Adalet ve Kalkınma Partisi (AK Parti) Döneminde Türkiye’nin Dış Politikasının Kodları

On altı yıllık bir zaman zarfını kapsayan süreçte AK Parti’nin ortaya koyduğu ve Türkiye’ye kazandırdığı dış politika incelenirken AK Parti’nin Türkiye için nasıl bir dış politika vizyonu ile harekete geçtiğinin de bilinmesi gerekir. Zira bu bilgi AK Parti’nin 16 yıl boyunca sahip olduğu dış politika anlayışının, bu dış politika anlayışındaki temel dinamikler ile bu dış politika anlayışından doğan uygulamaların ve nihayetinde bu dış politika uygulamalarından neşet eden yansımaların sağlıklı bir şekilde değerlendirilmesi için önemlidir.

Adalet ve Kalkınma Partisi (AK Parti) Döneminde Türkiye’nin Dış Politikasının Kodları

Deniz Demir

24 Haziran seçimleri ile birlikte -her seçim döneminde olduğu gibi- partilerin açıklanan seçim beyannamelerinde, dış politikanın kaçınılmaz olarak önemli başlıklardan birini oluştur- duğunu görmekteyiz. Bu minvalde 2002 yılından günümüze iktidar partisi olarak varlığını sür- düren Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AK Parti) de beyannamesinde yer verdiği dış politika başlığının, hem kesintisiz olarak on altı yıllık yakın geçmişi kapsayan AK Parti hükümetleri döneminde ortaya konan dış politikaya dair hem de Cumhurbaşkanlığı hükümet Sistemi ile geçilecek yeni sistem ile birlikte Türkiye için hedeflemiş olduğu dış politikaya dair içerik ve bilgilere sahip olduğunu görmekteyiz.
 
On altı yıllık bir zaman zarfını kapsayan süreçte AK Parti’nin ortaya koyduğu ve Türkiye’ye kazandırdığı dış politika incelenirken AK Parti’nin Türkiye için nasıl bir dış politika vizyonu ile harekete geçtiğinin de bilinmesi gerekir. Zira bu bilgi AK Parti’nin 16 yıl boyunca sahip olduğu dış politika anlayışının, bu dış politika anlayışındaki temel dinamikler ile bu dış politika anlayı- şından doğan uygulamaların ve nihayetinde bu dış politika uygulamalarından neşet eden yan- sımaların sağlıklı bir şekilde değerlendirilmesi için önemlidir.

AK Parti, Türkiye için nasıl bir dış politika hedefi ile yola çıktığını ve bu dış politika hedefi- nin temel dinamiklerini 2002 yılı genel seçimleri doğrultusunda ilan ettiği seçim beyanname- sinde deklare etmiştir:

‘‘…Partimiz, Türkiye’nin tarihine ve coğrafi konumuna yaraşır, önyargılardan ve sap- lantılardan arınmış, karşılıklı çıkar ilişkilerine dayalı, gerçekçi bir dış politika izleyecek- tir. Diğer ülkelerin toprak bütünlüğüne ve egemenliğine saygılı olan Türkiye, başka ülke- lerin ve uluslararası kuruluşların da kendi toprak bütünlüğüne ve egemenliğine saygılı olmalarını hak olarak görmektedir… Bu çerçevede partimiz;

Türkiye’nin dış politikasını uzun vadeli bir perspektifle, yeni dinamiklere dayanan böl- gesel ve küresel konjonktürle uyumlu hale getirecektir.

Dış politikada karar verme ve uygulama sürecinin, sadece bürokrasinin katılımıyla yürütülmesinin yetersiz kaldığı görüşündedir. Bu tür kararlara Parlamentonun ve toplu- mun çeşitli kesimlerinin katılımının sağlanmasıyla Türkiye’nin dış politikadaki etkisinin ve gücünün artacağına inanmaktadır.

Türkiye, demokrasisi, ekonomisi ve insan haklarına saygılı yönetimiyle bulunduğu bölgede bir istikrar unsurudur. Bu nitelikleriyle, çevresindeki kriz bölgelerinde daha faz- la inisiyatif alacak ve krizlerin çözümüne daha somut katkı sağlamaya çalışacaktır.

ABD’de meydana gelen 11 Eylül saldırısından sonra uluslararası politikada terör, be- lirleyici bir faktör haline gelmiştir. Partimiz, teröre karşı uluslararası zeminler oluşturul- ması ve Türkiye’nin bu zeminlerde teröre karşı iş birliği yaparak mücadele edilmesine önem verecektir.

Dış politikamızın geleneksel Atlantik ve Avrupa boyutlarının yanında, Avrasya ek- senli politikanın geliştirilmesi yolundaki çabalar sürdürülecektir. Bu bağlamda, Ekono- mik İşbirliği Teşkilatı (ECO) çerçevesindeki iş birliği güçlendirilecektir.

Orta-Doğu’da akan kan, tüm dünya kamuoyunu olduğu gibi, bu bölge ile yakın kültü- rel ve tarihi ilişkileri olan Türk halkını da üzmekte ve endişeye sevk etmektedir. AK Parti, din ve ırk ayırımı yapmaksızın, kime ait olursa olsun dökülen kanın ve gözyaşının acilen durdurulmasını sağlayacak tek yolun, kalıcı bir barıştan geçtiğine inanmaktadır. Türki- ye, Filistin’de barışın tesisine yönelik çabaları desteklemeye devam edecektir.

Yurt dışında yaşayan Türk vatandaşlarının, bulundukları ülkelerdeki haklarının daha fazla korunması için çaba sarf edilecek, gerek o ülkelerde gerekse Türkiye’de karşılaştık- ları sorunların ortadan kaldırılması için mevcut mekanizmaları daha etkin biçimde işletilecektir.’’

Bu bağlamda AK Parti’nin Türkiye için hedeflediği dış politika vizyonunda temel dinamik- lerin; Türkiye’yi merkeze alan anlayış, insan ve vicdan odaklı yaklaşım, küresel adalet, aktif ve güçlü diplomasi, terörle mücadele ve uluslararası güvenliğe katkı, kamu diplomasisi, dış politi- kada kurumsallaşma ile yurt dışında yaşayan vatandaşlar ve ayrımcılıkla mücadeleden oluştu- ğunu görmekteyiz.

AK Parti döneminde, Türkiye’nin kazandığı ve uygulamış olduğu dış politika vizyonunu yukarıda belirtilen bu temel dinamikler çerçevesinde inceleyecek olan çalışma, çok değerli iki röportaj ile nihayetlendirilmiştir. Röportajlardan ilki AK Parti Genel Başkan Yardımcısı, Dış İlişkiler Başkanı ve bu çalışmanın kaleme alındığı dönemde aynı zamanda İstanbul Milletveki- li olan Sayın Mehmet Mehdi Eker Beyefendi ile gerçekleştirilirken; ikinci röportaj Üsküdar Üniversitesi’nden değerli akademisyen Prof. Dr. Sayın Mithat Baydur ile gerçekleştirilmiştir.

Türkiye Merkezli Çok Yönlü Dış Politika

AK Parti döneminde Türkiye, dış politikada Avrupa’dan Asya’ya, Afrika’dan Amerika’ya dünyanın farklı kıtalarında birçok farklı ülke ile ikili ve çok taraflı örnek iş birliği modelleri hayata geçirmiş; bunu yaparken de zaman zaman özellikle Batı orjinli yorum ve analizlerde “Eksen Kayması” gibi bazı nitelendirmelere maruz kalmıştır. Bu gibi nitelendirmelere karşı Türkiye dış politikasını herhangi bir eksenin merkezine yerleştirmemiş; doğrudan kendisini merkez alarak dünyanın tamamını hedefleyecek şekilde 360 derecelik bir diplomasi yelpazesi oluşturmaya gayret etmiştir. Bu geniş ve çok yönlü dış politika vizyonun da bir sonucu olarak bugün Türkiye, dünyanın birçok farklı bölgesine yayılmış olan ve 240’a yaklaşan dış temsilcilik sayısıyla bu alanda dünyada ilk beş ülke arasına ismini yazdırmayı başarmıştır. Yine de Türki- ye’nin AK Parti iktidarlarıyla uygulamaya koyduğu bu çok yönlü dış politika anlayışı, zaman zaman birtakım engeller ve meydan okumalarla da karşı karşıya kalmıştır. Nitekim 2010’lu yıllarla birlikte Arap Baharı olarak nitelendirilen sürecin Ortadoğu bölgesini sürüklediği istik- rarsızlıkların yansımaları ki özellikle Suriye konusu Türkiye’ye “Eksen Kayması” iddialarında bulunan Batılı çevrelerin bu iddialarını yine bazı sert iddialarla beslemelerini doğurmuştur. Öyle ki AK Parti yönetimindeki Türkiye, terör örgütü DEAŞ ile iş birliği yapmak, bölgeyi nük- leer saha haline getirme gayretinde olan İran’a destek vermek gibi birbiriyle çelişen ithamlara maruz kalmıştır. Söz konusu vb. gibi birtakım ithamlar, AK Parti hükümetini ve uygulamış ol- duğu dış politikayı itibarsızlaştırma amacı güderken; Türkiye’yi de dış politikada savunma po- zisyonuna iterek yakalamış olduğu dinamizimden ve çok yönlülükten koparmayı/saptırmayı amaçlamıştır. Buna rağmen Türkiye, uygulamış olduğu dış politikasından taviz vermemiş; Bal- kanlarda üçlü işbirliği mekanizmalarını ve Güney Doğu Avrupa İşbirliği Süreci’ni sürdürmüş, Kıbrıs Türk Halkının uluslararası toplum içerisindeki haklı yerini alabilmesi için çaba göster- meye devam etmiş, Kafkasya’da oluşturduğu Türkiye-Azerbaycan-Gürcistan, Türkiye-Azer- baycan-İran, Türkiye-Azerbaycan-Türkmenistan ve Türkiye-Azerbaycan-Pakistan üçlü meka- nizmaları ile somut çıktılar elde etmiş, yakın zamanda uçak krizi yaşamış olduğu Rusya ile ilişkilerini hızlı bir şekilde onararak askeri teknolojiden uluslararası alana ticaretten enerjiye ve turizme dek birçok farklı alanda önemli iş birlikleri geliştirmiş, AB ile bir dönem kesintiye uğ- rasa da vize serbestisi gibi konularda diyalog mekanizmasını yeniden canlandırmış, ABD ile özellikle PYD/PKK ve FETÖ konusunda yaşanan gerginliklere rağmen yakın zamanda sorun- ların çözümü için diyalog ve çalışama grupları kurmuş, Afrika ve Asya’da kritik siyasi ve eko- nomik ortaklıklar hayata geçirmiş, Orta Asya’daki Türki Cumhuriyetlerle de sadece tarihi ve kültürel bağlara dayalı bir ilişki değil, ekonomik ve siyasi olarak da yakın ilişkiler geliştirmiştir.

Aktif Diplomasi

AK Parti’nin Türkiye için uygulamaya koyduğu “Türkiye Merkezli Çok Yönlü ve Çok Bo- yutlu Dış Politika”nın ana taşıyıcısı, yine her alanda ortaya konan aktif ve yoğun diplomasi olmuştur. Bu yoğun diplomasi beraberinde ekonomik ve siyasi kazançları da getirirken; Türki- ye’yi birçok bölgesel ve küresel sorunun çözümünde rol oynayan başat aktörlerden biri haline de getirmiştir. Nitekim Türkiye, bu aktif ve yoğun diplomasi sonucunda Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde geçici üyelik elde etmiş, G-20 toplantısına dönem başkanı olarak ev sa- hipliği yapmış, İslam İşbirliği Teşkilatı’nın dönem başlığını üstlenmiş ve EXPO’dan BM İnsani Zirvesi’ne MIKTA Dönem Başkanlığı’ndan IMF İcra Direktörlüğü görevine dek birçok ulusla- rarası toplantı ve organizasyona ev sahipliği yapma, aynı ölçütteki birçok görevi de üstlenme başarısı göstermiştir. Bu bağlamda yine Türkiye, spesifik bir örnek olarak, Afrika kıtasında 2002 yılında 12 olan büyükelçilik sayısını 41’e yükseltmiş, Türk hava Yolları’nı (THY) Afrika’da en fazla noktaya ulaşan havayolu haline getirmiş, Maarif Vakfı’nın Afrika’daki okul sayısını da 116’ya ulaştırmıştır.2 Türkiye, son olarak doğru, güvenilir ve hızlı bilgi akışına dayalı etkin bir iletişim stratejisi ile tahkim ettiği aktif ve yoğun diplomasisini Fırat kalkanı ve Zeytin Dalı ha- rekatları süresince de sergileyerek söz konusu harekatların meşruiyetini uluslararası arenada başarılı bir şekilde işlemiş ve söz konusu harekâtlara yönelik olarak gelebilecek dezenformas- yon ve karşıt açıklamaların önüne geçmeyi başarmıştır. Yine Türkiye, Suriye’de çözüm arayış- ları kapsamında Birleşmiş Milletler (BM) nezdinde yürütülen Cenevre Süreci’ne olan desteğini açıklarken Rusya ve İran ile yürütmüş olduğu ve Suriye’de adil ve kalıcı bir barışı amaçlayan Astana Süreci kapsamında da yoğun ve aktif bir diplomasi örneği ortaya koymaya devam et- mektedir. Türkiye’nin bölgesinde çözümü için etkin bir rol üstlendiği bir başka konu da Filistin Davası olmuştur. ABD’nin Tel Aviv’deki büyükelçiliğini Kudüs’e taşıması ve Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıma girişimine karşı Türkiye, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan öncü- lüğünde ilgili karar alıcıları ve kurumları aracılığıyla yoğun ve aktif bir diplomasi yürütmüş neticede BM Genel Kurulu’nda yapılan oylamada ABD ve İsrail adeta yalnızlığa mahkûm edilmiştir.

İnsan ve Vicdan Odaklı Yaklaşım

AK Parti iktidarlarında Türkiye’nin ırk, din, dil, köken ayırt etmeksizin, yakın çevresinden başlayarak, tüm dünyada açlıkla, yoksullukla, çatışmalarla, afetlerle ve diğer küresel sorunlarla mücadeleye aktif destekler sunduğunu görmekteyiz. Bu kapsamda Türkiye, başta en az geliş- miş ve az gelişmiş ülkelerde yaşayanlar olmak üzere küresel düzeyde refahtan pay alma çaba- sında olan tüm insanlara yardımcı olmayı, onlarla kalkınma tecrübesini paylaşmayı dış politikasının temel dinamikleri arasına koymuştur. Türkiye bu bağlamda; savaş, baskı ve şiddetten kaçarak kendisine sığınan Suriyelilere uluslararası hukuk çerçevesinde “geçici koruma” sağ- larken; Nisan 2011 tarihinden itibaren Suriyeliler için “açık kapı” politikası uygulamaya başla- mıştır. Nitekim bugün Türkiye’de misafir edilen Suriyeli sığınmacı sayısı yaklaşık olarak 3,6 milyona ulaşmıştır.

Türkiye’nin ayrıca yine insan ve vicdan odaklı dış politika yaklaşımının bir sonucu olarak son yıllarda Resmi Kalkınma Yardımlarında (RKY) önemli bir mesafe kat ettiğini görmekteyiz. Bu kapsamda 2002 yılında 85 milyon Dolar olan RKY 2017 yılı sonu itibarıyla 8,142 milyar dolara ulaşmıştır. Aynı yıl içinde RKY’nın gayrisafi milli hâsılaya oranı (RKY/GSMH) ise yüzde 0,95’e ulaşmış olup, BM’nin belirlediği yüzde 0,7’lik hedefin üstünde gerçekleşmiştir. İnsani yardımlarda da Türkiye 2016 sonu itibariyle 6 milyar dolara ulaşarak bu alanda dünyada ABD’nin ardından ikinci, milli gelire oranla ise birinci sıraya yerleşmiştir.

Küresel Adalet ya da “Dünya Beşten Büyüktür”

Son yıllarda özellikle Suriye, Filistin ve Myanmar gibi coğrafyalarda yaşanan gelişmeler karşısında 2. Dünya Savaşı’nın hemen ertesinde dünyada barış ve güvenliğin korunması ve in- şası için önemli bir misyon ve meşruiyet üstlenerek kurulan BM’nin bu misyonunu yerine ge- tirmede atıl kalması ve yine beş daimi üyeden oluşan BM Güvenlik Konseyi’nin tek üyenin veto hakkıyla gündeme alınan kararın kabul edilmemesine dayanan yapısının, karar alma mekaniz- masını işlevsiz hale getirmesi dünyada BM’nin reformu ve yeniden yapılandırılması gibi bir gündemi oluştururken; bu hususta Türkiye, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan liderliğin- de her fırsatta “Dünya Beşten Büyüktür” diyerek küresel adaletin savunucusu olurken; bu yöndeki taleplerin de güçlü sözcüsü ve öncüsü olmuştur.

Terörle Mücadele ve Uluslararası Güvenliğin Sağlanmasına Faal Katkı

Türkiye’nin özellikle yakın zamanda hayata geçirmiş olduğu ve tehdidi savunmada kalarak değil taarruz ederek kaynağında imha etme anlayışına sahip olan “Yeni Güvenlik Doktrini” ile 15 Temmuz sonrasında ivedi ve kararlı bir şekilde gerçekleştirdiği güvenlik birimlerindeki FETÖ unsurlarından arınma süreci ve güvenlik birimlerinin yapısal reformu sonucunda terör- le mücadele konusunda son derece önemli sonuçlar elde ettiği görülmektedir. Bu kapsamda yurt içinde sürdürülen başarılı operasyonlar, yurt dışında da Suriye’de DEAŞ ve PYD/PKK’ya karşı yapılan Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı harekâtları, Irak’ta Kararlılık Harekâtı ve dünyanın çeşitli ülkelerinde de FETÖ üyelerinin yakalanarak Türkiye’de adalete teslim edilmesi gibi çok sayıda operasyon ile devam ettirilmiştir/ettirilmektedir. AK Parti hükümetleri döneminde Türkiye, milli güvenliği doğrultusunda terörle mücadelesini sürdürürken uluslararası güvenli- ğin tesisi ve korunması doğrultusunda da çabalarını aynı etkinlik ve kararlılıkta sürdürmüştür/ sürdürmektedir. Bu kapsamda Türkiye, Aden’den Lübnan’a, Afganistan’dan Somali’ye, Ka- tar’dan Arnavutluk’a dünyanın pek çok bölgesinde barışı inşa ve koruma ile terörle mücadeleye karşı iş birliği ve eğitim gibi birçok katkılar sunmuş, görevler almıştır. Türkiye, bu minvalde faaliyetlerine devam ederken küresel düzeyde terörle mücadele için de her fırsatta uluslararası camiayı duyarlı olmaya davet etmiştir. Bu açıdan son dönemde yakın ikili ilişkiler geçmişinin yanında NATO müttefikliğini paylaştığı ABD’nin Suriye’nin kuzeyinde terör örgütü PKK’nın bu ülkedeki uzantısı olan PYD/YPG ile yakın işbirliğine girişmesi karşısında Türkiye’nin haklı tepkileri ve ABD’ye yönelik uyarıları önemli birer örnek teşkil etmektedir.

Kamu Diplomasisi

Bir devletin sınırları dışında ortak dil, din, tarih, kültür gibi değerlere sahip halklarının ya- şamasının o ülkenin kamu diplomasisi politikaları ve yumuşak güç unsurlarını hayata geçirme- si açısından kolaylaştırıcı bir etki oluşturduğu bilinmektedir.5 2002 yılının Kasım ayında iktida- ra gelen AK Parti ile birlikte Türkiye’de kamu diplomasisini aktif bir şekilde kullanarak dış politikanın merkez ayaklarından biri haline getirmiştir.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan da kamu diplomasisine dikkat çekerek Türki- ye’nin birçok değerini paylaşmakta olduğu Osmanlı coğrafyası için şu değerlendirmelerde bu- lunmuştur: “Bu geniş coğrafyada farklı diller kullansak bile, tek bir tarihe, tek bir kültüre ve benzer değerlere sahip olduğumuz unutulmamalıdır. Biz tarihe birlikte şekil verdik. Geleceğimizi de birlikte şekillendireceğimiz konusunda emin olabilirsiniz. Bizler kom- şuluğumuza büyük önem atfeden bir medeniyetin üyesiyiz.”6 Türkiye, işte bu zihni ba- ck-round üzerine inşa ettiği kamu diplomasisi doğrultusunda 2010 yılında “Türkiye’nin pay- laşacakbirsözü, paylaşacakbirhikâyesivar” mesajıyla Kamu Diplomasisi Koordinatörlüğü’nü (KDK), “Türkiye’nin kültürel mirasını tanıtmak ve kültürel alış verişi ve dostluğu arttır- mak” hedefiyle 2007 yılında Yunus Emre Enstitüsü’nü, yine 2010 yılında da Yurtdışı Türkler ve Akraba Toplulukları Başkanlığı’nı (YTB) kurmuştur.

Kurumsallaşma

Daha etkin, daha güçlü ve daha yoğun bir dış politika için yukarıda yer verilen kurulmuş oluşumların dışında dış politikanın temel karar alıcı ve uygulayıcı aktörlerinden biri olan Dışiş- leri Bakanlığı’nda da yapısal düzenlemelere gidilerek etkinlik kazandırılmıştır. Bu düzenleme- lerin sonucu olarak Dışişleri Bakanlığı’na bağlı olarak 2002’de 163 olan yurt dışındaki temsilci- lik sayımız bugün gelinen nokta itibariyle 240’a dayanmıştır. Yine yapılan düzenlemeler sonucunda Bakanlık’ın personel ve bütçesinde de önemli artışlar yaşanmıştır. Gelinen nokta itibariyle Dışişleri Bakanlığı’nın personel sayısına ilişkin yapılan son paylaşımda Bakanlık’ın toplam personel sayısı bin 729’u merkez, 4 bin 506’sı yurt dışında görevli olmak üzere 6 bin 235 olarak ifade edilmiştir.7 Dış politikanın kurumsallaşması doğrultusunda yeniden düzenlenip, yapılandırılan bir başka kurum da TİKA olmuştur. TİKA bu yeniden yapılanma ve düzenleme- den sonra proje tabanlı çalışmalara başlayarak birçok ülkede önemli hizmetler yürütmüştür/ yürütmeye devam etmektedir. Bu bağlamda TİKA kurulduğu yıl olan 1992’den 2002 yılına dek 2 bin 241 proje yürütmüşken; 20023-2013 yılları arasındaki 10 yıllık dönemde 15 bin 504 pro- jeye imza atmayı başarmıştır.

Yurt Dışında Yaşayan Türkler ve Ayrımcılıkla Mücadele

Türkiye’nin özellikle Avrupa’da ön plana çıkan aşırıcılık ve ayrımcılıkla mücadele konusun- da hassas bir yaklaşım ortaya koyduğu görülmektedir. Bu bağlamda Türkiye’nin çabalarını ön- celikle Avrupa’daki Müslümanların güvenliğinin ve haklarının korunması, sonrasında da özel- likle Avrupa’da kökleşmiş bulunan söz konusu bu dar ve tehlikeli bakış açısının düzeltilmesi yönünde harcadığını söylemek mümkündür. Türkiye söz konusu çabalarını gerek ikili gerekse çok taraflı temaslarıyla sürdürürken; İslam işbirliği Teşkilatı (İİT) Avrupa Müslümanları Te- mas Grubu’nun kurulması bu istikamette atılmış bir adım olarak değerlendirilmektedir. Yine Türkiye’nin 2012 yılından itibaren aktif olarak kullanıma sunduğu Konsolosluk Çağrı Merkezi, yurt dışında yaşayan vatandaşları için yabancı düşmanlığına maruz kaldıkları durumlarda 7/24 ulaşabilecekleri bir hizmet ve güvence sunması bakımından önemli olmuştur. Ön yargı ve ku- tuplaşmaları gidererek, birlikte yaşama kültürünün gelişmesi amacıyla Türkiye ve İspanya’nın öncülüğünde oluşturulan ve BM girişimi niteliği de kazanarak bugün 146 üye ülke ve uluslara- rası örgüte sahip olan medeniyetler ittifakı ise bu alanda AK Parti hükümetleriyle Türkiye’nin atmış olduğu son derece dikkat çekici bir adım olmuştur.

AK Parti iktidarları döneminde Türkiye’nin yurt dışında yaşayan vatandaşlarımız için de politikalar geliştirerek; diasporadaki vatandaşları ile bağına özel bir önem atfettiğini görmek- teyiz. Bu kapsamda YTB ve Yunus Emre Enstitüsü başta olmak üzere kurumları aracılığıyla kültürel hizmetler sunarken, diasporadaki vatandaşlarımızın kültürünü ve dinini yaşatmak için 2 binden fazla öğretmen ve din görevlisi yurt dışına gönderilmiş, diasporadaki gençlerin devlet üniversitelerinden ücretsiz eğitim alması sağlanmış, binlerce genç tarihi ile buluşması ve kültürü ile kaynaşması için Kökler ve Köprüler Hareketlilik programlarıyla Türkiye’ye geti- rilmiş, yurt dışında ikamet eden vatandaşların anavatan seçimlerinde oy kullanmasını sağla- mak için 2014 yılından bu yana 4 seçimde 50’den fazla ülkede sandıklar kurulmuş, elçilik ve konsoloslukların hizmet kalitesi yükseltilmiş, Almanya başta olmak üzere Türk nüfusunun yoğun olduğu ülkelerdeki vatandaşlara hizmet vermek için Köln ve Düsseldorf’da Aile ve Sos- yal Politikalar yurt dışı teşkilatları kurulmuştur.

Sn. Mehmet Mehdi Eker
AK Parti Genel Başkan Yardımcısı, Dış İlişkiler Başkanı,
İstanbul Milletvekili

AK Parti’nin 16 yılda Türkiye’ye kazandırmış olduğu dış politika vizyonu ve bu doğ- rultuda oluşturulan stratejiler, atılan adımlar hakkında genel bir değerlendirme yapma- nız mümkün müdür?

AK Parti’nin 16 yılda dış politikada ortaya koyduğu vizyonun öncelediği 2 temel husus var. Bunlardan biri milli menfaatlerin ve güvenliğin sağlanması, diğeri insan ve vicdan odaklı yak- laşım olmuştur. İşte genel olarak bu iki temel üzerinde şekillendiğini söyleyebileceğimiz dış politika anlayışının temel yaklaşımı durağan ya da stabil değil aktif, çok yönlü, çok boyutlu sonuç alıcı ve derinlikli bir yaklaşım olmuştur. AK Parti hükümetleriyle dinamik bir dış politika vizyonu ile hareket eden Türkiye, bu doğrultuda Güneydoğu Asya’dan Sahraaltı Afrikası’na, Avrupa’dan Asya’ya, Amerika’dan Afrika’ya dek son derece geniş bir yelpazede diplomasi yü- rütmüş, ikili ve çok taraflı örnek iş birliği modelleri ortaya koymuştur. Bu aktif dış politikanın kaçınılmaz bir yansıması olarak da bugün dünyada 240’a yakın noktada büyükelçiliğimiz, kon- solosluğumuz ya da dış temsilciliklerimiz var ki bu konuda dünyada ilk beş ülke arasındayız.

Türkiye, 16 yıllık dönemde bir taraftan da uluslararası barışın ve güvenliğin korunmasına aktif katkı sunma noktasında son derece önemli ve kritik roller üstlenmiştir. Bu kapsamda Af- ganistan başta olmak üzere dünyanın çeşitli bölgelerinde barışı koruma faaliyetlerine aktif kat- kı sunarken, uluslararası arenada ve bölgesinde görülen çatışma ve anlaşmazlıkların da diyalog ve diplomasi temelinde çözüm bulması için aktif çaba göstermiştir/göstermeye devam etmek- tedir. Nitekim bilindiği üzere son olarak Suriye’de nihai çözüme ulaşılması, kalıcı barışın ve güvenliğin inşası ile istikrara kavuşulması amacıyla gerek BM nezdinde yürütülen Cenevre Süreci’ne olan desteklerini her fırsatta dile getirirken Astana Süreci’nde de

Rusya ve İran ile birlikte kritik adımlar atmaktadır.

İnsani yardım ve kalkınma noktasında da gütmüş olduğu insan ve vicdan odaklı dış politika yaklaşımı doğrultusunda bugün Türkiye, milli gelire oranla en fazla insani yardımda bulunan ülke konumuna gelmiş ve tüm dünyaya örnek bir ülke olmuştur.
Türkiye, ikili ve çok taraflı ilişkilerinde özellikle vahşi kapitalizmin sömürü çarklarının en acımasız şekilde işlediği coğrafyalarda kurmuş olduğu samimi ilişkilerinin temelini asla ve asla bir sömürü anlayışına değil kazan-kazan anlayışı üzerine bina etmiş, dahası bu ülkelerin kalkın- ması doğrultusunda da samimi katkılarını her fırsatta fazlasıyla sunmaya gayret göstermiştir.

Türkiye’nin ortaya koymuş olduğu dış politika, bugün çevresinde birçok ülkede yönetilebi- lirlik olgusu ortadan kalkmışken, içeride ve dışarıda 4 terör örgütü ile aynı anda mücadele ve- rilirken, coğrafyamız adeta bir ateş çemberi haline getirilmişken; Türkiye’yi adeta bir güven ve istikrar adası haline getirmiş dahası ülkemizi mazlum ve mağdurların güven bulduğu bir ikli- me kavuşturmuştur.

Türkiye, 16 yıl boyunca ortaya koyduğu bu aktif dış politika vizyonu ile Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde geçici üyelik elde etmiş, G-20 toplantısına ev sahipliği yapmış, İslam İşbirliği Teşkilatı’nın dönem başlığını üstlenmiş ve EXPO’dan BM İnsani Zirvesine dek daha birçok uluslararası toplantı ve organizasyona ev sahipliği yapma başarısı göstermiştir.

Tüm bu atılan adımlar ve ortaya konan aktif dış politika, bugün Türkiye’nin uluslararası arenadaki saygınlığını kat be kat arttırıp tahkim ederken; ay yıldızı bayrağımızı da güvenin, huzurun teminatı, umudun ve yarınlara olan inancın simgesi yapmıştır.

Bundan sonrası için AK Parti nasıl bir dış politika vizyonu hedefliyor? Bu dış politi- kanın temel dinamikleri neler olacak?

AK Parti bundan sonra da Türkiye’ye ve aziz milletimize uluslararası arenada elde ettiği saygınlığı ve aktifliği daha da arttıracak, ülkemizi uluslararası arenada her açıdan etkin ve güç- lü kılacak dış politika anlayışını kazandırmayı hedeflemeyi sürdürecektir.
Bu doğrultuda AK Parti; aktif, çok boyutlu, çok yönlü ve derinlikli bir dış politika vizyonu gütmeye devam edecektir. Bu dış politikayı güderken elbette ki milli menfaatlerimizi önceleye- cek insan ve vicdan odaklı yaklaşımımızı da sürdüreceğiz.

AK Parti Türkiye’ye dün olduğu gibi bundan sonrası için de “Türkiye’yi merkez alan” bir dış politika anlayışı sunarken; Cumhurbaşkanımız, Genel Başkanımız Sayın Recep Tayyip Er- doğan’ın liderliğinde “Dünya Beşten Büyüktür” diyerek küresel adaleti savunmaya, küresel ayrımcılık ve İslam düşmanlığıyla mücadeleyi sürdürmeye, yurt dışında yaşayan vatandaşları- mızla yakın temaslarımızı arttırmaya, terörün her türüyle amansız mücadeleyi yürütmeye de- vam edecektir.

Yakın zamanda özellikle Kudüs konusunda ve Zeytin Dalı Harekâtı’nda Parlamento ve ilgili organlarının ‘‘Parlamenter Diplomasi’’ ile öne çıktığını gördük. Parlamenter dip- lomasi dışında bir de siyasi partiler arası uluslararası temaslar söz konusu. Bunun spesifik örneklerini AK Parti Dış İlişkiler Başkanlığı olarak verdiğinizi biliyoruz. Siyasi parti- ler üzerinden yürüttüğünüz temaslar ve yaptığınız faaliyetler hakkında neler söylemek istersiniz?

2018 yılı Ocak ayında, Türkiye-Filistin Parlamentolar Arası Dostluk Grubu Başkanlığı tara- fından organize edilen 4 günlük Parlamentolar Arası Dostluk Grubu Başkanları programı kap- samında partimizde de bir toplantı gerçekleşmesi sağlanmıştır. Toplantıda Kudüs konusunda parlamenter diplomasi çalışmalarına parti olarak bulunabileceğimiz katkılar paylaşılmış ortak girişimlere dair istişareler gerçekleştirilmiştir. Zeytin Dalı Harekâtı konusunda ise Dış İlişkiler başkanlığımız bünyesinde temasta olduğumuz bütün yabancı mercilere mektuplar göndererek harekatın meşruiyetine dair bilgilendirme yapılmıştır.

2002 yılından günümüze kadar dünyanın farklı ülkelerinde bulunan siyasi partiler ile gerek ikili gerekse ortak mekanizmalar aracılığıyla çok boyutlu temaslar gerçekleştirmekteyiz. Örne- ğin; partimiz “Uluslararası Asya Siyasi Partiler Konferansı” (ICAPP)’na üyedir ve daima aktif bir katılım sağlamaktadır. Bu kapsamda üye olan siyasi partilerle periyodik olarak bir araya gelinip ortak sorunlarımıza çözüm bulma ve ortak değerlerimize sahip çıkmaya yönelik aktiviteler gerçekleştirmekteyiz.

Yine partimiz, Afrika Siyasi Partiler Birliği (CAPP) başkanlığında bir heyeti parti genel merkezimizde ağırlayarak üyelik başvuru talebimiz iletilmiştir. Bu kapsamda 48 Afrika ülkesin- den 82 siyasi parti ile çok boyutlu yeni ilişkiler kurarak Afrika kıtasında ülkemizin siyasi, eko- nomik, kültürel konularda ilişkilerinin derinleştirilmesine katkı sağlanması hedeflenmektedir.

İlk olarak Avrupa’da Brüksel’de açılmış olan AK Parti temsilciliğimiz aracılığıyla Avrupa’nın farklı siyasi partileri ile ilişkiler geliştirmekteyiz. Partimiz aynı zamanda Avrupa Muhafazakar ve Reformcu Partiler Birliği’ne (AECR) üyedir. Bu çerçevede, Avrupa’da yaşayan vatandaşları- mızın demokratik taleplerine daha iyi sahip çıkabilmek için siyasi muhataplarımızla istişareler gerçekleştirmekteyiz. Ayrıca, Dış İlişkiler başkanlığı olarak Avrupa’da değişik STK’ların prog- ramlarına katılım sağlayarak partimizin dış politika vizyonunu paylaşmaya çalışıyoruz.

Aynı şekilde partimizin Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ndeki Türk seçmenlere yönelik bir temsilciliği bulunmaktadır. KKTC’de 100 binin üstünde seçmenimiz var. Temsilciliğimiz aracı- lığıyla seçmenlerimizin sorunları ve talepleri konusunda ilgili siyasi mercilerle ve kurumlarla iletişim kurarak seçmenlerimize hizmet vermeye çalışmaktayız. Bunların haricinde, dünyanın farklı merkezlerinde yeni temsilcilikler açmayı planlamaktayız. Böylece AK Parti temsilcilikle- ri ile partimizin dış politika vizyonu doğrultusunda ilgili siyasi kurumlarla ilişkileri geliştirme- ye ve derinleştirmeye devam edeceğiz.

Dış İlişkiler Başkanlığımızın bütün bu uluslararası girişimlerinin dışında, partimiz dünya- nın farklı ülkelerinde bulunan STK’lar ile de yeni ilişkiler tesis etmeye çaba harcamaktadır. Örneğin; 2018 yılı Ocak ayında, partimiz, Müslüman Amerikan Cemiyeti-Kuzey Amerika İs- lam Camiası (MASS-ICNA) Kongresi’ne davet edildi. Dış İlişkiler Başkanı olarak katılım sağ- ladığım bu kongrede, “Kudüs bizim için ne anlama geliyor?” başlıklı bir konuşma gerçekleş- tirdim. Konuşmamda, Türkiye’nin ABD Başkanı Donald Trump’ın Kudüs kararının hemen ardından Mescid-i Aksa’nın kutsiyetini korumak üzere İslam İşbirliği Teşkilatı zirvesini topladığını ve bunun ardından Türkiye’nin BM Genel Kurulu’nu acil toplantıya çağırdığını hatırla- tarak partimizin Kudüs konusundaki dış politika vizyonunu Amerikalı Müslümanlarla paylaş- tım. Yanı sıra kongreye katılım sağlayan Amerika merkezli diğer bazı İslami STK yetkilileri ile de temaslarda bulunarak dış politika vizyonumuzu paylaştım.

Geçtiğimiz günlerde Filistin ve Kudüs konusunda yaşanan olaylar karşısında Türki- ye’nin son derece önemli ve örnek teşkil eden bir tutum sergilediğini gördük. Filistin ve Kudüs konusunda yaşanan bu son olayları ve Türkiye’nin tutumunu siz nasıl değerlendiriyorsunuz?

Amerika Birleşik Devletleri’nin Büyükelçiliğini Kudüs’e taşımasını, İslam’ın ilk kıblesi, ka- dim Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıma girişimini kabul etmemiz mümkün değildir. Bu- nun içinde zaten biz en başından beri bu girişimin bizim için yok hükmünde olduğunu/olaca- ğını açıkça ifade ettik. ABD bu girişimiyle BM’yi, BM kararlarını ve uluslararası hukuku açıkça yok saydığını gösterirken; bölgedeki ihtilafın çözümünde artık bir arabulucu değil açıkça bir taraf olduğunu da ilan etmiş oldu. Kuşku yok ki;  BM Genel Kurulu’nun ve İslam İşbirliği Teş- kilatı’nın Kudüs konusundaki son kararları ortadayken, ABD’nin hayata geçirdiği bu sorumsuz ve hukuksuz girişim, Ortadoğu’da kanı ve gözyaşını artırmaktan, kaosu derinleştirmekten baş- ka bir amaca hizmet etmiyor/etmeyecektir. Eğer gerçekten samimi ve adil bir çözüm isteniyor- sa Kudüs’ün, gerek Birleşmiş Milletler kararlarıyla, gerekse uluslararası antlaşmalarla garanti altına alınmış statüsünü değiştirecek her türlü adımdan şiddetle kaçınılması elzem teşkil etmektedir.

Kudüs, hem mübarek bir belde hem de üç semavi dinin mensupları olan Müslümanların, Hristiyanların ve Musevilerin kendi dini ve tarihi hafızalarını muhafaza ettiği bir şehirdir. Do- layısıyla Kudüs’te dengeleri bozacak hamlelere girişmek çok daha çetrefilli sorunların doğma- sına da kaynaklık edecektir.

Türkiye, bu hukuksuzluğa ve zulme karşı, gerek Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan liderliğinde ilgili tüm bakan ve kurumlarıyla gerekse yine Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın liderliğinde dönem başkanı olduğu İslam İşbirliği Teşkilatı ve Birleş- miş Milletler gibi uluslararası platformlarda ikili ve çok taraflı temaslar vesilesiyle mücadelesi- ni aktif bir kararlılıkla sürdürmüştür ve sürdürmeye de devam etmektedir. Bu doğrultuda Tür- kiye,  sayısız  diplomatik  görüşme  gerçekleştirmiş,  İslam  işbirliği  Teşkilatı’nı  İstanbul’da toplamış, 3 gün yas ilan etmiş, Meclis’te AK Parti, Milliyetçi Hareket Partisi ve Cumhuriyet Halk Partisi tarafından ortak bildiri yayınlanmış, AK Parti olarak tüm teşkilatlarımızdan kına- ma açıklamaları yapılmış, 500 bin kişinin katıldığı Zulme Lanet Kudüs’e Destek mitingi yine İstanbul’da ve sonrasında Diyarbakır’da gerçekleştirilmiştir.

Türkiye, bölgesinde her zaman huzur, barış, çözüm ve diyalogdan yana olmuş çatışma ve krizlerin önlenmesinden yana tavır koymuştur. Bu doğrultuda Türkiye, söz konusu çatışma ve krizin nihayete ermesi, adil ve kalıcı bir barış ve düzenin tesisi için 1967 sınırları temellerinde ve başkenti Doğu Kudüs olan bağımsız Filistin Devleti’nin olduğu çözümden yanadır.

Kudüs, Müslümanların kırmızıçizgisidir, insanlığın hafızasıdır ve Filistin Devleti’nin de başkentidir. Ne Kudüs ne Filistin ne de Filistinliler asla yalnız değildir.

Türkiye bundan sonra da bölgede hakkın, hakkaniyetin, adaletin, vicdanın, mazlumun ve mağdurun gür sesi olmaya da Filistin Davası’nın yılmaz savunucusu olmaya da devam edecektir.

Kudüs konusunda yaşanan son gelişmeler ve ABD’nin tutumu, Cumhurbaşkanımız  Sn. Recep Tayyip Erdoğan’ın her fırsatta dile getirdiği ‘‘Dünya Beşten Büyüktür’’ ifadesi- ni ve BM’nin bir reforma tabi tutulması gibi görüşleri daha fazla ön plana çıkartmaya başladı. Bu doğrultuda da neler paylaşmak istersiniz?

Kudüs konusunda yaşanan son gelişmeler ve ABD’nin tutumu bizlere uluslararası kuralla- rın ve vicdanın son derece hoyratça çiğnendiğini gösterirken; hiç kimsenin kendini güvende hissetmediği bir dünyaya doğru gidildiğini de bir kez daha göstermiş oldu.

Bir ya da birkaç devletin çıkıp da ben güçlüyüm böyle istiyorum deme cüretini göstererek hukuku çiğneyeceği, mazlumların ezileceği ve adaletin göz ardı edileceği bir sistemi de bu sis- temin önüne geçmekte yetersiz kaldığı ayan beyan ortadan olan bir yapı da diretmekte pek mantıklı gelmiyor. Birleşmiş Milletler’e bakıyorsunuz Güvenlik Konseyi’nde beş daimi ülke var ve bu ülkelerden biri veto hakkını kullanınca karar alamıyorsunuz. Dolayısıyla dünyanın kade- rini beş ülkenin iki dudağı arasına hapsetmiş oluyorsunuz.

Ya da istisna Kudüs konusunda olduğu gibi Birleşmiş Milletler Genel Kurul’unu harekete geçirme durumunda kalıyorsunuz ki Türkiye bunun için çok yoğun bir diplomasi yürüttü ve nihayetinde dünya ülkelerini açıkça tehdit eden ABD, adeta yalnızlığa mahkûm edildi.

BMGK’nın İsrail zulmüne ve işgaline karşı almış olduğu sayısız karar var. İsrail bunların hangisine riayet gösteriyor? Riayet göstermediği gibi bir cezai müeyyide ile de mutlak manada karşılaşmış değil. Dahası İsrail hakkında BMGK’da ABD tarafından veto edilen girişim ve ka- rarlar da mevcut. Dolayısıyla BM’nin caydırıcılığı ve etkisi sorgulanmaya açılmış oluyor.

Açıkça görülüyor ki yürümeyen ve kuruluş amacını gerçekleştiremeyen bir BM yapısı var karşımızda ve dünyanın birçok ülkesi de bu durumun değişmesi gerektiğini ya da bir reforma tabi tutulmasının elzem olduğunu düşünüyor. Ancak bunu ilk kez ve güçlü olarak dile getiren Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan oldu. Ve yaşanan gelişmeler de Sayın Cum- hurbaşkanımızın haklılığını teyit etti. Dolayısıyla Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Er- doğan liderliğinde bu hususta sonuç alıncaya kadar Türkiye en yüksek sesle “Dünya Beşten Büyüktür” çağrısına devam edecektir.

AK Parti’nin Türkiye için hedeflediği dış politikayı manşetlendirmek isterseniz nasıl bir manşet kullanırsınız?

Proaktif Bir Dış Politika ile Daha Güçlü ve Daha Etkin Bir Türkiye.
 
Prof. Dr. Sn. Mithat Baydur Üsküdar Üniversitesi
İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Uluslararası İlişkiler ve Siyaset Bilimi Bölümü

AK Parti döneminde Türkiye’nin dış politikasında temel dinamikler olarak ön plana çıktığını düşündüğünüz hususlar veya yönler var mıdır? Bu dinamiklerin dış politika üzerindeki etkilerini nasıl açıklamak mümkündür?
AK Parti, 2002 yılında iktidara geldiğinde 60’lı ve 70’li yıllarda gördüğümüz Adalet Partisi, önceki yıllardaki Demokrat Parti ve diğer küçük muhafazakâr partiler gibi geleneksel değerlere yaslanırken Batıyla olan irtibatımızı da geliştirmeye özen gösteren bir niyet ve program ile hareket ederek AB ile Türkiye arasındaki ilişkileri ve müzakere sürecini geliştirme konusunda önemli çabalar gösterdi. Hatta bizim geleneksel Kıbrıs politikamıza pek uygun düşmemesine rağmen “Annan Planı”nın hayata geçmesi için çok önemli çabalar gösterdi. Ancak eski başba- kan Davutoğlu döneminde komşularımızla “sıfır sorun” anlayışı hem Ortadoğu’daki “Arap Baharı” adı verilen gelişmelerle hem de yanı başımızdaki Suriye İç Savaşı dolayısıyla benzer ivmeyi gösteremedi. Özellikle Türkiye-İsrail arasındaki gelişmeler İsrail-Filistin meselesinde Türkiye’nin geçmişten gelen Filistin yanlısı duruşu ile aynı siyasi iklim kendini sürdüremedi.

AK Parti döneminde Türkiye’nin dış politikası söz konusu olduğunda zaman zaman dile getirilen eksen kayması gibi tartışmalar hakkında neler söylemek mümkündür?

Suriye İç Savaşı, başladığında Obama yönetiminin özellikle global anlamda yaşanan 2008 dünya ekonomik krizi dolayısıyla dış politikaya bakışı klasik Amerikan dış politikasının müda- haleci metodundan uzaktı. Obama, daha ziyade yara almış Amerikan makro dengelerinin res- torasyonunu öncelikli tuttu. Ve dış politikada direkt müdahil olmaktansa bölgedeki ve sahada- ki vekilleri aracılığıyla o bölgelere tutunma ve dizayn etme çabalarını sürdürdü. Bu çerçevede
 
AK PARTI DÖNEMINDE TÜRKIYE’NIN DIŞ POLITIKASININ KODLARI

Türkiye, diğer Afrika ülkeleri ve Mısır’da olduğu gibi Suriye’de de bir rejim değişikliğinin çok kısa sürede olacağını düşündü. Özellikle Irak, İran ve Suriye’de hüküm süren Şii Hilali dediği- miz bu kuşatmanın Suriye’de kırılacağını ve Suriye’deki azınlık Şii rejiminin hemen düşebilece- ğini hesap etti. Ancak, Suriye farklıydı ve hemen İran Suriye sahasında paramiliter örgütleri ile siyasi desteği ile kendini gösterdi. 2015 Nisanında Rusya da bu sahadaki mücadeleye davet edildi. Bu arada Türkiye’deki “çözüm süreci” de bölgede yaşayan Kürtlere yeni bir devlet ve yeni bir hayat vaadiyle baltalanarak Suriye’de PKK ile organik bağı olan PYD-YPG oluşumu başladı. Bu oluşumun hem ABD hem Rusya hem de İsrail tarafından seküler yapısı ve ileride radikal yapılanmalara karşı kullanılabileceği düşüncesiyle desteklendi. Bu gelişmeler karşısın- da Türkiye bir anda defansif bir sürece girerek Rusya ve İran ile birlikte Astana ve Soçi dediği- miz süreçlere dahil olarak bölgesel bir iradeyi ön plana çıkarmaya çalıştı. Bu çerçevede Türki- ye’nin bölgesel dinamiklere önem vermesi, Batı ile olan bağlarını tümüyle kopardığı anlamına gelmemektedir. Hem NATO üyeliğimiz çerçevesinde ABD ve diğer Batı ülkeleri ile inişli çıkış- lı da olsa irtibat ve müzakereler devam etmektedir hem de sosyo-kültürel ve sosyo-ekonomik ilintiler bağlamında tümüyle Avrasya eksenine yaslanmamız doğrultusunda toplumsal bir ta- lep bulunmamaktadır.

AK Parti dönemi Türkiye dış politikası değerlendirmelerinde karşılaştığımız yumu- şak güç ve sert güç tartışmalarını nasıl ele almak gerekiyor? Bu doğrultuda Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı harekâtları ile dış politikada yaşanan değişim ya da dönüşümler oldu mu?

Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı operasyonu tümüyle Türkiye’nin sınırlarına dayanmış ve kış- kırtılmış bir terör hadisesinin tamamen püskürtülmesi konusunda Türkiye’nin kararlılığını gösteren askeri operasyonlardır. 1986’dan beri Türkiye yaklaşık 65 tane sınır ötesi operasyon yaptı. Hele 2006’daki Kuzey Irak içlerine doğru giden harekât 35 bin askerle gerçekleşmişti. Bu iki harekât da nicelik olarak aynı sayıyı vermese de nitelik olarak daha kapsamlı ve yaratabile- ceği titreşimler açısından manidar harekâtlardır. Zira Türkiye’nin toprak bütünlüğü açısından Suriye sahasında bulunan onlarca siyasal aktöre bu kararlılığını kanıtlama bağlamında dikkat çekici ve bölgede ağırlığını hissettirici tarzdadır. Bu, Türkiye’nin gerektiğinde sert gücünü gös- terebilme kabiliyetinin yaşadığı tüm olumsuz koşullara rağmen tüm komşularınca ve bölgesel güçlerce de anlaşılması hadisesidir. Türkiye’nin tabii tüm bu hamleleri yaparken hem bölgede hem de bloklar çerçevesinde kullanabileceği önemli bir yumuşak gücü de vardır. Örneğin, Fi- listin meselesinde hep dik duruşu, Balkanlarda kucaklayıcı ve işbirliğine yönelik politikası ve de son yıllarda artan Türk film ve dizilerinin bu bölgelerde büyük bir iştah ve hayranlıkla izlen- mesi Türkiye’nin harekete geçirebileceği “kaldıraç” niteliğinde yumuşak güç unsurlarıdır.

AK Parti döneminde Türkiye-ABD ilişkilerini nasıl değerlendirebiliriz? Son dönemde PYD, FETÖ ve Hakan Atilla Davası gibi konular üzerinden gerilen ilişkilerin seyri hak- kında bundan sonrası için neler söylemek mümkündür? ABD’nin Ortadoğu’da terör ör- gütü PYD ve İsrail-Mısır-BAE ve Suudi Arabistan’dan oluşan mekanizmayla hareket et- meye öncelik vermesi Türkiye’nin bölgedeki politikaları açısından nasıl değerlendirilebilir?

ABD’nin ve ABD politikalarına hâkim olan İsrail Lobisinin özellikle Mavi Marmara olayı ve Türkiye’nin İsrail karşıtı söylemlerini küresel arenada sert biçimde kullanması, pro-İsrail yanlısı ABD dış politika perspektifinde Türkiye’yi denklem dışında tutmaya yönlendirdi. Bu çerçe- vede hem İsrail’in sınırları dışında bir güvenlik kuşağı oluşturmak hem de bölgede ikinci ve üçüncü bir İsrail oluşturmak amacıyla bağımsız devlet ya da federatif anlamda bir Kürt siyasi üniteleri oluşturma politikaları hız kazandı. Bu siyasal iklimde parçalanmış Irak’ta ve bölün- müş Suriye’de Kürt oluşumların özellikle ABD ve İsrail açısından mebzul miktarda desteklen- diği aşikârdır. Kuşkusuz bu Türkiye’nin ve ABD’nin bölgeye yönelik perspektiflerinde büyük bir çatlama oluşturdu. İşte bu çerçevede 15 Temmuz hain FETÖ darbesi de Türkiye’nin irade- sini kırarak bu oluşumlara kapıyı aralamak anlamında ABD tarafından desteklenen siyasal hamlelerdir. Bu hiç şüphe yok ki 1947’den beri içinde bulunduğumuz Batı Bloku’na karşı da bu kez oldukça mesafeli davranmayı ve daha kuvvetli şüphelerle onların siyasal manevralarını de- ğerlendirmemize sebep oldu. Bir denge unsuru sağlama amacıyla Türkiye’nin Avrasya ekseni- ne yaslanması da bu çerçevede değerlendirilmelidir. Ancak uluslararası ilişkilerde devletler ya da bloklarla ilişkiler toptan “tamam” ya da “devam” prensibi üzerinden yapılamaz. Müzakere sürecinin devam etmesi ve diplomasinin bütün kanallarının zorlanması bu bağlamda hala ka- bul edilen mecralardır. Nitekim şimdilik kaydıyla Münbiç’te PKK orijinli terörist yapının te- mizlenmesi Tillerson döneminde başlayıp yeni Dışişleri Bakanı Mike Pompeo ile yapılan gö- rüşmeler ile Türkiye’nin de istediği tarzda bir aşamaya doğru evrilmiştir. Ancak “Fırat’ın doğusu” tartışmaları hala müphemdir ve Türkiye’nin beklentileri doğrultusunda gerçekleşip gerçekleşmeyeceği belli değildir.

AK Parti döneminde Türkiye-AB ilişkilerini nasıl görmek mümkün? Son dönemde İngiltere ile olumlu ilişkiler seyredilirken Fransa ve Almanya ile gerilen ilişkiler söz konu- su keza Yunanistan ile Sığınmacılar konusu, Gümrük Birliği’nin güncellenmesi, vize muafiyeti, Kıbrıs ve Ege’deki sorunlar, terör örgütleri FETÖ ve PKK’nın Avrupa’daki faaliyetleri derken oldukça yoğun bir ajandanın var olduğunu görüyoruz. ABD’nin alüminyum ve çelik ithalatında gümrük konusunda attığı son adımlar ve İran ile olan nükleer anlaşmadan çekilmesini de göz önüne aldığımızda Türkiye-AB ilişkilerinin seyri nasıl yorumlanabilir?

Bahsettiğimiz bölgesel sorunların dışında dünyada da hem siyasal bir kriz hem de ekono- mik bir kriz kapıda gözüküyor. Son Davos toplantısında ne kadar ilginçtir ki ABD korumacı politikalara özenirken komünist Çin açık ve liberal politikaların liderliğini yaptı. ABD’nin Trans-pasifik antlaşmasından çekilmesi, NAFTA’yı dağıtması ve demir, çelik, alüminyum gibi metal ürünlere kota koymak istemesi “açık piyasa ekonomisinin” devamına dair global an- lamda şüpheler üretiyor. Bu da dünya ekonomik piyasalarında yüzer-gezer fonları, büyük ser- maye gruplarını ve devletleri tedirgin ediyor. Son dönemlerdeki piyasalardaki dalgalanmalar tamamen bu tedirginlikten kaynaklanmaktadır. Ancak 2. Dünya Savaşı sonrası dünya total üre- timinin yüzde 44’ünü oluşturan ABD artık yok. ABD, bugün dünyanın toplam GSMH’nın an- cak yüzde 19’unu oluşturabiliyor. Dolayısıyla sistem yeni yükselen güçler tarafından zorlan- makta. Ve buna bağlı olarak uluslararası sistem yeni bir nizam ve yeni bir düzen ihdas etme çabasında. AB’de de İngiltere’nin ayrılması, Fransa-Almanya arasında bölgeye ve küresel mese- lelere bakışta büyük farklılıklar olması sebebiyle, AB de monolitik ve güçlü bir duruş sergileye- miyor. Aynı zamanda NATO’ya rağmen AB’nin kendi savunma ve güvenlik arayışlarına girme- si, bu yapıların uzun vadede çok kalıcı olmadığını gösteriyor. Ve artık anlaşılıyor ki devasa NATO gibi, AB gibi büyük bloklar yerine herhangi bir sahada tamamen çıkar odaklı ikili, üçlü ya da dörtlü “alan odaklı” ittifaklar olacak. Bu çerçevede Türkiye’nin AB sınırları içerisinde 6,5 milyon vatandaşının yaşaması dolayısıyla AB ülkeleri ile iyi ilişkiler kurması, hem iktisadi hem felsefi hem de sosyolojik anlamda zorunludur. Ama artık Avrupa Birliği kapısı bir medet umma ve hacet kapısı değildir.

AK Parti döneminde Türkiye’nin Ortadoğu’ya dönük yaklaşım ve algısı nasıl değer- lendirilebilir? Özellikle Arap Baharı olarak nitelendirilen gelişmelerin yaşandığı süreçte, AK Parti’nin Orta Doğu ve Kuzey Afrika’da bir rol model olarak görüldüğü, seçim kam- panyalarında yakinen takip edildiği ve hatta ‘‘adalet’’ ve ‘‘kalkınma’’ya vurgu yapan aynı isimli partilerin kurulduğu demler yaşandı. Bu doğrultuda AK Parti’nin bölgen siyasi ve toplumsal katmanları üzerindeki etkisi ve bu yapılarla ilişkisi nasıl yorumlanabilir? Ortadoğu ile ilişkilerimiz açısından kırılma noktası olarak değerlendirebileceğimiz husus- lar veya gelişmeler söz konusu mudur?

AK Parti, Türkiye’de işbaşına geldikten sonra benzer isimde partilerin Tunus’ta ve buna benzer bazı yerlerde kurulduğu doğrudur. Neticede siyasal İslamcı bir partinin demokratik bir seçim mekanizması ile işbaşına gelmesi, örtüşmez dedikleri İslam ve demokrasinin bir kombi- nasyonunu gösteriyor. Hem de gelenek ve gelecek arasında siyasal bir köprü kuruluyordu. AK Parti’nin yaymış olduğu bu titreşimin Kuzey Afrika’da ve yakın bölgemizde bir siyasal ve top- lumsal bir titreşim yaydığı doğrudur. Özellikle Mısır’da İhvan Hareketinin serbest seçimlerle iktidara gelmesi Adalet ve Kalkınma Partisi’ni bölgesel bir lider konumuna itiyor ve dokunabil- diği etki alanını genişletiyordu. Fakat daha sonra bu siyasal iklimden yükselen anti-Amerikan ve anti-İsrail dinamikleri, ABD ve İsrail’i bölgede yeniden siyasal mühendisliğe itti. Önce Mı- sır’da Mursi devrildi, Tunus’ta yeni yapılanmalar ortaya çıktı ve Suriye’de aktör sayısı iyice art- tı. Ancak Batı, Türkiye’deki bu siyasal söylemin ve bölgedeki etki gücünün iyice kırılması için bütün Körfez ülkelerini aynı hizaya getirdi. Bugün Suudi Arabistan’ı, Bahreyn’i, Birleşik Arap Emirlikleri’ni yeniden okurken tüm bu gelişmeler çerçevesinde analiz etmek gerekir. Batı, İs- lam dünyasının liderliği konusunda değişmiş, İsrail ve ABD ile hemhal olmuş ve onlar tarafın- da yönetilen S. Arabistan ile Mısır’ı yeniden ön plana çıkarmak istiyor. Hatta Mısır’ın Suriye’ye 7000 kişilik Arap Gücü göndereceği tartışmaları da buradan kaynaklanıyor. Batı, müstakil ve kendisine karşı mesafeli bir İslam pratiği istememektedir. Tam tersine kendisiyle uyumlu ve Batı’ya karşı protest unsurlarını ayıklamış bir İslam düşüncesi istemektedir.

S-400 Anlaşması, Akkuyu Nükleer Enerji Santrali, Astana Süreci derken Türkiye ve Rusya arasında yoğun ve kritik temasların söz konusu olduğuna şahit oluyoruz. İlişkiler- de görülen bu yakınlaşmanın iki ülke ve bölgemiz açısından etkileri için neler söylenebilir?

Türkiye-ABD ilişkilerinin Suriye özelinde ve hain FETÖ darbesi ile giderek tarihinde olma- dığı kadar kötüleşmesi ve bizatihi ABD’nin Türkiye’yi adeta bir düşman ülke konumuna oturt- ması Türkiye’yi ister istemez yeni arayışlara itti. Son yıllarda savunma sanayiinde büyük geliş- meler gösteren Türkiye, henüz hava savunma sisteminde istenen düzeyde değildir. Hatta Fransa ve İtalya ortak hava savunma sistemleri konusunda Türkiye ile işbirliği yapabilecekleri- ni ifade ettiler. Ancak Türkiye, henüz sipariş ettiği F-35 savaş uçaklarının ABD Senatosunda takılabilme ihtimallerine karşı Rusya ile S-400 füzeleri konusunda belirli bir anlaşmaya vardı.
 
Batı ittifakı içerisinde yer alan Yunanistan da Güney Kıbrıs’ta kullanmak üzere zamanında Rusya’dan S-300 füzeleri almıştı. O zamanlar Batı’da bu kadar bir infial uyanmamıştı. Ancak Münbiç’ten başlayarak diğer konularda Türk-Amerikan ilişkileri yeniden kendini onarırsa ile- riki dönemde farklı bir seyir görebiliriz. Bu arada Türkiye’nin hem Akkuyu Nükleer Santralini Ruslara ihale etmesi ve bu santral maliyetinin hem çok pahalı hem de kullanacağı teknolojinin tartışılır olması dolayısıyla halen yeniden incelemeye tabi olması gerektiği kanaatindeyim. Ay- rıca da doğalgaz gibi stratejik bir unsurda Türkiye’nin Rusya’ya göbeğinden bağlı olması, Tür- kiye’nin ileride yapacağı bazı siyasal hamle ve manevralarda kendisini sınırlayıcı niteliktedir. Türkiye, hem siyasal ilişkilerini hem stratejik ilişkilerini hem de ekonomik ilişkilerini çeşitlen- dirmek zorundadır.

Cumhurbaşkanımız Sn. Recep Tayyip Erdoğan’ın her fırsatta dile getirdiği ve son ola- rak Kudüs ve Filistin’de yaşanan gelişmeler doğrultusunda daha sık gündeme gelen ‘‘Dünya Beşten Büyüktür’’ ifadesi AK Parti dönemi Türkiye dış politikası içerisinde nasıl yorumlanabilir?

AK Partinin dış politikasında zaman zaman inişli çıkışlı dönemler gördük. Örneğin, Rus uçağının düşürülmesinde sonra Rusya ile ilişkilerimiz oldukça gergindi. Sonra bu ilişkileri dü- zeltme süreci için büyük çaba sarf ettik. Suriye meselesine bakışta Rusya ile birlikte hareket ederken ABD bu arada Şayrat Hava Üssünü vurdu. Biz de o zaman “bununla kalmasın, ABD vurmaya devam etmeli” dedik. Bu kez Batı ittifakı içinde kalan bu söylem Rusya’yı rahatsız etti. Açıkçası iki arada bir derede kaldık. Ama bahsettiğimiz ülkede 550 bin kişi öldü, 4.5 mil- yon insan ülke dışında göç etti, 7 milyon insanda ülke içinde yer değiştirdi. Batı, bir tanesi bile içine girmesin diye sınırlarını kapattı, çitler kurdu. Bu insani dram karşısında Batı medeniyeti- nin aynı zamanda insana bakışının iflasını görmekteyiz. 1967 İsrail-Filistin savaşından beri hiçbir Birleşmiş Milletler kararının İsrail tarafından tanınmaması, ABD’nin 2003’teki Irak Ha- rekâtı’nın BM Güvenlik Konseyi olmadan yapılması ve yine BM’nin Suriye’de tüm olup biten- lere seyirci kalması, tıpkı Cemiyet-i Akvam gibi BM’nin de artık fonksiyonel ve yaptırım gücü olmayan bir kurum olduğunu ispat etmektedir. Hele, BM Güvenlik Konseyi’nin 5 daimi üyesi- nin dünyaya istediği gibi nizam vermek istemesi tüm dünya siyasetinde işbirliği, yardımlaşma ve siyasi ahlak dizgelerini alt-üst etmektedir. Bu çerçevede dünyanın beşten büyük olduğunun söylenmesi siyasi, ahlaki ve uluslararası sistemi zorlayan yeni yükselen değerler olması bağlamında manidar ve etkilidir.

Deniz Demir kimdir?

Akdeniz Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nden ‘‘Filistin-İsrail Sorunu ve Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi Üyelerinin Soruna Yaklaşımı’’ başlıklı teziyle yüksek onur derecesiyle mezun oldu. Polis Akademisi Güvenlik Bilimleri Enstitüsü Uluslararası Güvenlik Ana Bilim Dalı’nda ‘‘Doğu ve Batı Siyaset Düşüncesinde Devlet Anlayışı ve Güvenliğinin Kınalızade ve Machiavelli’de Mukayeseli İncelenmesi’’ başlıklı tez çalışmasını sürdürmektedir.
 

Kaynak: Bilimevi Dış Politika Dergisi, Sayı: 5

Güncelleme Tarihi: 16 Temmuz 2018, 17:21
YORUM EKLE

banner39

banner36

banner37

banner35