İran ve P5+1 Ülkeleri Arasında İmzalanan Nükleer Antlaşmadan Trump’ın Çekilmesi - Selman Öğüt 

Bilindiği üzere enerji meselesi, bütün ülkelerin en temel konularından biri. Artan nüfus ve sürekli tüketime dayalı global ekonomik sistem, enerji konusunun her daim kritik bir mesele olarak devletlerin ajandalarında olmasına sebebiyet veriyor. Enerjinin en ucuz ve en kolay şekilde elde edilmesi kadar sürdürülebilir politikalar ile uzun vadeli temininin garanti altına alınması da hayati önem taşıyor.

İran ve P5+1 Ülkeleri Arasında İmzalanan Nükleer Antlaşmadan Trump’ın Çekilmesi - Selman Öğüt 

Doç. Dr. Selman Öğüt 

Mayıs ayının başında ABD Başkanı Trump, İran ve P5+1 (ABD, Çin, Rusya, İngiltere, Fransa ve Almanya) ülkeleri arasında imzalanan Nükleer Antlaşma’dan çekileceğini açıkladı. Başkan Trump, antlaşmadan ayrılma kararını açıklarken 2015’te askıya alınan İran’a yönelik ekonomik yaptırımları da tekrardan hayata geçireceğini ekledi. Söz konusu ekonomik yaptırımların uygulamaya “en güçlü şekilde” tekrar konulacağını özellikle vurguladı. Trump’ın niye böyle bir karar aldığı sorulduğunda ise kendisinin verdiği cevap, İran’ın 2015’te imzalanan antlaşmayı suiistimal etmesi. Ne tür bir suiistimal olduğu noktasında tutarlı argümanlar ve tatmin edici deliller ortaya koyamayan ABD Başkanı, İran’ın söz konusu antlaşmayı kötüye kullanarak nükleer silah üretme çabası içinde olduğunu belirtti. Bunun yanında İsrail Başbakanı Netanyahu’nun İran rejiminin antlaşmaya ilişkin verdiği sözlerini tutmadığı noktasındaki açıklamalarını da dayanak olarak gösterdi.

Global Bir Mesele Olarak Enerji

Bilindiği üzere enerji meselesi, bütün ülkelerin en temel konularından biri. Artan nüfus ve sürekli tüketime dayalı global ekonomik sistem, enerji konusunun her daim kritik bir mesele olarak devletlerin ajandalarında olmasına sebebiyet veriyor. Enerjinin en ucuz ve en kolay şekilde elde edilmesi kadar sürdürülebilir politikalar ile uzun vadeli temininin garanti altına alınması da hayati önem taşıyor.
Konuyu bağlamından olabildiğince koparmadan özellikle gelişmiş ekonomilerin nükleer enerjiye ve dolayısıyla nükleer enerji santrallerine ne kadar önem verdiklerini hatırlatmak ve bu bağlamda Türkiye’nin nükleer enerji ile ilgili son dönemde yaptığı atakları ve bu ataklara karşı yapılan yıkıcı ve haksız eleştirileri gözden kaçırmamak gerek. Dünya genelinde 31 ülkede 400’den fazla nükleer santral var. Fransa ve İtalya’da sebze-meyve tarlalarına bitişik şekilde inşaa edilmiş olanları dahi mevcut. Uzmanlar mrem birimi üzerinden yaptıkları ölçümlerde televizyon, bilgisayar ve cep telefonunun, radyasyon yayma açısından daha tehlikeli olduğunu belirtiyorlar. Uzun lafın kısası enerji çok hayati bir konu ve bu hayati konunun en hayati alt başlığı nükleer enerji.

2015’te İmzalanan Antlaşma ile İran Ne Vaad Etmiş ve Ne Ummuştu?

Obama liderliğinde imzalanan antlaşma ile İran önemli vaadlerde bulunmuştu. Bu vaadleri kısaca hatırlayacak olursak şu önemli hususların altını çizmemiz gerekir:
-    Askeri Üslere Kontrollü Giriş: Bilindiği üzere Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu, Birleşmiş Milletlerin (BM) en önde gelen ajanslarından biri. ABD eski Başkanı Eisenhower’in ‘Barış için Atom’ kısa adıyla kurulması noktasında öneride bulunduğu ve nükleer enerji ile ilgili denetimleri gerçekleştiren kritik bir kurum. İşte bu kuruma 2015’te imzalanan nükleer antlaşma ile İran’daki askeri üslere kontrollü giriş izni verilmişti. Kaldı ki askeri üslere giriş ve kontrol izninin verilmesi casusluk riski ve devlet sırlarını ifşa ihtimali hasebiyle İran tarafından ister istemez soğuk karşılanmıştı. Her iki tarafı da memnun edecek bir usul belirlenerek bütün üsler yerine şüpheli olduğu düşünülen askeri üslere yönelik denetim yapılması fikri ortaya atılmıştı. Bununla birlikte İran’ın makul görmediği denetim taleplerine itiraz hakkı saklı tutulmuştu. Sonuç olarak ise BM’nin geniş bir denetim yetkisi elde ettiği ortaya çıkmıştı.
-    Uranyum Zenginleştirme Faaliyetlerine Kısıtlama: Antlaşma ile varılan en önemli sonuçlardan biri de İran’ın uranyum zenginleştirme faaliyetlerine uygulanacak kısıtlamaları kabul etmesiydi. Buna göre İran, uranyum zenginleştirmede kullanılacak santrifüj sayısını antlaşma ile üçte iki oranında azaltmayı da kabul etmişti. (Teknik detaylara gereğinden fazla girmeden şu hususları belirtmekte yarar var. Bir atom bombasının yapımında kullanılan radyoaktif maddeler ya uranyum ya da plütonyumdur. Uranyum zenginleştirmeden kasıt nükleer enerji ve atom bombası için en elverişli kütle numarası olan ve uranyum içinde %1 oranında bulunan U-235 izotoplarının ayrıştırılması faaliyetidir.) Bununla birlikte Tahran yönetimi antlaşmanın kabulünden başlayarak gelecek on sene içerisinde uranyum konusunda geliştirme ve araştırma yapma izni almıştı. Tabii ki bu geliştirme ve araştırma izni, zenginleştirilmiş uranyum biriktirmeme şartına bağlanmıştı.
-    Silah Ambargosuyla İlgili Yeniden Düzenleme: Antlaşma ile birlikte İran’a yönelik uygulanan silah ambargosunun 5 yıl daha devam etmesi öngörülmüştü. Ancak Rusya bu konuyla ilgili BM Güvenlik Konseyi’nin özel iznine dikkat çekmiş ve Güvenlik Konseyi’nden özel izin çıkması durumunun istisna teşkil edeceğini vurgulamıştı.
-Yaptırımların Kalkması ve Malvarlıklarına Ulaşma:  Yukarıda  belirtilen tavizlerin verilmesinin İran açısından ekonomik beklentilerinin olduğu açıktı. Söz konusu antlaşma ile verilen denetim yetkilerinin en önemli getirisi olarak İran’a yönelik uygulanan farklı alanlardaki ekonomik yaptırımların kaldırılması hedeflenmişti. Finans, havacılık, deniz taşımacılığı ve petrol gibi önemli alanlarda uygulanan ekonomik yaptırımların kalkması yanında İran’ın yurt dışındaki malvarlıklarına erişimi de sağlanacaktı. Malvarlıklarına erişim imkanı ile İran’ın 100 milyar dolardan fazla malvarlığına ulaşma ihtimali gündemdeki yerini almıştı.
-Ticari Hacmin Artması: Ekonomik yaptırımların kaldırılması ve yurt dışındaki malvarlıklarına erişim hakkının sağlanması ile beraber İran’ın ticari hacminin büyümesi de İran tarafından listeye konulan önemli başlıklardan biri olmuştu.

Antlaşma’nın Uluslararası Dengeler Açısından Değerlendirilmesi

Antlaşma’nın P5+1 olarak formülize edilen tarafında yer alan ülkelerin BM Güvenlik Konseyi’nin daimi üyeleri ve Almanya olması, bütün dünyada heyecan yaratmıştı. Uluslararası hukuk açısından BM’in kurulması ile beraber haklı istisnalar söz konusu olmadığı durumlarda uluslararası ihtilaflarla karşılaşan devletlerin kuvvet kullanma yoluna başvurmasının yasaklanması ve kuvvet kullanma ile ilgili kararların çıkmasında yetkili merci olarak Güvenlik Konseyi’nin belirlenmesi, Konseyin 5 daimi üyesinin taraf olduğu ya da olacağı antlaşmaların önemini daha da arttırmıştı. Daimi üyelerin hepsinin yanına Kıta Avrupasının lokomotif ülkesi konumda bulunan Almanya’nın  da eklenmesi, antlaşmanın muhafazası ve sürdürülebilirliği noktasındaki inancı pekiştirmişti.
Uluslararası silahsızlanma noktasında çalışma yapan çoğu uzman, söz konusu antlaşmanın Obama tarafından gerçekleştirilen en önemli işlerden biri olduğu kanaatini bildirmişlerdi. Bu kanaatin altında kanın hiç durmadığı Ortadoğu’da muhtemel bir çatışmanın önlenmesi noktasında mezkur antlaşmanın hayati öneme sahip olduğu fikri yatıyordu.
Bu minvalde her ne kadar bazı uzmanlar Ortadoğu’daki nükleer silahlanma yarışmasından bahsetse de bölgede kendi nükleer silahını geliştirmiş tek ülke olan İsrail ve İran arasında neşet edecek olası bir çatışma en ön plana çıkan risk faktörü olarak masada duruyor. Buna ek olarak Suudi Arabistan’ın İran’daki nükleer araştırmalardan sürekli şekilde tedirgin olması da değinilmesi gereken bir diğer husus. Zira Trump’ın İran’la yapılan Nükleer Antlaşma’dan çekildiğini açıklamasının hemen akabinde Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Cubeyr’in açıklaması dikkate şayandı. Cubeyr, İran’ın nükleer silah üretecek kapasiteye ulaşması durumunda Suudi Arabistan’ın kendi halkını korumak için ne gerekiyorsa yapacağını belirtmişti. Cubeyr’in bu açıklamasının dikkatle incelenmesi gerekiyor. Zira daha antlaşma ile ilgili usul hukuku açısından kesin bir fesih beyanı ya da çekilme kararı yokken Cubeyr’in antlaşma lağv edilmişçesine sert beyanatta bulunması oldukça şüpheli bir durum.
Antlaşma ile beraber ortaya çıkan atmosfer, taraflar açısından olumlu karşılanmıştı. Antlaşmanın İran’ın nükleer silah geliştirme konusundaki muhtemel faaliyetlerini kontrol altına aldığı birçok platformda dillendirildi. İran’ın mütemadiyen nükleer silah geliştirmeme sözü vermesine rağmen ilk defa sistematik şekilde denetim öngören antlaşmanın muhtelif teminatlar öngördüğü belirtilmişti. Yukarıda da belirttiğimiz üzere ABD ve Avrupa tarafından uygulanan ekonomik yaptırımların ve özellikle petrole yönelik ambargonun kaldırılması ile canlanacak olan İran ekonomisine de dikkat çekilmişti.

Uluslararası Hukuk Açısından ABD’nin Antlaşmadan Çekilmesi Mümkün mü?

İran ve P5+1 arasında kabul edilen antlaşma, Ortak Kapsamlı Eylem Planı (Joint Comprehensive Plan of Action) adı ile 2015 yazında dünyaya duyurulmuştu. 14 Temmuz 2015 tarihinde tarafların antlaşma sağladıkları, 18 Ekim 2015 tarihinde antlaşmanın yürürlüğe gireceği ve tarafların gereken uygulamaları yapmaya başlayacakları belirtilmişti. Bununla birlikte 16 Ocak 2016 tarihi, antlaşmanın uygulama tarihi olarak belirtilmişti.
Bu yazıyı kaleme aldığım Mayıs 2018 itibariyle ABD Dışişleri Bakanlığı resmi sitesinde  yer  alan  açıklamalara  bakıldığında,  ABD’nin  söz  konusu  antlaşmanın uygulanmasından memnun olduğu görülmektedir.1 Resmi sitede yer alan ifadede Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu tarafından İran’ın nükleer enerji ile ilgili alması gereken önlemleri aldığının tespit edildiğini belirtilmekte. Buna ilişkin olarak da ABD’nin  bu  tespiti  doğruladığı  ve  İran’a  yönelik  ABD  ve  Avrupa  Birliği  tarafından uygulanan yaptırımların kaldırıldığı ortaya konulmaktadır.

Söz konusu Ortak Kapsamlı Eylem Planı, uluslararası hukuk açısından çok taraflı bir antlaşma niteliğindedir. Antlaşma, eylem planı metni ve buna ilişkin 5 adet ekten oluşmaktadır. Oldukça detaylı hazırlanmış olan Ortak Kapsamlı Eylem Planı, uygulama planından tarafların vaat ve yükümlülüklerine kadar bütün gerekli hususları düzenlemiştir.
Bilindiği üzere antlaşmalar, uluslararası hukukun temel kaynaklarından biridir. 1969 tarihli Viyana Antlaşmalar Hukuku Sözleşmesi’nin 2. Maddesi, devletler arasında akdedilen ve uluslararası hukuk kurallarına bağlı uzlaşma metinlerini antlaşma olarak tanımlar. Konunun bağlamından kopmamak için bir antlaşmanın taraflarının illaki devletler olmak zorunda olmadığını, uluslararası örgütlerin de bir antlaşmaya taraf olabileceğini ya da nitelik açısından tasnifin nasıl yapıldığını ayrıntılı şekilde incelemenin yersiz olduğu görüşündeyim. Bununla birlikte konunun bütünlüğü açısından uluslararası hukuka göre antlaşmaların bağlayıcılığı konusuna ve bu bağlayıcılıktan kaynaklanan taraf yükümlülüklerinin ihlallerinin uluslararası hukuk açısından ne tür sonuçlar doğurduğuna temas etmemiz oldukça önemli.

Uluslararası hukuk açısından bir antlaşmanın yapılış süreci oldukça ayrıntılı şekilde incelenmelidir. Antlaşma metninin oluşturulması, antlaşmanın bağlayıcılık kazanması ve antlaşmanın hüküm doğurması aşamalarının her biri antlaşmalar hukuku açısından hayati önemi haiz evrelerdir. Yukarıda belirtildiği üzere, Ortak Kapsamlı Eylem Planı Antlaşması, tarafların belirlediği usullere uygun olarak akdedilmiş ve tarafları bağlayan bir hukuki metin haline gelmiştir.
Antlaşmaların tasnifi yapılırken farklı alt başlıklar açılabilir. Mesela antlaşmaların konularına göre incelenmesi söz konusu olduğunda siyasal antlaşmalar, ticari antlaşmalar, bilimsel işbirliği antlaşmaları ya da askeri antlaşmalar gibi muhtelif isimler karşımıza çıkar. Keza şekli açıdan bir tasnif de yapılabilir. Yazılı ve sözlü antlaşmalar ayırımı veya taraf sayısına göre çok taraflı ve tek taraflı antlaşmalar ayrımı biçimsel açıdan yapılan kategorizasyonlardır. Konumuzu doğrudan ilgilendiren tasnif türü, antlaşmaların hukuki işlev açısından değerlendirilmesidir. Antlaşmaların doğrudan etki doğuran hükümler içermesi durumunda bu hükümlerin antlaşmaya taraf olan uluslararası hukuk kişilerini yükümlülük altına sokması söz konusu olur. Antlaşmada vaat edilen yükümlülüklerin akid tarafların herhangi biri tarafından haklı sebep olmaksızın yerine getirilmemesi, uluslararası hukukun ihlaline sebebiyet verir. Uluslararası hukuktan kaynaklanan herhangi bir yükümlülüğün ihlali ise ihlalci devletin sorumluluğunun doğmasına sebebiyet verir.

Uluslararası Hukukun Genel Prensiplerinden Biri Olarak Pacta Sunt Servanda (Ahde Vefa)

ABD’nin   İran’la   yapılan   mezkur   antlaşmadan   çekilme   nedeni   olarak   ortaya koyduğu sebepler hukuki olmaktan ziyade siyasidir. Yukarıda da incelediğimiz üzere Obama döneminde bir başarı olarak görülen ve uygulanması açısından hiçbir problem olmadığı belirtilen antlaşma ile ilgili Trump’ın ani ve fevri şekilde hasmane bir tutum benimsemesi sadece antlaşmaya taraf devletleri değil bütün dünyayı şoka uğratmıştır.
Başkan  Trump’ın  antlaşmadan  çekilme  isteğinin  gerekçeleri  açısından  farklı nedenler masaya konulmaktadır. Bu nedenler arasında en öne çıkanlar; Trump’ın selefi Obama’nın başarı miraslarını tahfif etmek ve yıkmak, İsrail ekseninde bir Ortadoğu politikası izlemek ve Trump’la beraber ABD yönetimine gelen yeni yüzlerin etkisinde hareket etmektir. Bu ana nedenlere dikkat edildiğinde hiçbiri siyasi nitelikten öteye geçemeyen ve hukuken herhangi bir haklılık zemini oluşturmayan ve dolayısıyla uluslararası hukuk açısından boş gösteren olarak nitelendirilecek nedenler, ABD Başkanı Trump tarafından öne sürülmüştür.
Zaten ABD dışında mezkur antlaşmaya taraf olan ülkelerin hiçbiri antlaşmanın uygulanması ve İran’ın yükümlülüklerini yerine getirmesi açısından herhangi bir sorun olduğunu belirtmemiştir. Tam aksine Trump’ın çekilme kararını açıklamasından sonra antlaşmaya taraf olan devletlerin hepsi antlaşmaya bağlı olduklarını ve antlaşmanın uygulanmasının devam ettirilmesi gerektiğini belirtmişlerdir. Avrupa Birliği Konseyi Başkanı, Donald Tusk Trump’ın çekilme kararına tepki göstermiş ve “ABD Başkanı Donald Trump’ın İran nükleer antlaşması ve ticarete ilişkin politikalarına karşı Avrupa Birliği’nin eşgüdümle hareket edeceğini beyan etmiştir.”
Uluslararası hukuk açısından bir antlaşmanın geçersizlik nedenleri incelendiğinde şu temel başlıklar karşımıza çıkar:
-    Antlaşmaların Yapılmasına İlişkin Kurallara Uyulmaması
-    Antlaşma Taraflarından Herhangi Birinin İradesinin Sakatlanması
-    Uluslararası Hukukun Amir Hükümlerine Aykırılık

İncelemekte olduğumuz antlaşma ile ilgili yukarıda belirtilen geçersizlik sebeplerinden hiçbiri mevcut değildir. Geçersizlik sebebi olmadan taraflardan birinin antlaşmayı uygulamaktan vazgeçmesi, uluslararası hukukun ihlalidir.
Uluslararası hukukun kaynakları arasında saydığımız hukukun genel ilkeleri ile ilgili çalışmalar incelendiğinde ahde vefa ilkesi (pacta sunt servanda) doğrudan karşımıza çıkar. Normativist teori kurucusu olarak anılan meşhur hukukçu Hans Kelsen’in değerlendirmesi, hukuk sisteminin hiyerarşik kurallardan oluştuğu yönündedir. Söz konusu hiyerarşik kuralların en üstünde grundnorm olarak adlandırdığı temel kural yer almaktadır. Kelsen, temel kural olarak ahde vefa ilkesini belirlemiştir.

Ahde vefa ilkesi uluslararası hukuk kişilerinin verdikleri sözlere ve taraf oldukları antlaşmalara bağlı olmalarını gerektirmektedir. ABD Başkanı Trump’ın mevzu bahis antlaşmadan hukuki herhangi bir neden sunmadan çekilme isteğini açıklaması, ahde vefa ilkesine aykırıdır. Bu aykırılık uluslararası hukukun ihlalidir.

Çalışmamızda ortaya koyduğumuz bilgiler ve tarafların beyanatları neticesinde usulüne uygun olarak imzalanmış ve işleyişi açısından hukuki herhangi bir problemin olmadığı çok taraflı bir antlaşmanın ABD Başkanı Trump tarafından keyfi şekilde feshedilmek  istendiğini  görülmektedir.  Trump’ın  feshetme  gerekçeleri  siyasidir. Bununla birlikte ABD Dışişleri Bakanlığı sitesinde yer alan bilgiler mezkur antlaşmanın usulüne uygun şekilde uygulanmaya devam ettirildiğini göstermektedir. Her ne kadar Trump dönemi ile birlikte ABD’nin üst düzey devlet kurumları arasında uyum sorunlarının medyaya yansıyacak şekilde açıktan tartışılmasına yabancı olmasak bile, ABD’nin de taraf olduğu ve nükleer silahlanmayı ilgilendiren bir antlaşma ile ilgili ABD Başkanı ve Dışişleri Bakanlığı verileri arasında tearüz görmemiz oldukça vahim bir durum.

Bir devletin uluslararası yükümlülüğünü ihlal etmesi ile ilgili devletin sorumluluğuna başvurulması, 2001 yılında BM Uluslararası Hukuk Komisyonu tarafından düzenlenen Devletin Haksız Fiilden Sorumluluğu ile ilgili taslak maddelerde düzenlenmiştir. Bu düzenlemenin 1. maddesine göre devletin uluslararası hukuka aykırı her fiili o devletin sorumluluğuna yol açar. Devletin fiili kadar ifa ile mükellef olduğu yükümlülüğü yerine getirmekten kaçınması da sorumluluğuna yol açabilir. Başka bir ifade ile devletin uluslararası hukuka aykırı eylemi de uluslararası hukuka göre yerine getirmesi gereken yükümlülüğünden kaçınması da o devletin uluslararası hukuk açısından sorumlu tutulmasına sebebiyet verir. Yani ihlal gibi ihmal de cezalandırılır. Bu minvalde yükümlülükleri açısından devletin sorumluluğunun bir kusursuz sorumluluk hali olduğuna işaret edilir. Kaldı ki ABD’nin söz konusu antlaşma ile ilgili yükümlülüklerini yerine getirmeme açıklaması doğrudan uluslararası hukukun ihlalidir.

Taslak Maddeler, devletin uluslararası hukuk ihlali neticesinde ortaya çıkan zararın eski hale iade, tazminat ya da tarziye ile giderileceğini ortaya koymuştur. ABD’nin Ortak Kapsamlı Eylem Planı’ndan çekilme açıklamasının yürürlüğe girmesi durumunda ortaya çıkacak her türlü zarar bu kapsamda değerlendirilmelidir.
ABD’nin antlaşmadan çekilme kararı, BM Genel Kurul’unda masaya yatırılmalıdır. Her ne kadar 2017 yılının Eylül ayında BM Genel Kurulu’nda Ortak Kapsamlı Eylem Planı’na taraf olan diğer ülkeler antlaşmaya desteklerini sürdüreceklerini söyleseler de bir uluslararası örgüt olarak BM’nin ortak bir tutum ortaya koyması ve özellikle Genel Sekreterlik makamından ABD’nin ihlalci tutumuna cevap verilmesi oldukça önemlidir. İç savaşlar ve sert siyasi rekabetle her daim çalkalanan Ortadoğu coğrafyasında nükleer silaha dayalı savaş tehdidinin mezkur antlaşma ile engellenecek olması önemli bir adımdır. Bu önemli adımın ABD tarafından uluslararası hukuka aykırı şekilde engellenmeye çalışılması, diğer devletlerden önce antlaşmaya taraf olan ülkelerin tepki göstermesini gerektirir. Bu aşamadan sonra ABD yüzünden antlaşmanın rafa kaldırılması ve nükleer silah tehdidi temelinde bölgede lokal çatışmaların  ya  da  devletler  arası  savaş  riskinin  zuhur  etmesi  ABD’nin  sorumlu tutulmasına sebebiyet verir. Kısacası bu antlaşmanın bozulması durumunda ortaya çıkacak her türlü zarardan ABD sorumlu olacaktır.
Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu, antlaşmanın uygulanması açısından herhangi bir  problem  olmadığını  ortaya  koymuştur.  Gerekli  görülürse  ABD’nin  ve  İsrail’in iddiaları çürütmek için kurumun tespit ve raporları doğrultusunda tekrardan açıklama yapması ve ABD’nin iddialarını çürütmesi yerinde olacaktır.

Doç. Dr. Selman Öğüt kimdir?

1984 Mekke doğumludur. Lisansını İstanbul Kültür Üniversitesi Hukuk Fakültesinde, Yüksek Lisansını Marmara Üniversitesi Avrupa Birliği Enstitüsü
AB Hukuku Anabilim Dalında tamamlamış ve burada öğretim üyesi olarak görev yapmıştır. Kısa bir süre avukatlık yapan Öğüt, halen İstanbul Medipol Üniversitesi Hukuk Fakültesi Milletlerarası Hukuk Anabilim Dalı bünyesinde çalışmalarını sürdürmektedir.

Kaynak: Bilimevi Dış Politika Dergisi, Sayı: 5
 

Güncelleme Tarihi: 13 Temmuz 2018, 16:35
YORUM EKLE

banner33

banner37