banner27

Kudüs: Dünya Barışının Zembereği

İsrail Doğu Kudüs’e ilhakı yetmiyormuş gibi Filistin Devleti’nin toprakları olarak kabul edilen Batı Şeria’da her gün yeni yerleşim alanları kurmaktadır. Batı Şeria’da ve Doğu Kudüs’te de Müslümanlar ve Hristiyanlar için kutsal kabul edilen alanlar ya tahrip edilmekte veya işgal edilmektedir.

Kudüs: Dünya Barışının Zembereği

Süleyman Gündüz

Tarihin en kadim şehirlerinden biri şüphesiz Kudüs’tür. Kadim olduğu kadar sorunlu bir şehirdir. Nice krallar, melikler, komutanlar bu şehri ele geçirmek için ülkelerinden yola çıktılar: Kudüs’ün kapılarına dayandıklarında ülkelerinde yönetimler değişti ve tahtlarını kaybettiler. Kudüs, 2 defa tamamen yıkıldı, 23 defa işgal edildi, 52 defa saldırıya uğradı ve 44 defa ele geçirilip tekrar kurtarıldı. Milletler bu şehri ele geçirmek için çok kan döktüler ve dökmeye devam ediyorlar.
Oysa Kudüs tek tanrı anlayışına sahip, barış ve esenlik şehridir. Bundan dolayıdır ki; Kudüs’ün ismi Medinet’üs Selam’dır, yani barış ve esenlik yurdudur. 

Kudüs’te hayat adalet ve zulüm aralığında kuruludur. Adalet egemen olduğunda şehir barış ve esenlik yurduna dönüşüyor, zulüm egemen olduğunda işgale uğruyor ve yerle bir oluyor.

Barış ve esenlik şehrine dönüşmesi sadece Hz. Davut (as), Hz. Süleyman (as) ve Müslümanların yönetimi altında olduğu dönemlerde olmuştur. Yahudilerin veya Hristiyanların yönetiminde, diğer dini yaşayışların özgürlük alanı ya yok edilmiş veya daraltılmıştır.

M.S. 636’da Hz. Ömer (ra) şehri teslim aldığında yayınladığı “Kudüs Emannamesi” şehrin ruhuna uygun ilk bildirgedir. Bütün inançların özgürce yaşamalarına ve ibadet etmelerine izin veren bu bildirge ilk insan hakları sözleşmesidir aslında. Kudüs Müslümanların yönetimi altında olduğu sürede bu bildirgeye sadık kalınmıştır. 

Kudüs’ün Kısa Tarihi

Kudüs’ün tarihi bilgilerini modern tarih yazıcıları, arkeolog ve antropologlardan önce ilahi din oluşturmuştur. Bu durum bizi Hz. Âdem (as) ile başlayan yeryüzü serüvenine kadar götürür. Eğer tarih insanlığın geçmişi olarak tanımlanabilirse; Yakın Doğu dünyanın geri kalanından çok daha uzun bir tarihe sahiptir.

Nitekim Müslümanlar için Kur’an’dan sonra en önemli kaynak olarak kabul edilen Buhari, Müslim ve İbn Mace’de yer alan bir hadiste Ebu Zer (ra) diyor ki: “Resulullah (sav) Efendimize; “yeryüzünde inşa edilen ilk mescidin hangisi olduğunu sordum, “ Mescid-i Haram” diye cevap buyurdu. “Sonra hangisi?” diye sordum, “Mescid-i Aksa” diye cevap buyurdu. Ben, “ İkisi arasındaki süre ne kadardır?” diye sordum. Şöyle buyurdular: “Kırk yıl” sonra” diye geçer. 

Kütübüs-Sitte’de yer alan bir başka hadiste de Kudüs’ü Hz. Peygamberimiz (ra) “Ey Kudüs! Allah’ın seçtiği toprak ve onun kullarının vatanı! Senin duvarlarından dünya, dünya oldu. Ey Kudüs! Sana doğru inen çiğ taneleri bütün hastalıklara şifa getiriyor. Çünkü geldiği yer, Cennetin bahçeleri” olarak ifade eder.

İlk temel gıdalar burada yetiştirildi, en çok çiftlik hayvanı burada evcilleştirildi, ilk tarım köyleri burada kuruldu. Burada dünyanın en eski şehirleri, ilk hükümetleri, en eski din ve hukuk sistemleri ortaya çıktı. Yazı ve kayıtların korunması da Yakındoğu’da icat edildi. Bunlar olmaksızın tarih inşa edilemez.

Bu da bize gösteriyor ki insanoğlunun yeryüzü serüveninde ilk yerleşim alanlarından bir tanesi ve en önemlisi Kudüs’tür. Dünya’da medeniyetler bu şehrin ilhamıyla oluşmuşlardır. Tarih öncesi zamanlardan beri topluluklar ve tüccarlar Yakın Doğu’ya Orta Asya, Avrupa ve Afrika’dan giriş yapmışlardır. Kudüs’ün merkezinde yer aldığı Yakın Doğu Afrika-Avrasya kara kitlelerinin doğal kavşak noktasıdır. Bu alana sahip olan anlayış yeryüzü egemenliğini kurmaktadır.

Oldukça eski tarihe sahip şehrin adının geçtiği bilinen en eski belge M.Ö XIX ve XVIII yüzyıllara ait Mısır metinleridir. M.Ö. XIV, yüzyıla ait Tell Amarna mektuplarında şehrin adı Urusalim. Genç Asur metinlerinde Urusilimmu veya Ursalimmu olarak geçer. İbranice Masoterik metinde Yruşim, bazen de Yruşiym tarzında yazılmakta ve Eski Âhit’in Ârâmîce metninde Yerûşâlem olarak telaffuz edilmektedir Yerûşâlayim. Grekçede Hierosolyma adı şehrin kutsallığına (hieros:kutsal) vurgu yapmaktadır. Latinceye Jerusalem ve Jerosolyma olarak çevrilmiştir.

Saadia Gaon, Eski Âhît’in Arapçaya tercümesinde İşya’daki 44/28 ve 51/17 Yeruşalayim kelimesini “Dârusselâm”, 40/72’deki Yeruşalayim’i “Medînetüsselam” olarak çevirmiştir. İslam kaynakları bu çeviriyi esas almışlardır. Müslümanlar bu şehre çeşitli isimler vermiş olup bunların başında “bereket ve mübarek olmak” anlamında Quds gelmektedir. Quds kelimesi Ârâmîce Kudşa’dan gelmektedir ve şehri değil mabedi ifade etmektedir.

Kur’an’da Kudüs ismi geçmemektedir. Buna rağmen Kur’an’da yer “el-Mescidü’l Aksâ” Îsra suresi 1., “Mübevvee sıdk” Yunus suresi 93., ve “El-arzü’l mukaddese” Maide suresi 12. ayette dolaylı bir anlatımla yer almaktadır.  Bugün; Arapça El-Kuds, İbranice Yerûşalâyim, Latince Jerusalem ve Türkçe Kuds-i Şerif isimleri kullanmaktadır. 

Mısır, Asur, Babil, Pers, Büyük İskender, Yunan ve Roma yönetimleri tarafından birçok kez ele geçirilmiş, yerelde kurulmuş olan devletler veya site yönetimleri yıkılmıştır. Yahudilerin bölgeye gelişlerinden önce yerleşik milletler Filistinlilerdi.
Antik dönemlerde Bronz Çağı’nda Kudüs, Mısır’a bağlı bir şehir devletiydi. Mısır garnizonuna ve Kral Abdi-Heba gibi atanmış yöneticilere sahipti. Kudüs’ün adı ilk olarak, Abdi Heba’nın Amarna Mektuplarında ‘Urušalimin’ olarak geçer. I. Seti ve II. Ramses zamanında, artan zenginlikle birlikte şehir bir cazibe merkezi haline geldi. Tevrat, Zebur, İncil ve Kur’an’da ya mekân, ya şehir veya bölge olarak adlandırılmaktadır. Kutsal kitaplarda ilk olarak Kudüs’ten, İbrahim’in müttefiki Melchizedek’in yönettiği şehir olarak bahseder.

İslam Öncesi Kudüs

Kudüs’ün dinler tarihindeki önemi M.Ö. 2000’li yıllarda Hz. İbrahim’in bugünkü Irak havzasından çıkıp bölgeye El Halil (Hebron) şehrine yerleşmesiyle başlar. Onun çocukları Hz.İsmail’in soyundan gelenler Arapların ve Hz. İshak’ın soyundan gelenler Yahudilerin atası olarak kabul edilirler. Kutsal metinlerde Hz. İsmail’in soyu bugünkü Arap yarımadasına ve Hz. İshak’ın soyundan gelenler ise Güney Filistin topraklarından Mısır’a giderler ve ardından M.Ö. 1300’lü yıllarda Hz. Musa ile tekrar Filistin topraklarına geri dönerler.  Hz. Musa’nın vefatından sonra Filistin topraklarında M.Ö. 1050 ve M.Ö. 930 yılları arasında İsrail Krallığını kurdular. En güçlü dönemleri M.Ö. 1000-962 Hz. Davud (as) dönemiydi ve Kudüs’ü İsrail Krallığının başkenti yapmıştı. Ardından oğlu M.Ö. 962-922 yıllarında Hz. Süleyman (as) yönetimi devraldı. Kudüs’te günümüzde de tartışma konusu halinde olan Allah adına yapılmış olan mabedin temellerinin üzerine yenisini inşa etti. M.Ö. 957 yılında yaklaşık 7 yıllık bir sürede inşa edilmişti. Antik Museviliğin merkezi konumuna gelmişti.  

Hz. Süleyman (as) vefatından sonra devleti, İsrail ve Yehuda Krallığı olarak ikiye bölündü. İki krallık arasında çıkan savaşların sonucu bölge önce Asurluların ardından Babillilerin işgaline uğradı. Babil Kralı Buhtunnasr (II. Nebukadnezar) M.Ö. 597 yılında tarafından Kudüs’ün ele geçirilmesiyle tapınaktaki değerli hazineler alınarak Babil’e götürüldü. İlk işgalde çok fazla zarar görmeyen tapınak, Kudüs halkının yeniden isyan etmesi üzerine M.Ö. 586 yılında Kudüs’ü yeniden ele geçiren Babil kralı tarafından tamamen yıktırıldı ve halkı Mezopotamya havzasına sürgün edildi. Bu olaydan sonra tapınaktaki Ahit Sandığı kaybolmuş ve bir daha bulunamamıştır.

M.Ö. 539 yılında Pers İmparatoru Cyrus (Kiros), Babil Krallığını fethettikten sonra sürgündeki Yahudilerin geri dönüşüne ve yeniden mabedi inşa etmelerine izin verdi.  M.Ö. 535 yılında ikinci mabedin inşasına başlandı. Bir süre ara verildikten sonra inşaat M.Ö. 521’de yeniden başlamış, M.Ö. 516 yılında tamamlanmasının ardından M.Ö. 515 yılında ibadete açılmıştır. 

Perslerin ardından Filistin toprakları Büyük İskender’in, Yunanlıların ve Romalıların hâkimiyetine geçmiştir. Yaklaşık 500 yıl sonra İkinci Tapınak, Romalıların yönetimi altında M.Ö. 20 yılında Kral Herod tarafından yeniden tamir ettirilmiştir.
Hz. İsa (as)’nın peygamber olarak gelişi bölgede yeni bir dinin ortaya çıkmasına neden oldu ve bu durum Yahudiler tarafından kabul edilmedi. Nihayet Yahudilerin Roma yönetimini kışkırtmaları sonucu Hz. İsa’nın (as) çarmıha gerilmesi sonucu (Hristiyan inancına göre) dinler arası yeni bir gerilim ortaya çıkmış oldu. Bu durum Yahudilerin Hristiyanlara yönelik baskılarının artmasına neden oldu. M.S. 70 yılında Yahudilerle Romalılar arasında çıkan savaş sonucunda İmparator Titus ikinci kez inşa edilen mabedi yıktı ve ahalisinin büyük bir kısmını Avrupa ve Asya’ya sürgün etti.  

M.S. 132 yılında başlayıp üç yıl süren Bar Kokhba Ayaklanmasından sonra İmparator Hadrianus, Ludaea Şehrini, komşu şehirlerle birleştirerek, Yehuda adını yok edip, Syria Palaestina’yı kurdu. Kudüs’ü Romalı bir şehir haline getirip, adını “Aelia Capitolina” olarak değiştirdi ve Yahudilerin yılda bir günün dışında şehre girişlerini yasakladı. 

Bu durum M.S. 4. yüzyıla kadar devam etti. Doğu Roma’nın resmi din olarak Hristiyanlığı kabul etmesiyle Kudüs şehri Hristiyan bir kimlik aldı. Pagan Roma dönemi yapıları yıkıldı ve şehir tekrar tek tanrılı bir ruh kazandı. Ardından Hristiyanlar Hz. İsa’ya atfen birçok mabed inşa ettiler ve şehrin kimliğini değiştirdiler. Yahudiler VII. yüzyıla kadar şehre giremediler. Hristiyanlar için Kudüs, Hz. İsa’nın çocukluğunun geçtiği ve çarmıha gerildiği yer olduğundan kutsaldır.
Müslümanların Dünyasında Kudüs

Hz. Muhammed’in (sav) peygamberliği ile birlikte Kudüs, Müslümanların ilgi alanına girmiş oldu. İsra Suresi 1. ayette belirttiği üzere Mescid-i Aksa ve etrafının mübarek kılınması, Miraç olayının burada gerçekleşmesiyle Müslümanlar namazda yönlerini Kudüs’e döndürdüler. Müslümanlar için üç Harem-i Şeriften biri olma özelliğini kazandı. M.S. 636 tarihinde İslam ordularının Kudüs’ü kuşatması üzerine bizzat Halife Hz. Ömer şehre gelerek yönetimi Patrik Safranius’tan devraldı. El Aksa alanında bir işçi gibi çalışarak 1000 kişilik bir mescidin temellerinin atılmasını sağladı. Emeviler döneminde Kudüs büyük bir öneme sahip oldu. El Aksa alanındaki yapılar Hz. Ömer’in yaptığı mescid yıkılarak 692 yılında Emevi halifesi Abdülmelik bin Mervan ve oğlu I. Velid döneminde yapıldı. Ardından gelen yönetimler yenileme ve tamiratlarla katkıda bulundular.

Haçlılar 1099’dan 1187’e kadar bölgeye ve Kudüs’e hâkim oldular. 2 Ekim 1187’de Selahaddin Eyyübi, Hittin savaşında Haçlıları mağlup ederek Kudüs’te 88 yıllık Hristiyan egemenliğine son vermiştir. 31 Aralık 1516’da Osmanlılar, Yavuz Sultan Selim’in komuta ettiği bir orduyla Kudüs’ün yönetimini Memlüklulardan devraldılar. I. Dünya Savaşının sonucunda 9 Aralık 1917’de İngilizlere teslim etmek zorunda kaldılar. Böylece fasılalı dahi olsa 636 tarihinde başlayan Müslüman hâkimiyeti sona ermiş oldu.

Kudüs’ün kadim tarihinden bugüne kadar gelişmelere baktığımızda barış ve esenlik dönemleri Müslümanların yönetimi altında gerçekleşti. Müslüman ülkelerin bir kısmı ve halklar Kudüs’ü kırmızıçizgileri ilan ettiler.
Bu kadar izahı bugünkü gerilimin ve savaşların nedenlerini anlamak için yapmak bir zorunluluktu. 

20. Yüzyıldan 21. Yüzyıla Devredilen Filistin

I. Dünya Savaşı’nın sonuna gelindiği 9 Aralık 1917’de Kudüs, Müslümanların yönetiminden çıkmıştı. Bu süreç içinde Kudüs 1917-1922 İngiliz Askeri yönetimi ve 1922-1947 İngiliz Manda yönetimleri altında kaldı.
Adım adım İsrail Devletine doğru bir siyaset izlenmeye başlandı. I. Dünya Savaşı’nda, ardından İngiliz Askeri ve Manda dönemlerinde başta kıta Avrupası olmak üzere dünyanın muhtelif ülkelerinden Yahudi göçmenler kitlesel şekilde binlerce yıllık Filistin topraklarına yerleştirildiler.

Bölgenin kaderinin değişimi 1917 yılında İngiliz Başbakanı Lloyd George’un Başbakanlığındaki savaş kabinesinde yer alan Dışişleri Bakanı Arthur Balfour’un girişimiyle başlatılan ve sonuçta Filistin’de bir Yahudi devletinin -İsrail- kurulmasıyla sonuçlanan ve tarihe Balfour Deklarasyonu alarak geçen girişimdir.

Lord Arthur Balfour, 2 Kasım 1917 tarihinde uluslararası Siyonist hareketin liderlerinden olan Lord Rothschild’e bir mektup göndererek, Filistin topraklarında bir Yahudi devleti kurulması konusunda İngiliz hükümetinin destek vereceğini bildirmiştir.

Lord Balfour’un bu mektubu üzerine yürütülen girişimler, 1918 yılında Fransa’nın, hemen ardından da İtalya’nın desteğini sağlamıştır. ABD başkanı Thomas Woodrow Wilson, Ekim 1918 ayında bildirgeyi desteklediklerini açıklamıştır.

Unutulan bir gerçeği yazmak isterim. Hiçbir Filistinli, topraklarını Yahudilere devretmemiş veya satmamıştır. Konunun esası şudur: İngiliz Manda yönetimi döneminde çıkartılan “toprak vergisi” uygulaması sonucu birçok Filistinli topraklarını elden çıkartmak zorunda kaldı. 

Toprak vergisi uygulaması: sahip olunan topraklara dönüm başına vergi konulmuştu. Ekilen topraklarda yetişen ürünlerinden talep edilen vergi karşılanamıyordu. Bunun üzerine birçok Filistinli, topraklarını vergi borçları karşılığı İngiliz Bankalarına satmak zorunda kaldı. Bu topraklar ileride Yahudi göçmenlere devredildi. 

II. Dünya Savaşı sonrası ABD rolünün güçlenmesi sonucunda Yahudiler siyasetlerini İngilizlerin yanı sıra bu ülkeye kaydırdılar. ABD himayesinde Yahudiler büyük kitleler halinde Filistin topraklarına göç etmeye başladılar.
29 Kasım 1947’de BM Genel Kurulu’nda yapılan oylamada Filistin toprakları Yahudilerle bölgede yaşayan Araplar (Filistinliler) arasında 13’e karşı 33 kabul oyuyla paylaştırıldı. Beş Arap ülkesi bu karara karşı çıktı. 
Filistin’de İngiliz manda rejiminin sona ermesinin hemen ardından 14 Mayıs 1948’de, Tel-Aviv’de toplanan Yahudi Ajansı İcra Komitesi, yayınladığı bir bildiri ile Yahudilerin kontrolündeki topraklarda İsrail Devleti’nin kurulduğunu ilan etti. İsrail Devleti’nin kuruluşunun ilan edilmesinden birkaç saat sonra Arap Birliği, İsrail’e savaş açtı. Mısır, Ürdün, Suriye ve Irak kuvvetleri üç yönden saldırıya geçerek önemli ilerlemeler kaydettiler. Ancak İsrail’in planlı savunması üzerine savaş Araplar aleyhine dönüştü. İsrail savaş sonunda 1947’de taksim planı ile elde ettiği %56’lık Filistin toprağını % 78’e çıkardı. Bütün bu toprak kayıplarının ve Arap ülkelerinin yenilgilerinin sonucunda İsrail Batı Kudüs’ü, Ürdün de tarihi Doğu Kudüs’e ilhak etti.

Doğu Kudüs ve Batı Şeria 1967’deki Altı Gün Savaşı’nın ardından İsrail’in egemenliği altına girdi. Bundan kısa bir süre sonra, Batı Şeria’daki komşu köylerle birlikte Doğu Kudüs ilhak edildi. Kasım 1967’de çıkan BM Güvenlik Konseyi’nin 242 sayılı kararıyla İsrail’e “yakın zamandaki çatışmalar sonucu işgal edilen topraklardan” çekilme çağrısı yapıldı. 

1980’de İsrail Parlamentosu Knesset tarafından çıkarılan Kudüs Yasasıyla “Kudüs'ün, tam ve birleşik bir halde İsrail’in ezeli ve ebedi başkenti olduğu” bildirildi ve böylece Kudüs’ün tek taraflı olarak ilhak edildiği resmileştirildi. Bu bildirge BM Güvenlik Konseyi’nin 478 sayılı kararıyla geçersiz sayıldı. Bugüne kadar BM’de İsrail ile ilgili alınan hiçbir karar uygulanamamıştır.

İsrail Doğu Kudüs’e ilhakı yetmiyormuş gibi Filistin Devleti’nin toprakları olarak kabul edilen Batı Şeria’da her gün yeni yerleşim alanları kurmaktadır. Batı Şeria’da ve Doğu Kudüs’te de Müslümanlar ve Hristiyanlar için kutsal kabul edilen alanlar ya tahrip edilmekte veya işgal edilmektedir.

Bugün gelinen noktada İsrail-Filistin barışını kurmak için ortaya konulan diplomatik girişimler henüz bir sonuç vermemiştir. Mevcut dünya siyasi önderliğinin barışı kurmadaki önerisi 1967 sınırlarında İsrail ve Filistin Devletlerinin kabulü temeline dayanmaktadır. Bu konumda Batı Kudüs İsrail’in ve Doğu Kudüs Filistin Devletinin Başkenti olacaktır. 

Sonuç olarak: 25 Kasım 1947 tarihli BM Genel Kurul’un 181 (II) sayılı kararıyla ortaya koyduğu Paylaşım Planı, Kudüs’ün silahlardan arındırılmış ve BM Vesayet Konseyinin himayesinde ayrı bir yapıya sahip olmasını öngörüyordu. Bugün İsrail yönetiminin Doğu Kudüs’teki işgalci konumu, defacto olarak Batı ülkeleri tarafından kabul edilmektedir. 

ABD Kongresi 1995 yılında Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıyan bir yasa kabul etmiş ancak o tarihten bu yana gelen başkanların tamamı, dış politikadaki yetkilerini kullanarak elçiliği Tel Aviv’de tutmuş ve kentin statüsüyle ilgili yürütülen müzakerelere destek vermişti. 6 Aralık 2017’de ABD Başkanı Donald Trump, Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıdığı yasayı imzaladı ve elçiliğin Tel Aviv’den taşınmasına karar verdi. ABD Kongresi’nin 1995’te ve 2017’de Başkan Trump’ın Kudüs’ü başkent ilan eden yasayı onaylaması; BM Güvenlik Konseyi’nin 1980 tarihinde aldığı 478 sayılı karara ve Uluslararası hukuka aykırıdır. Bu durum Filistin-İsrail arasında yürütülen barış görüşmelerinin temelini oluşturan 1967 sınırlarında iki devletli yapının kurulması tezine indirilen bir darbedir.

ABD Başkanı Trump’in, Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanımasının ardından İslam İşbirliği Teşkilatı, Dönem Başkanı ve Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın çağrısı üzerine 13 Aralık 2017’de İstanbul’da toplandı. Toplantıda Doğu Kudüs, Filistin Devleti’nin başkenti olarak kabul edildi. Ayrıca başta İİT üyesi ülkeler olmak üzere BM’ye bağlı diğer ülkelere Filistin’in tanınması çağrısı yapıldı. İİT’nin bu çağrısı bugünkü dünya ve siyasi önderliğiyle ortaya konulabilecek bir çözüm olarak görülebilir.

II. Dünya Savaşı, Demokrasi Savaşı olarak anlatılmaktadır. Buna rağmen Filistin toprakları yırtılarak üzerinde bir Yahudi Devleti kurulmuştur. Bu devlet travma devletidir. Gerçek bir barışın kurulabilmesi için Müslümanlar, Hristiyanlar ve Museviler ortak bir geleceği beraber kurmalıdırlar. Binlerce yıldır oturdukları topraklardan sürülen Filistinliler evlerine geri dönmeli. Kudüs’te tüm inanç mensupları birbirlerine saygılı, inançlarını güven içinde baskıya ve şiddete maruz kalmadan yerine getirebilmelidirler. Tarih, üç dinin barış içinde birlikte yaşadığı dönemlerin varlığına tanıktır.Bu gerçekleşmediği zaman iki devletli yapı kurulmuş olsa bile bölgede kalıcı bir barışın tesisi zor olacaktır. Teolojik açıdan bakıldığında Yahudiler, Hristiyan ve Müslümanların, Hristiyanlar ise Müslümanların varlığını kabul etmiyorlar. Sadece İslam düşüncesi kendinden önceki dinlerin varlığını ve özgürlüğünü tanıyor. Sanırım sorunun çözümü burada bulunmaktadır. 
Müslümanlar kendi topraklarında daha fazla kiracı olarak yaşayamazlar. İslam Dünyası’nın tavrı Kudüs’ün kaderini belirleyecektir. 
Dünya barışının zembereği Kudüs’te kuruludur.

Süleyman Gündüz kimdir ?

Diş hekimi, uluslararası ilişkiler uzmanı, fotoğraf sanatçısı, sinema yönetmeni, gazeteci, yazar, siyasetçi, 22. Dönem Sakarya milletvekili. Dayanışma Vakfı Kurucu Üyesi ve Genel Başkanı, Bosna-Hersekliler Külttür ve Yardımlaşma Derneği Başkanı, Şehristanbul Derneği Kurucu üyesidir.
 

Kaynak: Bilimevi Dış Politika Dergisi, Sayı: 3

Güncelleme Tarihi: 29 Ağustos 2018, 19:08
YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER

banner26

banner25