banner27

Uluslararası Müdahaleler Karmaşık İç Dengeler Ve Işığında Yemen Krizi

2014 Ağustos’unda Yemen’de Husiler olarak bilinen kabile hareketinin lideri Abdülmelik El Husi’nin gösteri çağrıları gidişatın farklı bir ivme kazanacağının da habercisi olmuştu.  Bu gösteri çağrısı ile başlayan gelişmeler, daha sonra Ensarullah Hareketi olarak da bilinen kesimin Eylül 2014’te başkent Sana’nın kontrolünü ele geçirmesine kadar varmıştı.

Uluslararası Müdahaleler Karmaşık İç Dengeler Ve Işığında Yemen Krizi

Semir Yorulmaz

Ortadoğu ve Arap Yarımadası’nın diğer ülkelere nazaran daha fazla kendine has özellikleriyle ön plana çıkan Yemen, ‘Arap Baharı’ adı verilen süreç ve sürecin bugün gelinen noktada önce iç savaşa ardından daha geniş yelpazeli bir bölgesel savaşa dönüşmesiyle ciddi ve içinden çıkılması oldukça zor bir duruma düşmüştür.

Şüphesiz Yemen ‘Arap Baharı’ndan önce ‘Arap Baharı’ndan nasibini almış diğer Arap ülkelerinin aksine (otoriter rejimlerin etkisiyle) uzun bir istikrar dönemi içinde değildi. Yemen’de de otoriter ve demokratik olmayan bir rejim hüküm sürüyordu ancak ülke daha 2004 yılında “Husi İsyanları”na şahit olmuş, bu isyanlar da 2010 yılına kadar sürmüştür. Bunun yanı sıra El Kaide örgütünün  “Arap Yarımadası El Kaidesi” olarak bu ülkede faaliyet göstermeye başlamasından sonra ABD’nin sık sık müdahalelerine sahne olmuştur ki ABD’nin bu müdahaleleri “terörle mücadele” adı altında da devam etmektedir. 

2010 yılında Tunus’ta Muhammed Buazizi’nin kendisini yakmasıyla başlayan ve daha sonra çoğu zaman “domino etkisi” şeklinde açıklanan bir biçimde başka ülkelere sıçrayan halk hareketleri, kısa süre içerisinde Yemen’de de başladı. Daha önce birçok defa iç karışıklığa sahne olan Yemen, Ali Abdullah Salih yönetimine karşı başlayan bu hareketlilik karşısında yeni bir döneme girmiş oldu.

Bilindiği üzere Ali Abdullah Salih, Körfez İşbirliği Konseyi (KİK)’nin girişimiyle hazırlanan uzlaşma gereğince Şubat 2012’de, görevi yardımcısı Abd Rabbo Mansur Hadi’ye devretti.  Varılan uzlaşmayla Salih’in görevi bırakıp bir geçiş dönemini başlamasını kabul etmesi, olayların seyri açısından önemli bir durak olmuş, ancak süreç kısa süre sonra çok denklemli bir savaşa dönüşmüştür.

Salih, istifasının ardından Husiler tarafından öldürüldüğü 4 Aralık 2017’ye kadar ülke siyasetinde etkili olmaya devam etti. Siyasi yaşamı boyunca farklı dönemlerde farklı taraflarla kurduğu ittifaklarla dikkat çeken eski devlet başkanı, görevi bıraktıktan sonra da ülke içi dengeler ve dış dinamikler doğrultusunda yeni ittifaklara girmişd ve öldürülene kadar, Yemen’de hem iç hem de dış dengeler bağlamında belirleyici temel faktörler arasında kalmıştır.

2014 Ağustos’unda Yemen’de Husiler olarak bilinen kabile hareketinin lideri Abdülmelik El Husi’nin gösteri çağrıları gidişatın farklı bir ivme kazanacağının da habercisi olmuştu.  Bu gösteri çağrısı ile başlayan gelişmeler, daha sonra Ensarullah Hareketi olarak da bilinen kesimin Eylül 2014’te başkent Sana’nın kontrolünü ele geçirmesine kadar varmıştı.

İslam’ın Şii mezhebinin “Zeydi” koluna mensup olan kesimlerden oluşan Ensarullah Hareketi’nin İran’dan destekli olması, Suudi Arabistan’ı harekete geçirdi. Özellikle Ocak 2015’ten sonra Ensarullah Hareketi’nin “Husi darbesi” olarak adlandırılan müdahalesi sonucunda yeni bir yönetim konseyi ilan etmesi ve bunun akabinde hükümetin ve devlet başkanının istifa etmesi, bölgesel denklemleri alt üst etti.

Suud Kralı Abdullah bin Abdülaziz’in ölümünden sonra tahta geçen Kral Selman, bölgede İran’a karşı daha sert ve daha aktif bir politika izleme kararı almıştı. Bu sert ve aktif politikanın ilk somut adımlarından biri olarak Mart 2015’te Yemen’e yönelik “Kararlılık Fırtınası” adı altında bir hava harekâtı başladı. Bu hava harekâtıyla beraber Yemen krizi bir iç savaştan çok Suudi-İran savaşı olarak gündeme gelmeye başladı. 

İlk başta Kararlılık Fırtınası’nın kısa sürmesi bekleniyordu. Hatta Suudi Arabistan, başka ülkelerin de katılımıyla başını çektiği bu operasyonun Nisan 2015’te sona erdiğini duyurmuştu. Ancak hava bombardımanı devam etti. Bu operasyon Yemen’de “Arap Baharı” ile başlayan sürecin daha yıkıcı olmasına ve ülkede insani krizin çok fazla büyümesini de beraberinde getirdi. Suudi Arabistan, sürekli olarak Kararlılık Fırtınası ile ülkedeki meşru yönetimi desteklediğini ve Husiler’i hedef aldığını açıklasa da çoğu zaman sivillerin hedef alınması ve ülkenin altyapısının yerle bir edilmesiyle gündeme gelmektedir.

Yemen’in bugün gelinen noktada içinde bulunduğu durumu tarif etmek için “iç savaş” kavramı yetersiz kalmaktadır. Zira bugün Yemen üzerinde ciddi bir bölgesel savaş devam etmektedir. Bütün kesimler de bu savaşın “dış dinamiklerden bağımsız” bir şekilde çözülmesinin mümkün olmadığı hususunda hemfikirdir.

Yemen’de devam eden savaşı ve insani krizi daha iyi anlayabilmek için mevcut siyasi aktörleri ve siyasi ittifakları daha geniş bir şekilde ve farklı başlıklarla ele almakta fayda vardır. Ancak bundan önce “Arap Baharı” süreci öncesine kadar Yemen tarihine göz atmak gerekmektedir.

Yemen Tarihine Kısa Bir Bakış

Yemen coğrafi konumu itibariyle deniz ticareti açısından dünyada ve bölgede büyük öneme sahiptir. Dünya ticareti bağlamında yine çok önemli bir noktada olan Süveyş Kanalı’nın bağlandığı Kızıldeniz ve burada oldukça kritik bir konumdaki Aden Körfezi göz önünde bulundurulduğu zaman Yemen’in uluslararası önemi daha net anlaşılacaktır.

Yemen’in bu söz konusu konumu,  ülkenin tarih boyunca onun hedefte olmasını da beraberinde getirmiştir. Bugün Arap ülkeleri arasında en fakir ve en geri kalmış ülke olan Yemen, eskiden  sahip olduğu zenginlikler dolayısıyla “Mutlu Yemen” olarak bilinmekteydi.  Tarih boyunca çok savaş görmüş ve birçok defa istilaya uğramış olan Yemen’in “birçok ülkenin egemenliğine girdiği ancak hiçbir ülkenin tam anlamıyla kontrolü sağlayamadığı” da Yemen ile ilgili önemli bir anekdottur.
Tarihi süreç içerisinde Roma ve Pers imparatorluklarının istilalarına uğrayan Yemen, İslamiyet’in yayılmaya başlamasıyla Hz. Ali tarafından 632 yılında İslam topraklarına dâhil olmuştur. Yemen’in Hz. Ali tarafından fethedilmesi, ilerleyen dönemlerde burada Şii mezhebinin de yayılmasında etkili olacaktır.

Tarihsel akış içerisinde Yemen’in önemi, Hindistan’ın keşfinden sonra artmıştır. Hindistan’ın keşfiyle beraber, coğrafi keşiflerin önemli aktörlerinden Portekizliler, 16. Yüzyılda Yemen’i fethetmek için harekete geçmiş ancak başarılı olamamışlardır. 

Yemen’de Osmanlı egemenliğinin başlaması Yavuz Sultan Selim döneminde olmuştur. Burada Osmanlı Devleti’nin Portekiz istilalarına karşı Yemen’e destek vermesi önemli bir rol oynamıştır. Ancak Osmanlı Devleti de Yemen’de tam anlamıyla kontrolü sağlayamamıştır. Osmanlı Devleti birçok kez Yemen’deki Zeydi inancına mensup bazı kabilelerin isyanıyla karşı karşıya kalmıştır. 

Sömürgecilik tarihinin büyük gücü İngiltere ise 1800’lerden sonra Yemen’de varlık göstermeye başlamıştır. Hindistan’ı sömürgesi altında tutan İngiltere için Yemen’in konumu oldukça önemliydi. İngiltere’nin buradaki varlığı, Güney Yemen’in bağımsızlığına kavuşmasına kadar devam etmiştir.

Osmanlı Devleti’nin ülkedeki varlığının sona ermesinden sonra İngiliz sömürgesi altındaki Aden ve çevresi ve bugünkü başkent San’a ve çevresinde kurulan “Zeydi Emirliği” başta olmak üzere parçalara ayrılmıştı. “İmam Yahya” tarafından kurulan Zeydi Emirliği daha sonra burada “Mütevekkili Krallığı” adını aldı. İmam Yahya döneminde Suudi Arabistan ile yapılan mücadeleler neticesinde bir anlaşmaya varılmış ve bugünkü Yemen-Suudi Arabistan sınırı çizilmiştir. 
İmam Yahya’nın bir suikast sonucu öldürülmesinden sonra tahta geçen oğlu İmam Ahmed, gerek Aden’deki İngiliz varlığını dengelemek için Çin ve Rusya ile kurduğu ilişkiler gerekse de Suriye ve Mısır arasında kurulan Birleşik Arap Cumhuriyeti’ne katılması gibi adımlarıyla dikkat çekmiştir. 

1962 yılında Yemen’deki Mütevekkili Krallığı’ı son bulmuş ve  “Yemen Arap Cumhuriyeti” kurulmuştur.  Yemen Arap Cumhuriyeti’nin Mısır’daki Cemal Abdülnasır yönetiminin desteğiyle kurulması, o dönemde Nasır ile çekişme içinde olan Suudi Arabistan’ın, cumhuriyetçilere karşı ayaklanan Zeydi kabilelere destek vermesine neden oldu. Bu ayrıntı Yemen siyasi tarihindeki farklı ve değişen ittifak ilişkilerini anlamak açısından önemlidir.

1952 yılındaki Hür Subaylar Darbesi ile başlayan bölgedeki Mısır etkisi, Güney Yemen’de de kendini hissettirmiştir. Güney’de varlık gösteren İngiltere bu etkiyi kırmak için oradaki kolonilerini Güney Arap Emirlikleri Federasyonu adı altında birleştirdi. İngilizler daha sonra bu federasyona Aden’i de katmıştır. Söz konusu dönemlerde bölgedeki Sovyet etkisiyle Güney Yemen’de sosyalist akımlar güçlüydü. 

Bu gelişmeler ışığında Güney Yemen’de 1963 yılında “Ulusal Kurtuluş Cephesi” kuruldu. Bu oluşumun İngilizler’e karşı verilen mücadele neticesinde 1967 yılında Kathan El Şaabi liderliğinde Güney Yemen bağımsızlığını ilan etti. Sovyetler ve Çin ile iyi ilişkiler kuran Güney Yemen’de daha sonra bütün partilerin birleşimiyle Yemen Sosyalist Partisi kuruldu ve Güney Yemen bu parti tarafından yönetilmeye başladı.

Bu süreçten sonra Kuzey ve Güney arasında zaman zaman çatışmalar ve birleşme görüşmeleri başladı. 1972 yılında Libya’nın devrik lideri Muammer Kaddafi’nin arabuluculuğunda imzalanan birleşme anlaşması uygulanmadı. Bu çabalar farklı tarafların desteğiyle devam etse de birleşme ancak 1990 yılında sağlanabildi. Birleşmenin sağlanmasında, Sovyetlerin dağılma sürecine girmesi gibi değişen uluslararası politik dengeler de önemli rol oynamıştır.  Birleşme sonrası başkenti Sana olarak kurulan devlete “Yemen Cumhuriyeti” adı verildi. 

Ancak bu birleşme bir son olmadı. Nitekim 1993 yılında gerçekleştirilen seçimler, yeni bir tartışmayı beraberinde getirdi. Ali Abdullah Salih’in yeni hükümeti seçim sonuçlarının ikinci galibi olan Islah Partisiyle beraber kurması Yemen Sosyalist Partisi’nin tepkisiyle karşılaştı. Bu süreç, Aden merkezli bir isyanın başlamasına ve 1994 iç savaşının yaşanmasına kadar uzandı. Aden’deki bu gösteriler zamanla “ayrılma-bağımsızlık” taleplerine dönüştü ancak Ali Abdullah Salih yönetimi bu isyanı bastırmakta başarılı oldu. Bu gelişmeler günümüzde, Güney Yemen’de bazı çevrelerin ayrılma taleplerini devam ettirmeleri gibi etkilerini sürdürmektedir.

Yemen Krizinde Başlıca Siyasi Aktörler

Husiler

Uzun dönemdir Yemen siyasetinde etkili olan ve bugün gelinen noktada iç dengeler açısından bakıldığında mevcut çatışma ortamının en önemli aktörlerinden biri olan Husiler’e gelmeden önce Yemen’deki “kabile” olgusunu ve kabileciliğin siyasi yaşamdaki yerine değinmek gerekir.

Kabilecilik, uzun süredir Yemen siyasetinin temel dinamiklerinden ve değişkenlerinden biridir. Bugün Yemen iç siyasetinde, siyasal partiler ve cemaat gibi oluşumlar ön plana çıksa da söz konusu partiler ve buna benzer siyasi yapılarda kabileciliğin etkisi büyüktür. 

Birçok araştırmacıya göre bugün Yemen halkının yüzde seksen beşine yakını farklı kabilelere mensup. Ülkedeki kabile sayısı hakkında da verilen rakamlar genelde dört yüz civarındadır. 

Ülkede çok uzun bir süre önemli siyasi aktörlerinden biri olarak kalan ve son olarak Husilerle kurduğu ittifaktan çekilip Suudi Arabistan ile anlaşan eski devlet başkanı Ali Abdullah Salih başta olmak üzere, Yemenli siyasetçiler her zaman için bu yaygın kabile olgusunun dayattığı dengeleri göz önünde bulundurmak durumunda kalmışlardır.  Yine Yemen siyasetinin bir diğer önemli aktörü ve Müslüman Kardeşler Hareketi’nin ülkedeki siyasi uzantısı konumundaki Islah Partisi’nde de bu kabileciliğin etkisini görmek mümkündür. 

Ülkede kabileciliğin etkisinin bu kadar fazla olması, birçok araştırmacıya göre ‘tarihi boyunca hiçbir zaman tam anlamıyla kontrol altına alınamayan Yemen’in’ en zor denklemlerinden birini oluşturmaktadır. 
Ülke nüfusunun çoğunluğunun Şafii’liğe mensup olan Yemen’de bir diğer yaygın olan inanç da Zeydilik inancıdır. Nüfusun yaklaşık yüzde 35- 40’ını oluşturan Zeydiler, Yemen siyasi tarihinde hep büyük rol oynamışlardır. Zeydilik inancı Şii mezhebinin bir alt kolu sayılmasına rağmen, Şii mezhebinin diğer alt inançları arasında Sünni mezhebine en yakın inanç sistemidir.  

Bir kabile hareketi olarak ortaya çıkan Husiler de Yemen’de Zeydilik mezhebine mensupturlar. Ancak bazı kaynaklarca İran Şiiliği’nden etkilendikleri ve Şiiliğin Carudiye koluna mensup oldukları, dolayısıyla da Zeydi inancından farklı bir inanca sahip oldukları iddia edilmektedir. 1992 yılında Saa’da şehrinde “Genç Müminler” adıyla siyasal faaliyetlerine başlayan ve daha sonra adını “Ensarullah Hareketi” olarak değiştiren hareket, lideri Hüseyin Bedreddin El Husi’den dolayı Husiler olarak adlandırılmaktadır. 

Kuruluşundan sonra İran desteğini arkasına alan hareketin Zeydi inancına mensup geniş bir kitle arasında yayılmasında ve kabul görmesinde o dönemde Selefilik akımının yükselişte olması ve Şii mezhebine yönelik tekfirci söylemler de etkili olmuştur. Kendisine karşı olan muhalefeti parçalamak adına Ali Abdullah Salih’in büyümesine göz yumduğu selefi hareket, ilerleyen süreçte kendini “Yemen El Kaidesi” olarak gösterecektir.

Husi hareketi, ortaya çıkış itibariyle ülkede imamlık rejimini tekrar canlandırmak hedefini taşımaktadır. Liderleri Hüseyin Bedreddin El Husi’nin Ali Abdullah Salih yönetimi tarafından öldürülmesinden sonra, hareketin başına genç yaşına rağmen Abdülmelik El Husi geçmiştir. 

Ali Abdullah Salih’in 2003 yılındaki hac yolculuğu sırasında Saa’da iline yaptığı ziyaret, Husiler’in ülke gündemine daha fazla girmeye başlamasına da yol açmıştır. Ali Abdullah Salih burada Cuma namazı çıkışında halka hitap etmek isterken Husiler’in protestolarıyla karşılaşmıştır. Husiler 2004 yılında ise daha sonra “Husi İsyanları” olarak bilinecek ayaklanmalar başlattılar ve Yemen yönetimi ile sıcak çatışmalara girdiler. Bu isyanlar ve çatışmalar 6 farklı dönem şeklinde ele alınmaktadır. Çünkü bu isyanlar sırasında ara ara Husiler ile Yemen yönetimi arasında ateşkes anlaşmaları imzalanmış ve bu ateşkes anlaşmaları daha sonra bozulmuştu. Bu isyanların son safhasında ise Suudi Arabistan’ın da işin içine girmesi ve olaylara müdahil olması açısından önemlidir.  Husiler’in “Arap Baharı” sürecinde, daha doğrusu Ali Abdullah Salih’in yönetimi bırakmasından sonra bazı gerekçelerle Abd Rabbo Mansur Hadi yönetimine karşı tekrar ayaklanmaları ve başkent San’a’yı kuşatmalarıyla başlayan ve günümüze kadar gelen sürece ilerleyen başlıklarda değineceğiz.

Ali Abdullah Salih

Yakın bir zamana kadar ittifak içinde olduğu Husiler tarafından 4 Aralık 2017’de öldürülen Ali Abdullah Salih, bu tarihe kadar Yemen’in en önemli siyasi güçlerinden biri olarak kalmayı başardı.  Salih, şimdiki haliyle bildiğimiz Yemen’in ilk devlet başkanıdır. Siyasi hayatı farklı ittifaklar ve değişik gruplarla yaptığı işbirliği ile dikkat çeken Ali Abdullah Salih, Yemen gibi bir ülkeyi yönetmeyi, kendi siyasi hayatının bu yönüyle paralel olarak “yılanların başı üzerinde oynamak” şeklinde nitelendirmiştir. 

Daha önce Kuzey Yemen diye bilinen Yemen Arap Cumhuriyeti’nin devlet başkanı olan Salih, bu göreve 1978 yılında gelmiştir. Kuzey ile Güney’in birleştiği sırada Kuzey Yemen’in başında olan Salih, birleşmeden sonra da devlet başkanlığı görevini sürdürmüştür. Salih, bu uzun iktidar dönemini de kendisinden sonra iktidara oğlunu getirerek bitirme düşüncesindeydi. Salih’in bu düşüncesi, kendisine yönelik ayaklanmanın da nedenlerinden sadece bir tanesidir.

Yönetimi bıraktıktan sonra ülkedeki etkisini sürdüren, Suudi Arabistan’a karşı Husilerle ittifak kuran Salih, geçmişte laik Zeydilerle beraber Husiler’e karşı işbirliği yapmıştı ve Suudi Arabistan’dan da yardım almıştı. Kendisi de Zeydi inanca sahip olan Salih, 2004 yılında başlayan ve 2010’a kadar devam eden Husi ayaklanmalarına karşı selefi akımları da desteklemekle suçlanmıştır. Hatta bu iddialar “Salih’in el Kaide ile işbirliği yaptığı” şeklinde gündeme gelmiştir.  

Ali Abdullah Salih, “yılanların başı üzerindeki son oyununu” Husilerle olan ittifakı bozup Suudi Arabistan ile anlaşarak oynamıştır. Önceleri “çok önemli olmayan anlaşmazlıklar” şeklinde görülen Husi-Salih gerilimi büyümeye devam etti ve daha sonra Husiler ile Salih güçleri arasında çatışmalara dönüştü. 4 Aralık 2014 tarihinde ise, Ali Abdullah Salih Husiler tarafından öldürüldü.

Suudi Arabistan’ın Ali Abdullah Salih ile tekrar anlaşma yoluna gitmesi, bunun karşısında ise Husiler’in Salih’i öldürmesi, Salih’in bütün bu süreçte (öldürülene kadar) ne derecede önemli etkili bir aktör olarak ülke siyasetinde kaldığına işaret etmektedir.

Islah Partisi

Kuzey ile Güney’in birleşmesinden sonra 1990 yılının Eylül ayında kurulan Yemen Islah Partisi, günümüzde de halen Yemen’in en önemli siyasi oluşumlarından biridir. Abdullah El Ahmar tarafından İslami bir nitelikte kurulan hareket, Müslüman Kardeşler Teşkilatı’nın da Yemen’deki siyasi uzantısı sayılmaktadır.

Kuruluşundan sonra en büyük siyasi başarısını 1993 yılında kazanan hareket, bu yılda yapılan milletvekili seçimlerinde muhalefetten iktidara taşınmıştır.  Bu seçimlerde ikinci olan Islah Partisi, hükümet ortağı olmuş ve bu durumu 1997 ve 2003 seçimlerinde de devam ettirmeyi başarmıştır. 

Islah Partisi, Yemen’de “Arap Baharı” süreci ile Ali Abdullah Salih karşıtı harekette önemli rol oynamıştır. Özellikle de gösterilerin artması ve devletin gösterilere müdahale etmesinden sonra Salih’in meşruiyetinin sorgulanmaya başlamasıyla, siyasi gelişmelere yön veren bir aktör konumunda olmuştur.  Yemen’in en önemli kabile konfederasyonlarından Haşid kabile konfederasyonunun desteğini çekmesinden sonra Ali Abdullah Salih yönetimi, en büyük yarayı çoğunluğu Islah Partisi mensubu El Ahmar kabilesinin yönetime karşı tavır almasıyla almıştır.  Islah Partisi Yemen’de şu an devam eden savaşta “meşru yönetim” olarak adlandırılan Abd Rabbo Mansur Hadi yönetimi saflarında yer almaktadır.

Yemen Sosyalist Partisi

Kuruluşu, Güney Yemen’in İngilizlere karşı verdiği bağımsızlık mücadelesine kadar dayanan Yemen Sosyalist Partisi, kurtuluş mücadelesinin çatı oluşumu Ulusal Kurtuluş Cephesi’ni oluşturan fraksiyonlardan biriydi. İngilizler’in Güney’den çekilmesi ve başkenti Aden olan Güney Yemen Halk Cumhuriyeti’nin kurulmasından sonra, ülke yönetimin elinde tutan Yemen Sosyalist Partisi, Kuzey ile birleşilene kadar iktidarını devam ettirdi. 

Kuzey ile Güney’in birleşmesinden sonra, Yemen’in sosyal yapısı ve değişen uluslararası dengeler dolayısıyla tabanı erimeye başlayan Yemen Sosyalist Partisi, 1994 yılındaki iç savaştan sonra ciddi bir yara aldı. 1993 seçimlerinden sonra (bu seçimlerde 56 milletvekili kazanmıştı) Salih yönetimi ve Islah Partisi arasında kurulan koalisyona muhalefet eden parti, 1994’te ayrılma taleplerinin yükseldiği iç savaşta halk desteğinin önemli bir kısmını kaybetti.
Parti, 1997’deki milletvekili seçimleri ile 1999’daki başkanlık seçimlere katılmayarak boykot çağrısı yaptı. Daha sonra ise Salih yönetimine muhalif “Ortak Buluşma Koalisyonu” içinde yer aldı.

Güney Hareketi

Kuzey ve Güney Yemen’in “Yemen Cumhuriyeti” adı altında 1990 yılında birleşmelerinin uzun ve zorlu bir süreçten geçtiğini daha önce ifade etmiştik. Bu birleşme kolay olmadığı gibi çok da sağlam temellere oturtulamadı. Nihayetinde aralarında derin ideolojik ayrılık ve farklı tarihsel deneyimler olan iki kesimin birleşmesi bugüne kadar süregelen birtakım sorunları da beraberinde getirmiştir. 

İki ülke arasındaki birleşme protokolüne göre Yemen Cumhuriyeti’nin başkanı, kuzeyin cumhurbaşkanı Ali Abdullah Salih, yardımcısı ise güneyin lideri Ali Salim Beyd, hükümet başkanı ise yine güneyli olan ve Ali Salim Beyd’in yardımcısı Ebu Bekir El Attas olmuştu.  

Birleşmeden önce Güney’in iktidar partisi olan Yemen Sosyalist Partisi (YSP),  birleşmenin ardından, önce 1993 seçimlerinin ertelenmesini istedi, seçimlerin yapılmasından sonra ise Salih’in partisi Genel Halk Kongresi Partisi ile Müslüman Kardeşler’in partisi Islah Partisi’nin bir hükümet koalisyonu kurmasına tepki gösterdi. Seçimlerde istediği başarıyı yakalayamayan YSP (56 sandalye kazanmıştı), bu koalisyonun ülkenin bütününü temsil etmediğini iddia etmeye başladı. YSP lideri Ali Salim Beyd’in San’a’yı terk ederek Aden’e yerleşmesi gerilimin daha da tırmanmasına ve Güney’de bağımsızlık talebiyle gösterilerin başlamasına neden oldu. Yemen yönetimi ise olaylara sert bir şekilde müdahale etti. Bu da 1994 iç savaşını tetikledi. Bu süreçte Güney Yemen bağımsızlığını ilan ettiyse de Ali Abdullah Salih yönetimi, Aden’i kontrol altına almayı başardı. 

Ancak bu durum güney sorununu çözmedi. Güney halkı ayırımcılığa maruz kaldığını ve güneyde işsizlik ile kötü yaşam koşullarının kuzeye göre daha kötü olması gerekçeleriyle ayrılma talebinden vazgeçmedi. 2007 yılına gelindiğinde güneyde yeniden gösteriler başladı ve bu gösteriler giderek bağımsızlık talebine dönüşmeye başladı. Bu hareketin başını, ordudan emekli edilen güneyli üst düzey askerler çekiyordu. Bu hareketi destekleyen gruplar “Güney Hareketi Güçleri” adıyla bir çatı altında toplandı.

Salih yönetimi, bir yandan 2004 yılından sonra patlak veren Husi isyanlarıyla uğraşırken, diğer yandan güneyli ayrılıkçılarla mücadele etmek zorunda kalmıştır. Ancak gelinen noktada Salih yönetiminin ne Husi isyanlarını ne de güneyin ayrılıkçı hareketini nihai bir şekilde bastırmakta başarısız olduğunu göstermiştir. “Arap Baharı” süreciyle beraber Güney Hareketi, hedefine ulaşmak için ülkenin içinde bulunduğu durumu değerlendirmeye çalışmaktadır. 

Arap Baharı Ve Yemen

Tunus’ta başlayan ve daha sonra başka Arap ülkelerine sıçrayan “Arap Baharı” süreci, Ocak 2001’de Yemen’de de başlamış ve yine başka Arap ülkelerinde olduğu gibi yönetimin sert tepkisiyle karşılaşmıştır. Özellikle Mart ayına gelindiğinde gösterilere sert bir şekilde müdahale edilmesi ve 18 Mart’ta 45 göstericinin hayatını kaybetmesi Salih yönetimine karşı tepkinin daha fazla artmasına neden oldu.

Yemen’deki gösterilere bakıldığında, bu gösterileri besleyecek büyük ve derin kökleri olan bir alt yapının mevcut olduğunu görürüz. Rejimin otoriter yapısı, ülkenin kötü ekonomik koşulları ve özellikle de artan yoksulluk, farklı grupların çıkar savaşı, kabileciliğin belirleyici olduğu toplumsal yapı gibi faktörler bu gösterileri beslemekteydi. Ali Abdullah Salih’in kendisinden sonra iktidara oğlu General Ahmet Ali Abdullah’ı hazırlaması da tepkileri daha fazla arttırmaktaydı. Ali Abdullah Salih daha sonra hem kendisinin hem de Cumhuriyet Muhafızları Komutanı olan oğlunun gelecek cumhurbaşkanlığı seçimlerine katılmayacaklarını açıklaması tepkilerin dinmesini sağlayamadı. 

Bu sürecin, yakın tarihe kadar Husi isyanlarıyla uğraşmış ve diğer yandan güneydeki ayrılıkçı hareketle de mücadele eden yönetimin sonunu getirmesi beklentilerinden ziyade, ülkeyi bir kaosa sürükleyeceğine dair korkular en başından beri vardı. Zira Yemen, tarihi boyunca uzun süreli bir istikrara kavuşamamıştı.  Yine de Ali Abdullah Salih’in Körfez İşbirliği Konseyi ülkelerinin girişimiyle varılan uzlaşma sonucu yönetimi bırakmayı ve geçiş sürecini kabul etmesiyle, Yemen’in “Arap Baharı” sürecinin az bir zararla atlatacağı beklentilerine neden oldu. 

Ali Abdullah Salih, gerek bölgesel bazda gerekse de uluslararası çaptaki girişimler sonucu 23 Kasım 2011 tarihinde Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin de desteklediği ve KİK’in girişimiyle hazırlanan ve görevini bırakmasını öngören uzlaşı taslağını Suudi Arabistan’ın başkenti Riyad ’ta imzaladı.

Salih’in bu anlaşmayı imzalamasından önce ülkedeki desteğinin yavaş yavaş kaybediyor olması ve BM’nin çağrıları etkili oldu. İç dengeler açısından bazı önde gelen kabilelerin kendisine karşı net tavır alması (Haşid kabile konfederasyonu, El Ahmar kabilesi gibi), ordunun bölünmeye başlaması (Kuzey’de General ali Muhsiz önderliğindeki 1. Zırhlı tugayın ordudan ayrılması gibi), muhalefetin Suriye ve Libya gibi ülkelere nazaran örgütlü olması (başta Islah Partisi ve güneydeki hareketliliğin başını çeken Yemen Sosyalist Partisi) Salih’in geri adım atmasında rol oynayan başlıca faktörlerdi.

Riyad’ta imzalanan bu anlaşmayla Ali Abdullah Salih’e “güvenli çıkış” verilmesi de istifa etmesinde çok etkili olmuştur. Bu anlaşmaya göre, devlet başkanının ve onunla beraber çalışanların görevde oldukları süre boyunca yaptıklarından dolayı yargılanmalarının önüne geçmek için parlamentonun bir karar alması öngörülüyordu. Bunun yanı sıra, devlet başkanı ancak bu kanun çıktıktan sonra istifa edecekti. Sonraki 60 gün içerisinde de yeni devlet başkanlığı seçimi yapılacaktı. Bu metne karşı sokağın tepkisi sert olsa da ülkedeki siyasi oluşumların çoğu onay verdi.

Uzlaşma metninde yer aldığı üzere,  üzerinde anlaşmaya varılan aday Abd Rabbo Mansur Hadi, 21 Şubat 2012’de yapılan seçimler neticesinde yeni cumhurbaşkanı seçildi. Ancak yeni anayasa çalışmaları tamamlanmadığından 2014 yılında görev süresi bir yıl uzatılmıştır. 

Mansur Hadi’nin görevinin uzatılması, BM gözetiminde Mart 2013’te başlayan ve Ocak 2014’te sona eren Ulusal diyalog Konferansı’nda alınan kararlardan bir tanesiydi. Bu konferansta Yemen’in birikmiş temel sorunlarının çözümü için de bir dizi karar alınmıştı. Bu kararlar arasında, güney kesiminin temsil sorununun çözümü, Saa’da bölgesindeki taleplerin karşılanması (Husiler’in inanç vb. konusundaki talepleri), ülkedeki temel güvenlik sorunlarının çözümü, Yemen’in 6 federal bölgeye ayrılması vardı. Ayrıca ordu haricinde hiçbir tarafın ağır silahlarının olmaması da bu konferansta alınan önemli kararlar arasındaydı.

Husi Darbesi 

 Husiler’in (Ensarullah Hareketi) lideri Abdülmelik El Husi Ağustos 2014’te yönetim aleyhine halkı gösterilere çağırmıştı. Husiler’in bu çağrılarının gerekçesi olarak da Abd Rabbo Mansur Hadi yönetiminin vaatlerini yerine getirmediği gösteriliyor ve hükümeti feshedip yeni bir hükümet kurması isteniyordu. Mansur Hadi yönetimi de Husiler’in bu kalkışmasına sert çıksa da vaatlerin gerçekleştirileceği hususunda açıklamalar yapmış ancak Husiler ikna edilememişti. Başkent Sana’yı ele geçiren Husiler 21 Eylül 2014’te hükümet binalarını kuşatmış ve çoğunun kontrolünü ele geçirmiştir. 

Ocak 2015’e gelindiğinde ise, Husiler’in ilerleyişi karşısında aciz kalan Abd Rabbo Mansur Hadi’nin konutu kuşatıldı ve Hadi istifa etti. Hadi’nin yanı sıra, başbakan Halid Baha da istifa ettiğini açıkladıysa da parlamento başkanı daha sonra bu istifaların kabul edilmediğini açıkladı. Nitekim bütün girişimlere rağmen Yemen parlamentosu toplanamadı.  Husiler ise Şubat 2015’te yeni bir anayasa deklarasyonu yayınladılar. Parlamentoyu feshederek ülke idaresinin devrim konseyinde olduğunu açıkladılar. Ancak Husiler’in bu adımı Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi tarafından tanınmadı. Mansur Hadi ise daha sonra Aden’e kaçarak burada bir açıklama yaptı. Açıklamasında istifa etmediğini belirterek Aden’in de geçici olarak başkent olacağını ifade etti.

Bölgesel Denklemler

Cumhurbaşkanı Abd Rabbo Mansur Hadi, bu süreç içerisinde Körfez ülkeleri ekseninde hareket etmiş ve Aden’den sonra Suudi Arabistan’ın başkenti Riyad’a geçmiştir. Suudi Arabistan ise Husiler’in bu ilerleyişi karşısında daha sonraki süreçte Yemen’e çok ağır bir faturası olacak “Kararlılık Fırtınası” operasyonunu başlatacaktır. Sonuçta Husiler’in Yemen’de tam nüfuz sahibi olması İran’ın bu ülkedeki varlığının güçlenmesi  Suudi Arabistan’ın ulusal güvenliğinin tehlikeye girmesi anlamına gelmektedir.

Suudi Arabistan ve diğer Körfez ülkeleri ilk başta Husiler’in ilerleyişine göz yummakla suçlanmaktadır. Genel olarak “Arap Baharı” sürecini desteklemeyen Suudi Arabistan öncülüğündeki Körfez ülkelerinin bu tutumu, Mısır örneğinde çok açık bir şekilde görülmektedir. Körfez’in Yemen’de devreye girerek Ali Abdullah Salih’i belli şartlar karşılığında istifaya ikna etmesi, “devrim”i desteklediklerinden değil, aksine durumun kendi kontrollerinde olmasını istemelerinden kaynaklanmıştır.  Özellikle Suudi Arabistan’ın Müslüman Kardeşler’in Yemen’deki uzantısı olan Islah Partisi ile olan iyi ilişkileri bu bağlamda yani “denge siyaseti” ekseninde değerlendirilmelidir. 

İran-Suud Çekişmesi Bağlamında Yemen Krizi

İran destekli Husiler’in Yemen’de ilerleyişi ve Suudi Arabistan’ın bundan sonra Yemen krizine “birincil muhatap” konumunda tepki vermesi bu krizin bir iç savaştan ziyade bölgesel güçlerin daha doğrusu İran ve Suudi Arabistan arasındaki “vekâlet savaşı” olarak konumlanmasına neden olmuştur.

Yemen ile sınır komşusu olan Suudi Arabistan için “Yemen krizi” birçok açıdan önemlidir. Bunlardan bir tanesi Yemen’de “demokratikleşme tecrübesinin” başarılı olması Suudi Arabistan için, ileride kendi sınırları içerisindeki bir hareketliliğe ilham kaynağı olabilecek bir tehlikedir. Ayrıca burada Islah Partisinin “kontrollü olmayan” bir şekilde güçlenmesi de İhvan-ı Müslimin fikrine düşman olan Suudi Arabistan için de ayrı bir tehdittir. 

İran’ın Husiler veya bir başka aktör aracılığıyla Yemen’de etkili olması Suudi Arabistan açısından bir “beka” meselesidir. Suudi Arabistan’ın bölgesel politikalarının ve ilişkilerinin belirlenmesinde İran’ın en önemli faktörlerden biri olması bu durumu çok iyi açıklamaktadır.  Bu nedenle başlangıçta Husiler’in kalkışmasına göz yummakla suçlanan Suudi Arabistan, Husiler’in ilerleyişi karşısında çok ciddi bir tepki vermiştir. Bazı iddialara göre Suudi Arabistan, Yemen’de bir istikrasızlık ve kaos ortamı oluşması ve kendi müdahalesine gerekçe hazırlanması için ilk başta Husiler’in ilerleyişine göz yummuştur.

Özellilke Kral Abdullah bin Abdülaziz’in ölümünden sonra başa geçen Kral Selman Bin Abdülaziz, tahta oturduktan hemen sonra İran’a karşı “aktif bir dış politika” bağlamında önemli adımlar atmıştır. Bölgede artan İran etkisine karşı Suud’un en önemli adımı ise Yemen’de Husi ilerleyişine karşı olmuştur.

Kararlılık Fırtınası Operasyonu

Husiler tarafından konutu kuşatılan ve Aden’e kaçmak zorunda kalan Abd Rabbo Mansur Hadi, gerek Birleşmiş Milletler, gerekse de Arap devletlerine müdahale çağrısında bulunmuştur. Suudi Arabistan öncülüğünde 26 Mart 2015’te başlatılan harekât, Hadi’nin bu çağrısını yasal gerekçe olarak sunmaktadır. Hava bombardımanı yoğunluklu bu operasyona, başlangıçta 10 Arap ülkesi destek verdiğini açıklamış ancak söz konusu Arap ülkelerinin desteği Suudi Arabistan’ın istediği ölçüde olmamıştır.

Kararlılık Fırtınası operasyonu, Yemen’de Husi Darbesi ile sarsılan düzeni tekrar kurmak ve meşru yönetimi hâkim kılmak için yapıldığı açıklansa da asıl hedef bölgede İran ilerleyişini durdurmaktır. İran ile 5+1 ülkeleri arasında nükleer konusunda mutabakata varılması ve daha öncesinde Irak’ta İran etkisinin güçlenmesinin ardından, sürekli artan kaygılar içerisinde olan Körfez ülkeleri, bu operasyonla İran’ın dengelenmesini ve kendi söylemleriyle, “Beyrut, Bağdat ve Şam’dan sonra başka bir Arap başkentinin daha İran’ın eline düşmesinin önüne geçmeyi” hedeflemektedir.

İlk başladığında kısa sürmesi beklenen operasyonun Yemen’e ağır bedeller ödettiği çok açıktır. 2,5 seneden daha fazla bir süredir devam eden operasyon neticesinde 9 binden fazla kişi öldü, 3 milyondan fazla kişi ise göç etmek durumunda kaldı.  İç savaşın en yıkıcı tarafını oluşturan bu operasyon neticesinde neredeyse tamamen yıkılan alt yapı, berberinde birçok sorunu daha getirmektedir.

Yemen’de özellikle Kararlılık Fırtınası operasyonu çerçevesinde hava bombardımanının hedefi olan bölgelerde sağlıklı yaşam koşullarının neredeyse tamamen yok olması, özellikle kolera salgınının yaygınlaşmasını sık sık gündeme getirmektedir. Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre Yemen’de şu ana kadar kolera salgınından hayatını kaybedenlerin sayısı 2 bin 200’ü geçmiş durumda.

Kararlılık Fırtınası operasyonunun beklendiğinden daha fazla sürmesi ve yıkıcı bir hal alması son dönemlerde bu operasyonu destekleyen kesimler tarafından da sık sık eleştirilmektedir. Hatta, Suudi Arabistan’ın bu savaşı kasıtlı bir şekilde uzattığı ve Husi ilerleyişi ile “devrim tehlikesi” arasındaki dengeyi bu şekilde sağlamaya çalıştığı da iddia edilmektedir.

Suud-BAE Çekişmesi

Yemen’in tarihi boyunca farklı ittifaklara ve farklı gruplar arasındaki çekişmelere ev sahipliği yaptığını belirtmiştik. Yemen krizinin uluslararası bir boyut kazanmasının ardından burada süren savaş “Yemen özelinde bir İran-Suud savaşı” olarak konumlanmıştır. Ancak özellikle de son dönemlerde Yemen’de İran’a karşı beraber operasyon yapan ülkelerin de birbirleri arasında farklı hesaplar peşinde oldukları daha net görülmektedir.
Kararlılık Fırtınası operasyonuna katılan ve Suudi Arabistan’dan sonra en fazla destek veren ülkelerden biri olan Birleşik Arap Emirlikleri’nin Yemen’de “KİK” ekseninde değil, kendi hesapları çerçevesinde hareket etmesi, buradaki krizi daha fazla karmaşık ve içinden çıkılmaz hale getiren büyük bir sorun halini almaktadır. 

Bölgede genel hatlarıyla Suudi Arabistan ile paralel politikalar izleyen BAE,  Yemen’de farklı bir tavır içerisine girmiştir. Suudi Arabistan gibi “Arap baharı” sürecinde en başından beri karşı devrimci faaliyetleri destekleyen BAE, Yemen’de de bu yönde tutum takınmıştır. Ancak Kararlılık Fırtınası operasyonunun başlamasından sonra, ülkenin güney kesimlerinde kendi başına hareket etmesi, başta Suudi Arabistan olmak üzere, koalisyon ülkeleri ve Abd Rabbo Mansur Hadi yönetimi tarafından tepkiyle karşılanmaktadır. 

Güneyde başta Aden kenti olmak üzere bazı bölgelerin koalisyon tarafından kontrol altına alınmasındaki rolü ilk başta çok göze çarpmasa da BAE, daha sonra burada kalıcı olmak için bazı adımlar atmasıyla dikkat çekmiştir. BAE başta önemli bir liman kenti olan Aden olmak üzere güneydeki stratejik bölgelerde kendine bağlı milis güçler oluşturup onları eğitim ve teçhizatla donatmaktadır. 
Bunun haricinde ülkenin güney kesimlerindeki ayrılıkçı Güney Hareketi ile ilişki kuran BAE’nin bağımsızlık yanlısı faaliyetleri desteklediği de bilinmektedir. Bu durum hem Suudi öncülüğündeki koalisyonu (özellikle de Suud yönetimini) hem de Mansur Hadi yönetimi ile karşı karşıya gelmesine neden olmaktadır. Bu rekabet çoğu zaman sahada savaşan Hadi yönetimine bağlı askeri güçler ile BAE’nin desteklediği yerel milis kuvvetlerin çatışmasına kadar gitmektedir.

RÖPORTAJ 

Adil El Masani

Adil El Masani, Yemenli araştırmacı ve siyasi analisttir. İstanbul Üniversitesi’nde uluslararası ilişkiler alanında doktora yapan El Masani halen İstanbul’da yaşamaktadır. 

Bugün gelinen noktada Yemen’deki durumu özetleyebilir misiniz? Özellikle de iç dengeler bağlamında siyasi durum nedir?

Bugün Yemen’deki siyasi ortam, içinden çıkılamaz bir hale gelmiştir. Bu siyasi ortamı da salt iç dengelerle, uluslararası müdahaleleri hesaba katmadan anlayamayız. Şüphesiz hem iç hem de dış unsurlar bugün Yemen’deki mevcut durumun oluşmasında ve bu durumun devam etmesinde rol oynamaktadır. İç dengeler açısından bakıldığında bugün Yemen’de bir çekişme söz konusudur. Bu çekişmenin bir tarafında, meşruiyeti destekleyen ve Arap Baharı sürecinde Yemen’de Şubat Devrimi’ni gerçekleştiren ve akabinde Abd Rabbo Mansur Hadi’yi bir uzlaşı çerçevesinde devlet başkanı olarak seçen gruplar ve partiler vardır. Diğer tarafında ise bu meşruiyete karşı bir darbe gerçekleştiren Husiler ve onları destekleyen güçler vardır. Öldürülmesinden kısa bir zaman öncesine kadar eski devlet başkanı Ali Abdullah Salih de bu meşruiyet karşıtı ittifak içindeydi. Husiler, İran destekli Şii bir cemaattir.  Yani burada bir İran müdahalesi söz konusudur. Bu müdahalenin amacı eski Yemen’deki devrimi boşa çıkartmaktır. Bunun bir sonucu olarak da Abd Rabbo Mansur Hadi bölge ülkelerden ve özellikle de Suudi Arabistan’dan duruma müdahil olmalarını istemiş, bu talep neticesinde de bu müdahale gerçekleşmiştir.  Bugün gelinen noktada, Yemen topraklarının büyük bir bölümü koalisyon güçleri ve meşru yönetimin kontrolü altındadır. 

Buraya gelmeden önce Ali Abdullah Salih’e yönetimi bırakma karşılığında güvenli bir çıkış ve dokunulmazlık verildi. Sizin de bahsettiğiniz gibi genel itibariyle siyasi oluşumlar buna destek verdi. Bu durum “devrim” ile çelişmesine rağmen neden böyle bir şey kabul edildi?

Evet bu önemli bir soru. Diktatör Ali Abdullah Salih’in aslında yargılanması gerekiyordu. Daha doğrusu adalete teslim edilmesi gerekiyordu. Ancak ABD gibi bazı önemli devletlerin ve Körfez ülkelerinin işin içine girmesiyle, bir savaş çıkmasını engellemek ve Ali Abdullah Salih’in geri adım atması karşılığında böyle bir yola başvuruldu. Yemenli siyasi partiler de bu arabuluculuğu kabul etti. Bu arabuluculuk neticesinde varılan uzlaşıya göre Ali Abdullah Salih siyasi hayattan çekilecek ancak diğer partilerin yanında kendi partisi de siyasi hayatta kalmaya devam edecekti. Ve bu iki taraf da bir uzlaşı hükümeti oluşturulacak ve geçiş süreci bu şekilde sağlanacaktı. Ardından ise seçimler yapılacaktı. Yani Yemenli siyasi tarafların bunu kabul etmesinin nedeni ülkenin bir savaşa sürüklenmesinin önüne geçmekti. Ali Abdullah Salih’in yönetimi bırakması ve seçimler için halka gidilmesi durumunda her şeyin yoluna gireceği bekleniyordu. Ancak bazı uluslararası aktörlerin ve devrimi pek de hazmedemeyen Körfez ülkelerinin de göz yummasıyla Ali Abdullah Salih, devrime karşı bir darbe gerçekleştirmeye çalıştı. 

Peki Ali Abdullah Salih ile Husiler arasındaki ittifakın daha sonra bozulma nedenleri nedir sizce?

Ali Abdullah Salih ile Husiler arasındaki ittifak zaten en başından sağlam temeller üzerine oturmamıştı. Bu iki taraf sadece çıkarlar bağlamında bir araya gelmişti. Devrik lider Salih, Yemen Devrimi’ni boşa çıkarmak için Husiler’le işbirliği yaptı. Husiler ise iktidarı ele geçirmek için Salih’e ihtiyaç duydular. Ancak savaşta alınan başarısızlıklar bu ittifakın sonunu getirdi. Salih daha sonra koalisyon ülkeleriyle ve de özellikle BAE ile doğrudan ilişki kurdu ve karşı devrimi bu şekilde gerçekleştireceğini düşündü. Bunun farkına varan Husiler de, Salih’in bu çabalarını engelleyebilmek için Salih’i tamamen saf dışı bırakma seçeneğine yöneldiler.

Ali Abdullah Salih’in Suudi Arabistan ve BAE ile anlaşması, Salih’in tekrar yönetime dönmesi üzerine kuruluydu. Bu iki güç 3 yıldır zaten meşru yönetimi zayıflatmak için çalışıyordu. Bu iki devletin bu meşru yönetimi istememesinin en önemli nedenlerinden biri Müslüman Kardeşler’in de bu yönetime dahil olmasıdır. Bunun yanı sıra bu iki ülke demokrasi tecrübesinden ciddi anlamda endişe etmektedirler. Mısır ve başka ülkelere yönelik politikalarında bunu net bir şekilde gördük.

Ali Abdullah Salih’in öldürülmesi iç dengeleri nasıl etkiler?

Ali Abdullah Salih ve yandaşları devrime karşı bir tutum içerisindeydiler. Bu yüzden Salih’in yandaşları onun öldürülmesinin ardından çok önemli bir güç ve taraftar kazanamayacaklar.  Salih’in partisi Genel Halk Kongresi, Salih’in ölümünün ardından çok fazla güç kaybetti ve ülkede belirleyici olacak bir konumda değil.

Diğer taraftan Suudi Arabistan bu durumu çok büyük bir fırsata dönüştüremeyecek. Zira daha önce çok önemli fırsatlar kaybetti. Daha önce oynayabileceği rolü kaybetti.  Suud ve BAE’nin önünde bundan sonraki süreçte oldukça zor seçenekler olacak. Salih’in ölümünün ardından İran’ın etkisi daha da arttı. İran’ın desteklediği Husiler, bundan sonra artık Kuzey’de tek güç konumuna geldi.

Husiler’in Ali Abdullah Salih’i öldürecek kadar ileri gitmeleri neye dayanıyor?

Husiler’in tek başlarına iktidarda olma gibi bir düşünceleri var. Dolayısıyla da Salih’in varlığını zaten çok istemiyorlardı. Bunun yanı sıra, Salih’in onlara karşı bir komplo kurduğunu ve BAE ile Suudi Arabistan başta olmak üzere koalisyon ülkeleriyle işbirliği yaptığının farkına vardılar. Bu onların kendilerini tehlikede görmelerine neden oldu. Bu yüzden Salih’i ve partisini tamamen tasfiye etme yoluna gittiler. Bu adımla da başkent Sana’yı tamamen kontrol altına almış oldular. Husiler, gelinen noktada Kuzey Yemen’in hepsini kendi kontrollerine aldılar. Salih’in öldürülmesinden sonra İran, kuzey de etkisini pekiştirme ve Suudi Arabistan’ı tehdit edecek boyuta ulaşma konusunda başarılı olmuştur.

Abd Rabbo Mansur Hadi’nin baskı sonucu ve zorlamayla Suudi Arabistan’da tutulduğu yönündeki iddialar hakkında neler düşünüyorsunuz?

Hadi’nin Suudi Arabistan’da zorla tutulduğu yönündeki haberlerin inandırıcılığı fazladır. Çünkü koalisyon ülkelerinin Yemen’de meşruiyeti desteklemeleri hususunda bir kayma olduğunu söyleyebilirim. Önce meşruiyeti destekleme hedefi vardı ancak daha sonra bu hedefte bir şaşma oldu. Özellikle de Birleşik Arap Emirlikleri’nin hedefleri farklı olmaya başladı. Bu devlet, özellikle de kurtarılmış bölgelerde farklı hedefler peşinde koşmaya başladı ve bazı bölgelerde farklı milis güçlerini desteklemeye başladı. Kendi hedefleri doğrultusunda bir güvenlik çemberi oluşturmaya ve hapishaneler inşa etmeye başladı. Ki bildiğiniz gibi BAE, bölgede Arap Devrimleri sürecinde karşı devrim hareketlerini destekliyor. Birleşik Arap Emirlikleri’nin en başından beri uluslararası koalisyona katılma nedeni de buydu. Meşruiyeti destekleme adı altında meşru yönetime zarar vermeyi hedeflemektedir. Daha sonra bu planları alenileşmeye başladı ve BAE’nin desteklediği bazı silahlı gruplar Mansur Hadi’ye bağlı güçlerle karşı karşıya geldi. Mansur Hadi, BAE ile karşı karşıya gelmenin bir sonucu olarak Güney Yemen’i terk etti ve Suudi Arabistan’a gitti. Güney Yemen’in bugün BAE tarafından işgal edilmiş durumda olduğunu söyleyebilirim. Bab el Mendeb, Aden gibi stratejik bölgelerde kalıcı üsler inşa ederek ve silahlı milis güçleri oluşturarak buraları kontrol ediyor. 

BAE’nin Yemen’deki hesapları neler? Bu ülkede asıl neyi elde etmeyi hedeflemektedir?

BAe öncelikli olarak bu ülkede devrimin başarılı olmasını istemiyor ve bütün bölgede karşı devrim hareketlerini destekliyor. Yemen özelinde devrimden korkmasının birincil nedenini de Müslüman Kardeşler Teşkilatı’nın Yemen’deki temsilcisi Islah Partisi’dir. Çünkü Islah Partisi, en büyük siyasi partilerden biri konumundadır. BAE’nin bütün bölgede İhvan’a yönelik tutumu çok nettir. BAE hiçbir zaman güçlü ve demokratik bir Yemen istememektedir. 

Tabii ki BAE’nin bugün kontrol ettiği bölgelerde ciddi bir ekonomik çıkar da söz konusudur. Örneğin bu bölgelerde stratejik bir öneme sahip olan Aden Limanı bulunuyor. Yine bölgedeki deniz ticareti açısından ciddi öneme sahip Bab El Mandeb vardır. Bu gibi stratejik noktalar şu an BAE’nin kontrolü altında bulunmaktadır. 

Suudi Arabistan’ın Yemen’de hangi amaçlar doğrultusunda hareket etmektedir sizce?

Suudi Arabistan’ın Yemen’le uzun bir sınırı vardır. Ve bu sınır boyunca İran’ın desteklediği Husiler’e karşı bir savaş devam etmektedir. Yemen’deki meşru yönetimin güçlü olması ve darbenin başarısızlığa uğratılması Suudi Arabistan’ın ulusal güvenliğinin bir meselesi haline gelmiştir. Çünkü bu durum İran’ın Yemen’deki müdahalelerini de sona erdirecektir.  

Bu arada BAE’nin Yemen’deki varlığı ile ilgili de şunu belirtmek lazım; BAE Yemen’de ABD adına bir vekil olarak varlığını devam ettirmektedir. Bu yüzden Suudi Arabistan da ABD’yi tam olarak karşısına alamadığında BAE karşısında pek bir şey yapamamaktadır.  ABD, BAE’yi özellikle Güney Yemen’de vekil tayin ederek, terör ve terörle mücadele dosyasını bu ülkeye teslim etmiştir. 

Amerika Birleşik Devletleri’nden bahsetmişken, ABD Yemen’de El Kaide örgütü ile mücadele ettiği ileri sürüyor. Siz El Kaide’nin Yemen’deki varlığı hakkında ne düşünüyorsunuz?

İşin gerçeği El Kaide’nin Yemen’de varlığı çok büyük boyutlarda değildir. Ancak ülkede bildiğiniz gibi bir istikrarın olmayışı, meşru yönetimin ülkeden kovulmuş olması, BAE tarafından ülkede silahlı gruplar ve milis kuvvetler oluşturulması gibi adımlar, Güney’deki kaos ortamını daha fazla beslemektedir. Bununla beraber de El Kaide’nin güneydeki varlığını biraz önce saydığımız uygulamaları ve siyasetleri için bir gerekçe olarak kullanmaktadır. Ancak bu tarz sorunları halledebilmek için tek çözüm yolu meşru yönetimin desteklenmesi, ona bağlı güvenlik birimlerinin güçlendirilmesi ve yaşam koşullarının düzeltilmesidir. Yani meşru bir yönetimin sahada olmayışı, kurumların işlevsizliği ve kaos ortamının devam etmesi Yemen’de El Kaide örgütünün güçlenmesine neden olmaktadır.

Suudi Arabistan öncülüğünde başlatılan “Kararlılık Fırtınası Operasyonu”nu nasıl değerlendiriyorsunuz? Operasyon ilk başladığında bu kadar uzun sürmesi beklenmiyordu. Şu ana kadar da bu operasyonun olumlu bir netice verdiği söylenemez. Hatta Yemen’de oluşan yıkımda bu harekâtın en büyük sebeplerden biri olduğu yönünde eleştiriler yapılıyor. Siz ne düşünüyorsunuz?

Evet, şu an gerek Yemen’de gerekse de uluslararası camiada, Kararlılık Fırtınası operasyonunun hedeflerinden saptığı yönünde sesler yükselmeye başladı. Gelinen durumda bu harekât meşru yönetimi de vurmaya ve sivilleri de hedef almaya başladı. Kararlılık Fırtınası şu an ciddi anlamda şiddet üretmektedir. Bu işin sadece bir tarafı. Diğer tarafta da bu operasyonu gerçekleştiren koalisyon tarafından oluşturulan milis güçler, yine meşru yönetime karşı savaşmaya başladı. Hâlbuki uluslararası koalisyonun meşru yönetimi ve ona bağlı orduyu desteklemesi gerekiyordu sadece. Ve meşru yönetime bağlı güçler haricinde hiçbir silahlı gücün ortaya çıkmasına izin vermemesi icab ediyordu. Ancak uluslararası koalisyonun bu tarz paramiliter güçleri desteklemesi ve sivilleri hedef alması çok açık bir şekilde gösterdi ki koalisyonu oluşturan ülkeler meşru yönetimin güçlenmesinden de çekiniyor. Ve bugün Kararlılık Fırtınası operasyonu Yemen’deki meşru yönetimi ve Yemen halkı ile mücadele ettiği kadar darbecilerle mücadele etmemektedir. 

Bunun yanı sıra, Suudi Arabistan meşru yönetime bağlı orduyu para ve silah ile donatarak bu orduyu güçlendirirse, söz konusu meşru ordu darbecilere karşı zafer kazanabilir. Ancak Suudi Arabistan Yemen’deki bu darbeyi tam anlamıyla sonlandırmak istemiyor. Yani bir denge siyaseti izliyor. Bu denge de darbe ittifakı ve Yemen Baharı ile devrimci güçler arasındaki dengedir. Suudi Arabistan savaşın bitmesini değil uzamasını istemektedir. Eğer darbeciler başarısızlığa uğratılırsa Yemen’de Arap Baharı başarıya ulaşacak. Bu baharın kalbinde de Müslüman Kardeşler Teşkilatı olacak.  Dolayısıyla koalisyon ülkeleri, İhvan’dan, Yemen Baharı’ndan ve demokratikleşme deneyiminden çekiniyorlar. Çünkü savaşın uzaması devrimin de başarısız olması demektir.

RÖPORTAJ

Necib Said Ganim

Yemenli siyasetçi Necib Said Ganim,  1993-1997 yılları arasında görev yapan hükümette Sağlık bakanlığı yapmıştır. Yemen parlamentosunda uzun süre Islah Partisi milletvekili olarak mecliste görev yapan Ganim, Tıp profesörüdür.

Yemen’de uzun yıllar siyaset yapmış biri olarak Yemen’deki son durumu bize kısaca özetleyebilir misiniz?

Yemen’de esas sorun şu ki Ali Abdullah Salih, Körfez İşbirliği Teşkilatı’nın girişimiyle varılan uzlaşıdaki taahhütlerini yerine getirmedi.  Yemen devrimi neticesinde Ali Abdullah Salih ve diğer siyasi taraflar arasında varılan bu uzlaşma da aslında Salih’in kendisinin Körfez ülkelerini davet etmesi üzerine başladı. Körfez ülkelerinin arabuluculuğu neticesinde devlet başkanlığı yetkisi başkan yardımcısında olacaktı ve bu durum seçimler gerçekleştirilinceye kadar devam edecekti. Bu geçiş sürecinde bütün Yemenli tarafların katıldığı bir ulusal diyalog konferansının yapılması da öngörülüyordu. Bunu Ali Abdullah Salih ve partisi de kabul etmişti. 

Ancak biz başkanlık, parlamento ve yerel yönetimlerin belirleneceği seçimlere hazırlanırken Husiler’in darbesi yaşandı.  Ali Abdullah Salih de kapalı kapılar ardında hem Husilerle hem de İranlılar’la ittifak kurdu. Bunun nedeni de daha önce KİK arabuluculuğunda varılan ve bütün Yemenliler’in kabul ettiği anlaşmayı geçersiz kılmaktı. Ardından sizin de bildiğiniz gibi devlet başkanı Hadi’ye yönelik darbe gerçekleşti. Özellikle Islah Partisi bu darbe neticesinde büyük bedeller ödedi. 
Daha sonra Suudi Arabistan bu darbenin kendi güvenliği için bir tehlike oluşturmaya başladığını hissetmeye başladı. Özellikle bir İranlı yetkilinin “Sana düştü” şeklindeki açıklamaları - ki Suriye, Irak ve Lübnan’dan sonra Yemen’in de onların eline geçtiğini alenen söylemeye başladılar - Suudiler’i daha da fazla tedirgin etti. Bunun üzerine de Kararlılık Fırtınası başladı. Ve bugünlere kadar gelindi.

Konu Kararlılık Fırtınası’ndan açıldı madem, bize bu operasyonu nasıl değerlendirdiğinizi ve bu operasyonu nasıl gördüğünüzü anlatır mısınız?

Biz açıkçası Kararlılık Fırtınası başladığında, darbecilere yönelik büyük bir askeri operasyon olması hasebiyle umutlandık ve memnuniyetle karşıladık. Ve bu operasyonun birkaç ay değil birkaç hafta sürmesini bekliyorduk. Ancak maalesef bu operasyon uzadı ve bunun neticesindeki insani acıların faturası çok ağır olmaya başladı. 

Ancak şunu çok net bir şekilde ifade etmeliyim ki insani felaketlerin faturasının bu kadar ağır olmasının temel nedenlerinden biri Huslier’in darbesidir. Çünkü Husiler Yemen’e gönderilen insani yardımları da çalıyorlar. Örneğin ‘Kral Selman Yardım Kuruluşu’ çok fazla yardım gönderdi ki bu yardımların çoğunu insani yardımlar oluşturuyordu. Suudi Arabistan’dan gönderilen Yaklaşık 100 gemilik insani yardıma da Husilerce el kondu. Bu insani yardımları daha sonra karaborsa tüccarlarına satmaya başladılar. Ardından da merkez bankası ve devletin gelirlerine el koydular. Devletin gelirleri onların kontrolüne girince de çalışanların maaşlarını ödememeye başladılar. Bugün yaşanılan sıkıntılardan en büyüğü insanların maaşlarını alamamasıdır. 

Abd Rabbo Mansur Hadi’nin durumu hakkında ne düşünüyorsunuz. Özellikle Suudi Arabistan’da kendi iradesi dışında tutulduğu yönündeki haberlerle ilgili görüşünüz nedir?

Abd Rabbo Mansur Hadi halen Yemen’in meşru devlet başkanıdır. Arabistan’da zorla tutulduğu ise kesinlikle yalandır. Ancak evet biz Mansur Hadi’den daha farklı tutumlar bekliyorduk. Mansur Hadi, kendini güçlü ve geçiş sürecini yönetecek kişi olarak takdim edemiyor. Mareb, Aden ve daha başka kurtarılmış bölgelerde kendi varlığını hissettirmesini bekliyorduk. Ancak maalesef, BAE ve Güney’deki ayrılıkçılar faktörü devreye girdi. BAE’nin Güney’de kendilerine has projeleri var ve bu projeler ne meşru yönetimin ne de koalisyon ülkelerinin çıkarlarıyla örtüşmektedir.  BAE, Kızıldeniz kıyıları, Arap Denizi ve Aden Körfezi’nde kendilerine üs kurmakla meşguller. Bunun yanı sıra adalara da göz dikmiş durumdalar. Aden Limanı da BAE için çok önemli konumdadır. Çünkü Aden Körfezi uluslararası deniz ticaretinin kalbinde yer almaktadır. Bu yüzden BAE burayı kendi kontrolünde tutmak istiyor. Bunun yanı sıra başka başka sorunlara da neden oldular. Onların Güney bölgelerinde ittifak kurduğu kesimler de Yemen’i bir bütün olarak tanımıyorlar, milli orduya işgalci gözüyle bakıyorlar ve meşru yönetimi de kabul etmiyorlar. 

Yemen’in son birkaç yıldır şahit olduğu gelişmelere bakıldığında Ali Abdullah Salih’in yakın bir zamana kadar müttefiki olan Husiler tarafından öldürülmesi çok önemli bir yerde durmaktadır. Salih’in öldürülmesinin sonuçları ne olabilir?
Ali Abdullah Salih’in bu şekilde kanuni olmayan bir şekilde öldürülmesi, Yemen siyasetinde çok önemli değişimlere yol açacaktır. Bu değişim tabi Abd Rabbo Mansur Hadi ile temsil edilen meşru yönetiminin kısa vadede savaşı kazanması şeklinde olmayacak. Ancak Salih’in öldürülmesi daha önce ittifak halinde olan Salih’in yandaşları ve partisi Genel Halk Kongresi ile darbe yönetimini temsil eden Husiler arasındaki çekişmeyi daha da şiddetlendirecektir. Ayrıca Salih’i öldürülmesiyle Husiler, daha önce arkasına saklandıkları büyük bir gücü de kaybetmiş oldular. Bu güç de Salih gibi on yıllarca ülkeyi yönettiği partisi ve bunun Yemen’deki etkisidir.

Salih’in Husiler tarafından öldürülmesiyle başkent Sana ve çevresinin durumunda bir belirsizlik yaratmıştır. Zira burada, daha önce 2014’te Husiler’e destek veren Salih yanlısı kabileler ve taraflar mevcuttur.
Salih’in öldürülmesi Güney’deki durumu ve ayrılıkçı hareketleri de etkileyecektir. Zira güney kesimlerinde Husiler’in pek destekçisi yoktur. Husiler bu yüzden daha fazla Kuzey’e odaklanacaklar, bu da güneydeki bölgelerin tamamen kurtarılmasının önünün açacaktır.

Şu an Yemen’deki insani durumu nasıl değerlendiriyorsunuz? Özellikle çöken alt yapı, koleranın yaygınlaşması gibi haberler çok fazla basında yer almaya başladı. Siz de sağlık bakanlığı yapmış biri olarak bu durumu değerlendirebilir misiniz?
Evet, Yemen’de alt yapının büyük bir kısmı tamamen çökmüş durumda. Bu alt yapının bir kısmı hava bombardımanı neticesinde çöktü. Örneğin havadan bombalanan köprüler ve ana yollar var. Bunun yanı sıra, Husiler darbeyi gerçekleştirdikten ve devletin gelirlerine el koyduktan sonra kanalizasyon ve içme suyu gibi hizmetler de durdu. Kanalizasyon alt yapısının tamamen çalışmadığı ve içme suyu şebekesinin çalışmadığı bir ülke düşünün, tabii ki bunun sonucu olarak kolera vb. hastalıklar olacak. 

Bunun aynı sıra Yemen’de 1 milyon devlet memurunun maaş almadığını düşünün. Yemen’de bir devlet memuru maaşı ile geçinen bir aile ortalama 7 kişiden oluşuyor. Bu maaşların ödenmemesi de 7 milyon insanın zarar görmesi ve ekonomik durumun bir felakete sürüklenmesi anlamına gelir. Ayrıca birçok işletme de kapandı. Devletin bütün gelirleri tamamen Husiler’in kontrolüne geçti. 
Uluslararası yardımlar bile onlara gidiyor. Çünkü insani yardımların çoğu Hudeyde Limanı’na geliyor ve bu liman da onların elinde. Yemen halkına gönderilen bu yardımlara el konularak tüccarlara satılıyor. Zaten normal vatandaşta herhangi bir şey satın alabilecek bir para yok. 

Başka bir sorun da darbeciler halkın bu durumuyla ilgilenmiyor. Bize en fazla acı veren şey, darbecilerin kontrolü altındaki bölgelerde çalışan uluslararası yardım kuruluşları, bu darbecilerin lehine raporlar geçiyorlar. Genelde,  “devam eden bombardıman yardımların ulaşmasını engelledi, hava operasyonları sırasında alt yapı hedef alındı” şeklinde haberler geçiliyor. BM ve ona bağlı çalışan kuruluşların bu darbecilere karşı herhangi bir rapor yazdıklarını görmedik. Ve içinde bulunulan durumun temel sebebi darbeci kesimdir. 

Yemen’de koleranın bu kadar yaygınlaşmasının nedeni nedir peki sizce?

Kolera salgını ile ilgili yapılan haberlerin çoğu belli bir amaç içindir. Dünyanın dikkatini buraya çekip daha fazla yardım gönderilmesini sağlamak içindir.  Diğer yandan ülke ekonomisinin vurulması da hedeflendi bu kolera haberleriyle. Çünkü Yemen bir tarım ülkesidir ve üretilen ürünlerin çoğu dışarıya satılmaktadır. Bu haberlerden sonra ise doğal olarak bu ürünleri satın alan ülkeler bundan vazgeçecek. Dolayısıyla bu tarz haberler Yemen’in çıkarı için değildir. 
Evet, koleranın hiç olmadığını söyleyemem. Daha önce de belirttim, altyapının çöktüğü, temiz suya ulaşmanın zor olduğu bir yerde kolera yaygınlaşır. Ancak haberlerde bahsedildiği kadar değil.  Bununla ilgili verilen rakamlar gerçeği yansıtmıyor. Bu yüzden ben Yemen’de daha çok “siyasi kolera” olduğunu düşünüyorum. 

Yakın zamanda Yemen’deki savaşın biteceği yönünde bir beklentiniz var mı? Çözüm için önerileriniz nelerdir?

Evet, Yemen’de savaşın biteceği yönünde umudumuz var. Çünkü özellikle son süreçte dengeler yeniden şekilleniyor. Koalisyon ve özellikle de Suudi Arabistan, ulusal Yemen ordusunun sahada kendini gerçek anlamda göstermesi gerektiğini düşünmeye başladı. Sahadan gelen haberler de meşru ordunun ilerlediği ve kısa zamanda başkente yaklaşacağını söylüyor. Eğer bu durum gerçekleşirse ve ordu başkente farklı kollardan yürürse, uluslararası toplum da Husiler’e çözüm için baskı yapmaya başlayacak. Benim düşünceme göre, hem sahadan hem de uluslararası alanda sıkışan darbeciler uzlaşıyı kabul etmeye başlayacak. Çünkü ordunun ilerleyişi karşısında darbecilerin ellerindeki silahın hiçbir etkisi olmayacak. Bir anlamda diyalog kurmaya mecbur kalacaklar. 

En nihayetinde de çözüm sadece siyasi yollarla tam olarak gelecektir. Bu siyasi çözümü de darbeciler dayatamaz. Söz konusu siyasi çözümü BMGK kararları, ulusal diyalog konferansı kararları ve bütün tarafların onayladığı KİK girişimiyle varılan uzlaşma dayatır. 

RÖPORTAJ 

Veysel Kurt

Siyaset, Ekonomi ve toplum Araştırmaları Vakfı SETA’da stratejik araştırmalar yapan Veysel Kurt,  İstanbul Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Anabilim Dalı’nda doktora yapmıştır. Ortadoğu’da otoriteryenizm, demokratikleşme, asker-sivil ilişkileri konularında çalışan Kurt’un, siyaset bilimi alanında yayınlanmış makaleleri ve yorumları bulunmaktadır.

“Arap Baharı” sürecinde iktidar karşıtı gösterilerin yaşandığı ülkelerden biri olan Yemen’de, bu süreci tetikleyen temel dinamikler nelerdir sizce?

Ayaklanmaların görüldüğü ülkelerdeki şartların önemli bir kısmı Yemen için de geçerliydi. Dahası Yemen diğer ülkelere göre birçok açıdan büyük zorluklar içindeydi. Yemen Ortadoğu ülkelerinin ekonomik açıdan en yoksul ve yer altı kaynaklarından mahrum bir ülke. On yıllar süren otoriter yönetim uygulamaları ve adaletsiz gelir dağılımı, yapısal bir probleme dönüşen yoksulluk, merkezi yönetimin başa çıkmakta zorlandığı çatışma alanları, ülkenin uluslararası saygınlığının aşınması gibi unsurların yanında,  Mübarek gibi Ali Abdullah Salih’in -tıpkı Mübarek gibi- kendi oğlunu Cumhurbaşkanlığına hazırlamaya yönelmesi, ülke halkında mevcut durumun değişimine yönelik ümitleri de yok etti.  2009’da güçlü figürlerin Salih’e çekilme çağrısı yapmaları Salih ve müttefiklerinin arasındaki ayrışmaya işaret ediyordu. Bunun yanında Husiler 2004 yılından beri hükümet güçleri ile ülkenin kuzeyinde sürekli bir çatışma içindeydi. ‘Güney Yemen’ meselesi de 1994’ten beri merkezi hükümet ile ayrılıkçı hareketler arasında bir başka gerginlik alanıydı. Zaman zaman yapılan gösteriler ve merkezi hükümet güçlerinin bu gösterileri baskılaması söz konusuydu. Bu tarihsel gerilim alanlarının da yükü ile 2011 Ocak ayında başta Sana Üniversitesi kampüsünde başlayan gösteriler kısa süre içinde Taiz, Aden gibi büyük şehirlerde yaygınlaşarak kitlesel bir mahiyete dönüştü. Dolayısıyla Ali Abdullah Salih yönetimine karşı ayaklanmaların tetiklediği Yemen’in siyasal değişim süreci çok temel siyasi problemler üzerinden yükseldi. Salih, ayaklanmaların etkisini bazı vaatlerde bulundu. Salih Şubat ayında kendisi ve ailesinden hiç kimsenin 2013’teki cumhurbaşkanlığı seçimlerinde aday olmayacağını ve bu tarihe kadar iktidarda kalması halinde siyasi reformlar yapacağını ilan ederek kitleleri yatıştırmaya çalıştı ancak bu çabası sonuç vermedi. Tunus’ta Bin Ali ve Mısır’da Mübarek’in devrilişi göstericileri cesaretlendirdi ve Salih’in iktidardan ayrılmasını açık bir dille talep ettiler. Sonraki süreç ise göstericilere başlayan müdahale, ordudan kopuşlar ve aşiretlerin silaha sarılmasıyla değişim iç savaşa doğru evrildi. 

Ali Abdullah Salih’in istifa etmesinin ardından “Husi darbesi” adı verilen süreci nasıl okuyorsunuz. Körfez İşbirliği Konseyi gözetiminde ve bütün Yemenli tarafların kabul ettiği ve geçiş sürecini öngören anlaşma tam uygulanıyor muydu?
Salih’in istifası ile “Husi darbesi” arasında önemli süreçler yaşandı. İki olay arasında Suudi Arabistan’ın gölgesi altında da olsa Yemen’in başarılı bir geçiş süreci yaşanacağına dair somut gelişmelerdi bunlar. 21 Şubat 2012’de yapılan seçimde Hadi, KİK İnisiyatifinin oluşturduğu anlaşma çerçevesi gereğince Cumhurbaşkanı seçildi. Geçiş sürecinin en önemli mekanizması olan UDK, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin (BMGK) 2012’de aldığı 2051 no’lu kararı gereğince oluşturuldu. Amacı da geçiş sürecinin bütün konularını müzakere etmekti. Bu çerçevede silahlar bırakılacak ve Arap Yarımadası El Kaidesi’nin saldırılarına karşı önlem almayı öngörüyordu. UDK yaklaşık bir yıl boyunca çalıştı. Birçok konu üzerinde de mutabakat sağlandı. Müzakere sürecinde bazı önemli aktörlere yapılan suikastlere rağmen müzakereler devam etti. Husiler ve Güney Yemen’in bağımsızlığını savunan bazı aktörler sonuç bildirgesi yayınlanmadan hemen önce UDK’dan çekildiklerini açıkladılar ve Salih iktidarının aktörleri ile işbirliğine gittiler. Temel gerekçeleri de Yemen’in federatif yapısının adil bir kaynak dağılımına temel oluşturmayacağını düşünüyorlardı. 

Husiler’in Abd Rabbo Mansur Hadi yönetimine karşı Sana’ya yürüyüp başkenti ele geçirmelerinin ardındaki iç dinamikler neler? Husiler neler talep ediyorlardı ve bu talepleri nasıl okuyorsunuz?

Husiler Zeydi mezhebine mensup bir aşiret ve nüfusun yüzde 3-5’ine tekabül ediyorlar. Husiler, Sa’daa kenti başta olmak üzere Suudi Arabistan sınırına yakın dağlık alanlarda yaşıyorlar ve 2004- 2010 yılları arasında da bu bölgelerde Yemen güçleri ile –zaman zaman Suudi Arabistan’ın da müdahil olduğu– çatışmalara girdi. Bu çatışmaların mezhepsel ya da imamet rejiminin yeniden tesis edilmesine yönelik olduğuna dair yorumlar mevcut. Ancak Yemen’in siyasal tarihine bakıldığında bu çatışmaların iktidar mücadelesi bağlamında değerlendirilmesi daha doğru bir yaklaşım. Husilerin ideolojik olarak Amerika ve İsrail karşıtlığında bir söylem geliştirdikleri ve Salih rejimine de bu bağlamda isyan ettikleri ifade edilmektedir. Husiler 2011 isyanları öncesinde Yemen’in kuzeyinde oldukça sınırlı bir bölgede sınırlı bir güce sahiptiler. Ancak Ali Abdullah Salih iktidarının sonunu getiren süreç Husiler için de yeni bir sayfa açtı. Husilerin siyasal talepleri ise Sa’daa bölgesinde daha fazla özerklik elde etmek, Zeydi okulların açılmasına izin verilmesi, bölgesel eşitsizliklerin giderilmesi ve kendilerine yönelik ayrımcılığa son verilmesiydi. Ancak geçiş süreci kesintiye uğradıktan sonra Husiler bütün ülkede dominant güç olmaya ve iktidarı ele geçirmeye yöneldiler. 2014 yılının başında başlayan çatışmalar neticesinde Husiler ve müttefikleri Eylül ayında başkent Sana’yı ele geçirdiler. 
Yemen krizinde dış dinamiklerden bahsedecek olursak, Yemen’deki “İran varlığı” ne durumdadır. İran burada ne şekilde, hangi yolları kullanarak etki edebilmektedir.

Yemen tarihinde önemli bir yere sahip olan Husiler’in politize olma süreci ABD’nin Irak’ı işgal etmesiyle ivme kazandı ve bu dönemde İran’la kurdukları ilişkiler dolayısıyla hızlandı. Husiler’in politikleşme sürecinin İran’la kurdukları ilişkiler üzerinden gerçekleştiğine dair iddialar dikkate alınacak ciddiyete sahip. Bedreddin El Husi’nin vaazlarında sürekli Humeyni’ye dair söylemler kullanması, 1986’daki İran ziyareti ve 1994’ten sonra Hüseyin Husi’nin uzunca bir süre İran’da kalmış olması bu iddiaları destekler bir niteliğe sahip. Dahası 2004 yılında merkezi hükümet güçleri ile aralarındaki çatışmalarda İran yapımı silahlara rastlanmış olması erken dönemde ortaya çıkan somut bir kanıt olarak kabul ediliyor. 2014’ten sonra ise İran açıktan destek vermeye başladı. Husiler’in Sana’yı ele geçirmesinden sonra daha da açığa çıkmıştır. İran dini lideri Ali Hamaney’e yakınlığıyla bilinen Tahran milletvekili Ali Rıza Zakai, Yemen’in başkenti Sana’nın Husiler’in eline geçirmesi üzerine kullandığı şu ifadeler dikkat çekici: “Üç Arap ülkesi bugün İran’ın elinde ve İslam devrimine bağlı. Sana, İran devrimine katılma yolundaki dördüncü Arap başkenti oldu”. Benzer şekilde bu ilişkinin boyutlarına işaret eden bir açıklama da İran dini lideri Ayetullah Ali Hamaney’in Uluslararası İlişkiler Danışmanı Ali Ekber Velayeti’den geldi. Velayeti, 18 Ekim 2014 tarihinde yaptığı konuşmada konuyla ilgili şunları söyledi: “Yemen devrim lideri Abdulmelik El Husi’nin tedbirli, cesaretli hareketi ve değerli dünya görüşüyle devrimi idare etmesinden memnunuz. Hizbullah’ın Lübnan’da üstlendiği rolü, Ensarullah’ın da Yemen’de üstlenmesini umut ediyorum”. Üst düzey bu isimlerin bu ifadelerinden sonra İran’ın Husilerle ilişkisi ile ilgili bir şüphe bırakmıyor. Körfezin “Kararlılık Fırtınası” operasyonu başladıktan sonra İran Cumhurbaşkanı Ruhani, Yemen konusunu İngiltere Başbakanı Cameron ve Rusya lideri Putin ile görüştü. Bağımsız ülkelere karşı yapılan her türlü askeri müdahaleyi kınadıklarını belirtti ve BM nezdinde diplomasi yürüttü. Bu tavır açıkça Husiler’in elde ettiği kazanımı korumaya dönük bir tavırdı.  

Suudi Arabistan’a gelecek olursak, Suudiler ’in Yemen politikasını nasıl okumak lazım? İran’ın Yemen’deki varlığını engellemek dışında Suudiler Yemen’de başka hedefleri var mıdır?

Yemen, Suudi Arabistan’ın on yıllardır önemli bir müttefiki idi. Salih’in istifası da Hadi’nin Cumhurbaşkanı seçilmesi de Suud’un etkisi ile gerçekleşti. 2000’li yılların başında çatıştıkları Husiler’in Sana’yı ele geçirmelerini ise önemli bir tehdit olarak algıladı. Suudi Arabistan, Husiler’in bu ilerleyişini Ottoway’in deyişiyle İran ve müttefikleri tarafından çevrelenmesinin son halkası olarak yorumladı. Kararlılık Fırtınası bu atmosferde başladı. Operasyonun aynı zamanda Muhammed bin Selman’ın Savunma Bakanlığına geçtiği ve Suud’da iktidara yürüdüğü bir zamanda başlaması dikkat çekti. Muhtemelen yeni veliaht, Yemen operasyonunu kişisel bir başarı hikâyesine çevirmek istedi. Ancak hesap tutmadı. Husiler ve müttefikleri ile baş edebilmek için yoğun hava operasyonları düzenlenmekte ve Afrika başta olmak üzere birçok bölgeden paralı askerler taşıdığı biliniyor. Buna rağmen Sana havaalanını tam anlamıyla kontrol edebilmiş değil. 
Kararlılık Fırtınası ilk başladığı zaman kısa süreceği ifade edilmekteydi. Ancak aradan geçen uzun süreye rağmen hava bombardımanı devam ediyor ve bu hava bombardımanının yarattığı sonuçlar ortada. Siz bu operasyonu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Suudi Arabistan liderliğinde “Kararlılık Fırtınası” adı altında bir hava operasyonu aynı zamanda Körfez liderliğini de gösterdi. Söz konusu operasyona uluslararası BAE,  Katar, Bahreyn, Ürdün, Sudan, Kuveyt, Mısır ve Fas operasyona destek verdiğini açıkladı. Böylece Suudi Arabistan, mevcut Ortadoğu düzeninde Körfez ülkeleri ve Mısır gibi Arap ülkelerinin muhtemel lideri ve İran’ı dengeleyebilecek yegâne güç olduğu iddiasını yeniden göstermiş oldu. Suud liderliğindeki ittifak bu operasyonla kısa bir süre içinde Husiler’in saf dışı edilmesini amaçlamaktaydı. Ancak bu hesap tutmadı. Operasyon hala devam etmekte ve bir sonuç alınabilmiş değil, kısa süre içinde alınabilecek gibi durmuyor. 

Yemen Krizi gelinen noktada çözüme ne kadar yakın sizce? Çözüm için Birleşmiş Milletler gözetiminde yürütülen çalışmalarını (BM Temsilcisi’nin uzlaşı sağlama çabaları gibi) nasıl değerlendiriyorsunuz?

Yemen’de hem siyasal hem insani kriz kilitlenmiş durumda. Bu kilitlenme durumu iç savaşı insani krize çevirmiş durumda. Kızılhaç Komitesi’nin bildirdiği rakamlara göre ölü sayısı beş bini aştı, yaralı sayısı ise kırk bine yakın. Bir milyondan fazla insan yer değiştirmek zorunda kaldı. Daha kötü durumda olan ve iş umuduyla ülkeye gelen Sudanlıların yüzde 90’ı ülkelerine geri dönmek zorunda kaldılar. Dahası en az 10 bin Yemenli de Cibuti’ye göç etmiş durumda. İnsani kriz bu kadar derinleşmemişken bile çatışmalardan etkilenmeyen tek bir ailenin bile kalmadığını ifade eden Komite Başkanı Peter Maurer, Yemen’deki durumu “insan eliyle üretilmiş bir felaket” şeklinde tanımlıyor. Günümüzde ise ülkenin eğitim ve sağlık kurumları büyük ölçüde işlevselliğini yitirmiş durumda. Birleşmiş Milletler ve çeşitli gözlemci grupların zaman zaman yayınladıkları rapora göre ülkenin 24 milyonluk nüfusun üçte ikisi açlıkla karşı karşıya ve temiz suya erişimi yok. 3.3 milyon insan kıtlık bölgesinde yaşıyor. İki milyon çocuk yetersiz beslenmeden etkilenmiş durumda. En az 160 sağlık kurumu ve binası saldırıya uğramış durumda. Kamusal hizmetlerin büyük ölçüde sekteye uğraması şehirlerde çöp yığınları ve lağım suyunun insanların sağlığını kitlesel düzeyde etkilediği sonuçlar doğurmakta. Son altı ay içinde bu şartlarda ortaya çıkan kolera salgını yaklaşık altı yüz bin kişiyi etkilemiş ve iki bin kişi bu hastalığın etkisiyle hayatını kaybetmiştir. Buna karşın Dünya Sağlık Örgütü gibi kurumlar ise güvenlik riski gerekçesi ile bu insani krize yönelik yeterli müdahalede bulunamadıklarını açıklıyorlar. Suudi Arabistan’ın ablukayı kaldırdığına yönelik açıklamasına karşın henüz BM ya da bir başka insani yardım kuruluşunun yardımları ülkeye ulaştırılabilmiş değil. Bu tabloyu yaratan temel etken ne açlık, kuraklık gibi doğal afetler ne de geleneksel anlamda ülkenin bir başka devletle yaşadığı savaş. Bu insani dram ve yıkımlar, İran-Suud vekâlet savaşının bir sonucu. Bu tespiti yapmak yalnızca bu iki aktörü eleştirmek için dile getiriliyor değil; aynı zamanda doğru teşhisin krizi çözmenin ilk adımı olması açısından önemlidir.

Malesef Yemen’de iç savaşın muhtemel senaryolar içinden en kötüsüne doğru gittiğini söylemek abartı olmayacaktır. Nitekim savaşların sona ermesi için şu üç ihtimalden birinin gerçekleşmesi gerekir: Birincisi, taraflardan birinin galip gelmesi ve şartlarını karşı tarafa dayatması; ikincisi, iki tarafın da savaşın maliyetini kaldıramayacak noktaya gelmesi; üçüncüsü ise üçüncü bir gücün devreye girerek tarafları uzlaştırması. Ancak Yemen’de bu üç senaryodan birisi gerçekleşmiş değil. Taraflardan birinin ezici üstünlüğüne dair bir emare yok. Savaşın maliyeti de şimdilik taraflar için katlanılabilir düzeyde. Üçüncü bir güç olarak ne BM’nin ne de ABD’nin sorunun çözümü için yeterli bir inisiyatif üstlenmemiş olduğu ortada. Savaşın uzaması da bir insani kriz üretmesi de bu durumla doğrudan ilgilidir. Dahası DEAŞ’ın da ülkede varlık göstermeye başlaması savaşın kilitlenmesinin bir sonucu. 

Semir Yorulmaz kimdir?

Marmara Üniversittesi İletişim Fakültesi Gazetecilik bölümünden mezun oldu. Ortadoğu alanında çalışmaya başladı. Uzun süre Suriye, Mısır ve Filistin'de gazetecilik yaptı. Arap isyanları sürecini Suriye'den, 3 Temmuz darbesini Mısır'dan izledi. Mısır, Suriye ve Filistin üzerine yazdığı makaleler ve yaptığı çalışmalar ORSAM tarafından yayınlandı.

Kaynak: Bilimevi Dış Politika Dergisi, Sayı: 3 
 


 

Güncelleme Tarihi: 28 Ağustos 2018, 14:57
YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER

banner26

banner25