İran Jeopolitiğinde Kerbela Sembolizmi ve Hegemonya İnşası

İran bölgede Suriye’de uyguladığı paramiliter savaşla Sünni dünyanın şimşeklerini üzerine çekmişken Kudüs açıklaması tekrar İran’ı Sünni dünyanın kahramanı konumuna çıkaracak bir adım olmuştur. İlerleyen zamanlarda İran’ın bu çatışmayı nasıl yönettiğini daha iyi göreceğiz. Fakat şimdilik İran’ın önüne, Kerbela sembolizmini yeniden dirilteceği ve uygulayabileceği yeni bir alanın daha açıldığını söyleyebiliriz.

İran Jeopolitiğinde Kerbela Sembolizmi ve Hegemonya İnşası

Prof. Dr. Hilmi Demir

1979 devriminden sonra geçen süre zarfında uzun savaşlar ve ambargolar altında yaşayan İran, bölgesinde etkin bir güç olmayı sürdürüyor. Özellikle DEAŞ’in ortaya çıkışıyla birlikte İran, nükleer çalışmalardan dolayı üzerindeki baskıyı azaltmakla kalmadı aynı zamanda uluslararası sistem içinde yeniden meşruiyetini de tahkim etmiş oldu.  Ayrıca DEAŞ ile savaşın bir parçası olarak hem varoluşunu güçlendirmek hem de terörist devlet etiketini temizlemek için önemli bir fırsat yakaladı. Suriye’de Rusya ile birlikte teröre karşı verdiği mücadeleyle siyasi ve askeri varlığını Irak’tan Lübnan’a kadar genişletme imkânı buldu. 

İran, Humeyni devrimi ile birlikte tarihte daha önce benzeri görülmemiş bir biçimde etno-teotik bir kimlik inşa etmeyi başarmıştı. Bununla kastettiğim 1979 İran devriminden önce bir İranlı kendisini bir solcu, bir milliyetçi ya da bir muhafazakâr olarak tanımlayabilirdi oysa İran devrimiyle birlikte artık bir İranlı yalnızca İranlı bir Şii’dir. Tıpkı Yahudilerin Nazi zulmünden önce kendisini bir Alman olarak tanımlayabildiği gibi. Oysa Nazi zulmü altında yaşadıkları büyük trajediyle birlikte artık önem taşıyan tek bir kimlik vardır oda Yahudidir. İran devrimi de Şiiliğin tarihsel trajedilerini yeniden sürüme sokarak mazlum bir milletin doğuşunu temsil eden Humeyni devrimi ile birlikte yeni bir kimlik inşa etmeyi başarmıştır. Bu kimlik İran/Fars olmakla Şii olmak arasındaki kopmaz bir bağa sahiptir. Bu yüzden de bir yönüyle etnik diğer yönüyle ise teolojik bir kimlik olarak etno-teotik şeklinde adlandırmayı uygun buluyorum. 

Bununla birlikte İran’ın bölgedeki etkinliği bildiğimiz anlamda salt Şiilik kimliğine bağlı değildir. Daha doğrusu İran için Şiilik klasik anlamda isna aşeriyye olarak bilinen klasik imamiyye Şiası değildir. İran’ın Şii kimliği daha çok bölgesel etkinliğini artıracak biçimde İran’ın devrimci kimliği ile yeniden tanımlanmıştır. Burada devrimci kimlik İran’ın bölgede her zaman güçsüzden yana ve mazlumun yanında yer alan bir hegemonya inşasına gönderme yapar. Dolayısıyla İran’ın merkezileştirdiği etno-teotik kimliği salt teolojik olmanın ötesinde aynı zamanda bölgede tüm “mazlumları” kucaklamak amacını güden hegemonyacı bir inşa aracıdır. Bu ise İran’a bölgede sadece sert güçle değil kültürel diplomasinin araçlarıyla da temsil edebilme imkanı vermektedir.  

Etno-Teotik bir Kimlik İnşası olarak Kerbela Sembolizmi 

Geniş grup kimliğinin ve onun kaynaşmışlığının devamını sağlayan en önemli etkenlerden birisi seçilmiş örselenmelerdir. Toplumların hayatında hızlı değişimlere yol açan, insanları şiddetle sarsan, onları aşağılatan, büyük acılar çekmesine yol açan olayların nesiller üzerinde oluşturduğu etkiye “örselenme” diyoruz. Örselenmiş kimliklerin, kendilerine var olmak için alan açan yapılara daha kolay katılımını sağlar. Bireydeki en önemli içgüdü nasıl hayatta kalma güdüsü ise, kimliklerdeki en önemli güdüde de hayatta kalmaktır. Kimlikler kendilerini tehdit altında gördüklerinde hayatlarını devam ettirecekleri güvenilir limanlara doğru akarlar. Volkan’a göre örselenmeler kuşaklar sonra bile bir grubun oluşmasında yeniden ortaya çıkabilir. Olmadık bir çatışmanın gerçek nedenine dönüşebilir. Vamık Volkan’ın “zaman çökmesi” olarak adlandırdığı bu süreçte seçilmiş örselenme daha dün olmuş gibi yaşanır. “Geçmişe ilişkin duygular, algılar ve beklentiler, güncel olaylar ve düşmanlarla ilgili olanlara büyük oranda karışır ve bu da akıl dışı politik kararlar almaya ve yıkıcı davranışlara yol açar.” Karşılıklı çatışanlar ayrı ayrı örselenmelerin tesiri altındaysalar “bitmeyen savaş”ın unutulmaz temsilcileri olarak akıl dışılıklar üretmeye devam ederler.  Y. Richard, "Şiilik, bir ölüm ve şehadet mezhebi oluşturmuştur" derken aynı şeyleri ifade etmek istemektedir. 

Şiiliğin hem ortaya çıkışını hem de Modern İran’ın Şii kimliğini belirgin hale getiren olay, Hz. Ali'nin oğlu Hz. Hüseyin'in miladi 680'de bugünkü Irak'taki Kerbela'da ıssız bir ovada şehit edilmesidir. Bu kader Aşureden bu yana, Hüseyin'in Karbala'daki şehitliği Şii kimliğinin merkezi bir bileşeni haline gelmiştir. Kerbela hadisesi normal olayları aşan kozmik bir yöne sahiptir. Bu tıpkı Hristiyanlıkta İnsanlığın kurtuluşu için çarmıhta acıyı ve ıstırabı seçen Tanrının oğlu İsa’nın kendini feda edişi gibi tarihin seyrini değiştiren önemli vakadır. Hz. Hüseyin iktidardan vazgeçişi ve kendini ölüm kucaklarında buluşu yeryüzünde adalet için zulme uğrayan bir kutsal bir direnişin hikayesi olarak kavramsallaştırılacaktır. Yann Richard, “Hüseyin’in Şehitliği - Peygamberin yaşayan tek torunu - '' adalet için katlanılması gereken her mücadelenin prototipi haline gelmiştir. Bir isyan ve umut ışığı olarak Şiiliğin kalbi bu acı içinde yatmaktadır”, derken,  aslında bunu kastetmektedir. Benzer şekilde, Karen Armstrong da “Hz. Ali’nin öldürülmesinde olduğu gibi [Karbala] trajedisi de, Şii Müslümanlar için insan hayatına dokunan kronik bir adaletsizliğin simgesi haline geldi” demektedir. 
Kerbela’yı günümüze taşıyan İran devriminin şu sloganı olmuştur: “her gün Aşura; her yer Kerbela”. Devrimin lideri Humeyni, İran devriminin her gün ve her yerde tıpkı Hz. Hüseyin ve taraftarları gibi sürdürülmesi gerektiğini vurgulayan bu sloganla ile artık Kerbela sürekli devrim fikrinin yeryüzündeki ateşi haline gelmiş olur. Humeyni’nin devrim ideolojisine göre bu slogan, "Müslümanın bulunduğu her yer, adalet ve hukuk güçlerinin zorba idare güçleri tarafından sınırlandığı bir savaş alanı, hayatında her gün şehadeti ve zaferi aradığı savaş günleri anlamını taşır… Böylece, İmam Hüseyin 'in trajik ve manidar örneğinde olduğu gibi, o da bu şehadet kavramıyla inancın, hakkın, adaletin toplumda hakim kılınmasına ve zorba idarenin, zulmün, baskının ve diktatörlüğün yıkılmasına önemli katkıda bulunur."  

Böylece Kerbela bireysel anlamda ve yalnızca tarihin bir anında meydana gelmiş tikel bir olay olmaktan çıkar, hem İran devrim kimliğinin hem de onun şahsında tüm mazlum milletlerin ortak bir kaderi haline gelmiş olur. İran’ın Aşura günlerinin "modern zalimlere" başkaldırılan bir "Kerbela gününe" dönüştürmesi ve bunu her senei devriyesinde toplumların hatırında tutması adına büyük törenlerle anması müthiş bir seremoniye dönüştürmesi örselenmiş kimliklere yönelik bir farkındalık yaratmaktadır. Böylece İran hem dostlarında hem düşmanlarında kendine yönelik gizli bir saygıyı oluşturmayı bölgede başarabilmektedir.  

Bölgede Şiilik yalnızca eğitim yoluyla yayılmamaktadır. İran’ın devrimden sonra kurduğu teokratik düzen içinde İmamiyye Şiasını bölgeye yaymak için kullandığı enstrümanlardan birisi din eğitimi verdiği üniversiteler ve kutsal mekanlar çevresinde (Zeynebiyye gibi) oluşturulan zaviyeler olsa da asıl büyük etkiyi matem, yas ve Aşure gibi daha sanatsal, edebi ve gösterilere dayalı Kerbela trajedisinin kitleselleştirilmesi aracılığıyla yaptığını düşünüyorum.  Muharrem ayının 10. gününde yaygın olarak Hz. Muhammed'in torunu Hz. Hüseyin'in Kerbela'da şehit edilişini anmak için yapılan “Aşure yada Muharrem Matemi”denilen bu yas tutma merasimleri siyahlara bürünmüş milyonlarca kadın ve erkeğin katılımıyla gerçekleştirilir. Basında ve medyada rastladığınız bu seremonilerin kitleelrin kültürel bilincde hem bir devamlılığa yol açtığını hem de İran’a karşı hüzünlü ve melankolik bir tutkuyu beslediğini düşünmek yanlış olmayacaktır.  

Şii kimliğinde Kerbela sürekli bir uyanıklık ve sürekli olarak devrime karşı bir hazır oluş bilinci yaratır. M. Ayoub bu konuda şu ifadeleri oldukça dikkat çekicidir: "Şii Müslüman, ister ağlayarak, şiir söyleyerek ve yazarak veya fakire iyilik ederek, isterse elinde silah taşıyarak zulme karşı mücadelesinde imama yardım ettiğini, bu yolda bizatihi savaşan ve ölen kimselerin sevabı kadar mükâfata kavuştuğunu düşünür. Genel anlamıyla Hz. Muhammed'in acılı ailesinin tüm hayatının paylaşımı demek olanı taziye, Şii toplum için merhamet ve şefkattin gerçek bir ifadesi haline gelmiştir. İmamların duygularına iştirak, ağlama, mersiye okuma ve taziye merasiminin bütün gereklerini yerine getirme şeklinde ifade edilir. Bu merasim sayesinde dindar erkek ve kadın, bir olayı ruhani tarihlerinde tekrar yaşarlar ve bu olayla olanı ilişkilerini yenilerler. Tarihteki önemli bir olayın temsili yoluyla dindar cemiyetin "bugünü" geçmişe ve geleceğe doğru genişler. Böylece tarih, artık hadiselilerin zaman içinde amaçsız ve hedefsiz akışı olmaktan çıkar. Tersine, o an, yani merasim anı sayesinde zaman ve mekân birleşir ve olaylar artık belirli bir gayeye doğru yönelirler.”  

İran’ın Şii kimliğinde Kerbela ve Muharrem matemi, toplumsal kimliğin “biz” bilinci açısından oldukça önemli bir yere sahip gözükmektedir. Ayrıca İran Şii kollektif kimliğinde Hz. Hüsey’in şehadeti motifi karşı tarafta yer alan Yezid üzerinden Şiiliğe karşı olan tüm kesimleri ötekileştirici ve düşmanlaştırıcı bir role bürünebilmektedir.  Humeyni’nin İran devriminde Şah rejimini Yezid’e benzetmesi ile Yemen’de Suudi Arabistan’ı Yezid siyasetini devralmakla suçlamak arasında fark yoktur.  Çünkü Kollektif kimliğin Hz. Hüseyin üzerinden inşası İran’a kendisine arşı gelişen tüm rakip siyasi hareketleri “düşman/Yezd” üzerinden okumaya imkan vermektedir. Kimliği sadece ötekileştirmeye indirmek ise düşmanlığa dayanan patolojik bir kimlik türü ortaya çıkarmaktadır. Patolojik kimlik topluluklar arası alışverişe karşı çıkarak, ötekini sürekli vurgulayarak çatışmanın dinamiğini oluşturmaktadır. İyi-kötü, hak-batıl düalitesi Zerdüştlükte gibi kozmosun kurucu ilkesi olarak ele aldığında ebedi çatışma da kaçınılmaz olur. Aradaki tüm gri alanların ihmal edildiği bu ebedi düalite inancının sosyal ve siyasal alandaki karşılığı hakkın temsilcisi Hz. Hüseyin ve batılın temsilci Yezid olarak simgeleştirilmiş olur. 

Kerbela ve Hz. Hüseyin’in şehitliği sembolleri sayesinde İran bölgedeki tüm gelişmeleri ve çatışmaları bir Şii İran karşıtlığından daha çok adaletle-zulmün savaşına çevirmeyi başarabilmektedir. Böylece Şiiliği Ortadoğu’daki tüm mazlumlar için merkezi bir figür haline getirebilmekte ve çevresinde kültürel bir hegemonya inşa edebilmektedir. “Her gün Aşure; her yer Kerbela” söylemi İran için modern tüm çatışmalarda güncellenebilecek bir kozmik ilkeye dönüşmüştür. Zerdüştlüğün Ahura Mazda ile Ehrimen arasında geçen ve Kurtarıcının geleceği ana kadar sürecek olan ebedi savaşı İran Şiiliğinde yeniden tarih sahnesine İslami figür ve sembollerle konmuş gibidir. Bu savaş Müslüman ile Kafir arasında geçmekten daha çok adalet ve zulmü temsil eden Müslüman coğrafyadaki temsilleri arasında geçmektedir. Bazen kötülük temsili ABD gibi daha uzak ötekine doğru odaklanmış olsa bile, bölgesel çatışmalarla hedef yeniden içeri doğru geri çevrilmektedir. Bu yüzden olsa gerek İran ile Irak arasında başlayan savaş ise İran'ın yeni rejimi tarafından “Hüseyn Hareketi” olarak nitelendirilmiştir. 

Humeyni devrimi ve İran entelektüelleri Kerbela ve Hz. Hüseyin’in şehadetini kültürel kimliğin önemli bir parçası haline getirerek aslında bir medeniyet okuması üzerinden Şiiliği tarihi, zamanı ve mekânı yönetme aracı olarak hegemonlaştırmışlardır. Nasıl ki ABD hegemonyasında özgürlük ve demokrasi mekanı ve zamanı yönetmenin araçları ise Kerbela’da hak-batı mücadelesi için Şii hegemonyasının aracı haline gelmiştir. Her ideolojik devlet gibi İran için de çevresini dönüştürmek ve kendisine tabi kılmak için kültür ve Şii kimliği önemli bir güce sahiptir. Fakat İran göstermeye çalıştığımız gibi bunu doğrudan İmamiyye Şiiliğinin katı dini inançları ve ritüelleri üzerinden değil Hz. Hüseyin’in ve Kerbela trajedisinin daha yumuşak ve estetik motifleri üzerinden yapmaktadır. İran devrimin Müslüman coğrafyada yönettiği bu algı oldukça da başarılı olmuş gibidir. 
Suriye iç savaşında İran’ın yönettiği stratejide de yine bu etno-teotik kimliğin nasıl hegomonik bir araç olarak işlev gördüğünü göstermesi açısından oldukça önemlidir.

DEAŞ ve Kurtarıcı Şii Kimliğin Dönüşü

İran’ın ideolojik bir devlet olarak bölgede hegomonik bir iktidar alanı kurduğunu ve bu iktidar alanını Şii kimlik üzerinden sürdürdüğünü söylemek belki çok genelleyici bir yargı olarak kabul edilebilir. Fakat yukarıda göstermeye çalıştığımız gibi bu Şii kimliğin teolojik bir kimlik olmasından daha çok bölgede rızaya dayalı ve mazlumların yanında yer alan bir hegemonya oluşturmak için kültürel bir kimlik olduğunu ifade etmeliyiz. Diğer bir deyişle biz İran Şiiliği dediğimizde onunla kastettiğimiz imamiyye Şiililiğin teolojik içerimleri değil daha çok Kerbela gibi büyük toplumsal gösterilere dönüşen devrmci kültürel karakteridir. Bu nedenle bu kimliği etno-teotik bir kimlik olarak tanımlamayı tercih etmiştik. Doğal olarak Hegemonik çaba bir siyasal sistemin, bir medeniyet anlayışını hayata geçirmek üzere çevre toplumlar üzerinde, rıza ya da zor temelli kurduğu hâkimiyet ya da üstünlük olarak görülebilir. 

Hegemonik otorite ancak rıza üzerine inşa edilebilirse ve hegemonyaya gönüllü itaate dönüştürülebilirse varlığını sürdürebilir ve yaşayabilir. Hegemonyanın bağlılarını gönüllü itaate dönüştürebilmesinin en emin yollarından birisi kendi jeopolitik düşmanlarımızı, başkalarının da düşmanları haline getirmektir. Bir düşman icat edilmeden çevresel bütünlük sağlanamaz. Onun içindir ki düşmansız bir dünyada yaşamak, ya da sıfır düşmanlı bir bölgede hegemonya kurmak girişimi bir hayalden ibarettir. Ulrich Beck’ın dediği gibi “hiçbir şey bir düşmanın oluşturduğu tehdit kadar bütünleştirici bir etki yaratmaz”  

DEAŞ tehdidi ilk oluştuğu andan itibaren Rafıziler olarak Şiiliği kendisine düşman görmesine rağmen, DAEŞ’in Suriye içinde Arap, Türkmen ve Kürt bölgelerine saldırması Irak’da ise Musul gibi Sünni yoğunluklu bir kenti alması hala çok anlaşılabilmiş değildir. Rakka ve Deir ez-Zor’da bulunan petrol havzalarını ele geçirmesi stratejik olarak anlaşılabilir olsa da, DEAŞ’in uzun süre Suriye rejim güçleri ile savaşmaması çok anlaşılabilir bir durum değildir. DEAŞ’in resmi yayınlarında ilk andan itibaren Rafizi olarak Alevi, Şii ve Nuseyri tüm gruplar mürted ilan edilmiştir. Buna karşılık DEAŞ sıcak çatışma alanları daha Sünni Arap, Türkmen ve Kürt bölgelerinden oluşmuştur. Bu durum Suriye’de özellikle PKK/YPG ile İran’ın bölgeye müdahalesine meşruiyet kazandırmıştır. 

DAEŞ’in resmi söylem olarak sürekli Rafızileri tekfir etmesi en azından kamuoyunda bu gruplara karşı hassasiyeti artırmıştır. Rumiyye’nin birinci sayısında DEAŞ açıkça şunu söyleyerek bu gruplara karşı ölüm emri veriyordu: “Rafızi, Nusayri, Bâtıni, Kaderi, Dürzi, Hululi ve Sufiler gibi kendilerini İslam’a nispet edip riddete bulaşan ve küfrü ve şirki babalarından miras alan topluluklara mürted hükmünü vermişlerdir.”  DEAŞ’in Irak ve Suriye’de Türkmen bölgelerine saldırması ve Türkmenlerin kendilerini savunacak silahlı güçlere sahip olmamaları ciddi bir güvenlik sorunu ortaya çıkardı. Kuşkusuz Irak’daki Türkmenlerin büyük bir kısmının Şii olması ve Telafer, Eyaziye, Bakuba ve Mehleviye gibi bölgelerdeki Türkmenlerin katliama maruz kalması merkezi Irak hükümetinin ve Kürt yönetiminin bu süreçte sessiz kalması haklın büyük bir kısmında yalnızlık ve çaresizlik duygusu yaratmıştır.  

2014’de Irak ve Suriye’de büyük bir kara parçasında hakimiyet kuran DEAŞ’in sahip olduğu devasa askeri güç karşısında hem bölge ülkeleri hem de Irak hükümeti başarısız kalmıştır. Haziran 2014’de DEAŞ’in Musul merkezinde kurduğu sözde “İslam Devleti” Türkmenlere yönelik zulmüne karşı bölgede bir kurtarıcı gibi dönen Şii İran’ın milis güçleri olmuştur. Haşdi Şabi Türkçe adıyla Halk Seferberlik Güçleri olarak adını duyuran bu milis güçler Musul saldırısı ardından Irak'ın Şii dini lideri Ayetullah Sistani’nin tüm Irak halkını ülkelerini ve kutsal mekânlarını savunmaya çağrısının akabinde kuruldu.  Bu gücün içinde yer alan birçok küçük grubun bulunduğu ve aslında İran’ın devrim sonrası oluşturduğu geniş silahlı milis ağlarının bir devamı olduğunu biliyoruz. İran’ın Afganistan’dan Yemen’e kadar bir çok bölgede genç, işsiz Şiileri mobilize etmek gücüne sahip olması ve böylece kendisine bağlı paramiliter bir silahlı güç oluşturması onun bölgedeki etkinliğini her zaman güçlendirmiştir. fakat çoğu kez bu güçleri batılı devletler tarafından da terörü teşvik eden ülke olarak kodlanmasına yol açmıştır. Şimdi ise Batı kamuoyunda DEAŞ gibi eli kanlı bir terör örgütüne karşı sahada silahlı milis güçleri sevk etmesi Şiilik için Batı kamuoyundaki var olan algıyı değiştirecek önemli bir propaganda aracına dönüşmüştür. Haşdi Şa’bi artık Irak da ve daha sonra Suriye’de de DEAŞ terör örgütüne karşı savaşan bir halk ordusuna dönüşmüştür. Batılı devletlerin ve özellikle de ABD’nin muhtemelen bölgede silahli bir paramiliter güç olan PYD’ye karşı meşru söylemini devam ettirmek adına Haşid Şa’bi’ye sessiz kaldığı da söylenebilir. Ama sonuçta Şiiliğin içinde Arap ve Türkmenleri de alan geniş katılımlı paramiliter gücü DEAŞ’e karşı savaşan ve bölgede Türkmen ve Sünnileri de kurtaran bir misyona dönüşmüştür. 

Böylece DEAŞ tehdidi Şii paramiliter güçlerin Irak’ta ve Suriye’de set güç kullanma hakkını meşrulaştırıcı bir unsura dönüşmüştür. İran bu güç kullanma meşruiyetinin dini ve mezhebi bir kimliğe bağlı olmadığını göstermek için de Haşdi Şa’abi (Halk Milis Güçleri) içinde oluşturduğu yapıların çoğuna her zaman olduğu gibi yine adalet ve zulme başkaldırının sembolü olarak Hz. Ali, Hz. Hüseyin ve Aşure gibi kültürel motifleri öne çıkararak diplomatik bir dil kullanmayı başarmıştır. Haşdi Şa’bi içinde yer alan milis güçlerin isimlerinin İmam Ali Tugayı, Seyyid Şüheda Tümeni, Asain El Hakk, Ali Ekber Tugayları, Seraya Aşura” gibi semboller olması bizim anlatmak istediğimizi özetlemektedir. İran propaganda gücü ve kültür diplomasisi sayesinde hem Irak’daki varlığını hem de Suriye’deki varlığını terörizme karşı savaş olarak pazarlamayı başarmıştır. 

Medeniyetler İtitfakı Söyleminden Vahdet Söylemine İran Diplomasisi  

Suudi Arabistan’ın ve Katar2ın bölgede terörü destekleyen ülkeler olarak anılması karşısında İran’ın sessizce aradan sıyrılarak Suriye’de terörizme karşı savaşan ülke konumuna yükselmesi sanırım birçoğumuzu hayrete düşürülüyordu. Şimdi en azından bunun aslında bölgede İran’ın kullandığı Şii kimliğin bir sonucu olarak elde ettiği bir kazınım olduğunu anlamış oluyoruz.  İran bir Şii hilali oluşturmakla suçlansa bile aynı zamanda bölge hem paramiliter güç kullanma kabiliyetini hem de hegemonyacı bir siyaset uygulama çabasını gizlemeyi başarmıştır. Kuşkusuz bunda kullandığı diplomatik dil kadar uyguladığı kültür politikaları ve sembolik iktidar araçlarının da önemli bir payı bulunmaktadır. Yukarıda bu sembolik iktidar ve hegemonya araçlarından biri olarak devrimci Kerbela sembolizmini kısmen anlatmaya çalıştık. Bu bağlamda aynı dile bağlı olarak İran’ın bölgedeki sert gücünü örten uzlaşmacı diplomatik diline de kısaca değinmek yerinde olacaktır. İran’ın devrimci Kerbela sembolizminin adaletten yana ve zalime karşı bir pozisyon aldığını görmüştük. Bu durum aynı zamanda her zaman çatışmayı örten bir dili de zorunlu kılar. Hegemonya her zaman karşıdakini imha gücüne sahip olmayı gerektirirken aynı zamanda ikna edecek propaganda araçlarını da etkili bir biçimde uygulamayı gerektirir. 

1998’de Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun açılış toplantısındaki konuşmasında İran İslam Cumhuriyeti adına ran Cumhurbaşkanı Muhammed Hatimi şöyle seslenmişti: “Yeni bir milenyum eşiğinde olan insanlık, diyalogu kurumsallaştırmak, düşmanlık ve çatışma yerine karşılıklı görüşme ve anlayış sağlamak için bütün gayretini gösterirse gelecek nesillere çok değerli bir miras bırakmış olacaktır. (…) Birleşmiş Milletlerin, ilk adım olarak 2001 yılını “Uygarlıklar Arası Diyalog Yılı” ilan etmesini önermek istiyorum. Diyalog aracılığıyla evrensel özgürlüklerin harekete geçirilebileceğini içtenlikle umut ediyorum.” 

Sonuç olarak 2001 yılının BM kapsamında “Medeniyetler Arası Diyalog Yılı” olarak tanımlanması ve bu konuda çeşitli faaliyetlerin düzenlenmesi kabul edilmiştir.  Her ne kadar bu çıkış İran2ın nükleer çalışmalarının dünya kamuoyuna sızmasıyla birlikte Batı ve İran arasında sert rüzgârların esmesine yol açmış olsa da, medeniyetler arası diyalog tartışmalarının 11 Eylül saldırısından çok önce Şii İran’dan gelmesi oldukça manidardır. İran her zaman sert yüzü kadar diyalog kurulabilir bir ülke olduğunu da göstermeyi bilmiş bir diplomasiye sahip olmuştur. Aynı stratejiyi İran’ın Suriye iç savaşında uyguladığını görebiliyoruz. İran Suriye’de açıkça Esad rejimine destek verirken ve bu desteğini mezhebi bir kimliği öze çıkartmadan yapmayı başarırken tüm İslam dünyasına da birlik mesajları vermeyi ihmal etmemiştir. Tahran’da düzenlenen 31. Uluslararası İslami Vahdet Konferansında konuşan Ruhani, Müslümanların terörizmin kökeninin kazınmasına kadar mücadelelerinin devam yönelik sözleri bu bağlamda oldukça önemlidir. Uzunca bir süre Batı kamuoyunda terörist destek olarak suçlanan İran Suriye’den terörizme karşı savaşmak için tüm dünyayı işbirliğine çağran ülke olarak çımayı başarmıştır. Bölge halkları ve ordularının terörizme karşı kazandıkları zaferin değerli olduğunu ifade eden Ruhani, ‘’Terörizmin bölgedeki esas temelleri yıkılmış ve İstikbar ile Siyonizmin bölge milletleri aleyhindeki komplolarının büyük kısmı başarısız olmuştur’’ , diyerek adeta bu süreci de İsrail’in yönettiği algısını vermektedir.  

Şiiliği resmi bir mezhep olarak kabul eden ve devletin tüm kademelerine kadar Şiiliği yayan bir ülke olarak İran’ın bölgede mezhepçilik yapılmasından şikâyetçi olması ve bunda da başarılı olması bile üzerinde düşünülmesi gereken diplomatik bir başarıdır. Nitekim İran’ın Suriye iç savaşında yaşananlardan dolayı endişesinin arttığını ve mezhep savaşının kendisine zarar vermesini önlemeyi amaçlayan söylemlere özen verdiği gözlemleyebiliyoruz. Son zamanlarda İran’daki farklı kimliklerin bütünlüğüne yönelik açıklamalar devrimden bu döneme kadar hiç olmadığı kadar arttığına şahit oluyoruz. 2016 yılında İran İslam Cumhuriyeti Kültür ve İslami İrşad Bakanı Ali Cenneti’nin “İran, barış ve saygıyı kalıcı kılmak için dinler ve kültürlerle diyalogun gelişmesini gündemine almıştır. Mezhebi bakışlar medeniyetlerin bir arada yaşamasını engellemektedir”  açıklamasının temelinde de bu hassasiyet yatmaktadır. İran böylece hem bölgedeki ayrıştırıcı ülke imajından kurtulmak istemekte hem de Suriye sonrası bölge ülkeleriyle olan dayanışmayı garanti altına almak istemektedir. 

İran Suriye sonrası sıranın kendisine gelebileceğinin farkına vardığından İslam dünyasında vahdet fikrine sürekli vurgu yaparak yeniden ümmetçi bir politikaya dönmektedir. Bunun sonucu olacak ki İran İslam Cumhuriyeti Kültür ve İslami İrşad Bakanı Seyyid Rıza Salihi Emiri, bir konuşmasında “vahdet” kavramını sıklıkla vurgulamış ve birlikteliğin İsrail eliyle, onun desteklediği radikaller tarafından bozulduğunu belirterek, İran’ın tarihi boyunca kültürel çeşitliliğe ev sahipliği yaptığını ve bu geçmiş ile kültürel diyalog ve irtibatlarla, vahdet fikrinde İslam dünyasında yeni bir söylem yaratılabileceğini belirtmiştir.  Bu konuşma sanki Trump’un Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak kabul ettiği tarihi hatasının bir öngörüsü gibidir. Kudüs’ün İsrail’in başkenti kabul edildiğine yönelik Trump imzası bölgede İran’a yönelik tüm eleştirileri geçersiz kılacak ve İran’ı tekrar zalim devletlerle savaşan baş aktör konumuna getirecektir. 

İran bölgede Suriye’de uyguladığı paramiliter savaşla Sünni dünyanın şimşeklerini üzerine çekmişken Kudüs açıklaması tekrar İran’ı Sünni dünyanın kahramanı konumuna çıkaracak bir adım olmuştur. İlerleyen zamanlarda İran’ın bu çatışmayı nasıl yönettiğini daha iyi göreceğiz. Fakat şimdilik İran’ın önüne, Kerbela sembolizmini yeniden dirilteceği ve uygulayabileceği yeni bir alanın daha açıldığını söyleyebiliriz. 

İran uzun zamandır bölgede silahlı grupları destekleyen bir ülke olarak anıldı. İran’ın elindeki güçlü ordu, Irak, Suriye ve Lübnan’da sahip olduğu paramiliter ve milis güçler onun bölgedeki gücünün en önemli göstergeleri sayıldı. Fakat belki de unutulan İran’ın bu gücünün arkasında yatan ve bu gücün önünü açan yumuşak güç unsurlarıdır.  İran’ın bölgedeki  jeopolitiğini önemli kılan unsur da  bölgeyi dizayn etmede kullandığı bu yumuşak güç araçlarından geçiyor. Jeopolitik tasarım, belli bir kültür sisteminin devlet yoluyla hedef coğrafyalarda kültürel ve beşeri bir dünya inşa etme girişimi olarak görülebilir. İran’ın bölgedeki ikna kabiliyetini sağlayan unsurlar dini ve ideolojiktir. Bu açıdan özellikle İran’ın nasıl bir ülke olduğunu ve bölge ülkeleri üzerindeki kültürel etki alanını nasıl inşa ettiğini anlamak önemli gözüküyor. Biz bu yazımızda bunun sadece küçük bir kısmını Kerbela sembolizmini ele aldık. Bu haliyle İran’ın bölgedeki tüm İslamcılıklar içinde var olduğunu söylemek de yanlış olmayacaktır. 

Türkiye ise bölgede ne İran gibi güçlü Şii kültürel kimliğine sahiptir ne de diğer ülkelerdeki gibi dini merkezlere sahiptir. Ayrıca Türkiye’nin elinde bölgedeki halkları ikna edebilecek güçlü kültürel semboller de yok gibidir. Türkiye’de yer yer gündeme gelen Halifelik Kureyşlilik şartından dolayı oldukça sorunlu ve tarihsel vurgularımızda oldukça siyasi karakterlidir. Osmanlı tarihsel olarak bitmiş bir iktidar alanını temsil ederken bölge ülkelerinin bazılarında da hala merkezi bir gücü temsil ederek emperyalist kuşkuları artırmaktadır. 

İran ile bölgede birçok ortak çıkara sahip Türkiye’nin hem bölgesel etkisini artıracak hem de zayıf noktalarını kapatacak bir jeopolitiğe ihtiyacı kaçınılmaz gözüküyor. Ama nasıl? Suriye meselesi bir kez daha gösterdi ki, Türkiye’nin bölgede İran Şiası ve körfez Selefiliğine karşı hiçbir dini kartı kullanma ihtimali bulunmuyor. Ama demokratik bir Türkiye, kapsayıcı bir dindarlıkla bölgede toplumlar için kültürel olarak daha ikna edici olacaktır. Türkiye’nin bir kez daha yapması gereken Ortadoğu’ya Batıya dönük yüzünü göstermektir. Türkiye güçlü demokratik bir hukuk devleti olarak İslam dünyasının sorunlarına karşı duyarlı olabileceğini gösterebilir. Böylece hem bölge toplumları üzerinde ikna kabiliyetini artırır hem de etkinliğini tahkim edebilir. Ama bunu yapabilmesi için öncelikle kendi iç sorunlarını aynı düzeyde çözebilmesi gerekecektir. 

 Prof. Dr. Hilmi Demir kimdir?

1969 Tokat Reşadiye’de doğdu. 1993’te Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesini bitirdi. 2002 yılında Yardımcı Doçent, 2009 yılında Doçent, 2014 yılında Profesör oldu. Hitit Üniversitesi İlahiyat Fakültesinde Kelam, ABD Öğretim üyeliği ve TEPAV’da Bölge Çalışmaları danışmanlığı yapmaktadır. Ulusal ve uluslararası alanda, radikalizm, selefilik, mezhep çatışmaları ve DAEŞ konularında yazıları bulunmaktadır.
 

Kaynak: Bilimevi Dış Politika Dergisi, Sayı: 3

Güncelleme Tarihi: 14 Ağustos 2018, 11:11
YORUM EKLE

banner33

banner37