cef’te tanışmışlardır. O dönemde henüz on altı yaşında olan Nasrallah’ın gerek dini gerek siyasi konulardaki eğitiminde ve dünya görüşünde El Musavi’nin etkisi oldukça büyüktür (Gam- bill, 2004).

1978’de Irak yönetimi, ülkesinde Şii dini eğitim merkezi olan havzalarda eğitim gören yabancı öğrenciler üzerinde kontrolünü arttırmış ve birçoğunu farklı siyasi gruplara üye olmak veya ajanlık suçlamasıyla ülkelerine geri yollamıştır. Bu kapsamda Nasrallah, Lübnan’a dönerek Emel Hareketi’ndeki faaliyetlerine devam etmiş ve siyasetle yakından alakadar olmaya başlamıştır. Emel’e katılmasından sonra örgütün aktif üyelerinden olan Nasrallah, kısa sürede 1979’da Emel’in Beka bölgesi temsilciliğine atanmış; 1982’de ise örgütün politbüro üyesi olmuştur. Aynı zamanda Baalbek’te El Musavi tarafından kurulan Şii dini eğitim merkezi olan El Muntazar Havzası’nda dini dersler vermiştir (BBC, 2006; Al Ahed, 2008).

Lübnan’a dönüşüyle birlikte Hasan Nasrallah, Sur/El Abbasiye doğumlu Fatıma Mustafa Yasin ile evlenmiştir. Beş çocuğu olan Nasrallah’ın ilk oğlu Muhammet Hadi, israil’le bir çatışmada hayatını kaybetmiş olup diğerleri Muhammet Javad, Zeyneb, Muhammet Ali ve Mu- hammet Mehdi’dir (Moqawama, 19978; Al Ahed News, 2008). Kendisinin hâlihazırda özel yaşamına ve ailesine ilişkin bilgiler sınırlıdır. Ailesiyle birlikte Beyrut’un Dahiye denilen güney bölgesinde yaşadığı düşünülmekte olup ikameti, israil’in olası bir suikast girişimine karşı giz- li tutulmaktadır (BBC, 2006). Nitekim Kaplan, 2006 ve 2008 senelerinde böylesi girişimlerin başarısızlıkla sonuçlandığını belirtmektedir (Kaplan, 2010).

Hizbullah’ın Kuruluşu ve Genel Sekreterliğe Giden Süreç

Lübnanlı Şiilerin örgütlü olarak ilk mobilizasyonu, daha önce de belirtildiği üzere Musa El Sadr’ın liderliğinde başlamıştır. iran, Irak ve Levant bölgesinde kolları bulunan El Sadr ailesinden olan ve aslen iran/Kum doğumlu olup Irak ve iran’daki fiii ulema ile güçlü bağlantıları olan Musa El Sadr, 1959’da Lübnan’a gelmiş ve 1960’lı yıllarda Lübnan’da etkin bir şekilde teşki- latlanabilmiştir (Jaber, 1997). El Sadr, söylemlerinde her ne kadar mezhepçi bir söylemden kaçınıp daha çok toplumunun haklarını ve mevcut durumunun iyileştirilmesini savunsa da hareketinin tabanı tamamen fiiiydi. Buna karşın El Sadr, siyasi görüş olarak uzlaşmacı bir duruş sergilemekte ve Lübnan’ın mevcut konfesyonel yapısının ilgası yerine reformunu savunmaktaydı (Gambill, 2004). Söz konusu duruş, hareketin içerisindeki bazı kesimlerde eleştirilse de liderliği süresince güçlü ve karizmatik kişiliği hareketin dağılmasını engellemiştir. 1978 yılın- da Musa El Sadr’ın Libya’ya ziyareti sırasında kaybolmasının ardından Emel Hareketi liderliği zayıflamıştır.

Gambill’in belirttiğine göre özellikle Suriye yönetimiyle yakın bağı olan Nebih Berri liderliğinde, fiam’ın yönlendirmesiyle Lübnan’daki Hristiyan gruplarla daha uzlaşmacı bir tutum sergileyen Emel yönetimi, örgüt içerisindeki El Musavi-Nasrallah grubunu dışlamış ve harekete daha seküler bir tutum aldırmıştır (Gambill, 2004). 1982’de israil’in Lübnan’ı işgali Hasan Nasrallah’ın siyasi yaşamında önemli bir dönüm noktasıdır. Emel’in Lübnan’ın iç siyasi yapısına ilişkin duruşundan hoşnut olmayan ve israil işgaline karşı daha aktif bir direnişi savunan gruplar, Emel Hareketi’nden ayrılarak küçük gruplar halinde hareket etmeye başlamışlardır (Moqawama, 1997; BBC, 2006). Daha sonraları yeni bir teşkilatlanma altında Hizbullah adını alacak bu küçük gruplar, 1980’lerin başlarında kendi hedeşerine yönelik birçok saldırı düzenlemişlerdir. Bunların içerisinde en ciddisi, 1983’te 241 ABD askerinin ölümüyle sonuçlanan Beyrut’taki ABD Üssü’ne yönelik saldırıdır.

Lübnanlı Şii siyasi hareketleri açısından esas dönüm noktası, 1979 iran Devrimi’dir. 1979’dan sonra iran yönetimi, bölge çapında nüfuzunu arttırmak amacıyla Ortadoğu ülkelerin- de çeşitli muhalif hareketlerle iletişime geçmiş ve onları destekleyerek kendi kontrolü altına almaya çalışmıştır. Bu açıdan hiç şüphe yok ki en başarılı örneklerden birisi, 1980’lerin başında kurulan Lübnan Hizbullahı’dır (Tınas, 2017). Emel Hareketi’nden ayrılan ve Nasrallah’ın da içerisinde bulunduğu bahse konu dağınık küçük grupların biraraya getirilerek iran’ın aktif desteği ve etkin kontrolü olan bir yapı teşkil edilmesinde dönemin dini lideri Ayetullah Humey- ni’ye yakınlığıyla bilinen ve o dönemde iran’ın fiam Büyükelçisi olan Ali Ekber Muhteşemi- pur’un girişimlerinin rolü büyüktür (Bar, 2006: 2). 1982’den sonra iran Devrim Muhafızları Ordusu’ndan yüzlerce subay, Lübnan’ın Beka Vadisi’nde Hizbullah mensuplarına askeri eğitim- ler vermiş ve bu grupları silahlandırmışlardır (Gambill, 2004). iran-Hizbullah ilişkisi, 1979’dan itibaren iran’ın Ortadoğu’da farklı bir nüfuz yayma stratejisinin ilk ve en başarılı örneğidir. Bu örnek, iran’ı bölgedeki diğer ülkelerde de kendi etkisi altında benzer örgütler kurmaya yöneltmiştir.

Hizbullah ve iran Devrim Muhafızları Ordusu Sembolleri


Hizbullah’a özellikle ilk yıllarında iran’ın ve ilerleyen yıllarda Suriye’nin güçlü desteği olmuştur. iran-Hizbullah ilişkisi, bu makalenin ana konusunu oluşturmamakla birlikte bu ilişki ye Nasrallah’ın konumu üzerinden kısaca değinilmesinde fayda görülmektedir. Özellikle ilk yıllarda Hizbullah, iran’ın Lübnan’daki doğrudan operasyonel kolu olarak da tanımlanabilir. Bu çerçevede Hizbullah’ın sembolleri, ideolojisi, amaçları ve yapısı iran tarafından belirlenmiştir ve bu bağlamda iran Devrim Muhafızları’nın sembolü ile Hizbullah’ın sembolünün benzerliği dikkat çekicidir.

iran’ın Hizbullah üzerindeki en önemli gücü, örgütün hayati düzeyde bağlı olduğu finan- sal desteğidir. iran’ın yıllık rutin doğrudan finansal desteğinin yaklaşık 200 milyon ABD Dola rı civarında olduğu, bu desteğin diğer tüm yardım kalemleriyle birlikte yıllık 1 milyar ABD Doları seviyesine yaklaştığı tahmin edilmektedir. Esasen bu yardımı Nasrallah da gizleme gereği duymamaktadır. Bu manada Haziran 2016’da yaptığı bir konuşmada iran’dan gelen desteği, “Hizbullah’ın  bütçesinin,  gelirinin,  harcamalarının,  yediği  içtiği  her  şeyin,  silahlarının   ve   roketlerinin   iran’dan   geldiği   gerçeğini   saklayacak   değiliz”   şeklinde ifade etmiştir (Javedanfar, 2017). Bu desteğe ve yoğun ilişkiye rağmen, Ortadoğu’ya müdahil olan büyük güçler ile bölgede siyaset yürüten bölge aktörlerinin vekâlet savaşlarında kendile- rine bağlı örgütleri kendi stratejileri doğrultusunda nasıl kullanabildiklerini anlamak kadar sü- reç içerisinde bu ilişkinin doğasının değişebileceğini kabul edebilmek ve başlarda tek yönlü başlayan kuklacı-kukla ilişkisinin nasıl dönüştüğünü analiz edebilmek de önemlidir. Bu anlam- da her ne kadar Hizbullah, iran ve Suriye’den etkilense de zaman içerisinde Hizbullah’ın da iran ve Suriye’nin politika gündemlerini şekillendirebilme kapasitesi göz ardı edilmemelidir (Aslan, 2006: 31; Early, 2006: 44; El-Hokayem, 2007: 35; Swanson, 2008; Kam, 2006: 10-11).

Şöyle ki Hizbullah, iran istihbarat örgütlerinin orta düzeydeki personelleri tarafından yönetilen ve kendi hür hareket sahası bulunmayan örgütler gibi değerlendirilmemelidir. Her ne kadar yazının son bölümlerinde değinileceği üzere Suriye iç Savaşı ile birlikte kendi gündemini iran’ın bölgesel politikalarına endekslese de Nasrallah liderliğindeki Hizbullah, yıllar içerisin- de Lübnan Şii toplumunda derin kökleri bulunan siyasi, sosyal ve askeri stratejisi bulunan bir hareket haline gelmeyi başarmıştır (Bar, 2006: 21).

Başlarda dağınık gruplar halindeki yapıların Hizbullah çatısı altında toplanması sürecinde Hasan Nasrallah’ın rolü mevcuttur. Bu dönemde Nasrallah, kendisini mahir bir gerilla kumadanı olarak göstermeyi başarmış (Kaplan, 2010); 1985’te faaliyetlerini Beyrut’a taşımış ve 1987’de de Hizbullah’ın Şura Konseyi’ne üye olmuştur ve örgüt içerisinde rolü kuvvetlendikçe iran’la ilişki tesis edebilmiştir. Bugün iran’ın Hizbullah üzerindeki kontrolü, büyük oranda Hasan Nasrallah üzerinden yürüse de lider düzeyine de sınırlı değildir. Başta iran Devrim Muhafızları Ordusu, istihbarat Bakanlığı ile Kültür ve Propoganda Bakanlığı olmak üzere iran’daki pek çok kurum bu ilişkide çeşitli sorumlulukları haizdir (Bar, 2006: 21-23; Masters ve Laub, 2014). Bu kurumlardan en etkili olanı, Kasım Süleymani komutasındaki Kudüs Gücü vasıtasıyla Devrim Muhafızları Ordusu’dur. Kudüs Gücü, örgüte silah, lojistik destek, eğitim ve opera- tif rehberlik sağlamakla görevlidir. Bu çerçevede Kudüs Gücü subayları Hizbullah mensupla- rını Lübnan’daki kamplarda eğittikleri gibi bazı üyeleri ise ise eğitim amacıyla iran’a gönder- mektedirler.

1985 yılının fiubat’ında ise Hizbullah, bir Lübnan gazetesinde yayınladığı açık mektupla kuruluşunu ilan etmiştir. Bahse konu deklerasyonda Hizbullah’ın iran’ın dini lideri Ayetullah Humeyni’ye bağlı olduğu, islâmî bir rejimin kurulması ve Lübnan’da bulunan yabancı kuvvetlere karşı mücadelenin gerekliliği ve israil Devleti yıkılıncaya kadar mücadele edileceği konu- ları üzerinde durulur (Masters ve Laub, 2014). Esasen Hizbullah’ın kuruluşunu, israil işgaliyle daha yakından ilişkilendirmek amacıyla 1982 yılına götürenler de vardır; ancak Hizbullah konusunda önde gelen akademisyenlerden Augustus Richard Norton, bahse konu yıllarda Hizbullah’ın bir örgütten ziyade çeşitli hedeşere saldırılar düzenleyen silahlı milislerden oluşan dağınık gruplardan daha fazlası olarak tanımlanamayacağını söylemektedir (Norton, 2007: 34).

Hizbullah’ın Lübnan iç Savaşı dönemindeki rolü ve duruşu kendisini özellikle Şii toplumunda meşrulaştırması ve kuvvetlendirebilmesi çerçevesinde önemlidir. Bu dönemde güneyde israil güvenlik birimlerine ve israil’in kontrolündeki Güney Lübnan Ordusu’na karşı müca- delesi Hizbullah’ın tabanını genişletmede önemli rol oynamıştır. Örneğin, Hizbullah’ın Maru- ni kökenli üyelerinden De Gaulle Abu-Tass kendi otobiyografisinde Hizbullah’ın bu stratejisini şu şekilde ifade etmektedir: “Onlar (Hizbullah) yönlerini bizim ıstırab  ve  sefaletimizden  sorumlu  olan  düşmana  çevirmişlerdi…  ve   bu   nedenle   bizler   Hizbullah’la   gurur  duymalıyız,  onu  benimsemeli  ve  yolunu  takip   etmeliyiz”   (Abu-Tass,   2002:   140). Bu kitabın bir örgüt mensubunca kaleme alındığı ve Hizbullah’a bağlı yayınevinde Hizbullah’ın propagandası çerçevesinde hazırlandığı bilinmekle birlikte Hizbullah imajının inşasında özellikle ilk yıllarda bahse konu ‘israil’e karşı direniş’ temasının Lübnanlı Şiiler tarafından kabul gören bir söylem olduğu da gerçektir.

Hizbullah’ın örgütsel yapısı ve yönetime ilişkin yetki sahibi organları belirlidir. Hizbullah’ın en üst karar mercii, fiura Konseyi’dir. Bu konsey, örgüte ilişkin yasama, yürütme, yargı ve idari konularda en üst otoritedir. Oybirliği veya oyçokluğu usulüyle karar almakta ve kararları iran dini liderine arz edilmektedir. Hizbullah’ın kuruluş ideolojisi ve siyasi duruşu nedeniyle iran’daki Veliyi Fakih olan dini önderin en üst otorite olduğunu kabul temel prensiptir. Bu ne- denle dini lidere biat ve onun kararlarını sorgusuz kabul hem dini hem de siyasi manada temel kriterdir. fiura Konseyi’nin bir üyesi ve teoride bu konsey üyeleri tarafından seçilen kişi olan Genel Sekreter ise bu üyeler arasında eşitler arasında birinci ilkesiyle örgüte liderlik eder (Bar, 2006: 12-16; Swanson, 2008: 21; Masters ve Laub, 2014). Hizbullah’ın günlük işleri, Ge- nel Sekreter tarafından yürütülür ve örgütün lideri görünümündedir. Örgütün ilk genel sekreteri olarak 1989’da Subhi El Tufeyli seçilmiştir.

Hizbullah’ın ilk yıllarında Nasrallah, aktif faaliyetlerini sürdürmüştür. 1987’de Nasrallah liderliğindeki silahlı gruplar, Emel milislerine karşı Beyrut’un güneyinde kayda değer başarılar kazanmıştır. Ancak Suriye’nin Lübnan’ı işgali ve fiii gruplar arasındaki çatışmayı durdurmasının ardından Nasrallah iran/Kum’a gitmiştir. Hizbullah’ın resmi internet sitelerinde bunun sebebi dini eğitimini arttırmak olarak açıklansa da bu gidiş siyasi olarak da Nasrallah’ın kariyerinde önemli rol oynamıştır. Gambill’e göre Nasrallah’ın Kum’a gidişi stratejik bir hamleydi çünkü her ne kadar Hizbullah’ın önde gelenlerinden birisi olup operatif konularda öne çıksa da Şii bir örgütte daha üst poziyonlara yükselebilmesi için dini eğitim konusunda da referanslarını yükseltmesi gerekiyordu (Gambill, 2004). Buna ek olarak, dini eğitimini arttırarak daha yeterli bir lider olarak görünmesinin yanısıra iran’daki eğitiminin, Nasrallah’a özellikle fiii ule- ma ve siyasi liderlerle daha yakından ve doğrudan ilişki kurma imkânı verdiği de düşünülmektedir. Nasrallah, 1989’da Emel Hareketi ile Hizbullah arasındaki çatışmalar artınca tekrar Lübnan’a dönmüş ve Lübnan’ın güneyinde yer alan Nebatiye’nin kuzey bölgelerinde Emel’e karşı yeni başarılar kazanan Hizbullah gruplarının liderliğini yapmıştır (Isseroff, 2004). Bu başarıları neticesinde Hizbullah’ın Merkez Askeri Komutası’nın başına geçerek Hizbullah’ın resmi olarak lider grubu arasında yerini almıştır (Gambill, 2004).

1980’lerin sonlarında Hizbullah liderliğinde ciddi bir kırılmadan söz edilebilir. Lübnan’da Suriye etkisini kabul eden ve iç savaşı sonlandıran Taif Uzlaşısı’na rıza gösteren Abbas El Mu- savi ile daha radikal bir tutum taraftarı olan ve Suriye’nin müdahalesine karşı çıkan Nasrallah arasındaki ayrışma görünür bir hal almıştır. El Musavi liderliğindeki birinci grup Taif Uzlaşısı’nı desteklemekteydi ve bu da uygulamada Suriye hegemonyası altında mevcut Lübnan ni- zamının revize edilerek kabulü anlamına gelmekteydi. Ayrıca bu grup, israil’e karşı daha kısıtlı bir mücadeleyi savunurken elde bulunan Batılı rehinelerin bırakılmasını savunmaktaydı. Hassan Nasrallah’ın önderlik yaptığı ikinci kanat ise iran Devrim Muhafızları Ordusu ile daha yakın bir ilişki içerisindeydi ve Taif Uzlaşısı’nın kabulüne karşıydılar; çünkü Taif Uzlaşısı’nın Hizbullah’ın 1985’te ilan ettiği amaçlarına aykırı olduğunu savunuyorlardı. O dönemde Genel Sekreter olan ancak örgüt içerisinde pasifize edilen Subhi El Tufeyli ise ikinci kanada sempa- ti duymakla birlikte resmi olarak birinci kanadı desteklemekteydi.

Hizbullah’ın özellikle ilk yıllarında iran’la ilişkisinde var olan asimetrik denge göz önüne alınırsa örgütün liderliğindeki ayrışma aynı zamanda iran’daki farklı gruplar arasındaki mücadelenin bir yansımasıydı. Ali Ekber Mukteşemipur gibi etkili ulemalar ikinci grubu desteklerken; iran’a daha ılımlı bir görünüm kazandırmaya çalışan ve ayrıca Suriye’yle ilişkileri düzelten dönemin iran Cumhurbaşkanı Ali Ekber Haşimi Rafsancani, El Musavi’nin yanında yer almaktaydı. Bu ayrışmada, Rafsancani’nin stratejisiyle birinci grup öne çıkmış ve Nasrallah’ın grubu azınlıkta kalmıştır. Eylül 1989’da Hizbullah’ın önde gelenlerinin Tahran’da gerçekleştir- diği toplantı neticesinde El Musavi’nin stratejisi kabul edildi ve Nasrallah, iran’a Hizbullah’ın Tahran temsilcisi olarak atanarak pasifize edilip Lübnan’dan uzaklaştırıldı (Gambill, 2004; Kaplan, 2010).

Taif Uzlaşısı kapsamında Lübnan’da gücünü arttıran Şam Yönetimi, israil işgali altında bulunan bölgeler dışında otoritesini sağlamlaştırdı ve bütün milis güçleri silahsızlandırdı. Bu silahsızlanmanın tek istisnası ise Hizbullah’tı. Lübnan’da artan otoritesine paralel olarak fiam Yönetimi, Hizbullah’ın kontrolünde de güç sahibi olmak istiyordu. Bu kapsamda, 1991 yılında El Tufeyli’nin yerine fiam’la iyi ilişkileri olan El Musavi Hizbullah’ın ikinci Genel Sekreteri olarak seçildi. Tufeyli, ilk genel sekreter olarak örgüte iç savaştakinden daha farklı bir misyon yüklememiş ve örgütün genişlemesine yönelik adımlardan imtina etmiştir. Özellikle de iran’la ilişkilerinin gerilmesi akabinde Hizbullah’a daha büyük bir resmin parçası olma misyonunu vermemiştir. Swanson, bu tercihin onun Tahran ve Şam’la ilişkilerini daha da bozduğunu belirtmekte ve örgütün birliğinin devamı adına genel sekreterlik süresi doluncaya kadar görevi- ne devam etmesine izin verilmesine ve 1991’de liderlikten alınmasına sebep olduğunu vurgu- lar (Swanson, 2008:47). Diğer yandan, Tahran’ın Şam’a yakın birinin genel sekreterliğe gelişine onayı karşısında ise Suriye, Nasrallah’ın tekrar Lübnan’a dönerek Hizbullah’daki faaliyetlerine devam etmesine rıza gösterdi. Bu dönüşte, adı geçenin Suriye’ye karşı tutumunda belir- gin bir yumuşamanın rol oynadığı söylenebilir (Gambill, 2004; Kaplan, 2010).

16 Şubat 1992’de israil tarafından düzenlenen suikast sonucu Genel Sekreter Abbas El Musavi’nin hayatını kaybetmesinden sonra sırada Genel Sekreter Yardımcısı Naim Kasım olmasına rağmen; Ayetullah Humeyni’nin ısrarıyla Hizbullah’ın genel sekreterliğine, Hasan Nasrallah getirilmiştir. Genel Sekreter olduğunda henüz 32 yaşında ve Şura’nın en genç üyesiydi (BBC, 2006). Nasrallah’ın Genel Sekreterliğe seçilmesini, örgütün yayın organı Al Ahed Gazetesi “Seleşerin En iyisine Haleşerin En iyisi” manşetiyle duyurmuştur. Hasan Nasrallah’ın en başından itibaren ‘siyasi bir imge’ olarak sunulduğunu ve bu yönde propaganda yürütüldüğünü savunan Dina Matar, zengin tarihi sembolizme sahip bu manşetin bilinçli bir şekilde seçildiğini iddia etmekte olup daha ilk günden Nasrallah hakkında ‘gerekli salahiyetlere sahip güvenilir dini-siyasi lider imajının’ oluşturulmasına başlandığını belirtmektedir (Matar, 2015: 440).


Hizbullah Lideri Hasan Nasrallah

Hizbullah’ın Genel Sekreteri olarak seçilmesinden sonra Nasrallah’ın politikalarını üç yönlü bir strateji olarak tanımlayabiliriz. Bunlar, Hizbullah’a yönelik, Lübnan siyasetine yönelik ve bölgeye yönelik stratejiler şeklinde özetlenebilir. Nasrallah, önceki genel sekreterlerden farklı olarak döneminde Hizbullah’ın diğer yürütme organlarını etkin bir şekilde çalıştırmamış ve gücü tek elde toplamaya başlamıştır. Bu doğrultuda Bar, Nasrallah örgütün otokrotik bir lideri haline geldikçe temel stratejik kararların konseylerde alındığına dair hiçbir emarenin olmadığını iddia eder (Bar, 2006: 10). Nasrallah’ın örgüt içerisindeki gücü o kadar yükselir ki 1998 yılında yapılan bir değişiklikle Genel Sekreterlik görevinin süre sınırlaması da kaldırılmıştır (Saouli, 2003: 78). Ayrıca, Ekim 2008’de toplanan Hizbullah Kurultayı’nda kendisine ‘Genel Rehber’ (Mürşid Aam) ünvanı da verilmiştir (Bar, 2006: 9).

Nasrallah’ın gerek kendi liderliğini gerek Hizbullah’ın gücünü pekiştirmesinde hitabetinin üzerinde de durulmalıdır. Nasrallah, hitabetinin gücüyle sadece Lübnan’da değil Ortadoğu genelinde takipçilerini etkilemesi ve onları kararları konusunda ikna etmesiyle bilinmektedir. Nasrallah, hitabetini dini ve mezhebi motişerle güçlendirirken aynı zamanda söylemsel düzey- de bölgesel ve belki de küresel ölçekte ‘sol ve devrimci’ bir söylem kullanmaktadır (Ham- dar, 2014: 159). Bu çerçevede ilk başlarda sadece Şii tabana hitap eden ve dini bir motivasyonla örgütlenen Hizbullah’ın tabanını ve ideolojik formasyonunu genişletebilmesi konusunda Hasan Nasrallah’ın rolü büyüktür. Konuşmalarındaki milli direniş ve Lübnanlılık vurgusu her zaman dikkat çekicidir. Hizbullah’ın siyasi konumu ile Tahran ve fiam’la ilişkisinin bilincinde olmasına karşın Nasrallah, konuşmalarında bunun tersi bir şekilde tüm Lübnanlılara hitap etmektedir ve hatta bazı durumlarda kendisini tüm Arap ve Müslüman âleminin lideri olarak tasvir etmektedir (Lahlali, 2012: 8-9).

Nasrallah’ın Hizbullah’ı Lübnan’ın ana aktörü olarak ve kendisini de Lübnan siyasetinde güçlü bir lider olarak inşasında uyguladığı iki önemli strateji, israil’e karşı tavrı ile Lübnanlı diğer aktörlere yönelik siyasetidir. Öncelikle Hizbullah’a daha militan bir tavır kazandırmış ve bu amaçla israil’e karşı daha sert bir mücadele başlatılmıştır. Bunun ilk örneği ise 17 Mart 1992’de Arjantin’in Başkenti Buenos Aires’te israil Büyükelçiliği’ne düzenlenen saldırıdır. Abbas El Musavi’nin suikastla öldürülmesine karşı yapıldığı düşünülen bahse konu saldırıda 20’den fazla kişi hayatını kaybederken yaklaşık 240 kişi yaralanmıştır. Bu saldırı, israilli yetkililere herhangi bir Hizbullah yetkilisi suikast ile öldürülürse bunun karşılığında misliyle bir saldırı yapılacağı yönünde mesaj olarak yorumlanabilir. Benzer şekilde, Hizbullah saldırıları neticesinde hayatını kaybeden israil askeri sayısı bir önceki yıla göre iki katına çıkarak 1993’te 26’ya ulaşmıştır (Gambill, 2004).

Hizbullah’ın Hasan Nasrallah’ın liderliği döneminde daha etkin faaliyetlerde bulunmasındaki temel sebeplerin, 1990’da Lübnan iç Savaş’nın sona ermesinden sonra diğer silahlı milis kuvvetlerin silahsızlanması ve iç savaş sonrası dönemde Lübnan’ın büyük bölümünde Suriye’nin otoritesinin kuvvetlenmesi olduğu düşünülmektedir çünkü bu dönemde hem iran hem de Suriye’nin Hizbullah’a olan desteği artmıştır. Artan askeri ve mali destek, Hizbullah’ın 1993’te 150 Katyuşa roketi, 1996’da ise yaklaşık 500 Katyuşa roketiyle israil topraklarını hedef almasında görülebilmektedir. Artarak devam eden saldırılar neticesinde de 1997 yılında 40’a yakın israil askeri hayatını kaybetmiştir (Gambill, 2004). Suriye himayesinde ve iran’dan aldığı cömert destekle silahlı mücadeleyi daha kapsamlı bir şekilde organize edebilen ve israil’e karşı direniş söylemini daha sert bir zeminde şekillendiren Nasrallah’ın bu stratejisi 2000’de israil’in Lübnan’dan çekilişiyle taçlanmıştır.

Lübnan siyasetine yönelik ikinci strateji ise Nasrallah’ın Hizbullah’ı Lübnan içerisinde entegrasyona açık siyasi zemine taşımasıdır. Diğer bir deyişle, Nasrallah örgütünü salt silahlı bir milis kuvvetten Lübnan siyasetinin meşru bir partisine dönüştürmeye çalışmıştır. Nasrallah’ın radikalizmden pragmatizme dönüşümünün ilk ve en önemli ipucu ise yine iran’dan Hamaney’in de desteğini alarak 1992 yılındaki genel seçimlere katılma kararıdır (Norton, 2007: 1000; Addis ve Blanchard, 2011; Azani, 2009; El Husseini, 2010, Mikaelian, 2015; Moqawama, 1997). 1992’de Hizbullah’ın bir siyasi parti olarak Lübnan seçimlerine katılmasıyla başlayan ül- ke siyasetine entegrasyon süreci, 2000’lerin ortalarına kadar başarılı bir şekilde sürdürülmüştür. Ayrıca Nasrallah’ın Lübnan siyasetine ilişkin bir başka önemli stratejisi üzerinde de durmak gerekmektedir. Nasrallah, 1992 yılından itibaren Hizbullah’ın Lübnan siyasi sistemine entegrasyonunu sağlarken kendisinin diğer parti ve mezhep liderlerinin aksine Lübnan’da hiçbir resmi makama talip olmayışı da dikkat çekicidir. Kaplan’a göre bu siyasi tavır, onun Lübnan’daki herhangi bir siyasetçiden çok daha yukarıda insanüstü bir figür imajına katkı sağlamaktadır (Kaplan, 2010).

Hizbullah’ın Lübnan iç siyasetine yönelik bahse konu bu ılımlı duruşunun, Nasrallah’ın ka- rarı olduğu kadar çok kültürlü ve farklı dini/mezhebi azınlık gruplarını ihtiva eden Lübnan toplumunda bir gereklilik olduğu üzerinde önemle durulmalıdır. Söz konusu çoğulcu yapıyı tanıyarak bu yapı içerisinde yer almaya çalışmak Nasrallah açısından akıllıca pragmatist bir ka- rardı; çünkü Lübnan’da kendi tanımlarıyla ‘islâmî bir toplum’ dayatmaya çalışmak, Hazran’ın ifade ettiği gibi, daha yaygın bir yerel ve bölgesel direnişi tetikleyebilirdi (Hazran, 2009: 5). Bu noktada Nasrallah, Hizbullah’a yeni bir yöntem belirledi: iran’dakine benzer bir devrim
ısrarı yerine, kendi çıkar ve politikalarını Lübnan siyasetine hulul ederek gütme stratejisi. Nasrallah’ın liderliğindeki bu başarılı strateji ile Hizbullah, Lübnan siyasetinde etkili olma imkânı bulmuştur. Sonuç olarak Hizbullah, 1992 seçimlerinde Lübnan Meclisi’nde sekiz sandalyeyle başlayan serüveninin sonucunda gerek hükümetteki gerek meclisteki gerekse bürokrasideki yeriyle devletin her kademesinde temsil hakkı elde etmiş ve bugün Lübnan’da devlet içinde devlet gibi hareket edebilmektedir.

Nasrallah döneminde uygulanan bahse konu stratejiyle Hizbullah, modern bir devlette olmayan bir şekilde denetimden bağımsız rol ve gücüyle normal bir devlet-dışı aktör tanımının ötesinde devlet-gibi bir yapıya sahiptir. Kuruluşundan itibaren teşkilatlandırdığı silahlı ve istihbari yapıları ile Lübnan’daki siyasal sistemin de elverişli şartları altında güçlü olduğu bölgelerde silah kullanma konusunda tekel konumdadır (Wege, 1994:156; Saad-Ghorayeb, 2002: 117; Simon ve Stevenson 2001: 33). Hizbullah’ın etkin örgütsel yapısı ve silahlı gücüne dayalı üstünlüğünün yanı sıra önemli bir özelliği de aktif olduğu bölgelerde yaşayan fiii nüfusa sağladığı kapsamlı sosyal hizmetlerdir. Bugün Hizbullah’ın doğrudan kontrolünde veya onunla iltisaklı çok sayıda okul, hastane, indirimli market, yetimler için bakımevleri gibi kurum ve kuruluşlar faaliyetlerini yürütmektedir (Deeb, 2006; Wright, 2006). Bu faaliyetlerin finansmanı ise Lübnanlı Şiilerin bağışları ve toplanan vergilerin yanısıra esasen başta iran kaynaklı olmak üzere dış yardımlarla sağlanmaktadır. Etkin bir devlet yapısının bulunmadığı ve ekonomik faaliyetlerin özellikle 1975’te başlayan iç savaşla birlikte düzenli bir şekilde yürütülemediği Lübnan’da halka sağlanan sosyal yardımların öneminin farkında olan Nasrallah, söz konusu hizmetleri örgütün temel faaliyetleri arasına almış ve böylelikle Lübnanlı Şiiler arasındaki toplum- sal tabanını kuvvetlendirerek genişletmiştir.

Nasrallah’ın gerek Hizbullah içerisinde gerek Lübnan’da liderliğini pekiştirmesi serüveninde bazı önemli tarihlerden bahsetmek gerekmektedir. 1997’de Hasan Nasrallah’ın en büyük oğlu Hadi Nasrallah, israil’le girilen bir çatışmada on sekiz yaşında hayatını kaybetmiştir. Oğlunun hayatını kaybetmesinden bir gün sonraki ilk konuşmasında Nasrallah, bu ölümü olgun bir şekilde karşıladığını ve ailesini şehit veren bir aile olarak onurlandırdığı için Allah’a şük- rettiğini dile getirmiştir. Bu açıklamayı israil taraftarı Hristiyan bir aileyle birlikte izlediğini be- lirten UNIFIL eski sözcüsü Timur Göksel, o geceyi “tüm aile bir anda ağlamaya  başladılar  ve  kendi  aralarında  diğer  Lübnanlı   liderleri   konuştular.   Bir   tarafta   çocuklarını   lüks  bir  hayat  içerisinde  Avrupa  ve  Amerika’ya   gönderenler,   diğer   tarafta   ise   oğ-   lunu  bir  çatışmada  yitiren  ve  bunu   büyük   bir   olgunlukla   karşılayan   Nasrallah’ın   olayı ele alışı tam bir şahaserdi” ifadeleriyle anlatmaktadır (Manarnet, 2009; Fielder, 2006). Nasrallah’ın bir lider olarak ortaya çıkışı üzerine araştırmalarıyla bilinen Dina Matar, Hadi’nin ölümünün ve bunun Nasrallah’ın popülist söyleminde bir babanın oğlunu davaya kurban verişi olarak anlatılmasının mezhepler-üstü bir sempatiyle karşılandığını belirtmektedir (Matar, 2015: 436-437).

Nasrallah’ın liderlik öyküsündeki bir başka önemli tarih ise 2000’de israil’in Lübnan’ın güneyindeki işgalini sonlandırmasıdır ki bu olay gerek Hizbullah’ın gerek Nasrallah’ın bütün Lübnan toplumunda siyasi gücünün konsolidasyonu çerçevesinde çok önemlidir. Norton, israil’in çekilişinin Nasrallah’ı tüm Lübnan’da ve Arap dünyasında israil’e karşı ilk kez zafer kazanan Arap lider olarak öne çıkmasına yol açtığını iddia etmektedir (Norton, 2007: 116). Nasrallah’ın bir lider olarak kendi gücünü pekiştirmesinde bir diğer önemli olay ise 2004 yılında- ki esir değişimidir. Değişim, israil’de tutuklu bulunan yaklaşık 400 Filistinli, Lübnanlı ve diğer Arap ülkelerinden kişiler ile oğlu Hadi’nin de dâhil olmak üzere çatışmalarda hayatını kaybeden ve israil tarafında bulunan cenazelerin karşılığında bir israil vatandaşı ile üç cenazeyi kapsamaktaydı. Birçok yorumcuya göre bu anlaşma, Arap dünyası çapında Hizbullah’ın muhte- şem bir başarısı olarak algılandı ve bu operasyonu yürüten Nasrallah ise ‘cesaretin ve sebatın timsali’ olarak ilan edildi (Gambill, 2004).

Nasrallah’ın 12 Temmuz 2006’da israil’in elinde bulunan Hizbullah üyeleri ile takasta kullanılmak üzere israil askerlerinin rehin alınması emrini vermesi üzerine başlayan ve tarihe Temmuz Savaşı olarak geçen olayda israil’in, düzenlediği askeri operasyonun büyüklüğüne ve Lübnan’daki yıkıma rağmen net bir zafer , Nasrallah’ın tüm Ortadoğu’da bir lider olarak prestijini artırmıştır (Salem, 2006: 17-18). Bu olay, Nasrallah’ın bütün Arap Dünyası’nda sınırlar ve mezhepler ötesi bir sempati kazanmasına yol açmıştır. Fielder bunu, Mısır’ın eski Cumhurbaşkanı Cemal Abdülnasır’ın 1956’da Süveyş Kanalı’nı millileştirmesinden beri görülmemiş şekilde Nasrallah’ın bir Arap halk kahramanı gibi görülmesi olarak ifade etmektedir (Fielder, 2006). Bu dönemde Mısır merkezli ibn Haldun Merkezi tarafından yapılan kamuoyu araştırmasına göre Ortadoğu’da en popüler lider Nasrallah olurken, Hizbullah’ın Lübnanlı Sünniler arasındaki desteği % 89’a ulaşmıştır (National Post, 2015).

2000’lerin sonlarına gelindiğinde Nasrallah’ın sınırları ve kimlikleri aşan popülaritesinin zedelenmeye başladığı görülmektedir. Bu süreç fiubat 2005’te Lübnan eski Başbakanı Refik Ha- riri suikastının ardından Nasrallah’ın diğer Lübnanlı gruplara rağmen net Suriye taraftarı tu- tum almasıyla görünür bir hal alsa da bu anlamda en çarpıcı olay Mayıs 2008’de Beyrut’un iş- galidir. Lübnan Hükümeti’nin Hizbullah’a ait olan telefon ağını kapatma kararıyla başlayan gerilim, Hizbullah milislerinin Beyrut’un batısını bilfiil denetimi altına almasıyla tırmanmıştır. iç Savaş’ın bitiminden itibaren elindeki silahları israil’e karşı direniş söylemiyle meşrulaştırmaya çalışan örgütün Sünni liderlerden Saad Hariri’ye ait televizyon kanalı Müstakbel TV ile gazeteyi abluka altına alıp Hariri ile Dürzi lider Velid Canbolat’ın evini kuşatması, örgütün elindeki silahların bir gün bizzat Lübnanlılara da dönebileceğinin en açık kanıtı olmuştur. Bu da hâlihazırda zaten tartışmalı olan Hizbullah’ın elindeki silahlar meselesi ile Hizbullah’ın Lübnan siyasetindeki gücü ve rolünü bir kez daha gündeme getirmiştir.

Nasrallah’ın Hizbullah’ı Lübnan’ın ana aktörü olarak ve kendisini de Lübnan siyasetinde güçlü bir lider olarak inşasından ayrı olarak bölgesel stratejisine gelindiğinde ise Nasrallah genel olarak politikalarını, iran ve bazı durumlarda da Suriye’nin bölge politikalarına endekslemiş veya iyi ihtimalle Tahran ve fiam’la müzakereler neticesinde belirlemiştir. Bu olgu zaman zaman tartışmaya açılsa da hiçbir karar Hizbullah’ı ve lideri Nasrallah’ı, Suriye iç Savaşı’ndaki tavrı kadar marjinalleştirmemiştir. Suriye’deki isyanın ilk döneminde askeri danışmanlık gi- bi kısıtlı bir destek sunulsa da 2013’ün başlarından itibaren Hizbullah, Suriye sahasında açık- ça ve doğrudan yer almaya başlamıştır. Bu müdahale, ‘Hizbullah’ın bir Lübnan milli örgütü mü yoksa fiii söylemini kullanarak iran’ın çıkarlarının bölgesel bir aparatı mı’ olduğu sorusunu akıllara getirmiştir.

Özellikle 2005’te Suriye’nin Lübnan’dan çekilmesinden sonra Nasrallah, Hizbullah’ı Lübnan’ın bir direniş örgütü olarak savunmaya çalışmıştır (Kaplan, 2010). Esasen, 2000’deki israil’in çekilişi ve 2006’daki israil’e karşı direniş, bu söylemin desteklenmesinde önemli referans noktaları olmuştur. israil’e karşı kazanılan başarıların ardından kendisini ade- ta Arapların direnişinin sembol ismi olarak tanımlama imkânına kavuşan Nasrallah, Suriye iç Savaşı’ndaki rolüyle bu söylemini meşrulaştırma imkânından tamamen uzaklaşmıştır. Bu doğ- rultuda, Beyrut merkezli Issam Fares Enstitüsü’nün Başkanı Rami Khouri, Lübnan’da ve bölgede büyük çoğunluğun Hizbullah’ın Suriye’ye müdahalesine tepkili olduğunu belirtmektedir (National Post, 2015).

ABD’nin Irak’ı işgalini müteakip iran, Afganistan ve Irak’ta oluşan güç boşluğunu kendi nüfuz alanını genişletebileceği bir fırsata çevirirken; Hizbullah’ın rolü ve misyonu da tekrardan tanımlanmıştır. Özellikle Suriye’deki iç savaşın derinleştirdiği bölgesel kutuplaşmada esasında israil’e karşı direniş olduğu iddiasıyla meşruiyetini oluşturagelen Hizbullah, operasyon sahasını, iran’ın bölgesel politikaları çerçevesinde genişletmiştir. Bugün Hizbullah, Lübnan’da israil’e karşı direniş örgütü olmaktan farklı bir misyonla Suriye’de Esad rejimini bizatihi ayakta tutan güçlerden biri olmuştur. Bunun yanı sıra Yemen’deki iç savaşa doğrudan müdahil olduğu; Irak’ta ve Afganistan’da da faaliyetlerde bulunduğu ve Şii milislerin eğitiminde yer aldığı iddia edilmektedir. Bu noktada, Nasrallah’ın Ortadoğu coğrafyasına bu derecede müdahil olma sebeplerine ilişkin kendi Şii tabanında ikna edici olması ihtimaline karşın; diğer Lübnanlı gruplarda ve genel Arap coğrafyasında söylemini meşrulaştırması zor görünmektedir. Bu açıdan bakıldığında Hizbullah’ın sadece Lübnan’da bir aktör olmaktan öteye geçtiği ve iran’ın bölgesel nüfuz mücadelesinde en önemli enstrümanlarından birisi haline dönüştüğü söylenebilir (Tınas, 2017).


Sonuç olarak, Max Weiss’ın veciz ifadesiyle, bir zamanlar Arap dünyasının zayıf ve yoksun mezhebi toplumu olan Lübnanlı Şiiler, yarım yüzyıldan kısa bir zaman içerisinde siyasi etki ve daha fazla hak kazanmak adına ‘kendi içinde bir mezhep grubu’ndan ‘kendileri için bir mezhep grubu’na dönüşmeyi başarmışlardır (Weiss, 2010: 187). Ortadoğu’nun ve özellikle de Lübnan’ın çalkantılı siyasi yaşamında gerçekleşen bu yolculukta, kurduğu ittifaklar ve örgütüne kazandırdığı misyonla Hasan Nasrallah’ın rolü aşikârdır ve Nasrallah sadece Lübnan’da değil Ortadoğu bölgesinde önemli bir lider olmayı başarmıştır. Ancak bu başarı, ilk yıllarda Hizbullah’ı Lübnan’ın çoğulcu toplum ve siyasi yaşamına entegrasyonu vasıtasıyla Hizbullah’ı Lübnanlaştırma görüntüsüyle gerçekleştirilirken, özellikle 2000’li yılların ortaların- dan itibaren ‘Lübnan’a ve diğerlerine rağmen’ şeklinde sürdürülmektedir.

2000’de israil’in güney Lübnan’dan çekilmesi Hizbullah’ı direnişin sembolü haline getirirken 2006’daki israil’e karşı savaşı da Lübnan’a verdiği ağır maliyete rağmen örgütün gücünü göstermesi ve Lübnan siyasetindeki yerini pekiştirmesi açısından dönüm noktası olmuştur. Hizbullah açısından kazanılan bu başarılar, Nasrallah’ın hem fiii tabandaki hem de diğer gruplardaki popüleritesini arttırmıştır. Ancak israil’e karşı Lübnan’ın savunması için Arap direnişi söylemiyle hem sosyal tabanını kuvvetlendiren hem de elindeki silahları muhafaza eden Nasrallah liderliğindeki Hizbullah, bu gücü 2008’de Lübnanlılara karşı Arap Baharı ile başlayan süreçte de gerek Suriye’de gerek Irak’ta ve gerek Yemen’de Araplara karşı kullanabileceğini de göstermiştir. Böylesi bir duruş, 2000’lerin başlarında tüm Arap coğrafyasında kahraman haline gelen Hasan Nasrallah’ın hem sosyal tabanını hem de bölgede ilişki tesis edebildiği aktörlerin sayısını sınırlandırmıştır.

Lübnanlı Şiilerin sesi ve israil’e karşı direnişin lideri olmaya çalışan Nasrallah’ın, bu söylemiyle ülkesinin sınırlarını aşan bir şekilde Suriye, Irak, Yemen ve Afganistan’da Hizbullah’a biçtiği rolün birbirleriyle uyumlu olduğunu söylemek güçtür. Bölgesel politikaların ötesinde, Suriye’de devam eden savaş Lübnan toplumunda uzun süredir var olan bölünmeyi de derinleştirmiş ve farklı mezhep gruplarındaki Nasrallah’a olan sempatiyi de azaltmıştır. Ayrıca, Hizbullah’ın Suriye’deki iç savaşa, diğer mezhep gruplarına rağmen bu derecede dahli zayıf bir orduya ve sayısız mezhep grubuna bağlı kırılgan bir güç dengesine sahip Lübnan hükümetini savunulması güç bir durumda bırakmış ve bazı durumlarda egemenliğini tehdit eder duruma dönüşmüştür (Tınas, 2017).

Prof. Dr. Mehmet Şahin kimdir?

Lisansını ODTÜ Tarih bölümünde, Yüksek Lisansını ODTÜ Uluslararası İlişkiler bölümünde, Doktorasını ise Gazi Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümünde tamamladı. Şahin, halen Gazi Üniversitesi Uluslararası İlişkiler bölümünde Doç. Dr. olarak çalışmaktadır. Üniversite dışında Dışişleri Bakanlığı Diplomasi Akademisi ve Polis Akademisi’nde dersler, yurt içi ve yurt dışında da Ortadoğu ve Türk Dış Politikası konularında konferanslar vermektedir.
 

Yrd. Doç. Dr. Murat Tınas kimdir?

Lisans ve Lisansüstü eğitimlerini Orta Doğu Teknik Üniversitesi'nde tamamladı. Beyrut Amerikan Üniversitesi Arap ve Orta Doğu Araştırmaları Merkezi'nde ziyaretçi araştırmacı olarak çalıştı. Polis
Akademisi Başkanlığı Güvenlik Bilimleri Enstitüsü'nde görev yapmakta olan Dr. Tınas'ın akademik ilgi alanlarını, Lübnan politikası, dışl politika analizi, mezhebi kimliklerin dış politikadaki rolü ve Orta Doğu politikası oluşturuyor
 

Kaynak: Bilimevi Dış Politika Dergisi, Sayı: 3

Güncelleme Tarihi: 31 Ağustos 2018, 18:34
YORUM EKLE

banner33

banner37