banner27

Ortadoğu Güvenliğinde Mezheplerin Rolü Suudi Arabistan-İran Rekabeti

Mezhepler, her dönemde olduğu gibi son dönemde de Ortadoğu siyasetinde var olmaya ve devletlerin siyaset araçlarını değiştirip dönüştürmeye devam etmektedir. Mezheplerin Ortadoğu güvenliğindeki rolü ve etkisi, Sünni-Şii ekollerinin dayandığı dini argümanların yanı sıra bölgesel ve küresel sistem düzeyinde de incelenebilir. İslam dininin bir yorumunu ve/veya bir mezhebini en başarılı bir şekilde araçsallaştıran ve dini kitleleri rahatlıkla harekete geçirebilen iki Müslüman ülke İran ile Suudi Arabistan’dır. Riyad ile Tahran arasında meydana gelen gerginlik veya çatışma ortamı da bu iki dini ve siyasal söylem arasındaki rekabet ve çatışmanın bir devamı olarak okunabilir. Bu makalede bahse konu rekabet itikadi ve siyasi yönleriyle ele alınmaktadır.

Ortadoğu Güvenliğinde Mezheplerin Rolü Suudi Arabistan-İran Rekabeti

 Orhan Karaoğlu

Büyük bir kısmı Müslüman olan Ortadoğu nüfusunun İslam anlayışı, algılayışı ve yaşayışı yekpare değildir. Hz. Peygamber’in ölümünden sonra meydana gelen toplumsal değişimin sonucunda dinî ve siyasi gayelerle vücut bulmuş İslam düşünce ekollerine mezhep denir. İslam anlayışlarının kurumsallaşmış hali olan mezhepler yönünden Sünnilik, Şiilik, Haricîlik, Mürcie, Kaderiye ve Mu‘tezile gibi kollara ayrılmıştır. Bu temel mezheplerden ikisi olan Şii-Sünni ayrımının tezahürleri günümüzde de halen varlığını korumaktadır. Şii ve Sünni ayrışması, İslam tarihinin ilk yüzyılındaki siyasi çekişmelerden doğmuştur. Siyasi düşünce farklılığından doğan bu ihtilaf; tarihsel süreç içinde dini yorumunu ve ideolojisini oluştururken, mücadele edeceği ötekilerini de meydana getirmiştir. Müslümanların özellikle de Arapların kendi arasından çıkmış olan bu grupların tüm çekişme ve mevzi kazanma hamleleri, zamanla yayılmış ve Türk- Fars ya da Arap-Fars mücadelesi şeklinde çeşitli tezahürleri ortaya çıkmış, aynı coğrafyada birbirlerini geriletme mücadelesi şeklinde sürmüştür.
İlk defa 657 yılında gerçekleşen Sıffin Savaşı’nda vücut bulan sorunlar ve mücadeleler, -her ne kadar günümüzdeki anlamıyla olmasa da- Selçuklu-Fatımi ve Osmanlı-Safevi savaşları ile günümüze kadar gelmiştir. Söz konusu devletler, kendi siyasi ve askeri nüfuzlarını genişletmek amacında oldukları için hâlihazırdaki mezhepsel mirası kullanmaktan çekinmemiştir. Bu durum, her daim mücadeleyi getirmemiş olsa da zaman zaman ortaya çıkan uzlaşma arayışlarından netice alınamamıştır.
Günümüzde bu rekabetin tezahürlerini -aktörler farklı olsa da- Suudi Arabistan ve İran arasında mezhepçilik perdelemesiyle sürdürüldüğü görülmektedir. Bu rekabetin, iki devletin birbirine zıt özelliklerinden kaynaklandığı değerlendirilmesini yapmak mümkündür, ancak gözden kaçan nokta, iki devletin ortak özelliklerinin de onları karşı karşıya getiriyor oluşudur. Bu bağlamda mevcut teopolitik rekabeti arttıran iki temel ortak nitelikten bahsedilebilir. Birincisi, İran’da da Suudi Arabistan’da da devlete rengini veren ve siyaseti belirleyen, rejimin varlığının korunması ve sürdürülmesi meselesidir. İkincisi ise her iki devletin ana hedefi, Ortadoğu’daki nüfuzunu arttırmak ve Basra Körfezi’nde hâkim güç haline gelmek istemesidir.
İran’daki hâkim benlik tanımlaması, İran’ın Arap ve Sünni olmayan bir ülke olduğunu vurgularken, Suudi Arabistan’daki hâkim Selefi geleneğinin ötekilerinden birisi Şiiliktir. Bu durum, taraflara rekabet için maddi ve manevi kaynakları daha fazla seferber edebilme, siyasetlerine daha kolay meşruiyet sağlama, taraftar tabanlarını ve siyaset alanlarını genişletme imkânı sunmaktadır. Özellikle İran için Şii siyaseti bölgesel nüfuz mücadelesinin mütemmim cüzüdür.
Bu çalışmada, ağırlıklı olarak uluslararası ilişkiler perspektifinden mezhep olgusunun araçsallaştırılması ve dış politikadaki yeri ele alınmış olmakla beraber, Sünnilik ve Şiiliğin kişileri ve toplumları harekete geçiren motivasyon kaynağı olduğunun da altı çizilmek istenmiştir. Çalışmanın kapsamını sınırlı tutmak amacıyla İran ve Suudi Arabistan’ın kendi ülkelerinde mezhepçiliği nasıl uyguladıkları ve yönettikleri incelenmemiştir. Bu çerçevede, öncelikle mezheplerin karşıtlıkları altında yatan dini argümanlara değinilmiş, günümüzde bu karşıtlıkların görünür yüzleri olan İran ve Suudi Arabistan’ı gerek Soğuk Savaş sona ermeden gerekse de Soğuk Savaş sonrası dönemde karşı karşıya getiren belli başlı gelişmeler sıralanmış ve bahse konu karşıtlığın hala sürmesinin temel nedenleri bölgesel ve küresel siyaset düzleminde açıklanmıştır.
Şiilik ve Şii coğrafyası
Sünnilik ile arasındaki temel fark imamet teorisi olan Şiiliğin; tevhid, ahiret ve nübüvvet konularında Sünni ekolle fikir ayrılığı bulunmamaktadır. Hz. Muhammed’in vefatından sonra İslam toplumu ve devletini yönetecek kişinin (halife ya da imamın) belirlenmesi esnasında sahabenin yaşadığı ihtilaf, Müslümanlar arasındaki Şia ve Ehl-i Sünnet bölünmesinin zeminini hazırlayan temel olgudur. Hasan Onat’ın, klasik tanımlardan hareketle oluşturduğu tarife göre Şia, “Ali b. Ebî Talib’in Hz. Muhammed’den hemen sonra nas ve tayinle halife olduğuna inanan, imametin insanlığın sonuna dek, Hz. Ali’nin soyundan devam edeceğini ileri  süren, bu imamların masum olduklarını iddia eden toplulukların müşterek adıdır.”2
Şia kelimesi, Arapçada peşinden gitmek, bir kimsenin taraftarı olmak, ayrılmak, yayılmak gibi anlamlar içeren “şya” kökünden gelir ve fırka, bölük, taraftarlar, bir işi gerçekleştirmek için bir kimsenin çevresinde toplanan zümre anlamındadır. Şiatu Ali şeklinde Hz. Ali’ye tabi olanları; Şiatü’l Aleviyye şeklinde ise Ali taraftarlarını belirtmektedir.
Hz. Ali’nin, Hz. Muhammed’den sonra, nas ve tayin yoluyla imam olduğu inancı üzerinde şekillenen Şia, İslam tarihindeki gelişmeleri takiyye, zulüm ve gasp kavramlarıyla açıklayarak, Hz. Ali ve veraset yoluyla onun neslinin imametini kabul etmektedir. İmamet meselesi böylece Şia tarafından bir inanç konusu hatta imanın asli şartı haline getirilmiştir. Hz. Ali soyunun imamet hakkı ve masumiyeti nass-ı celî ve nass-ı hafî denilen doğrudan ve dolaylı delillerle meşrulaştırılır. Hz. Ali’den önce halife olan Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ile Hz. Ali’den sonra hilafeti ele geçirip makamı saltanata dönüştüren Emeviler ile Abbasilerin imameti zulüm ve gasp yoluyla elde ettiklerine dair bir inanış vardır. Bunlar yapılırken de Şia’ya özgü bir sünnet anlayışı geliştirilmiştir.
Şia’ya göre imametin Hz. Ebu Bekir tarafından üstlenilmesi, fiilen zulüm ve gasp hükmündedir; vasiyet gereği imam olması gereken Hz. Ali’nin buna karşılık sessiz kalması ise takiyye icabıdır. Takiyye kavramı, ihtiyat, dikkatli olmak ya da uyanıklık gibi anlamlar taşır; bir kriz ya da baskı döneminde birinin gerçek duygu ve düşüncelerini saklaması anlamında kullanılır. Şia’nın özgün inançları arasında önemli bir yer tutan takiyye, Şiilerin lüzumlu hallerde yaşadıkları bölgedeki egemen İslam anlayışına bağlı gibi görünmelerini öngören bir öğretidir. Takiyye inancı İmamiyye (Caferiyye) ve İsmailiyye fırkaları ile Şia kökenli Dürzilik, Nusayrilik ve Alevilik kolları tarafından da benimsenir.


İslamiyet’in ana akım yorumu konumundaki Ehl-i Sünnet’in genel eğilimi, Şia’nın imamet inancının unsurlarının, Hz. Ali’nin hilafetini destekleyen Müslümanların değişik dini ve felsefi sistemlerle etkileşimden kaynaklandığı yönündedir.6 Şiileri diğer Müslümanlardan keskin hatlarla ayıran imamet inancının kökenleri şu şekilde özetlenebilir:
İmamların nas ve tayin ile belirlendiği inancı,7
l İmamların masumiyeti inancı,8
l İmametin Hz. Ali’nin soyunda devam edeceği inancı,9
l İmametin veraset yoluyla Hz. Ali’nin soyuna intikal ettiği inancı.10
Günümüzde İslam Mezhepleri Tarihi alanında çalışan akademisyenlerin büyük çoğunluğu, Şia’yı bir kaynağa bağlama çabalarını, toplumsal olayların tek bir nedene indirgenemeyeceği ilkesi bağlamında değerlendirmektedirler. Şia’nın ilk ortaya çıkışının, dini açıdan farklı düşünceler değil, siyasi, sosyolojik, kültürel, psikolojik birtakım gelişmelerin etrafında geliştiğinin unutulmaması gerektiği sıklıkla vurgulanmaktadır.
Tarihsel olarak ortaya çıkan başlıca Şii fırkaları, Zeydiyye, İsnâaşeriyye adıyla da anılan İmamiyye (Caferiyye) ve İsmailiyye’dir. Bu üçü dışında kalan Şia bünyesindeki bazı aşırı fırkalar, Gâliyye veya Gulât başlığı altında değerlendirilmektedir. Dolayısıyla, Şii mezhebinden bahsedince homojen bir dini ya da siyasi kitle söz konusu olmamaktadır. Şii mezhebi her ülkede farklı tarihsel evrime uğradığından, kendi içinde değişik alt ekollerden oluşmaktadır:
l On iki imam Ekolü: İran, Irak, Lübnan, Suudi Arabistan ve Bahreyn
l İsmaili Ekolü: Pakistan, Afganistan ve Hindistan
l Zeydi Ekolü: Yemen
l Dürzi Ekolü: Suriye, Lübnan, İsrail ve Ürdün
Bugün İslam dünyasının %10-13 oranında bir bölümü yani 140-180 milyonu Şii Müslümanlardan oluşmaktadır. İran, Irak, Bahreyn ve Azerbaycan; Şiilerin oransal çoğunluk oluşturduğu ülkelerdir. Afganistan, Pakistan, Lübnan, Suudi Arabistan, Suriye ve Yemen’de de hatırı sayılır oranda Şii nüfus yaşamaktadır. İran’dan sonra en kalabalık Şii nüfus Pakistan’da yaşamaktadır. Ülkelerin nüfuslarına oranlandığında en kalabalık Şii nüfusa sahip ülkeler:
 
     SUUDI ARABISTAN-IRAN REKABETI    


Ülke adı    Şii Oranı    Şii nüfusu
İran    %90    70 milyon
Pakistan    %17-20    32 milyon

Irak    %60    19 milyon
Yemen    %30-40    9 milyon
Azerbaycan    %70    9 milyon

Suudi Arabistan    %15    4 milyon
Suriye    %10-13    3 milyon
Afganistan    %12    3 milyon
Lübnan    %25-30    1,2 milyon
Bahreyn    %60-65    0.9 milyon
Kuveyt    %25-30    0.6 milyon

Bu rakamlara göre İran’daki Şiiler, dünyadaki tüm Şii nüfusun %40’ını, Pakistan’dakiler
%15’ini, Irak’takiler % 10’unu, Hindistan’dakiler %8’ini, Yemen’dekiler %5’ini oluşturmaktadır. Şii coğrafi dağılımında ilk beşi oluşturan bu ülkeler, aynı zamanda Şii-Sünni ilişkilerinin en hararetli olduğu bölgelerin başında gelmektedir. Bu ülkelere ilave olarak, Nijerya, Tanzanya, Umman, Katar, BAE, Avrupa ülkeleri ve ABD’de hatırı sayılır bir Şii nüfus barınmaktadır.
Niteliksel olarak bakıldığında, Şii nüfus, birçok ülkede orta-alt sınıf ya da fakir sınıflardan oluşmaktadır. Özellikle petrol zengini Sünni Arap ülkelerindeki Şiilerin ekonomik olarak adaletsizliğe maruz kaldıklarına inanmaları/kalmaları, Sünnilere karşı besledikleri tarihsel öfkeye ekonomik gerekçeler eklemektedir.
Sünni-Şii İhtilafının İtikadî Çerçevesi
Tarih boyunca Müslümanlar arasında yaşanan en önemli farklılaşma, Şia adı altında meydana gelen mezhebi oluşumdur. Şia’nın, içerisinde barındırdığı alt kollarıyla birlikte ayrı bir mezhep olarak ortaya çıkması, bu fırka mensuplarını, bir nevi Müslüman toplumların muhalefet hareketi konumuna getirmiştir. Geri kalan Müslümanlar ise Sünnilik adı altında bir araya gelmişlerdir. Bu şekilde Şiilik ve Sünnilik olarak iki ana kola ayrılan Müslümanlar, yüzyıllarca kendilerini meşgul edecek bir mezhep kavgasının içine girmiş oldular.
Sünni-Şii çatışması, İslâm’ın tarihini, teolojisini, hukuk ve siyasetini yeniden şekillendirilmesine yol açacak kadar etkili ve zaman zaman alevlenen oldukça eski bir olgudur. Paradoks olarak çok eski, bir o kadar da modern bir çatışmadır.14
Yakın dönemde ise 18’inci yüzyılın sonlarında Arabistan yarımadasında ortaya çıkan Vehhabilik hareketi, Hanbeli katılığına ilaveten tüm bidat ve yeniliklere karşı başlattığı amansız mücadele, Şiilik için tarihte hiç görülmediği kadar köktenci bir tehdit oluşturmuştur.15
680 yılından bu yana devam eden bu tarihsel dönüşüm, geçmişte kanlı çekişmelere neden olduğu gibi sahip olduğu dini kabuk; bugün de “haklılık” ya da “doğrunun yanında olma” propagandası ile romantik ama aynı zamanda fanatik bir taraftarlığa dönüşmüştür.16 Mezhepsel ayrılıkların çıkış noktası, dini tartışmalardan doğabildiği gibi fikir-hadise irtibatının17 farklı şekillerde kurulması da olabilmektedir. Her mezhep/mezhepsel oluşum, kendi doğruluğunu, meşruiyetini ve rüştünü ispatlamak, daha çok taraftar toplamak ve saflarını sıkılaştırmak amacıyla kurgulanmış argümanlar kullanmaktadır. Bu argümanların başlıcaları şunlardır:18
l Fırka-i naciye olma iddiası,19
l İslam dini yeniden vahyediliyormuşçasına mezheplerin karşılıklı olarak birbirlerini din dışı ilan etmeleri, tekfircilik,
l Tartışılan her konunun hak-batıl mücadelesi gibi gösterilmesi,
l Hakikati temsil etme iddiası (hakikatin tek ve şaşmaz temsilcisi olma iddiasıyla hakikati tekeline alma),
l Mezhep eşittir din algısıyla oluşturulan “mezhepçilik”,
l Kur’an ile bağların koparılması,
l  Kur’an’ın kendi görüşlerinin doğrulanması veya karşı olarak telakki edilen görüşlerin yanlışlanmasında dayanak olarak kullanılması.
Selefilerin Şiilere bakışı özetle, Hristiyanların Hz. İsa hakkındaki görüşlerinden dolayı helak oldukları gibi Rafızîlerin de Hz. Ali ile ilgili görüşlerinden dolayı helak olduklarını/ olacaklarını öne sürmekte; yani Rafızi olarak adlandırdıkları Şia’yı İslam dışı görmektedir. Günümüz Selefiliği kendisine direkt olarak Şia’yı muhatap almakta ve tüm faaliyetlerinde bunu hissettirmektedir.20 Şiiler Selefileri, Selefiler de Şiileri fitne, casusluk ve ihanet odakları olarak görmektedir.
Özellikle Selefilikte, dinin doğru yaşanılmasında iyi bir Müslümanın yapması gereken dinsel pratiklerden çok, iyi bir örgüt üyesinde olması gereken vasıflar üzerinde durulmaktadır. Burada kişinin kendine dönük manevi ritüeller reddedilerek yerlerine siyasal pratikler ikame edilmekte ve şiddet aracılığı ile ötekine yönelmektedir.
Sünni-Şii İhtilafının Siyasi Çerçevesi
Mezhepsel Ayrılığı İran-Suudi Arabistan Karşıtlığına Dönüştüren Siyasi Kırılma Noktaları
Sünni ve Şiiler arasındaki ihtilafın Suudi Arabistan-İran karşıtlığı üzerinde somutlaşmasına neden olan yakın geçmişteki olaylar kritik öneme sahiptir. Bunlar; 1979 yılında İran’da gerçekleşen İslam Devrimi ve sonrasında başlayan İran-Irak Savaşı, 2003 yılında ABD’nin Irak işgali ve 2010 yılında başlayan Arap ayaklanmalarının Mart 2011’de Suriye’ye sıçramasıdır.
Öncelikle, İran’da 1979 İslam Devrimi ile birlikte Farsilikten ziyade Şiilik vurgusuna geçilmiş ve Şiilik İran ulus-devleti tarafından siyasallaştırılmıştır. Devrim’le birlikte, Humeyni Şiileri pasifize eden imamet anlayışını tersine çevirmeyi başarmıştır. Bir gün geleceğine inanılan ve gaybet halinde olan on ikinci imam gelene kadar yetkileri fukahadadır (fıkıh âlimleri, Ayetullahlar vs.) diyen Humeyni, velayet-i fakih sistemiyle on ikinci imamın gelişine hazırlık şeklinde Şiileri harekete geçirmiş ve yönetme yetkisini meşrulaştırmış, siyasi alanı Şii doktrinle bütünleştirmiştir.
Devrim sonrasındaki İran yönetimi, bölgedeki monarşilerin meşru olmadığını ileri sürerek bölge devletlerindeki Şiilerin ayaklanmaları telkininde bulunmuştur. Yaklaşık yüzde 10’luk bir Şii nüfusu topraklarında barındıran Suudi Arabistan bu durumdan rahatsız olmuş ve Bahreyn, Birleşik Arap Emirlikleri, Kuveyt, Umman ve Katar’dan oluşan beş Körfez ülkesini de yanına alarak İran’ı dengelemek amacıyla 1981 yılında Körfez İşbirliği Konseyi (KİK)’ni kurmuştur.
1980-88 İran-Irak Savaşı da Suudi Arabistan Irak’a destek verdiği için Sünni cephe ve Şii cephe söylemleri gündeme gelmiştir. Suudiler, İran-Irak Savaşı’nda İran İslam Devrimi’nin etkilerini dar bir alanda tutmaya çalışmak için Şiilik aleyhinde kullanabilecekleri tüm klasik malzemeyi tozlu raflardan indirerek tedavüle sokmuştur. Bu şekilde Şia’yı kâfir ilan ederek İran-Irak savaşı hem emperyal akıl tarafından hem de bazı İslam ülkeleri tarafından meşrulaştırması hedeflenmişti. Yani mezhepsel argümanlarla İran çevrelenmiş olacaktı.
süredir Şiilerin yok edilmesi ya da asimile edilmesi için çabalamaktadır. Osmanlı sonrası, politik bir güç olarak kendi devletlerine kavuşan Vehhabiler, sistematik olarak yürüttükleri bu mücadeleyi, 1979 İran devriminden sonra, politik ve stratejik hamlelere dönüştürmüşlerdir.


İran’ın Basra Körfezi’ndeki hâkimiyetine son vermek amacıyla Irak’taki Şiilerin yönetime karşı ayaklanmalarını gerekçe gösteren Irak’ın 1980 yılında İran’a saldırmasıyla başlayan savaşta, Suudi Arabistan, Irak’ı destekleyerek İran’ı yıpratma politikası izlemiştir.24 Irak’taki Şiilerin yönetime gelmesinden çekinen ve İran’ın dengelenmesini düşünen Suudi Arabistan Irak’a her türlü askeri, ekonomik ve lojistik desteği sağlamıştır.25
İkinci  olarak,  2003  yılında  gerçekleşen  ABD’nin  Irak’a  müdahalesi  ve  sonrasındaki gelişmeler, bölgede yeni bir Şii siyasi gücü ortaya çıkarmıştır. Irak’ta oluşan yeni yapı, İran Devrimi’nin bir devamı olarak algılandığı için Şiiliğe ve İran politikalarına karşı zaten var olan güvensizliğin artmasına neden olmuştur. Irak’taki, Sünniler açısından, İran Devrimi’nden farklı olarak Irak’ın yol açtığı etki daha çok siyasal üstünlüğün yitirilmesinde kendini göstermiştir. Başka bir ifadeyle, İran Devrimi zaten çoğunluğu Şii olan bir ülkede olduğu için sınırlı bir alanı etkilemiştir. Irak’ta ise temel sorun, yüzyılların geleneği olan “Sünnilerin siyasi üstünlüğü” durumunun değişimini kabul edip etmeme sıkıntısıyla iç içe geçtiğinden, Sünni dünyada çok daha öfkeyle karşılanmıştır. Dolayısıyla, İran’ı Sünni dünya ile karşı karşıya getiren siyasi gelişmelerin başında Irak gelmektedir.
Aslında 11 Eylül saldırıları sonrasında Bush yönetiminin Ortadoğu bölgesinde izlemiş olduğu politika, İran-Suudi Arabistan ilişkilerinin 2000’li yıllarda bozulmaya başlama noktasını oluşturmaktadır. 2001 yılında Afganistan’a müdahale ederek Taliban rejimini, 2003’te ise Irak müdahalesiyle Baas rejimini çökerten ABD, İran’ın elini güçlendirmiştir. Zira İran, hem Taliban hem de Baas rejimini kendisine birer tehdit unsuru olarak görmüştür. Irak’ta Şiilerin yönetime gelerek İran’la yakınlaşmaları ise Suudi Arabistan’ı endişelendirmiş ve bu durum ileride daha büyük bir “Şii Arap” yönetiminin kurularak Sünnilerin dışlanmasına yol açacağı kaygılarını derinleştirmiştir.
2003’te Irak’ın işgaliyle bir yandan da işgalci güçlerin eliyle Irak’ta mezhepsel gerilim ortaya atılmış ve tırmandırılmıştır. Maliki’nin Sünnilere uyguladığı baskı politikası da ilerleyen dönemde Sünnilerle Şiiler arasındaki ayrımları körükleyen sonuçlar doğurmuştur. İşgal altında başlayan kargaşa, Şiilerin ve Sünnilerin beraberce başladıkları direniş ve dayanışmanın da sona ermesine yol açmıştır.
2003’ten sonra İran, Irak’ın tekrar kendisi için bir tehlike olmayacağından ve Sünnilerin öncülüğündeki İran karşıtı Arap milliyetçiliğinin iktidarı tekrar ele geçiremeyeceğinden emin olmuş ve Lübnan’dan sonra Irak’ta da İran kendisini, bölgede bir başarı daha elde etmiş saymıştır.
Son olarak, 2010 yılında başlayan Arap ayaklanmalarında İran ve Suudi Arabistan, rejimin güvenliği bağlamında karşıt cephelerde yer almışlardır. Ayaklanmaların başlangıcında bölgede yaşananları kendisi için bir tehdit olarak değerlendiren İran, mevcut yönetimlerin yanında yer almıştır. Libya’da gerçekleşen NATO müdahalesine şiddetle karşı çıkmış ve Suriye’de Esed rejiminden yana bir tavır sergilemiştir. İran, Suriye’de muhaliflerin başarılı olmaları durumunda kendi rejiminin tehlikeye düşeceğini, bölgedeki rejim değişikliği dalgasında sıranın kendisine gelebileceği korkusunu yaşadığı için Suriye özelinde rejim değişikliği olmamasından yana tavır almıştır.
Suudi Arabistan ise tam tersine Libya müdahalesini desteklemiş ve Suriye’de muhaliflere yardım etmiştir. Bahreyn ve Yemen üzerinde de emelleri olan İran’a sert tepki göstermiş ve Şii yayılmacılığının önüne geçmek amacıyla ABD desteğini de arkasına alarak hem Bahreyn’e hem de Yemen’e askeri müdahalede bulunmuş ve bu durum İran’la ilişkilerini daha da gerginleştirmiştir.
Şii-Sünni İhtilafı Kapsamında Suudi Arabistan-İran İlişkilerinin Bölgesel Jeopolitik Gerilim Alanları
Bugün Şii-Sünni/İran-Suudi Arabistan ilişkilerinin evrildiği yönü anlamak için, bölge jeopolitiğini de analiz etmek gerekmektedir. Bölgedeki dengeler, siyasi boşluk alanları, değişen öncelikler temel belirleyicileri oluşturmaktadır. Jeopolitik rekabet, doktrin farklılıklarını şiddetlendirmektedir.
2011 yılından itibaren Suriye’de çatışmaların başlamasıyla İran, Esed rejimini destekleyerek hem psikolojik üstünlüğü sağlama hem de Irak’taki etkisini korumak amacıyla çaba sarf etmektedir. İran, Suriye’deki Nusayri azınlığın kendine müzahir kaldığı sürece bu ülke ile ittifakını sürdürebileceğinin farkındadır. Esed rejimi de İran’dan aldığı destekle iktidarını Sünni çoğunluğa karşı koruyabileceğini düşünmektedir. Esed rejiminin düşmesi ile İran sadece stratejik bir müttefik kaybetmekle kalmayacak, Hizbullah’la ve Filistinli direnişçi gruplarla bağlantısı da zedelenecektir. Suriye’de rejimin değişmesiyle birlikte İran’ın etki alanının Filistin’den, Lübnan ve Irak’a kadar gerileyeceği öngörülmektedir.
Irak’ta Şii-Sünni ilişkilerinin geleceği, Suriye savaşının muhtemel sonucuna göre daha netlik kazanabilir. Irak’taki rejimin Esed’e, Iraklı Sünnilerin ise Suriye muhalefetine yakın göründüğü bu denklem içinde kimin yandaşı Suriye’de savaşı kazanırsa Irak’taki izdüşümü de ona göre şekillenecektir. Bu kapsamda, Suriye’den bağımsız düşünüldüğünde Irak, tarihteki Emevi ve Abbasi dönemleri gibi Şii-Sünni çatışmalarındaki geleneksel rolünü yeniden oynamaya
başlamıştır denilebilir.
İran Devrimi’nden sonra Şiiliğin yeniden siyasal bir güç olarak yükselişi, değişik dip dalgalarının yüzeye yansımasına neden olmuştur. Lübnan iç savaşı sırasında, Afganistan’daki iç çatışmalarda, Pakistan’daki çekişmelerde, Irak’taki iktidar mücadelesinde ve nihayet son olarak Suriye ve Yemen olaylarında stratejik ve siyasi bir nüfuz alanı olarak Şii-Sünni mücadelesi dışa yansımıştır.
Bugün Şii-Sünni geriliminin oluşturulmasında sıklıkla kullanılan en önemli argüman, İran’dan Güney Lübnan’a uzanan bir Şii ekseninin ortaya çıktığı ve bu eksenin Sünni dünyayı ikiye böldüğü düşüncesidir. Ama yekpare bir Şii kuşağı yoktur. Dünyanın farklı bölgelerinde yaşayan her Şii birey kendini İran’dan emir almaya mecbur hissettiğini düşünmek ve bu Şii eksenin gönüllü fedaileri olduğunu zannetmek gerçeklerle örtüşmemektedir. Şii dünyanın kendi içindeki ihtilaflar kimi yerlerde Sünnilerle yaşadıklarından daha fazladır. Bu nedenle, her olayda ortak hareket eden homojen bir topluluk olmadığı gibi homojen bir hat da söz konusu değildir. Öte yandan, mevcut haliyle Şii kuşağı Sünni dünyayı böler mi sorusunun da sahadaki gerçekler göz önüne alındığında anlamlı olmadığı anlaşılmaktadır. Bu hayali hat tarafından gerçekten bölünme tehlikesi yaşayan birlik beraberlik içinde bir Sünni dünyanın varlığından bahsetmek hâlihazırdaki görünüm açısından pek mümkün görünmemektedir.
Bugün Ortadoğu bölgesinde tüm politikaları belirleyen üç temel politik eksen bulunmaktadır. Bu eksenlerden birini “statüko cephesi” olarak isimlendirilebilecek ülkeler grubu oluşturmaktadır. Genellikle Suudi Arabistan ve Körfez ülkelerinin başını çektiği bu gruba ABD ve Avrupa destek vermektedir. Grubun temel hedefi, bölgedeki siyasi ve stratejik güç dengelerinde köklü bir değişimi önlemektir. Yani statükoya yapılan her hamle, bu grubun düşmanıdır.
Bölgesel ve küresel rekabet açısından hem İran hem de Suudi Arabistan için rejimlerin güvenliği meselesi kritik önemdedir. Rejimlerin güvenliği meselesini anlamadan Suudi Arabistan’ın İsrail ile ittifakını ve Müslüman Kardeşlerle olan karşıtlığını açıklamak zorlaşmaktadır. Benzer şekilde İran’ın Arap ayaklanmalarını destekleyen tavrının Suriye söz konusu olduğunda tam tersi yöne evrilmesi de önceliğinin kendi rejimine yakın veya düşman olmayan bir yapıya destek vermek olarak değişmesinin bir getirisidir. Öte yandan iç siyasetle din özdeşleştiğinde iktidarın kimin elinde olduğu, bir hayat memat meselesi haline gelmektedir. İktidarı ele geçirmek ihya olmak demek iken, onu kaybetmek zelil olmak demektir ve bu iki uç arasında bir seçenek, üçüncü bir yol çoğu zaman bulunmamaktadır. Bugün Suudi Arabistan’da veliaht prenslerin durumu, bu önermeyi destekler nitelikte bir görüntü arz etmektedir.
İkinci eksende “değişim cephesi” olarak isimlendirilebilecek ülkeler grubu bulunmaktadır. İran ve Suriye’nin başını çektiği bu gruba Rusya ve Çin dışarıdan destek vermektedir. Bu cephenin temel hedefi, bölgedeki güç dengesini ve stratejik yapıyı kendi çıkarları lehine değiştirmektir. Bu cephe ülkeleri de her biri değişimden farklı şeyler anlamakla birlikte kendi revizyon politikalarına aykırı her çıkışı “Amerikan işbirlikçiliği” olarak lanse etme eğilimindedir.
Üçüncü eksende ise “denge cephesi” yer almaktadır. Türkiye ve Ürdün gibi bölge ülkeleri, önceki iki grubun güç çekişmesi arasında bir denge siyaseti takip ederek, ne statükoyu tam sahiplenmekte ne de değişim cephesinin istediği köklü değişikliklere katılmaktadır.
Yukarıda ifade edilenler ışığında, gerek İran’ın gerekse Suudi Arabistan’ın mezhepleri kullanarak savunma hatlarını kendi ülkeleri dışına kurma gayretinde oldukları görülmektedir.35 Bu durum ise iki ülkeyi mezhep söylemleri yakın dahi olsaydı bölgesel rakip olarak karşı karşıya getirecek bir ortamın meydana gelmesine yol açmaktadır.36
Şii-Sünni İhtilafının Küresel Boyutu
Küresel düzlemde bakıldığında bölgede aktif olan ABD ve Rusya, iki büyük güç olarak kimi zaman Ortadoğu’ya doğrudan müdahalede bulunmuş, kimi zaman vekâleten savaşlarla bölgede devlet ve/veya devlet dışı silahlı aktörleri birbirini dengeleyecek şekilde desteklemiştir ve desteklemeye devam etmektedir. İran ve Suudi Arabistan rekabeti de bu tür doğrudan veya dolaylı müdahalelerden etkilenmektedir.
Yakın dönemde, orta vadede de etkili olabilecek, İran’ın aleyhine olduğu kadar Suudi Arabistan’ın  da  aleyhine  önemli  gelişmeler  yaşanmıştır.  Öncelikle,  ABD’nin  Ortadoğu üzerindeki çıkar tanımlaması eskisine oranla daha az hayatidir ve yine ABD eskisi kadar Riyad’a bağımlı değildir. Bunun da üç temel nedeni bulunmaktadır. Birincisi, petrole alternatif olarak kaya gazının kullanılmaya başlanması ve bunun da etkisiyle petrol fiyatlarının düşmesidir. ABD, dünyanın en zengin kaya gazı yataklarına sahiptir. İkincisi, bugün itibariyle ABD’nin birinci stratejik önceliği Ortadoğu değil, Asya-Pasifik bölgesidir. ABD, dikkatini daha çok hem ekonomik hem de siyasi olarak giderek ABD hegemonyasına meydan okumaya başlayan Çin’e çevirmiş bulunmaktadır. Üçüncüsü, ABD’nin Afganistan ve özellikle Irak işgali sonrası bölgede yaşadığı tecrübe ile birlikte bölge sorunlarına fazla müdahil olmak istememesidir. Doğrudan müdahalenin maliyetinin yüksek olacağı ihtimali, ABD’nin kayıtsız ve düşük profilli bir siyaset izlemesini gerektirmektedir. Bu da güç dengesinin doğal olarak Suudi Arabistan’dan daha güçlü olan İran lehine değişmesi demektir. Ancak Rusya’nın desteğine rağmen Trump yönetimindeki ABD’nin İran’a yönelik sert tutumu ve Suudi Arabistan üzerinden ılımlı İslam’ı bir kez daha tedavüle sokma girişimi gelişmelerin seyrini etkileyebilecektir.
 

İran ile Suudi Arabistan arasındaki gerilimin son nedeni ise ABD’nin Ortadoğu bölgesinden tamamen olmasa da çekilmeye başlamasıyla beraber sonra yaşanan güç boşluğunun kimin dolduracağı ile ilgilidir. ABD’nin Irak’taki hegemonyasını sonlandırma ihtimali, yeni bir güç dengesine artan ihtiyacı da beraberinde getirmiştir. ABD işgali sırasında da Suudi Arabistan ve İran arasında bir gerilim mevcuttu ancak ABD şemsiyesi ikilinin birbirinden ya doğrudan tehdit algılamamasını ya da algılasalar bile bunun önlenemeyecek tehditler olmadığını anlamalarını sağlamaktaydı. Dolayısıyla, ABD’nin Irak’tan çekilmesi ve bölge sorunlarına doğrudan müdahil olmayacağı izlenimini vermesi ikiliyi karşı karşıya getirmiş ve gerginliklere dayalı kamplaşma çabalarını hızlandırmıştır. Fakat, İsrail’in İran’nın Arap Baharı sonrası Ortadoğu’da artan nüfuzuna yönelik rahatsızlığının artması ve buna yönelik İran’ın bölgede nüfuzunun azaltılması için birtakım önlemler alınması gerektiği fikrini Trump yönetimine de kabul ettirmesi ile birlikte bölgedeki dengelerde tekrar değişme ihtimali belirmiştir. İsrail’in güvenliği meselesi ve bu doğrultuda bölgede İsrail’e tehdit oluşturan ülke, rejim ve unsurların zayıflatılması ve/ veya ortadan kaldırılması Trump yönetiminin Netenyahu yönetimiyle uyuştuğu noktalardan birisidir. Bu noktada ABD ve İsrail tarafında Ortadoğu’da İran’a ve İran’ın nüfuz alanlarına karşı yeni hamleler gelmesi kuvvetle muhtemeldir.
Yukarıda belirtilen dinamiklerin ve güncel etkenlerin yanı sıra Müslüman dünyanın geneline geçmişten beri varlığını sürdüren ve yapısal faktörler de mevcuttur. Bunların başında, Şii-Sünni ihtilafının Müslümanların birlik ve beraberlik içinde olmasını kendi çıkarları açısından uygun görmeyenler tarafından da büyütülmeye çalışılması gelmektedir. Son 10 yılda gerçekleşen Şii-Sünni çatışmalarına bakıldığında, İran hariç Şii-Sünni çatışmasının yaşandığı Afganistan, Pakistan, Yemen, Bahreyn, Irak, Lübnan gibi ülkelerin tamamı ya doğrudan doğruya yabancı işgalini tecrübe eden ya da Batılıların önemli askeri üslerine ev sahipliği yapan ülkelerden oluştuğu görülmektedir.
İşgal ve sömürgecilik dönemlerinde mezhepçilik gerek yapılan yayınlarda “pan-Şiizm”, “Şii hilali”, “Şii ordusu”, “Şii/Sünni uyanış” (İslami uyanış yerine), gibi ifadelerin tedavüle sokulması ve sıklıkla kullanılması, gerek zamanın büyük güçlerin yaptığı ayrımlarla (kurulan siyasal yapıların eşit hak ve özgürlükler yerine mezhepsel dağılım temelinde olması gibi), gerekse istihbarat servislerinin operasyonlarıyla körüklenmiştir. Toplumlar tarafından da zamanla benimsenen bu ayrımlar, maddi ve manevi ayrışmaları kalıcı hale getirerek yeni kimlik siyasetlerinin üretilmesine ve çatışmaların artmasına yol açmaktadır.
 
İran, bölgede İsrail’e karşı muhalefetin liderliğini yürüttüğünü iddia etmektedir. Bütün davayı omuzlamasa bile Filistin davasına yaptığı maddi yardımlar, vermiş olduğu lojistik destek, moral motivasyon İran’a bölgede prestij kazandırmıştır.
İran, bölgedeki Şii nüfusunun kendi kontrolü altına olduğunu, bu yüzden uluslararası camia tarafından dikkate alınması gerektiğini vurgulamaktadır. Diğer taraftan Suudi Arabistan da mevcut gerilimleri mezhepsel olarak gösterme eğiliminde olup, kendilerinin genel olarak İslam dünyası ve özel olarak Arap dünyası içinde İran yayılmacılığı ve ‘Şii hilali’ karşısında mücadele eden en büyük güç olduğu, kendisini dikkate almaları ve desteklemeleri gerektiği mesajını vermekte, aynı şekilde ABD’nin ve Batı’nın da desteğini talep etmektedirler. Burada önemli olan husus şudur ki siyasi ve mezhepsel olarak birbirinin karşısında olan hem Selefi hem de Şii kutup, mezhep çatışmasını küresel bir hâle getirmeye çalışmaktadır. Böylece her iki taraf da kendi gücünü konsolide etmeye gayret göstermektedir. Etraflarında yardımcılar ve müttefikler bulmakta, aynı zamanda meşruiyet devşirmektedirler.
Sonuç
İşin özüne bakıldığında Ortadoğu’da çıkarları birbiriyle çelişen ülkeler bulunmaktadır. Her ülke, kendi politikalarını uygulayacak unsurları kullanmaktadır. Özü itibariyle politik bir ihtilafa dayanan Şii-Sünni çekişmesi aslında bugün de siyasi özünü korumaktadır. Dini argümanların İran tarafından kullanılması ile Suudi Arabistan tarafından kullanması arasında hiçbir fark yoktur.
Siyasi amaçlar söz konusu olduğunda mezhepler ve dini retorikler, kişiler açısından samimi inanış olsa ve kitleler sırf inançları uğruna harekete geçebilse de devletler eliyle araçsallaşmaktadır. Mezhebin dış politikadaki belirleyiciliği, sınırlı olmanın ötesinde kimi yerde sadece söz konusu politikayı meşrulaştırmaktan ibarettir. Bugün İran’ın her dış politika hamlesi nasıl ki Şiiliğin yayılması amacını taşımıyorsa, Amerikan askerlerini topraklarında ağırlamak ya da İran düşmanlığı yapmak da Sünni politika değildir.
Uluslararası aktörler, kendi çıkarlarını korumak ve bölgedeki güç dengelerini yeniden kurmak, İsrail’in güvenliği gibi huşular için İslam dünyasındaki mezhep çatışmalarını derinleştirmek ve kalıcılaştırmak istemiştir. Başta Irak olmak üzere, Ortadoğu’da yaşanan siyasi gelişmeler ve iç çatışmalar, Şii/Sünni kimliğin Şiilik/Sünnilik aleyhtarlığı üzerinden yeniden inşa edilmesiyle sonuçlanmıştır. Ne yazık ki İslam dünyası da bu politikaların uygulanmasına çanak tutmuştur.
Bugün birçok Arap ülkesi için Şiilik bir iç güvenlik sorunudur. Dolayısıyla, konu İran’ın ideolojisi ve devrimiyle ilişkilidir. Ancak, İran’ın bölgedeki Şiilere desteği, Şiiler üzerinde sarsılmaz ve sorgulanamaz şekilde etkili olduğu anlamına gelmemektedir. Fakat Irak ve Arap dünyasındaki diğer Şiiler, İran’ı, din ve kimlik yönünden ziyade, siyasi ve lojistik imkânların kaynağı olarak görme eğilimdedirler. Irak Şiileri, nihayetinde Arap olmaları sebebiyle kültürel olarak İran’dan ziyade Arap dünyasına yakın oldukları değerlendirmesi de yapılabilir.
İran bunu fark ettiği için Ortadoğu’daki siyasetini, dini eğilimlerden ve Şii uygulamaları desteklemekle beraber, bunun yanı sıra siyasi eğilimleri de yani Amerika ve İsrail aleyhtarlığı üzerine kurmayı yeğlemektedir. Fakat Şii Milisler araçlığıyla da devletler içinde devlet kurmak istemekte Lübnan’daki Hizbullah modelini Irak, Yemen ve Suriye’de de uygulamak istemektedir.
Ortadoğu’da süregelen çatışmalar ve beraberinde getirdiği istikrarsızlık, yerel fay hatlarıyla bölgesel rekabetin örtüşmesi sonucu daha da derinleşmiştir. Gerilimli Suudi Arabistan ve İran ilişkileriyle özdeşleştirilen bölgesel nüfuz alanı mücadelesi, istikrarsızlığın hem önemli bir sebebi hem de sonucu olarak öne çıkmaktadır. Sünni-Şii kamplaşması olarak algılanan bu süreç, sadece sıcak çatışmaların yaşandığı krizlere bölgesel ölçekte çözüm getirilmesini engellememekte, aynı zamanda vekâlet savaşlarını besleyerek yeni çatışmaların çıkmasının ve var olanların sürdürülmesinin nedenini teşkil etmektedir. Mezhepçilik çatışması devam ettiği sürece Ortadoğu’nun geleceği, geçmişten daha parlak olmayacaktır.
Mevcut durumun Ortadoğu ülkeleri için güvenlik açmazları oluşturduğu ve yakın gelecekte de yeni güvenlik açmazlarına yol açacağı ve böylece hem bölgenin tamamının hem de tek tek bölge ülkelerinin sıfır toplamlı sonuçlarla karşılaşacağı değerlendirilebilir.

Orhan Karaoğlu kimdir?
Uluslararası İlişkiler Uzmanı ve Ankara Üniversitesi Doktora Adayı. Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler mezunu. Yüksek Lisansını Türkiye- Suriye İlişkileri üzerine yaptı. Doktora çalışmalarında Ortadoğu Tarihi,
Etnik, Dini ve Mezhepsel kimlikler ve İran Dış Politikası üzerine çalışmalarını sürdürmektedir.

Kaynak: Bilimevi Dış Politika Dergisi Sayı:5

Güncelleme Tarihi: 12 Temmuz 2018, 19:26
YORUM EKLE
YORUMLAR
Abdullah karaoglu
Abdullah karaoglu - 2 ay Önce

Oğlum seninle gurur duyuyorum.başarılar

SIRADAKİ HABER

banner26

banner25